Google+ boş mideye iki duble viski: 2011

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni Yıl Yeni Yıl Yeni Yıl Yeni Yıl Herkese Kutlu Olsun...

Bu boktan şarkıyla sikmişlerdi beyinlerimizi daha ufakken. Neden bahsettiğimi seksen küsür doğumlular iyi bilir... Neyse, yatırayım jenerasyonu; sonuç olarak hepimiz bataklık şartlarında büyümeyi bekledik, 80ler çocuğu da, 90lar çocuğu da...

Hadi sallayalım bu muhabbeti, gelelim yeni yılla ilgili en fitil olduğum mevzuya. "Tebrikler" veya "Kutlamalar"ı, aptalca bulan tek kişi ben miyim yeni yıl için? Tamam, senede sadece bir gün içine tükürülmeyecek hayatlarımızı unutmak istiyoruz; bu yüzden de içimizde bir coşku oluşuyor. Eğer ki yılbaşını icat eden kişi; yolbaşını icat etseydi de kimsenin iplemeyeceği bir gün (örnek olarak 12 Mart) sadece yurdumuzda değil, tüm dünyada coşkuyla karşılanacaktı ki; zaman kavramının en komik tarafı, aylardır.

http://www.nkfu.com/aylarin-gunleri-nicin-28-30-31-gibi-farkli/

Linkte, ayların 28, 30 veya 31 çekmesinin(bu cümleye gülen herif ya liselidir, ya da kafası lisede kalmıştır 35 yaşını geçmiş olsa da...) sebebi yazıyor. Büyük ego savaşıdır yani o yumruğumuzu sıkıp, eklem yerlerinden hangi ayın kaç çektiğini hesaplamamız...

Gelgelelim yazının başına, yani yeni yıl tebriğine. Neyi tebrik ediyorsunuz? Yeni bir yıla girmiş olmayı mı? "Hadi yine iyisin, bir sene daha  yaşadın; 2011'i de devirdin." Bu mudur mevzu? Başka bir şekil gelmiyor aklıma. Yeni yıl tebrik edilmez anam, kutlanır; kutlanmasa da pek bir şey olmaz.

Bugün en sevdiğim insanlarla beraberdim yeni yıla girerken. Ama ben onlarla sadece bir gün değil, her gün beraberim ve bununla gurur duyuyorum. Aileni ve çevreni yakında tutmak önemlidir. Özellikle, on küsür yaşlarındaki okuyucalara söylüyorum bunu. Sürekli asi rolünü oynadığınız ailenizi her daim yakınlarınızda tutun, aynı şekilde; arkadaşım dediğiniz insanlar da yanınızda olsun her zaman. Restleşmeyin bomboş sebeplerle. Çünkü sadakat; günümüzde onur, gurur veya cesaretten daha değerli bir erdem. Çünkü bulunmuyor artık...

Şimdi, yeni yılınız kutlu olsun cinsi sahte bir mesajla bitirmeyeceğim yazıyı. Mutluluk verici bir grup mesajı veya size para, şans ve aşk dilemeyeceğim. Her dileğimiz olsaydı, dünya Woodstock '78 konserindeki tiplerin LSD ve otla menemene dönmüş kafalarının yaşadığı hayalden farksızdı. Ancak gerçeklikle, soğuk betona çarpan çeneleriniz misali yüzleşmek zorundasınız.

Ve eğer bu yazıyı, şu anda okuyorsunuz; kabul edin. Yalnızsınız, aksini iddia etseniz de.

2012, 2011'den farklı olmayacak; ne dünyanın sonu gelecek Maya takvimindeki gibi, ne de 2012'de her gördüğünüz kadınla yatabilecek meziyetlere sahip olacaksınız, ne de insanlar size; haddinizden fazla değer verecek. Unutun bu peri masallarını ve hayatı kovalayın; ölü beyinleri değil.

Eyvallah

30 Aralık 2011 Cuma

Kabullenmesi güç, ancak mümkün gerçekler

-Hiç bir Türk erkeği, İtalyan veya İspanyol erkeklerine benzemiyor. "Akdeniz erkeği" ortak noktanız olsa da, asla İtalyanlar veya İspanyollar kadar prim yapamayacaksınız.
-25 yaş altı hiç bir göçmen asıllı kızın, göçtüğü ülkenin kökeni ağır basmıyor. Kezbandan hiç bir farkınız olmuyor, boşuna gerinmeyin şuradan buradan göçtüm diye.
-Asla o dizilerde, reklamlarda, filmlerde gördüğünüz ışıltılı hayata; spor arabaya, mükemmel villaya sahip olamayacaksınız. Onun yerine sabah 9 akşam 5 çalışacak, çoluk çocuk sesi dinleyecek ve karı dırdırı çekeceksiniz. Sizin kaderiniz böyle, hayal kurmayın yani.
-Mükemmel değilsiniz, olamayacaksınız da. Çünkü mükemmeliyetçi değilseniz, zaten mükemmel olmaya uğraşmazsınız. Eğer mükemmeliyetçiyseniz, bu sefer de kendinizi asla mükemmel göremezsiniz. Akışına bırakacaksınız ve en boktan görüntüye sahip olduğunuzu düşündüğünüz; hiç bir beklenti içinde bulunmadığınız gün, ona çarpılacaksınız. Oysa sizi silik görüntünüz sebebiyle bir kez süzecek ve yoluna gidecek.
-Hiç bir şeyi unutamayacaksınız, sadece unutamadıklarınızın; özlediklerinizin artık sizinle olmadığı realitesine alışacaksınız.
-Er ya da geç, babanızın veya annenizin mezarının başında dikileceksiniz gözünüzde yaşlarla. Tabi bir cesaret örneği değil, kararlılık örneği gösterip kendinizi onlardan önce vurmazsanız.
-Çocuğunuz olacak. Her türlü sosyal aktiviteye alıştıracaksınız. Gitar dersi, tenis kursu, kitap kulübü, satranç derken çocuğunuzu kendi küçük orospunuz yapacak; gençliğinizde tecrübe edemediğiniz her şeyi ona tecrübe ettirmek isteyecek ve evladınızı bir piyondan öte geçiremeyeceksiniz. O evlat yalnız başına yaşadığı zaman da fatal error verir, benden söylemesi.
-Üniversite 1. sınıfta yaptığınız tüm muhabbetler bir süre sonra size aptalca gelecek. Metallica mı Megadeth mi? Yüzüklerin Efendisi mi, Star Wars mu? gibi aptalca karşılaştırmalar yaptığınız için kendinize güleceksiniz. Akabinde siyasi ve politik tartışmalara bir gram bilgisiz girdiğinizi hatırlayacak, sırıtıp geçeceksiniz. Unutmayın, kendisiyle dalga geçebilen insan sağlıklıdır.
-Rastalarınız, piercingleriniz ve bilimum yüzüğünüz, kolyeniz, aksesuarınız; "sosyal medya uzmanı" isimli götten uydurma isimli bir işe girmediğiniz sürece; zamanla kaybolacak. Onların yerini keten pantolonlar, gömlekler, kemik çerçeve gözlükler ve patronu etkilemek için sürdüğünüz ağır parfümler alacak. Ha siz de patronunkini alacaksınız sonra da, bu noktadan sonrası başka bir yazının konusu olur.

29 Aralık 2011 Perşembe

Su Yüzüne Çıkış, Bir Kez Daha

tekrar gözden geçirdim de, üzülmek veya özlemek boş. blowjobsız bir hayat zaten yaşanmazmış. en büyük duygusal çöküntümü çözen yine seks oldu. tutunmak için daha çok vücut var hem, ne gerek var travmatik sendromlara?

22 Aralık 2011 Perşembe

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 24

Hayatımı defalarca düzdüm ve defalarca da "Seni seviyorum." dedim. Aynı şekilde defalarca aldattım ve defalarca "Onlarla birlikteyken hep seni düşünüyordum." yalanını söyledim. Sevgilim gibi hayatım var; ama hayatımda bir sevgilim yok. Geçinip gidiyoruz, o bana veriyor; ben onu düzüyorum. O bana daha fazla veriyor, ben onu düzmeye devam ediyorum. Sonra "Üçlü yapalım mı?" dediğimde patlatıveriyor tokadı suratıma ve ben ölümle başbaşa kalıyorum. Ölümse çok sıkıcı olan metresim. Aslında sadece benim metresim değil, hepimizin metresi sıradan bir pavyon karısı. Ancak parayla değil; yaşla, kazayla, kanserle veya benzer ödemelerle çalışıyor. Kimine göreyse onunla oynaşmak, flörtleşmek veya öpüşmek fazlasıyla keyifli, misal; rus ruleti...

Gelgelelim, hayatımı daha çok sevmem gerekiyor. Bir haftadır hesap kitap yapıyorum, sigarayı bırakmaya uğraşsam tekrardan; alkolü tamamiyle değil de; en azından hafta içi kessem; okulu nasıl bitiririm, en azından sabahları yüzüne bakarken gülümseyebileceğim bir sevgilim olsa vs vs... Aslında hesap kitap değil de; birazcık hayaller. Ha bu hayallerin en tepesindeyse, 90larda Lassie'lerle, Bingo'larla büyüyen bir velet olduğumdan mütevellit; bir köpek sahiplenmek var.

Sanırım ezelden gelen hayalimle; yani bir Rottweiler'la başlayacağım her şeye. 4,5 aylık erkek bir yavru buldum; aşıları tam(kuduz hariç); cumartesi gidip sahipleniyorum. Sene başında, o kadar düzenliydi ki hayatım; işe bile girmiştim. Hala çalışıyorum ama o düzen çoktan kayboldu. Gece belli bir saatte kesinlikle uykuya dalmak, okulu veya işi aksatmamak vs... Hayır, olmadı. Ben daha çok düzensizliğe gittim. Daha çok seviştim, daha çok içtim, daha çok oynadım, daha çok eğlendim. Topluca gittiğimiz her bar gecesinde, doggy pozisyonunda önümde uzanan her kadında, aldığım her telefon numarasında, patrondan her "Teşekkür ederim"i kaptığımda, insanları manipüle ettiğim her anda aklımda tek bir parça döndü... Machine Head - I'm Your God Now.

Bu denli egoist yaşamanın asosyal olmakla paralelliğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Şimdiyse aynı egoyu, bencilliği kaybetmeden; daha sosyal ve başarılı bir adam olmaya çalışıyorum. Önümde uzun bir yol, final haftasında teslim edilecek olan projeler, ödevler; girilecek finaller, "Paşa"yı gezdirecek parklar, onunla birlikte geçirilecek zamanlar, içine girilecek olan bir ilişki(mümkünse cinsellik barındıran, Umut Sarıkaya'nın "seksli meksli ilişki" tanımına uyacak ve "o"nu unutturabilecek bir ilişki), zam isteyecek yüzümün olabileceği bir iş performansı var.

"Yarın, geri kalan ömrümüzün ilk günüdür."

Ben değil, hayatım değişecek; yani sevgilim. Onun değişimi de, her ilişkide olduğu gibi, benim değişmeme bağlı. Fakat şu da bir gerçek; "Ben değişmem." Güçlü bir karakterim olduğundan ötürü değil, hiç birimizin değişmediğinden ötürü. "Ben çok değiştim İrem." Hadi lan oradan...

Zorlayacağım en azından ve şu anda bile her şey o kadar flu ve zor görünüyor ki, Hugh Laurie'nin "Let Them Talk"u ve 2 gün tamamiyle ayık kaldığım süreçten sonra içtiğim bira bile yardımcı olmuyor. Ancak hayat, zaten bizi test etmek için yaratılan bir sevgiliden ibaret değil midir?

Uyan, ağlama; gülümse ve dene. Bir kez daha. Son bir kez değil, deneyebileceğin bir sürü kez var. Ve onu değiştir.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Özledim ulan!

-Güneşli pazar günleri dolu bir masada kahvaltı etmeyi,
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.

Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind

9 Aralık 2011 Cuma

blogger yokken daktilo vardı, buzdolabı yokken de şarap...

(daktilo çıkışıdır. noktası virgülüne dokunmadan yazarsam bir halta benzemez. ama küçük harf kullanıyorum sadece, daktiloda yazdığım gibi)

mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...

ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...

bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.

akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.

yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.

gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.

aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.

pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)

we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)

aralık 11

md

7 Aralık 2011 Çarşamba

Nirvana ve götürdükleri

Ufaktım. 15...
Lakabım 15 delisiydi. Dershanede bir kızdan çılgın gibi hoşlanıyordum. Yaz dershanesiydi, hesapta yeni gelen ÖSS sistemine bizi hazırlayacaklar falan. Sigara kullanıyordu, zaten benden bir yaş büyüktü; (hazırlık okumamış olduğum için). Dilara... Bir gün kantindeyken, cüzdanından para çıkarttığını ve cüzdanın içindeki Cobain fotoğrafını gördüm. Hani bu anamızın babamızın fotoğrafını koyduğumuz kısma, Cobain'in fotoğrafını koymuştu. Muhtemelen annesi ve babası ayrı yaşıyordu. Cobain'i ve Nirvana'yı da çok seviyordu. Nirvana'ya da aşinayım o dönem... Tek bir şarkının doldurduğu bir CD çektim evde. "Heart Shaped Box". Arkadaşlardan, oturduğu sırayı öğrendim çünkü eşit ağırlık öğrencisiydi. Sıranın altına CD'yi koydum ve kaçtım.
Bir sonraki teneffüste, elimdeki discmani görmesi çok da planda yoktu açıkçası. Discman'imi alıp alamayacağını sordu, tabii diyerek verdim aleti. Bir sonrakinde, discman'i almaya gittiğimde; "Biraz konuşabilir miyiz?" dedim bir özgüven eksikliğiyle. Çünkü, sırasını gösteren arkadaşlarım; aynı şekilde bana, onun bir sevgilisi olduğunu da söylemişti. İmkansızları oynamak hoştur, her yaşta...
Anlattım, o cd'yi senin sıranın altına koyan benim, dedim. Anlattım, anlattım... Cacık olmadı tabii ki. Bir iki teneffüs daha geçirdik beraber.
Ha bir de ÖSS'ye girdiğimiz yaz, istenen verem sağlık raporunu almaya gittiğim dispanserde kendisiyle ve göğüs kanseri geçiren arkadaşı Merve'yle karşılaşmıştık. Benimse yanımda babam vardı. Hayatım düzülmüştü adeta. Keşke karşılaşmasaydık. Babamdan utanmak değil de, onu görmek kötüydü. Ne bileyim, kötüydü işte. Babamla arabaya atladık, o ve arkadaşını bıraktık... Yolda babam "Güzel kızmış ha..." dedi. Peder dedim bir git... Yani demedim tabi, ama aklımdan o geçti. Böylece Dilara da hayatımdan aktı geçti...

Sonra Deniz vardı... Evet o Deniz. Hayatımı ayaküstü bir posta düzen Deniz. Üniversitedeki ilk kadının hemen ertesinde bir gecede öpüştüğüm için kendimi şanslı saydığım kadın. İleri gitmemiştim, çünkü "sadece mutlu"ydum. (Dumb - Nirvana) Bilemiyorum, o ilk kadın Deniz'i hep kıskanmıştı zaten; içine doğmuştu belki de. Ertesi günündeyse, Deniz kartlarını tamamen kapatmıştı. Olamamıştı yani aramızda bir şey. Sadece ertesi gün değil, yılbaşı partisinde; midesini bozduğunu öğrendiğim gece boyunca başında beklediğim günü de, ders kaydına yardım ettiğim günü de, soğukta kendisini yurdunun önünde beklediğim günü de ve benzer bir çok fedakarlığımı kapsayan günleri ve geceleri de(onu beklediğim için yatmadığım kadınlar olmuştu) kapsayan iki sene boyunca hayatımı zindan eden Deniz... Velhasıl, aramızda bir şeylerin geçtiği o gecenin sonrasında uzun uzun konuşurken biz, sonunda indirmiştim gardımı. "Come As You Are" diyerek. O da, bunun bir cevap olmadığını söylemişti. "İstiyorum seni" dediğimdeyse cevabı hayırdı. Kısacası, sadece benim onu istediğimi duymayı arzulamıştı. Belki de, zafer listesinde bir çentik de benim adımın yanına atmıştır; kim bilir.

Ufaktık o zamanlar, ve geçtik yavaş yavaş. Sürekli anlattığım sonuncusu mu? Yani, Tanju'nun söylemiyle, "Kadınım" mı? Onu, ayrılığı kovalayan her ay en az 10 kez "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek hatırladım, hala da hatırlıyorum.

Aslında başlık yanlış be... Nirvana değildi bir şeyler koparan veya alıp götüren; onlardı ve bendim. Ama Dilara'nın o zamanlar 35 yaşındaki sevgilisini, bu zamanlar bile dövmek istiyorum. Sübyancı piç...


Derbi Yorumu - Uzun Zaman Sonra Futbol ve Hissettirdikleri

Böyle başlamadı aslında eve gelişim, her ne kadar farklı görünse de.
Facebook'a bunu yazdım;


"bir iki dipnot: ujfalusi o pazubandı her taktığında kendimi daha iyi hissediyorum. minimal de olsa fair play sebebiyle -şimdi eski karşılaşmalardaki piçlikleri de biliyoruz yalan yok- fenerbahçe'nin futbolcularını tebrik ediyorum. öte yandan, fatih terim'in; iki tane 20 yaşındaki genci sahaya sürmesinden ötürü, taşşaklarını pantolonuna nasıl sığdırdığını hala uzun uzun düşünürüm. emre çolak'la ilgili umutlarım yok, hayatının maçını oynadı ve yeterli görünse de, yeni arda diye gazlamanın alemi yok. yobo'yu yakından gördüm, adam bildiğin kömür; eboue'yle yanyanayken hangisinin daha koyu olduğunu karşılaştıracaktım, üst tribünden pek de göremedim. ayhan akman gerçeğini atlamayalım. tamam, rütbe sebebiyle bu takımın ikinci kaptanıdır; birinci kaptan da sabri'dir lakin sabri dediğin amigo. bu maçta da kotla montla sahaya inip yine üçlü çektirdi, ayhan'sa liderlik vasfı bakımından sınıfta kalır. ama affettim keratayı; lviv maçından sonra kudurmuştum geçen sene, barış-ayhan-mustafa üçlüsünden tek ama tek yuhalanmayacak adamın ayhan olduğunu düşünürken; kendisinin ukrayna dönüşü havaalanı güvenlik görevlisine sorduğu "içerde taraftar var mı? hehe" sorusu aklımdan çıkmadı. fakat, arda turan'ın yeni formalara küfrettiği videoda kemal sunal filminden espri yapması dolayısıyla; zaten karakter olarak böyle "gevşek" bir yapıya sahip olduğunu gördüm ayhan kaptan'ın. neyse, galatasaray yazmayı bırakmıştım; bugüne özel kondurduk. öptm. kibs."

Metro boyuysa, geçen sene Fenerbahçe'nin şampiyonluk maçını düşündüm. O maç kaybetmelerini çok istemiştim. Kaan bizdeydi, sevgilisiyle konuşuyordu. Sevgilisi Eda, "Satılmış köpekler." diyordu Fenerbahçe'nin rakibine... Beni de sevindirmeye çalışıyordu sanırım. Kaan benim bilgisayarda ödev yapıyor, ben yardım ediyordum iki gün sonra sınavımız olmasına rağmen. Zerre bakmadık, çünkü ben o "ilk sevişmeden sonraki buluşma"yı ayarlamış olmanın heyecanıyla, istediğim kadını tekrar görebilecek olmanın heyecanıyla coşuyordum kendi kendime. Ve o gün buluşmuştuk, buraya gelmişti. Önce Bambi'de yemek yemiştik, ardından Robert's Coffee'de ben çay içmiştim, o da macchiato sikirokko bişeyler... Pazar günüydü. Aynı haftanın cuma akşamı buluşmuştuk ve hikaye öyle başlamıştı. Ne bileyim, boş geldi metroda bunu düşününce her şey. Derbiymiş, galibiyetmiş liderlikmiş; sırıtıyorum içten içe, ama kahkahalarla, coşkuyla karşılayamıyorum sanırım; hafızam sağolsun.

29 Kasım 2011 Salı

Beceremediklerimizden Bölüm: 2

ben kadınları kullanırım,

ama cinsel güdülerim için değil,
birini unutmak için;
başka birinin koynunda biterim.








ben alkolü kullanırım,
birini unutmak için; başka bir şişede biterim.

ben arkadaşlarımı kullanırım,
kafamı dağıtıp başka şeylere konsantre olmak için.

ben okulumu, işimi kullanırım,
boş boş unutmaya çalışmaktan ziyade;
zamanımı dolu dolu geçirmek için.

ben sporu kullanırım,
ondan daha iyilerini bulabileceğim üzerine;
kendimi kandırmak için.

ben, sadece kullanır ve atarım.
dersiniz ya hep, tüketim toplumu...
ben tüketirim, ancak hayranlıkla baktığınız markaları değil;
etkinlikleri, insanları, olayları...

ve siz, ben bunu yaparken farkına bile varmazsınız.
çünkü, demiş ya büyük usta zamanında;
"kimse bilmez ne çektiğimi..."

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 23

Egomu en "zirve" düzeyde tatmin etmek için, "Connected2.me" ye giriyorum bir iki haftadır. Genellikle de sayfayı açık bırakıp yatıyorum. Uyandığımda, bazı sapları kızdırmış olsam gerek; "Sen kimsin kodumun apaçisi?" mesajları ve bazı kadınları kızıştırmış olsam gerek, "Selam canım, bir kere öpeyim mi nolur?" mesajlarını okuyorum.

Saplar tarafından nefret edilmek de, en az kadınlar tarafından beğenilmek kadar hoş. Ha diyorsunuz ki, neden bu kadar beğeniyorlar veya nefret ediyorlar? Şu yüzden, sırtımın göründüğü bir fotoğraf var, dövmeydi vücuttu(ki o fotoğrafta 70 kiloydum maksimum), gören ya nefret ediyor, ya da bayılıyor falan filan. Övünmeyi bir kenara bırakıp, bugün girdiğim bir diyalogla devam edeyim...

Bir herif vardı, 9GAG'deki Yao Ming görselini kullanmış, iletisi de şu "30+ male, single, very single" Başladık muhabbete... Dedim sağında solunda kadınlarla uyansan da, o dönmediği sürece hep yalnız kalacaksın. Nasıl mı biliyorum... Biliyorum işte... "O bana dönmeyecek" dedi, "O da bana" diyerek karşılık verip daldım deryaya düşüncelerle dolu.


Üç hafta kadar flört etmiştim bir kadınla. Sık gittiğim barda çalıştığı için ve muhabbeti iskambil numaralarımla kurduğum için; onunla olmak benliğim için en büyük hedeflerden biriydi. Sonra o da gitti, sudan sebepler cart curt... Ama ben onunlayken bile, rüyamda; başkasını görüyordum. Kan ter içinde uyanırsın, uykun kaçar. Damağın kurur.

Velhasıl, gitmesi zerre koymadı tabii. Daha acısını yaşadım, yaşıyorum hala. Hırsıma yenik düştüğümü, kontrolüm dışında gerçekleştiği için bu kadar çok istediğimi söylüyorlar. Doğrudur belki de, bilmiyorum da; "Her şeyi al, bana beni geri ver bir şansım olsun."

Olmuyor işte, ben; ben olamıyorum. Her sabah uyanıp, "Yine aynı..." diyorum, komidinin üzerinde yırtık prezervatif poşetleri de olsa, bira şişeleri rakı bardakları da olsa... Unutmak için sığınırız çoğumuz, bedenlere; alkole, veya daha ağırlarına; uyuşturucuya, orospulara, yolculuklara. Ama sadece alışırız, asla unutmayız. Unuttuğumuzu sanarız veya, alıştığımız için.

http://www.youtube.com/watch?v=-8qifzv_F4Q

Bu da, "bana beni geri ver"in özeti...



16 Kasım 2011 Çarşamba

Ümit Karan tipi çalışmak/ders çalışmak

Ümit Karan'ı her daim sevmişimdir... Alemci futbolcuydu, idmanlara gelmezdi falan da; "Metin Oktay neydi?" diye sorarım Galatasaray taraftarı arkadaşlarıma bu muhabbet açıldığında. Ümit, son dönemleri hariç; golünü yazar mıydı, yazardı. Benim için de bu önemliydi. Galatasaray forması altındaki başarılarını bir kenara bırak, onun bu alemci tavrını sevmiştim ben. Bu Eric Cantona tavrını... Ama -sonucu hala açıklanmamış olsa da- lanet olsun ki şikeyle, bahisle adını kirletti. Yazık etti kendine ki ben, ondan daha fazla üzülüyorum bu duruma.

Gelgelelim, Ümit Karan tipi çalışmak nedir?
Samet Aybaba zamanında anlatmıştı...

"İdman 09.00'da başlar... Ümit 10.00'da gelir... Üstünü başını değiştirir ağır ağır, saat 10.30 falan olduğunda; tesisten bir kahve alır, önce onu içer. 11.00 gibi, yavaştan idman sahasına girer. Gezinir, gerinir. Hafif düz koşu yapar, arkadaşlarıyla şakalaşır. 12.00den sonra nasılsa yemek saati geldi diyip yemeğin başına otururdu... Ümit idman yapmazdı."

Açıklamaları tam olarak bu değildi belki, ama Ümit yetenekti. En azından topu ayağında geveleyen forvetler gibi değildi. Varsın auta çıksın top, farketmezdi onun için. Vururdu çatırt diye. "Van Basten misin Ümit?" denmişti zamanında ona...

Şimdi kendime bakıyorum da, benim içimde de bir Ümit Karan var lan. Yetenekli değilim ancak size iki örnek vereceğim...

İşyerimde, mesai 8.30ta başlar... Ben, 9.15-9.30 gibi ofiste olurum. Az gerinirim, yoldan aldığım simit poğaçayı masama koyarım. Tuvalette yüzümü yıkarım... Bilgisayarın açılmasını beklerim. Bilgisayar açılır, dikkat çekmemek için telefonumdan kontrol ederim mailimi facebookumu. Gerine gerine, esneye esneye bir şeyler yapıyormuş gibi davranırım saat 10.00'a kadar. 10.00'da çay molası başlar. 10.00'dan 10.30'a kadar çay içip, öğle arasına kadar olan bir buçuk saatte didinir, bir şeyler yaparım çok kasmadan... Ha ama yalan yok, öğleden sonra; aldığım ilaçların aptallaştırıcı etkisine rağmen; performansım tavan yapar.

Okulda mı? Kütüphaneye giderim... Önce bir çay alırım. Onu yudumlarım inceden inceye... Sonra günün gazetelerini incelerim. Mailimi kontrol ederim. Arkadaşları ararım ne zaman geleceksiniz diye... Takılırım bir yarım saat daha ve bir bakarım ki, geldiğimden beri 2 saat geçmiş. Çalışmaya oturmadan önce bir çay daha... Döngü uzar gider.

Yalnız sıkıntı şu ki, Ümit başarılıydı... Ya ben? Yetenek de yok ki?

11 Kasım 2011 Cuma

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 22

hiç dinlediniz mi? sessız bir sokaktan geçerken kulaklarınızda kulaklıkla, sessizliğin sesini? yüzünde hissettiğiniz soğuk yağmur damlalarının değil de, yalnızlığın üşümenize sebep olduğunu fark ettiniz mi?

hiç gördünüz mü? yalnızlığından değil de, soğuktan üşüyen bir çocuğun ekmek parası için size mendil satmaya çalıştığını? veya fark ettiniz mi aynı çocuk sayesinde, ne kadar basit dertleriniz olduğunu?

hiç bindiniz mi? bir akşam trenine? banliyö veya değil, o alkol kokusu sizi en kesif, sert ve pis haliyle karşıladı mı hiç? o trendeki ayyaşları eleştirmeden, onlarla ilgili sosyal tespit yapıp twit yazmadan önce onların gecenin bu saatinde alkollü ve savunmasız halleriyle gece trenine binecek kadar "kaybedecek bir şeylerinin olmadığını" gördünüz mü?

hiç acı hissettiniz mi? kendi problemleriniz veya arkadaşlarınızın problemleri için değil, bu tiksinç karmaşa içinde tutunmaya çalışan, yöntemleri farklı olduğu için "serseri" olarak adlandırılan "insan"ların sorunları için?

hiç kan ter içinde uyanıp gördüğünüz rüya sebebiyle bir daha yatağa giremediğiniz oldu mu? size çevreniz, uykusuzluğunuz sebebiyle akşamdan kalma yaftasını yapıştırdı mı?

hiç dışarı çıktınız mı? dışarı... facebook veya twitterınıza "buradayım" yazmak için değil, gerçekten dışarı çıkmak için dışarı çıktınız mı? özel olduğunu düşündüğünüz kişilerle buluşmak için dışarı?

hiç yalnız başınıza kutladınız mı doğumgününüzü? reşit olacağınız gece sahte kimliğinizle veya büyük görünmeniz sayesinde girdiğiniz barda ölümüne içerek... saat 12yi gösterince piçliğine dışarı çıkıp tekrar kimliğinizi göstererek doğumgününüzü ilk kutlayanın bir bar fedaisi olduğunu izlediniz mi?

siz hiç her şeyi yoluna koyduğunuzu düşündüğündüğünüz anda, rüyanızda "eski sevgilinizi" değil, sevdiğiniz ama sizi terk eden kadını görerek kan ter içinde uyanıp, kendinizi kandırdığınızı fark ettiniz mi?

siz hiç, "sen hiç sevdin mi lan?" diye soran arabesk arkadaşınızın samimiyetsiz aşklarını fark ettiniz mi?

son olarak, siz hiç bu yazının "ben hiç" adlı içki oyununa malzeme olması için değil, beyin kemirgenlerine devam niteliği için yazıldığını fark ettiniz mi?

md

3 Kasım 2011 Perşembe

Aforizmik boşluk-tespit; gel-git. Hatta bir daha hiç gelme.

Değişen ruh hallerini değil de, sanırım değişen beni gösteriyor artık bunlar. Tahammülüm cidden kalmadı, neyi nasıl yapması gerektiğini bilmeyen; her haltı bana soran pop-tiplere... Aynı şekilde "kucağına düştüm ve seviştik" kadınlarına, suratına tükürülmeyecek adamların kölesi olmaya başlayanlara vs vs. Biliyorum, geniş bir yelpaze veya genel bir tanımdı bu.

Bugün ciddi ciddi Facebook ve Twitter'ı kapatmayı düşünüyordum, belki yakında hayata koyarım bu kararı.  Ancak şimdilik, çok da düşünmeden çatır çatır yazdığım "kısa" cümlelerle başbaşa bırakayım sizleri. Eyvallah.



şeytan diyor dondur okulu, kes saçları(kestim gerçi), tak kulaklığı, aç alice in chains'ten rooster'ı, askeriyeye teslim ol...
 ”Ben uzuyorum o zaman.Randevu sistemi iyiolmuş. Sap kalırsan ararsın. Eyvallah”son fbuddy kanalımı da kapatışım."becoming more than a man"
 evine "zaten sevgilisi var, sadece içip muhabbet edeceğiz." düşüncesiyle gittiğim milf beni beklentilerimin ötesine, yani yatak odasına geçirdiği gece, zaten istanbullular'ın sevmeyi beceremediğini tecrübe etmiştim. harbi, siz ne anlarsınız lan sevmekten?
i hate to breathe when love is in the air.
erkeklerin hastası olduğu kadınların makyajsız halini veya çirkin fotoğrafını araştıran, upload eden, bu konuda emek harcayan kadınlar var. bunu araştıracağına zayıflamaya çalış? omuzlarını genişletmeyi dene? ne bileyim yap bir şeyler?
cumhuriyet resepsiyonunu kendisi düğün dernek gezerken, "acımız büyük" bahanesiyle iptal eden zihniyetten ne kadar tiksiniyorsam; bugün profil fotoğrafını değiştiren, Atatürk'ü twtiter'da trend yapmaya çalışan zihniyetten de o denli tiksiniyorum.
hayır, saatimi bir saat geri almıyorum. nasılsa 6 ay sonra bir saat ileri alacağız.
 
 
 



27 Ekim 2011 Perşembe

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 21

(Tamamen ayığım.)
(Yazı boyunca bana eşlik eden parçayı da dipnot olarak düşelim.)
http://www.youtube.com/watch?v=Sa0s8QNNDfk
Önce bunu açın, sonra konuşalım. Aman, sonra okuyun. Veya dinleyerek okuyun. Okuyun ama...
Babam hep okumamı söylerdi. Tek taraflı da değil, mümkün olduğunca her şeyi okumamı. Çünkü önyargılarla düşünceleri tartmanın zorluğunu öğrenmişti '68 kuşağının içinden olmasından mütevellit. Çok garipmiş o zamanlar da be... Şimdi sorsanız, o zamanlarda yaşamış olmak ister miydin diye; sanırım yok derim. Zaten bezelye kadar beynim var hep aynı doğrultuda(o doğrultunun neyin doğrultusu olduğunu biliyorsunuz) giden, bir de siyasete falan derinden bulaşsam sanırım aptal olur çıkardım. Cop yiye yiye değil, düşüne düşüne aptal olurdum. Eh, şu anda da beyin kemirgenlerini yazdığımdan mütevellit, tam akıllı olduğum söylenemez.
Ne diyorduk? Aptallık mıydı? Ah evet. Oscar Wilde der ki, "En büyük günah aptallıktır." Evet, "Her gün 1 yeni özlü söz" gibi saçma Facebook gruplarından çaldığınız bu sözü de peder yazmıştı benim yıllığa. Aynı okuldaydık, espri olsun diye ona da bir köşe ayırdım. M. Kemal Atatürk, Oscar Wilde gibi insanların özlü sözlerini paylaştıktan sonra, aile dostumuzun da bir sözünü paylaşmıştı. Neydi acaba, pek hatırlayamadım... Lakin bu kadar felsefi insandan sonra "Nevzat Amcan" yazmasa iyiydi. İşte o an, yıllık sayfamın "Dalgana bakacan ortak!", "Herkes rahat olsun!", "Hastasıyız dede!" stickerlı bir Doğan görünümlü Şahin olacağı açıktı. Aman neyse, mazi; mazide kaldı.
Konudan konuya atlaya atlaya gideyim salaş salaş... Zaten yazmamın tek sebebi de yazının başında linkini verdiğim parça ve kafayı bozduğum bir takım kadınlardır. Evet, bunlar fena kadınlar da değil şimdi yalan olmasın. Hatta bir çoğuyla bırak sevişmeyi, merhabalaşsanız dibiniz düşer. Lakin Mahmut kardeşiniz tanışır, telefon numarasına kadar alır, ilerler, yürür; görüşür ama o istediği mutlu sona bazen ulaşamaz. Hah, işte bu mutlu sona ulaşamadığım her kadın, benim için bir obsesyona dönüşür; ama uzun süreli ama kısa süreli... Eh, psikoloji ne der? Kontrol edemediğimiz olaylar bizi çıldırtır. Hakikaten de çıldırttı bazı kadınlar beni de, bugün en çabuk unuttuğum obsesyonlarımın temelinde yatan sebebi gördüm. Paylaşmak istediğim de buydu aslında yazının başından beri. Utandığımdan değil, unuttuğumdan konuya direkt giriş yapamadım...
Şimdi abisi, doğruya doğru hepiniz porno izliyorsunuz. Erkek kadın ayırt etmiyorum, izliyorsunuz biliyorum. Bazı videolardaki kadınlar güzellikleriyle, bazen de yaptıklarıyla çok hoşuma gidiyor. İşte, bu kısa süreli obsesyonlarımdaki kadınların da hepsi; bu bir takım porno videolardaki hatunlara benziyorlar. Yer ediyorlar aklımda. Ha sonra bırakıyorsun videoyu izlemeyi, buna paralel olarak hatunu da unutuyorsun. Ta ki o hatun tekrar karşına çıkana kadar... Eh, karşına tekrar çıkana kadar -atıyorum- 1 ay geçtiyse, zaten "Thrill is gone" diyerek sırıtıp geçiyorsun da sürekli karşına çıkınca ne yaparsın? Biliyor musun?
Ben bilmiyorum. Bu yüzden, bahsettiğim bu tarz kadınlar da genelde internetten/bardan tanıştığım kadınlar oluyor. Aramızda bir şey geçemeden, bir obsesyon halini alıp; sönümleniveriyor. Ağır obsesyon yaptıklarım çok mu karşıma çıkıyor? Hayır, onlar ya beni terk ediyor; ya da gereğinden fazla güzeller. Ah kadınlar ah, bitirdiniz ulan beni.
"Bana bir çift meme verin, dünyayı yerinden oynatayım."




23 Ekim 2011 Pazar

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 20

Bu sefer kısa olacak. Dün akşam Kadıköy'de, aşağıda bahsedeceğim kadınlardan biriyle karşılaştım mesela. Dört sene önce falan tanışmıştık, tabii aramızda bir şey de geçmemişti. Uzun zaman görüşmedik, dün de hiç yanaşasım gelmedi açıkçası.

Neyse mevzu; sosyal medya ortamlarında iç gıcıklayıcı fotoğraflar kullanan kadınlar... Bunların arasında, bloglarını da aynı ereksiyon sebebi fotoğraflarıyla üst mec... Eeh yeter be, bana ne lan. Ne bok yerseniz yiyin. Sadece, iki hafta önce derse giren prof'un, sınıfın en ön sırasında oturan; gözlüklü çancı Alper'e dediği cümleyi yazıp sonlandıracağım bu gece. Çünkü hepinizden çok sıkıldım. Hadi dağılın.

"Lan gözlük! Ulan bir boku da yazma be!"

Deprem?

çok garip be... cidden...
çok değil, 2 3 gün öncesine kadar; verilen şehitler için ana avrat düz gidiyordu bazı kesimler kürtler'e karşı. eh, van'ın da nüfus yoğunluğunun genellikle kürt olduğunu biliyoruz.
ama insanlık "seve seve" devreye giriyor be abi. çünkü yaşamışsın sen de, en az onlar kadar; 1999'da depremi. diyorsun ki yardım etmeliyim... ve yardıma teşvik etmeliyim insanları...
işin en güzel tarafı, sadece türkler değil; tüm dünya yardım eli uzatmaya çalışıyor. ermenisine kadar.
şimdiye kadar twitterda, rhianna(yanlış yazmış olabilirim)'sından, gasol'una; cümle alem yardım ve dualarını esirgemiyor. sanırım, bir noktada; hepimiz, insan olduğumuzu anlıyoruz.

dipnot: gündem üzerine yaptığım yorum şudur:

"üç beş ibne, depremden nemalanacağım diye kendi hesap numarasını yazar "yardım için" diyerek. tv, depremzedeye yardım eli uzatan askeri sansürler... yarın bülent arınç ağlar, şehitler de unutulur... eh, burası türkiye. tepki mi dediniz? internetten verdikleriniz ve taksim'de "yallah, bismillah, allahuekber" diyerekten katıldığınız yürüyüş tepkiyse, siz çoktan ahmaktan hallice olmuşsunuz."

21 Ekim 2011 Cuma

"All in."

-Hemm kacta yatcan. ben taksıme gıdıcem arkdasın dogum gunene ugrıcam. donusu o tarafa yapablrm sana da uyarsa tabi.
Hayır dedim, ertesi gün sınavım vardı.
-Hmm tmm, senin ders mers ne oldu? çalışabildin mi?

Bu, Facebook'tan attığı son mesajdı. Bu sabah sınavım olduğundan ders çalışmam gerekiyordu dün akşam. Eh, motivasyonum da fazlasıyla yerindeydi; çünkü şöyle bir durum vardı:
"anam avradım olsun, para için veya meslek öğrenmek, cv doldurmak için değil; yüksek topuklu plaza kadınlarını görmek için büyük bir heves ve coşkuyla başlamıştım çalışmaya; bir ay önce. ancak bugün ilk kez maaş aldım ve breaking bad'de, kazandığı parayla ne bok yiyeceğini bilemeyen walter gibi hissediyorum. ehe."
Evet, bu da benim son iletimdi cümle alemle paylaştığım. 
Velhasıl; bir gibi yatağa girdim, biraz kıvrandım; hayal kurarken senaryo yazmak konusunda yeterli hayalgücüne sahip olduğumu farkettim. Gece 3... 
"Apartmanın ismi neydi?" 




Maaş, seks, başarılı öğrenci. "Winner" tanımıma cuk oturacak bir hayat... Geldi de hakikaten, gecenin üçünde. İşin ilginci sınavım da gayet iyi geçti.


Neyse, psikolojime değil de, içtiğim galibiyet birasına odaklanalım. Evet, üçü birarada kazandım ben bugün. Herkese de tavsiye ederim bunu... Bir yandan okuyorum, bir yandan elime üç beş bir şey geçiyor; bir yandan da hala "yaslayabildiğim" kadınlarım var. 


Sanırım ailemin zengin olmamasına, tipimin ve özgüvenimin yerinde olması ve "inceden inceye" disiplin kazandığıma mutlu olduğum en büyük ego patlamasını yaşıyorum şu an.


"Mahmut is all in."

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kaos, ancak duygusal kaos

Uyandım. Dişimi fırçaladım, kahvaltımı yaptım ve okula gittim. İlk defa büyük bir konsantrasyonla ders dinledim bu dönem. Kafayı meşgul etmem gerekiyordu çünkü... Fazlasıyla da meşgul ettim. Akşam için ise planım belliydi. Semra'nın beni anlattığı(muhtemelen beğendirmeye çalıştığı) kadınla buluşacaktım. Buluştum da...
Ancak bu "blind date", kadının 30 yaşında hala ailesiyle yaşamasının potansiyel sonuçlarından biri olarak; abisinin araması ve kapıda kaldığını söylemesiyle son buldu. Patladık anlayacağınız, bir saatte... Zaten büyük beklentilerim de yoktu, buluştuğumuz ilk dakika; eğer Semra arasa dışarı çıkmayacağını; ancak bana söz verdiği için benimle buluştuğunu söyleyerek beklentileri de sıfıra indirdi. Sonrası klasik... Beatles'da bir biradan sonra ayrıldık. Ben de yolda gördüğüm kadınlara salça olurum düşüncesiyle, Asmalımescit'in yolunu tuttum. Ancak özgüvende eksiklik vardı biraz, sebebi malum... Evet, beklentiler sıfırlanınca aylardır kafamı toparlayamamamın sebebini anlattım ona. "Umarım bu gece onu unutturacak birilerini bulursun, sana dua edeceğim" dedi zaten gitmeden önce.
Meyhane veya blues çalan klas bir bar arasında gidip gelirken, yolumun üstünde olan Kum Saati'ne gittim. Daha önce sadece bir kez, o da gündüz gözüyle kuzenimle buluşmak için gitmiştim Kum Saati'ne. "Bir duble Jack, iki buzlu."
Barmenin duble niyetine, bardağın neredeyse tamamını doldurduğunu görerek; tuzlu bir miktar ödeyeceğimi anladım, bu yüzden yavaş yavaş; tadında ve kararında içtim, bardaki insanlar periyodik olarak değişirken, kimi beklediği insanların gelmesi, kimi aradığını bulamaması, kimiyse gece mesaisini bitirmiş olması sebebiyle... Yaklaşık iki saat oturduktan sonra, soğuk havanın etkisi ve içtiğim içkinin özgüvenimde herhangi bir patlamaya yol açmaması sebebiyle yollandım inceden. Metrodaki müzisyenlerin karşısına geçtim. Çalmaya başlamamışlardı... Ters baktığımı düşünüp, onlar da tersten sertten beni kesmeye başladı.
"Çalacak mısınız?" Gülümseyerek çalmaya başladılar. Sırtım duvara dayalı, keman ve gitarı dinledim. Biraz daha aylaklık ettikten sonra cebimden bir miktar bozukluk çıkarıp kılıfa bıraktım ve vagona gittim.
Mahalle... Artık evimde gibi hissettiğim için bakkal Bülent'in dükkanına giriş yaptım.
-İçiyor musun?
-Yok da istersen bir votka yapıştıralım, şeklinde yanıt verdi.
Başladık içmeye, gecenin kasvetini kovalamaya... Çevre esnafın da katılımıyla bu kovalamaca daha da kısa sürdü, gecenin ikisinde; zil zurna sarhoş eve döndüm. Soğuk yatağa bakıp, biradan bir yudum; sigaradan bir nefes çektim. Kovaladığım kasvet, yine karşımdaydı.
"Boş..." dedim ve yattım. Evet, hakikaten boş be çabalamak. Bırak aksın gitsin diyorsun da, kafa ayrılmıyor ki hiç? Hem, ben kaosu her zaman sevdim sanırım.

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir anda yuva yıkan, hayat bozan...

Evet, gün geçmiyor ki böyle bir şarkıyla daha karşılaşmayalım. Lanegan'ı ne denli sevdiğimi bilirsiniz, eğer ki burayı arada bir takip ediyorsanız. Velhasıl, her zamanki gibi yalnız adamın parçası "One Way Street" patlatıyordum iş çıkışı milfleri keserken. Özellikle "When I'm dressed in white, send roses to me." kısmı aklıma kazınıyordu. Kulağımda kulaklık olduğunda kendi fantastik dünyamı oluşturup içinde kaybolma gibi bir huyum var. Milflerinse yüzlerine bakıp geçiyordum yürüdüğümden ötürü... Ama güzellerdi, kimisi diriydi, kimisi uzun, kimisi balıketli, kimisi sarışın, kimisi esmer... Bol kadının olduğu bir ortamda, ya modunuz bir anda değişir ve kendinizi çok iyi hissedersiniz, ya da ters reaksiyon verir ve iyice dipte olduğunuzu düşünürsünüz.
Ters reaksiyon vermiştim, ters köşeye yatmıştım, kalemde topu görmüştüm. Zaten bir hafta içerisinde yaptığım quadruple doubledan sonra testestorn oranımda iki milf görünce artış beklenemezdi.  Lakin "One Way Street" değildi çalan. Parça değişmişti çoktan. "Don't Forget Me" girmişti. Bir ay kadar önce gömdüğüm kadını, bir kez daha hatırladım. Şu anda çalıştığım işin ilk iş görüşmesinde çabucak vazgeçmiştim, işe başlamadan medikal problemlerim olduğunu söylemiştim çünkü Roaccutane kullanıyordum ve iş gözümde büyümüştü bir anda. Tamamen psikolojik, anlayacağınız... Ve o ilk görüşme sırasında daha yeni yeni ilişkiye başlamıştık onunla. Sırıttım geçtim "I know that there's somebody new, much better than me." eşliğinde. Çok net birisi vardır hayatında dedim, bir sigara yakmak istedim; bırakmış olduğum için yakamadım ve bir nikotin sakızı attım ağzıma. Ulan, dedim... Devamı gelmedi. Barış Akarsu ve bilimum Anadolu rockçısının sıktığı şekilde, kalça hizamda sıktığım yumruğumla kaldım Maslak'ın ortasında. Ah ulan, bir kez daha...

Amme hizmeti olarak sözleri ve şarkıyı da burada not düşelim:



cool water divine
now i'm thristy with nowhere to go
and what else do we find
but sorrow and misery untold
i know you got somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
and when you're lost i feel it too
woman make life sweet
because of what you do, all my world is you
now i know it's not easy don't believe them when they say i'm not right
don't put a hex on me baby
because i don't know what's wrong or right
i know that there's somebody new
much better than me
but because my love is true, all my best to you
don't forget me dear
and when you're alone please take care
don't go walking after dark
shine a light behind the stair
remember what might be in there
cool water divine
now i'm thristier with nowhere to go
it's sorrow that we find
i'm thirstier with no where to go
i know that there's somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
because my love is true, give my best to you
don't forget me dear

7 Ekim 2011 Cuma

Beyin Kemirgenleri: Bölüm: 19

Eğer ki;
-klişe üzerine klişe, gerek senaryo-gerek diyalog yazmayı bilmeyen aptalların katkıda bulunduğu dizileri izliyorsanız.
-her boku bildiğini sanan ve her şeye el atan maymun iştahlı talk showcu, aktör/aktris, sanatçı, yazar vs bir çok sıfata sahip ancak yüzüne tükürülmeyecek sıfatsızları izliyorsanız,
-televizyonda gördüğünüz her kurmacaya inanıyorsanız (Survivor),
-izdivaç programlarında; tarafların karşılıklı ilişkilerinin çıkar ilişkilerinden öteye geçmediğini; evlerin arabaların sorulduğunu fark edemiyorsanız,
-futbol tartıştığını iddia eden ancak artık oynayamadığı için hırs küpü olan; ya da geçmişte yaşadıkları üzerinden özel ve tüzel kişilere sallayan lakin yaptıkları analiz; futbolla uzaktan yakından ilgisi olmayan kahvehane analizi bazlı "yorumcu"ları ciddi ciddi takip ediyorsanız,

TELEVİZYONLARINIZI ATIN.


Ama size başka bir yol söyleyeyim mi?  Siz televizyon sahibi olsanız da, olmasanız da bir ahmaktan öteye geçemeyeceksiniz üç beş kadının Facebook fotoğraf albümünün altına, "Çok tatlısınız tanışabilir miyiz?" yazdığınız sürece... Veya kılınızı kıpırdatmayıp, tepki göstermeyip; sadece bilgisayar başından haber siteleri üzerinden sike sürülmeyecek aklınızıla propaganda yapmaya uğraştığınız sürece. Veya durun devam edeyim, biraz daha sereyim ortalığa... "Bu benim özel hayatım!" diyerek anne babanızın suratına kapıyı çarptığınız halde; Twitter'da, Blogger'da, Facebook'ta özel hayatınızı ifşa ettiğiniz sürece. Sözlüklerde rastlayıp da bir çok kişinin beğendiğini görünce peşine koyun sürüsü gibi takıldığınız binlerce metanın hayatınızın internet üzerinden şekillenmesine sebep olduğunu anlamadığınız sürece... Bebek, kedi, köpek videoları ile tüm gün bir boka yaramadığınız sürece...

Televizyon mu? Artık çok daha masum. Geç karşısına, hiç bir şeye kaptırma. Zap yap, sabahtan akşama... Bulamazsın muhtemelen ilgini çekecek bir şeyler; tabii fazladan para verdiğin bir yayın organı yoksa; Digiturk, kablolu vs... Ama zap yapmak ve kaptırmamak; sadece izlemek ve kafa boşaltmak keyif verir. Kumanda sendedir, ama kumanda o kadar karmaşık değildir. Kanal numaraları, ileri geri; ses aç ses kıs tuşları ve açma kapama tuşu dışında hiç bir şey yoktur. Basittir... İzle geç...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Staj Günlükleri 2

Sonunda bitti. Aslında biteli yaklaşık bir ay oldu da, fırsat bulamadım yazmaya. Aslına bakarsanız nereden başlayabileceğim konusunda bir fikrim yok yine ki hayır, sarhoş değilim.  Ama 3 haftada o kadar çok gelişme oldu ki -genellikle dalga malzemesi- hepsini anlatmaya kasmak yersiz olur.

Öncelikle, "Ne öğrendin?" derseniz, tornacılığı öğrendim işte. Tamamen rahat bir düzenimiz vardı, bize "Siz özerk bölgesiniz, Monaco gibisiniz! Rahatınıza bakın, kasmayın!" diyen tekniker Kadir Abi sebebiyle. Montaj kısmındaki istasyonlara gidip çalışıyorduk. Neden mi ofislere gidemedik? Şöyle anlatayım. Bir müdürümüz vardı. Müdür, bize 2. hafta ofislere geçeceğimizi söylemişti. Bunu, ikinci hafta şef teknisyene söyleyince; şef teknisyen "O kim ki karar veriyor?!" diye çıkıştı bize. Aynısını müdüre taşıdık bir ara, müdür de hafiften hiddetlenip, siz benim dediğimi yapın, dedi. Lakin dediği hiç bir şey yoktu. "Ofisler taşınıyor şimdi oralar karışık, birazcık da kalite kontrolde zaman geçirin, veya fabrikayı gezin." Bildiğin Game of Thrones, Çakallarla Dans şekline girmeye başladığımızı fark etmemiz de çok uzun sürmedi ki, anında "Staj defteri yazacağız biz." diyerek çay ocağında geçirdik son haftayı. Pek sikine takan da olmadı, teknisyen ve teknikerler dışında. Onlara da iş gücü gerekiyodu, öyle olmasa takarlar mıydı bizi, bilemiyorum. Gerçi yok yahu, selamı sabahı esirgemeyen temiz adamlardı hepsi.

Peki, teknisyen ve teknikerlerin muhabbeti nasıldı? Öncelikle, kurumsal veya değil hiç fark etmez; kuş kadar paraya çalıştıklarını anlamış olduk. Şartları çok ağır değil belki... 8 saat ayaktalar ancak o 8 saat 80 gün gibi gelir herhangi biriniz, onların yaptığı işi yapsanız. Bir de her büyümeye çalışan tesisin yaptığı gibi, proje yönetimi konusunda zerre bir şey bilmediğine inandığım beyaz yakalılar boylarından büyük iş alınca; üretim bunlara kalıyordu ve mesai yapmaları isteniyordu sürekli olarak. Adamlar da ne yapsın, el mahkum kalıyorlardı ancak bir gün, şunu duyduğumda bayağı gülmüştüm.

-8 16 çalış. sonra 16-24 bir daha çalış. Maraba mıyız ulan biz?!

Bir de buz dağının diğer yüzü vardı tabii... Güzel ve olgun kadınlar, mini etekler, topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, pahalı saatler ve iş saatinin üçte ikisinin kantinde geçirildiği saatler... Can sıkıntısından boş boş gezmeye başladığımızda, genelde kafeteryada alıyorduk soluğu. Aynı kadın grubu, biz her indiğimizde oradaydı. Sigara tüttürüp Türk kahvesi içerlerdi. O ara "Erken Kaybedenler"i okuduğumuzdan Ercan'la, ben bir tanesine; Ercan da bir diğerine aşık olmuştu, "dalgasına."

Benimkinin lakabı Pornstardı. Bronzlaşmış, sarışın, iri gözlükler ve yüksek topuklar, ojeli ayak tırnakları... Estetik ameliyattan geçmiş bir dudak ve burun. Seksiydi, kesinlikle. Ve tüm erkekler ağzının içine düşüyordu. Ben ne mi yaptım? Muhtelif zamanlarda onu "kesmek" dışında hiç bir şey. Lakin yaz başından beri spor salonuna gittiğimden ötürü, bir gün yaktım gemileri; üstüme oturan t shirtleri giyinmeye başladım. Eh tabi kolda da dövme var... Bu sefer, "kesişme" oldu. Ha ötesi oldu mu? Evet, seviştik. Hem de tesisin tuvaletinde... Şaka lan şaka, çıldırmayın hemen. Bir bok olmadı.

Ercan'ınkinin lakabı yoktu. Başlı başına bir tanrıçaydı o çünkü. Kendine bakan, otuz küsür belki kırk küsür yaşlarında; sapsarı saçları ve renkli gözleri olan; Rus gibi bir hatundu ki zaten tesisin hemen önünde bekleyen araba alırdı onu. Servise binmek falan yok tabi... En son müdürle kafayı bozduğumuzda, müdürü İngiliz anahtarıyla dövüp; kadınların ofisini basmayı ve onların dudaklarına yapıştıktan sonra; "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek tesisi terk etmeyi düşünmüştük de tesise giden bir dolmuş yoktu. Eh, arabamız da olmayınca; vazgeçtik. (Bahaneler...) Allah bilir kimlerin altından çıkmıyordur şimdi bizim "kadınlarımız"? 

Hani bir laf vardır ya, her staj sırasında söylenen; aileler tarafından... "Sevdir oğlum kendini! Bağlantı yapmaya çalış." La ne bağlantısı la? Ne bağlantısı? Müdür dışında mühendis görmüşlüğümüz yok, onun da bizi umursadığı yoktu. Bu bakımdan staj yaptığımı duyan aile bireylerine patlamak içimden geçmiyor değil kimi zaman... Zaten son gün, o müdür bize kartını verip "İş başvurusu yapmadan önce beni arayın." dedi. Hayır şimdi arasam, hatırlamaz ki buna yüzde yüz eminim.


4 Ekim 2011 Salı

Uyandın mı?

Rüyası bile güzeldi be... Taktı şu şarkıyı bir kez daha aklıma...

1 Ekim 2011 Cumartesi

"Ağzını burnunu kırarım."

Ekşisözlük'te, Amerikalı başlığı altına yazdığım entry aynen aşağıdadır. Ekşisözlükteki nickim "dis" bu arada.

"toptur. avrupalı'yla karşılaştırıldığında "taşşak"sız bile denir bunlara, o derece korkak tavuktur ibneler.
dün bir irish pub'a gittik topluca. zaten hayatımda ilk gidişim. ufak tefek bir yer, herkes yan masayla falan kaynaşıyor... biz de sigara içmeye çıkınca; karşımızdaki elemanla muhabbete başladık.

-9 yıldır istanbul'da yaşıyorum ve 1 yıldır evliyim. bu, her gün sevilme durumuna alışmaya başladım sanırım.
-sabahları birinin kahve yapması harika olmalı, dedim. yani demiş bulundum.
-ben kahve içmem, sevmem de...
-neden?
-... ... yemeği de türk kızlardan daha iyi yaparım.
(arkadaşım bir kız olduğundan atladı)
-nereden biliyorsun?
-çünkü 9 yıldır istanbul'dayım ve tanışabileceğinizden çok fazla kadın tanıdım.

aradan 5 dakika geçti, mevzu yine bunun evliliği.
-bunun aşkla alakası yok.
-5 dakika önce her gün sevilmekle alakası var diyordun.
-suratına hiç yumruk yedin mi?
bu soruyu bana değil, herhangi bir insana sorsanız; karşınızdakinin çıldırması işten bile değildir. ha aynı zamanda size gerçekten yumruk atmak isteyen birisi bunu sormak yerine yumruğu yapıştırır.
-dene beni, orospu. diye cevap verdim.
sonra üstüne yürüdüm. 5 dakika önce suratıma yumruk atacağını ima eden amerikalı; şimdi "calm down, relaaaaaax." diyerekten sarılmaya çalışıyordu. en son sarılırken ellerini indirdim, ittim ve kulağına bağıra bağıra söyledim:
-22 yaşındayım. istanbul'da hepimizden daha fazla kadın tanıdın değil mi? bense senin hayatın kadar yumruk yedim çünkü kavgadan kaçınmadım. anladın mı, orospu?

ayırdılar bizi ince ince. zaten sigarasını bitirince de gitti.

görün işte nasıl adamlara prim veriliyor bu ülkede, nasıl adamlar evlenilecek erkek profiline uyuyor kadınların gözünde. allahın topu...

not: "orospu" kelimesi yerine kullandığım ingilizce kelimemiz; "biatch"tır, breaking bad'deki jesse pinkman'ın yaptığı tonlamayla."

27 Eylül 2011 Salı

-Sen kimsin ya?

bunu ben yaptım. şahitlerim var.
aslında böyle biri değilim. ama istediğimi alamadığım kadınlar konusunda hayvanım. böyleyim işte. zaten ben genellikle hayvanım da... aman neyse.

-alo?
-efendim?
-canım napıyorsun?
-iyi, sen? iş çıkışı yemekteyim.
-canım ben de okuldayım ne yapayım işte? çalışıyor musun canım?

"canım, canım, canım, canım... bu kadar çok sık canım kullandığına göre, ablamın arkadaşları veya akrabam herhalde. telefonunu niye silerim ki gerçi ben akrabamın? hımm, bu ya senem'dir, ya da esra'dır o zaman. gerçi meltem de olur. keşke temizlemeseydim telefon numaralarını. rus ruletine başlayalım o zaman..."

-esra ne istiyorsun?
-efendim?
-numaran kayıtlı değil de...
-haa öyle mi, peki o zaman!!!
-ya esra'sındır ya senem. ama ben oyumu esra'dan yana kullanıyorum.
-...
-daha önce de telefonu açtığımda sen kimsin dediğim olmuştu sana?
-uyku sersemisin falan sanmıştım!
-yok, silmiştim numaranı uzun zaman önce.
-anlıyorum. kusura bakma rahatsız ettim o zaman.
-önemli değil.

çat!

önümdeki arkadaşım yarıldı tabi.



Gün boyu gülmeme sebep olan 2003 Anıları. Kısa, kısa...

Bugün aklıma 10 sene öncesi geldi. Kendi kendime gülmeye başladım yine... Kısa kısa geçeceğim.

Küçüktük, ben ve ruh hastası kuzenim (iyice ufakken ben, boğazımı sıkarak Galatasaraylı yapmıştı beni, gerçi iyi ki de yapmış.) boktan bir yaz geçiriyorduk. Ben lisenin hazırlık atlama sınavına çalışıyorum, o da üniversitenin. Bildiğin LGS, ÖSS bitmiş; İngilizce kasıyoruz. Başarılı öğrenciler olmadık hiç bir zaman. Ancak başımızda başarılı bir İngilizce öğretmeni vardı, annem... Kök söktürüyordu o yaz...
*Ben, annem, babam, kuzenim ve kuzenimle aynı taraftan olmayan babaannem aynı evde kalıyorduk. Babaannemin gözleri iyi görmezdi. Arada rolleri değişirdik. O, Mahmut olurdu; ben, Gökberk... Birinde dayanamayıp,
-Mahmut al lan bu kadını başımdan!
diye bağırıvermişti.
*Aynı babaanne, "Gökben sırtımı bir kaşı." diyerek Gökberk'e sırt kaşıttırma işkencesini de öğretmişti. Yazık, Gökberk de sıcağın ortasında; ders çalışmamak için babaannemin sırtını kaşırdı. Ha bir de evet, babaannem Gökberk'in adını da Gökben sanıyordu.
*Elimizin altında rezil bir bilgisayar vardı. Sitenin "terbiyesiz" çocuklarından aldığım erotik cdleri ansiklopedilerin arasına saklamıştım. Gökberk'e de göstermiştim tabi saklamadan önce... Ardından Başar'la bilgisayardan South Park: Bigger, Longer, Uncut izlediğimiz bir gün, odaya girip; "Siktiredin oğlum onları, bunları izleyin." diyerek dalga geçercesine cdleri yüzümüze fırlatmıştı. Bayağı gülmüştük utançla karışık. Ehe.
*Ders çalışmıyorduk. Annemin verdiği alıştırmaları yapmamak için çeşitli uğraşlar, bahaneler edinirdik. Bir gün annem Gökberk'i okula götürdü. Gökberk daha öğlen olmadan geri döndü tabii....
-İbne bir de kendi tarafına çeviriyor vantilatörü!
derken o, ibneden kastettiğinin; annemin, Gökberk'i oturttuğu ofisteki öğretim görevlisi olduğunu anladım. Boktan bir yaz geçirmeye devam ediyorduk.
*Ve Nirvana... Evde temizlik var. Hala temizliğimizi yapan Elif teyze, ben ve Gökberk odadayız. Elif teyze kapıyı içeriden kapattı. Kapının kolunun içeriden oynamadığını bilen bizler, şok geçiriyorduk; çünkü evde başka kimse yoktu. Elif teyzeyi gaza getirdi Gökberk. Ben de yardım ettim tabi bu gazlama işine... Ve Elif teyze, soğukkanlı bir tavırla; benim odanın dışarıya bakan camından, yatak odasına geçiş yaptı. 8. katta oturuyorduk... O zamandan beri Elif Teyze gözümde bir kahramandır.
*Aynı Nirvana'yı ikinci kez tatmamız uzun sürmedi tabii... Rüzgar sağolsun, bilgisayardaki boktan oyuna dalmış bizleri geçip; kapının çarpmasına sebep olmuştu. Bu sefer Gökberk'le ben vardık sadece. Gökberk'in kardeşi, diğer kuzenim Gözde'yi arayıp, "Kurtar bizi buralardan." dedi Gökberk. Mübalağasız. Kızcağız koptu geldi çarşıdan. Evin kapısını açarken Gökberk kahkahalar atarak söylemeye başladı:
-And they say that a hero can save us, I'm not gonna stand here and wait. (Nickelback - Hero)
*Benim okulum başladı. Gökberk'inki ise bir hafta sonra başlayacaktı. Bizim evde çalışıyordu hesapta... Can sıkıntısını çok net anlayabiliyordum. Babaannem ve Gökberk, annem ve babam çalıştığı için sabahtan akşama evdelerdi. Gökberk de babaanneyi kandırırım düşüncesiyle sabahtan akşama televizyon izlerdi. Bir gün annem eve geldiğinde, babaannem sitemin kralını yapmıştı anneme.
-Hiç ders çalışmadı bu çocuk, sabahtan akşamaaaaaa televizyona baktı! (Babaannemin lügatında izlemek yoktu, bakmak vardı)

dipnot: Toprağın da, sevenin kadar bol olsun babaanne.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 18

-Oktoberfest'i İstanbul'a taşıyorlar diye kudurdu çıldırdı mal gençlik. Hiç gitmedim yurtdışına, bu yüzden Oktoberfest görmüşlüğüm de yoktur. Yuppie ve hipsterlarsa bu haberi duyunca çıldıran birinci kitle. Ama duyduğum, dinlediğim kadarıyla bu olay, milletin rahatlıkla ucuza bira içebileceği; olayın tamamen "bira" üstüne kurulu olduğu bir mevzu. Ancak KafePi tarafından düzenlenen organizasyona katılmayacağım barizken, üzerine bir de servis edilecek bira fiyatlarını/ölçütlerini düşündükçe hunharca gülüyorum. Ha bir de, birayla Gripin'in alakası nedir? Ağlayan Birol'u mu dinleyecek bu insanlar? Geçenlerde, bir arkadaş yakınıyordu... "Olmuyor abi işte, olmuyor! Türkiye'de yapılan hiç bir organizasyon, yurtdışında yapıldığı kadar etkili olmuyor!" Haklıydı, hak verdim ve sustum.

-Bazen bazı kadınlarla tanışıyorum internetten. Genelde başka şehirlerde oluyorlar ve İstanbul'a gelene kadar her gün çılgınca ilgi göstermemi bekliyorlar. Muhabbeti istedikleri koyulukta devam ettirmezsem de zaten İstanbul'a gelmiyorlar. Ama neden bu kadar ilgi? Ben ev arkadaşımla bile 2 gün üstüste muhabbet etmiyorum. Veya ailemi, en yakın arkadaşlarımı 2 gün üstüste aramıyorum laklak etmek için. Neden sana öğlen ne yediğimi anlatayım, veya neden senin kızlarla olan maceralarını gün be gün takip edeyim?

-Kobe Bryant geçti gitti İstanbul'dan. Sevdiğim basketbolculardandır. Severim bayağı. Dünya çapında da oyuncu şimdi yalan yok... Öte yandan Galatasaraylı'yım. Lakin Galatasaraylılar'ın Bryant parçalı giydi diye çıldırmalarını anlayamıyorum. Formalite bunlar işte, anlayın! Nike sponsor, getiriyor Bryant'a; reklamını güzelinden yapıyor, Bryant'a da veriyor üç beş bişeyler, Bryant da Sabri'yle fotoğraf çektiriyor. Nike, her iki tarafın işine gelecek bir şeyi başardı, tamam da; çıldırıp kuduracağımıza, 3 maçta kaybettiğimiz 4 puanı konuşsak olmaz mı? Oynayamadığımız futbolu konuşsak olmaz mı? Ama olmaz, illa bebelik, dilencilik edip Bryant'ı konuşacaksınız saatlerce. Galatasaray'a gelir mi? tartışmaları çıkacak... Bırak ya, sizin gibilerden taraftar veya adam değil; çekirdek çitleyen izleyici veya akşam bloguna maç analizi yapmak için pür dikkat; bağırmadan, çağırmadan; mal gibi maç izleyen tıro olur.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Tekrar, iki ayağımın üstünde, silkelenmiş, resmi...

(büyük harf küçük harf için fazla iyiyim şu an...)"çak, iki buz; doldur, biraz bourbon ve dik; kafaya, sek... gece, yalnız için her zaman çok gençtir." bir dakika önce bu twiti attım. 


dün akşam... sinan'la buluşup kadıköy'de rakıya dadanacaktık, ince ince. "adam gibi"... 
-bugün buraya, onu öldürmek için geldiğimi biliyorsun değil mi?
-neden öldürüyorsun?
-çünkü ben devam edersem, kendimi paralamaya devam ederim.


yani altyazı: ben onu öldürmezsem, o beni öldürecek. 
oturduk sofraya, mezelerin, rakının geldiği an, aradı...
-bak, sana cevap vermemek bana da koyuyor; ancak lütfen, bana bir daha cevap vermemi gerektirecek bir şey yazma. senden hiç bir şey almak istemiyorum.


ağır koymadı. zaten bitirmem gerekiyordu bu tavrımı. ben seni öldürecektim de, ekmeğime yağ sürmen, her şeyi daha fazla kolaylaştırdı. 
sonra içtik, içtikçe güzelleştik ve hayır, bu sefer gece sonuna kendimi paralamadım.


karga, ardından zincir; cila niyetine. 
aranan, haberleşilen bir iki eski "dost". oh, dost kavramını her zaman çok sevmişimdir, açık olmasından ötürü.


bugün. 
uyan, ye, uzan. gelenler ziyarete... ardından gelen bambaşka insanlar, pokere... aytuğ romanya'dan kaptığı bourbon'u da getirmiş, şişeyi 3 kafadar yarıladık poker oynaya oynaya, sonra biraz daha abarttık, biraz daha içtik ve taksim'e çıktık. 


gördüğüm andan itibaren "abi, bu kız güzel." dediğim bi kız vardı. geri dönmüş... "seni gördüğüme sevindim." dedim içten. hakikaten sevinmiştim ki kızı gördüğümde tepkim aynıydı yine. "bu kız güzel"... onunla biraz konuş, gelen ablanı karşıla. hep beraber iç. hep beraber eğlen ve en güzel kısmı, sonunda hep beraber "gül". 


sanırım toparladım ve kulağımda çınlıyor şu sözler; 
"well since my baby left me, i found a new place to dwell..
it's down at the end of lonely street at heartbreak hotel."


ama presley'den tekrar dönüyorum, sürekli parçalarını paylaştığım mark lanegan'a ve duyuyorum o şarkıyı:
screaming trees - sworn and broken. 


daha fazla hüzün, ayrılık yok. kafa patlattığım o kadın yok. çünkü artık daha fazla, yanımdakiler var. eğlendiklerim var. hem, haftanın 5  günü doluyken, boş olduğum 2 günü piç edemem artık. eh, diyecek çok şey yok...


"Bingo!" 


EDIT: Yukarıdaki ilgili kısmı değiştirmek yerine, yaptığım hatayı buraya direk yazayım. Gürültülü ortamda tam duyamamışım, veya böyle yorumlamışım ancak aradığında, bana; "Bana cevap vermemek bana da koyuyor." dememiş tam olarak. Şunu söylemiş onun yerine:


"Yaşadığım 'cevap alamama' iğrençliğinin bir benzerini sana yaşattığımı düşünüp, sırf o hale gelmeme sebep olan insanla bir olmamak için seni arayıp o konuşmayı yaptım." - Yani mesajda bu yazıyordu, telefonda da sanırım benzerini söylemişti. Burada belirteyim, sonradan basın yalan yazıyor, sen şampiyon olmayınca! :))

23 Eylül 2011 Cuma

Aforizmik boşluk-tespit; git-gel, gel-git...


aforizmik boşluk-tespit; git-gel, gel-git...

kahve makinasının fokurdamasını dinleyerek bir sigara daha yakarsın ve "yeni bir gün" söylemi "yine bir gün"e dönüşür.
eskiden kadına el de kalkmaz, namlu da diye bir ahlak kuralı vardı; en çok arkasında durduğum... şimdinin topları ona da uymuyor..
her gün yeni bir başlangıçsa; her gece yeni bir intihar değil midir?
hayır dualarıyla yaşasaydım; şu an mutluydum. milyoner değil, mutlu.
kimi çirkin, kimi arabesk, kimi ilgiye muhtaç, kimi ahmak, kimi boş, kimi yüksek egolu, kimse yok ki; kusurlarını görmezden geleceğin. çünkü kusursuzu çoktan kaybetmişsin.
sahip olduklarınla değil, sahip olmadıklarınla mutlusundur. sünkü sahip olmadıklarına sahip olmak için uğraş verir, hayata tutunursun.,
en az kırıcı olduğum zamanlar, cevap vermediğim zamanlar.
söversin, küfredersin duygusallara, romantiklere... ancak onları eleştirmenin, onlara sövmenin, onlara küfretmenin tek sebebi; kendi yaptıklarındır. ayna olur çünkü onlar sana genellikle.

22 Eylül 2011 Perşembe

En sıradan gün; nam-ı diğer Sevgili Günlük

Ve işe girme, part-time çalışma; kafa patmatma da işe yaramaz bıçak kemiğe dayandığında...
Oysa ayıktım muhtemelen bir iki gündür. Hesapta dün ya sarhoş olacaktım, ya da spora gidecektim ki Galatasaray'ın maçı olması beni caydırmıştı spordan. Maçı saat 20.00'de sanıp eve dönmüştüm. Evden çıkıp, meyhanede alacaktım soluğu. 18.45'te GalatasaraySK'dan gelen twitle, gerçekliğin farkına vardım. Maç başlamıştı...İnternetten izleyebileceğim bir link bulamayınca radyodan dinlemeye başladım maçı, ikinci yarı başladığında; yatağımdan dinliyordum.
Uyuyakalmışım... Maçın radyo yayınını veren iğrenç kanalın rezil Türk pop parçalarıyla uyandım. Radyoyu kapattım ve yatağa döndüm. Dile kolay, 12 saat. Uyan, duş al ve işe git...
İş bitti. Önce Bülent Abi'den aldığım biraları mideye indirdim. Ardından tekrar aşağıya indim. Apartman girişinde açılan Cafe Mola'ya uğrayıp "Bana bir köfte at, bakkala uğrayıp döneceğim." cümlesi ve soluğu bakkalda alışım... Geçtim oturdum masaya.
Aslı aradı. İlkokul arkadaşım. Hal hatır, bir de bir mekanın yerini sormak için... Bilmiyordum mekanı, Bülent Abi'ye sordum. "İbnelerin mekanı o." dedi, ilettim; biraz daha konuştuk ve kapattım. "Mahmudum ucuz viskiler geldi." dedi, "Getir." dedim; bir şişe Teyla getirdi. Aldım viskiyi çıktım. Cafe Mola'ya uğrayıp, kafa-arası yemeğimi yedim "Burası iş yapar mı, iş yapmaz mı?" muhabbeti çerçevesinde. Eve çıktım. "Slashed and I cut, I do it for you." cümlesinden fazlasıyla etkilenmiş olacağım ki o ucuz viski şişesinin etrafında kırmızı lekeler var. Beyaz fanilayı çıkarmışım, kan lekesi çıkaz diyerek.
Ve yine buradayım. En sıradan günümün sonunda, en boktan halimle. Keşke olsaydı be, keşke...

20 Eylül 2011 Salı

En güzel itiraflarım 2

(Buna dün gece parmaklarım klavyenin yerini zar zor bulurken başlamıştım. Şimdi bitiriyorum, çünkü "biz içtiklerimizle değil, içerken düşündüklerimizle sarhoş oluruz.")
Ben hep denedim.
Bıkmadan, usanmadan...
Aslında bu bir itiraflar silsilesi değil bir önceki gibi. Veya eğlenceli değil. Gözümden uyku akıyor, ama anlatmadan duramıyorum işte. Aramızda ne olup bittiğini yazmışımdır daha önce... Farklı kadınlar geçti, gitti; bilincinde olarak sadece o gece sevişeceğimizin. Ama hiç biri o değildi. Ve yapılacak en büyük ezikliği yaptım ben. Bir değil, bir çok kez...
Önce bir mail. Ardından onun için yazdığım blogu belirten bir mail. Ardından bir mesaj. Ardından bir arama. Sonra tekrardan bir mail. Sonra tekrardan bir mail. Ve bir blog daha.
Ondan başkasını gözüm görmüyordu. Her ne kadar piçin allahını oynamaya çalışsam da yoktu işte, içince; sarhoş olunca ondan başkasını düşünemiyordum. Kontrol dışı gerçekleşmesine bağlıyordu psikoloğum; veya en yakın dostum. Ama olmuyordu...
Devam ettim. Sadece fiilen yattığım kadınlar değil, az buçuk ilgi gösterdiğim büyük hatalara kalkışarak. Aklımda hep o vardı tabi; aradığım tek şey onun gidişini dindirecek birileriydi.Ama ne sevdiğimi düşünerek kendimi kandırdığım kadınlar, ne yatağıma kokusunu bırakıp gidenler etkili olamadı. Sonunda yaslandı sırtım duvara bir kez daha.
Sert durmaya çalışsam da; ellerimi kaldırdım. Teslim oldum, ve ikinci dönem başladı bu ay. Aramalarımı sıklaştırdım, mailleri de öyle; mesajlar keza... "You Can't Quit Me Baby" Bir sonraki adım mı? Okuluna gitmek. Geçenlerde terk edilmiş bir arkadaşım; eski sevgilisiyle tekrar buluşmak istediğini; lakin kızın "Bence bu iyi bir fikir değil." cevabını anlattı. Bitmişti, sesi titremişti çocuğun cevap verirken. Benimse verdiğim cevap konuşmanın bitmesine yeterli oldu.

"Sen en azından onunla iletişim kurabiliyorsun."

17 Eylül 2011 Cumartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 17

Hep aranırız işte. Doğamızda var. Hiç bir şey yolunda gitmese de, bir umut belki... Milli takımın basketbol maçlarını ve futbol maçlarını da yine aynı umutla izliyorum mesela. Bizden bir bok olmayacağı bariz çünkü. Ama ne bileyim, belki bir şeyler olur...

Taksim'e çıkarken de boş beleş, arkadaşlarla veya değil; yine arar insan bir şeyleri. Amaç ters düz olmuş beyni biraz rahatlatmak ve kafa dağıtmak değildir kesinlikle. Amaç arayıştır. Belki bir kadınla tanışırsın, tek geceli veya uzun süreli sevgili olursun; veya o gece çok eğlenirsin kim bilir?

Gazeteyi açar okursun; es kaza güzel bir haber gelir karşına diye düşünerek. O haber asla yazılı değildir. Veya televizyonu açarsın, izlemekten keyif alacağın bir şeyler bulursun belki de... Ama bomboştur aptal kutusunun içi. Bomboş ve yalnız...

İşte bütün bu "belki"ler insanı ayakta tutanlardır, yaşama bağlayanlardır. Peki o "belki"yi kaybettiğinizde ne mi olur? Büyük ustanın bir iki önceki yazıda belirttiğim "Hiç bir şey ilgimi çekmiyordu." sözü beyninizde yer eder. Dışarı çıkmak istemezsiniz, televizyon gazete keza açmazsınız; bir şeyleri değiştirmeye, örneğin odanızı toplamaya niyetlenemezsiniz; veya soğuk bir duş almaya... Kendinizi bitirirsiniz yalnızlığınızın içinde. İyileşmek gibi, veya düzeltmek gibi bir derdiniz yoktur. "Bırak dağınık kalsın..."

Birazdan yine ayrılırım bilgisayar başından ve bomboş yatar uzanırım. Çok boş be... Cidden...

16 Eylül 2011 Cuma

"The Song Remains The Same"

Yanlış hatırlamıyorsam bir Zeppelin parçasıydı hatta Soulfly; cevap bazında "The Song Remains Insane" singleını çıkarmıştı. Hatalı da olabilirim tabi, lakin Google'dan araştıracak mecalim yok. Birazdan izlemem gereken tavanlar olacak yine...

Bir mesaj. Facebook üzerinden. O sırada içiyor eğleniyordum. Mesajın altyazısı: "Mahmut ben İstanbul'daydım ama tekrar Bodrum'a döndüm. Çünkü inanır mısın hiç yalnız kalamadım, hep yeni -aslında eski ama barıştık- sevgilimleydim o yüzden fırsat olmadı. Neyse online da değilsin zaten kafa ütülemeyeyim" vs vs. Aslında eski sevgilinin tekrar yeni olduğu kısmı duyduğum anda muhabbeti kesmem gerektiğini farketmiştim. Çok emek harcamamıştım onu etkilemek için. Bana sürekli çocukluk aşkı olduğumu söylerdi. Bir belki de iki ay önce Facebook'tan bulup; "Beni hatırladın mı?" demişti. Erasmus'taydı o ara ve eminim ki Türkiye'de gördüğü ilginin binde birini oralarda göremediği için bana sarmıştı. 6 yaşındayken, benim çocukluk aşkı olduğumu söylemişti. İlgi de görüyordum ama; bendeki de dangalaklık ya; içinde yaşadığım boşluk ve ilgisizliği benimle paylaşabilecek bir kadın ararken, onu da aklımdan geçirmiştim. Göğüsleri iri ve dikti. Birbirine küsen iki ada gibi de değildi ki ilk sınavı böyle geçti. İkinci sınav; konuşma. Lanet olsun ki ikinci sınavı da yapmayı ben teklif etmiştim. Ondan sonra hayatımı alt üst edecek Skype konuşmaları, saatlerce... Neyse, tatlı kadındı Candan. Muhtemelen onun yukarıda bahsettiğim upuzun mesajına; "Ha, eyvallah." dediğim için, niyetimi anlamıştır ve uzun bir süre bırak görüşmeyi, konuşmayız bile.

Sadece bir örnekti; sadece erkeklerin değil; kadınların da boğulduğu boktan ilişkilerin fişini çekmek üzere. Kimi, sevgilisini hıncından arar; kimi, sevdiğini kaybettiğinden ve ağlayacak bir omuz istediğinden; kimiyse birilerini kıskandırmak için.

Çünkü şarkı hep aynıdır; çünkü The Song Remains The Same. Bu yüzden dakika dakika, uzaklaşmaya başlarsın; setini çeker, duvarlarını sertleştirirsin ve kimsenin içeri girmesine izin vermezsin. Ben mi? Ben bile bile, sonunda sırıtarak neden orada olduğumu bildiğimi söylemek adına; sabit bir gülümsemeyle orada olurum pantolonumu giyerken.

Eyvallah

15 Eylül 2011 Perşembe

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 16

Kadın-kız arasındaki farkı hiç bir zaman göremedim. Siz gördünüz belki, ama bende o fonksiyon asla olmadı. Küçük olmalarından bahsedersek; sevdiklerim her zaman "kadın"lardı; zihinsel yönden. Bu yüzden de "kız" diyemedim kimseden bahsederken. 18 yaşından küçük bir kadın? Reşit olduğumdan beri yanından geçmedim; tek bir lolita hariç, yaz aşkı... (Açık kartlar be güzelim.) Sonra büyüdüm biraz daha ve yasalardan korktuğumdan veya kendime yediremediğimden değil; hayatlarını karartmak istemediğim için reddettim onlara yaklaşmayı.

Bir ara kadınlar vardı, lisenin arka bahçesinde buluşurlardı erkeklerle. Çıkma teklifinin raconu oydu çünkü. İlişkiler gelişmemişti, bir kadının elini tutmak gümüş; onunla öpüşmekse altındı. Lise dönemlerimde böyle bir münasebetim olmadı her ne kadar ellerini tutsam da... Utangaçtım belki de, veya lise hayatına hazırlık atladığımdan ötürü; çok erken adım atmıştım. Ancak konu ben değilim; konu o kadınlar için zil zurna sarhoş olan arkadaşlarım... Veya, "Ben ona çok değer veriyorum" diyen kadınlar. Bırak aşık olmayı, değer vermenin tanımını bile kimsenin yapamadığı belliydi, biten ilişkilerin ardından aynı ortama girmeyi bile çok gördüklerinden ötürü.

Sonra başka kadınlar çıktı... Çünkü teknoloji ilerlemişti. "Saatlerce MSN'den konuştuk ve sanırım aşık olduım." diyen dram zavallıları vardı. Ben de girdim muhtemelen bu kümeye bir ara, emin değilim. Ama ben böyle bir adamsam, kesin girmişimdir bu güruha. Ha derseniz ki, adam mısın lan sen; adamım veya değilim; ancak uğraştığım tek bir konu var artık, "adam" olmak.

Zaman biraz daha ilerledi... Kalakaldı çoğu erkek ve çoğu kadın, klişe cümlelerle ve bir kez daha kalpleri kırıldı. "O beni anladı ve sen yoktun..." cümleleriydi sebep. Aldatmak diyemedi kimse yaptığına.

Şimdi buradayız ama düşünüyorum sadece. Bir sonraki adım ne? BBM'den mesaj attı ve beni anladı? O çok uzakta ama Skype'tan konuşuyoruz ve beni etkiledi, fazlasıyla?

"Hiç bir şey ilgimi çekmiyordu." dermiş Bukowski bir şiirinde; işte o şiirin belli mısralarını aklıma kazımak üzere olduğum dönemdeyim sanırım... O yüzden, vur kadehi, eski aşkların saflığının üzerine, bir kez daha; "Kolcular gelirse Halil'im, nerelere kaçalım?"

Dipnot: Bunu keşfetmeme sebep olan babama teşekkürü de bir borç bilirim.



14 Eylül 2011 Çarşamba

Kısa, sizi kıskanan sevgilinizin penisinden bile kısa.

tuvalet kağıdı yapılmayacak gazeteler, sevişirken komşular duymasın diye bile açılmayacak diziler, aynı klişeleri tekrarlamaktan sıkılmayan filmler ve her yaz piyasaya düşen, ruhun gıdası olmaktan ziyade; ruh düzen şarkılar... burası türkiye, ve rotamı çoktan çizdim.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 15

Mimar Sinan Üniversitesi... Mimarlık Bölümü... Adı gibi, okulu da mıh gibi aklıma kazınmış. Yapamadık, olmadı. Bu sefer, diğer yazılardaki gibi, her paragrafta bir kadını anlatmayacağım. Sevdiğim kadını anlatacağım. Sevdiğim, ama bok ettiğim hayatımı ve ilişkimi anlatacağım. Mantıcıda ettiğimiz kahvaltıdan da, brunchtan da uzak; sadece birbirine tutunan iki kişinin, yalnızken saçmaladığı hayatını, "Lütfen, aklıma sahip olmama yardım et." cümlelerinin geçtiği ilişkiyi anlatacağım.

Hocam.com vardı, reklamını blogumda yaparak üye olduğum... Sonra blogdan o iğrenç reklamı sildim. Velhasıl, sitenin forumunda tanışmıştık. Dünyanın en düz açılış cümlelerinden birini kurmuştum: "Portişhed diye mi okunuyor o, yoksa Portished diye mi?" Cevaplamıştı, özel mesajdan... Ardından muhabbet... Görüşelim... Cuma gecesi saat on için sözleştik. Çünkü öncesinde eniştemle buluşacaktım. O da İstanbul'daydı. Eve gidip yatacağımı söyleyerek yanından ayrılmıştım. Cebime yüz lira sıkıştırmıştı ve yollardaydım.

Lucky Strike aldım bakkaldan bir paket, ve gittim onunla görüşmeye. Thales'e gidecektik, hemen altındaki Bonema'da bir iki arkadaşını gördük. Onun arkadaşlarının arkadaşları, benim arkadaşlarımdı. İnterneti geçtim de; onunla gerçek hayatta ortak paydada olmak sevindirmişti; çünkü beklediğimden daha güzeldi. Daha sonradan, üç ayda; on iki kilo verdiğini söylemişti. Sohbet gidiyordu, hatta akıyordu. İki arkadaşı(sap) bizim masaya oturmuşlardı. Biliyor musunuz, o zaman bile nefret etmemiştim elemanlardan. Arkadaş çevresi beni büyülemişti, çünkü onun yanında eğleniyordum.

İstemedi... Ben sabahın yedisinde başladığımız ve boşalamadığım tek gecelik ilişkimizi geniş zamana yaymak istediğimde. Zorladım, zorladım; konuştum ve konuştum. Sonunda evet, beraberdik. Gezdik, sinema; barlar... Oluyor gibiydi ve bana, iplerimden tutmaya çalışırsa canının yanacağını söylemişti. Buna bağlı olarak da; istediğinle sevişebilirsin blöfünü oynamıştı belki de. Veya izin veriyordu; ona kırdığım cevizleri anlatmadığım sürece istediğimle beraber olabileceğime... Çünkü son sevgilisi onu aldatmıştı. Bunu da bana söylediği halde; bu aptal blöfü yedim ve devam ettim. Aklımda o olduğu halde, başka kadınlarla birlikte olmaya. Tabii ki bir yerde patladı. Belki de olması gereken yerde.

------------
Gece; birlikte olduğum takdirde bir şişe Jack kazanacağım kadınla buluştum. Önce Ferdane, ardından leş mekan Sinerji... Kilo almıştı, basenleri şişmişti, selüliti de vardı. Ama hala çekiciydi veya içtiğim Jack kralların etkisiyle güzel görünüyordu gözüme. Mini şort ve altındaki sıcak ten. Sığınabileceğim barınağın o olmadığını anlamamsa çok sürmedi. Çünkü beni evine götürdü ve evi; Kocamustafapaşa'daydı. Veya her nasıl yazılıyorsa... Zerre de sikimde değil. Kocamustafapaşa dolmuşu Çapa'nın önünden geçmese, şu anda galibiyet viskimi içiyor olabilirdim. Ama olmadı, Çapa'nın önüne geldiğimizde, gemileri çoktan yakmıştım. Gözümden damlıyordu, belirtmek istemediğim halde. Sadece bir kez gittiğim evinin bulunduğu mahalleydi. Evine vardık, sevişmeye ağır teşebbüsüm olmadı. Ondan ziyade birama ve başımı koyacağım yastığa konsantre oldum. İçtim, uyudum. Rüyamda; lise sonda babam tarafından bonservisimin feshedildiği basketbol kulübümü gördüm. Mersin Büyükşehir Belediyesi... Şu yaşımla genç takımda idmana çıkmaya çalışıyordum rüyamda. Ve o idman, maçtan hemen önceki idmandı. Koçsa; bana şans veremeyeceğini; çünkü lisansım olmadığını söylüyordu. İçimden küfrederek uyandım, yanımdaki kadının boynunu öptüm ve üstümü giyinip çıktım.

Ardından akşam Beşiktaş. Sonbahar blues'u, ve kendimizi yine Midyeci'de bulmuştuk üç kafadar. Gecenin sonunda biri Taksim'e, biri evine gitti. Bense evime Beşiktaş'tan yürümeye kalkıştım. Bir paket sigara(evet, üç aydan sonra sigara aldım) ve bir şişe Efes ile.. Yol boyu düşün ilk paragraftaki kadını. Uzun uzun... Her köşesinde bir anıma sahip olmuş Beşiktaş-Fulya ve onları hatırlamak, Lanegan'ın pes sesiyle beraber. Yürümek, yolda içerek; sigaradan bir fırt, biradan bir iki yudum.

Sonunda buradayım, her şeyin başladığı yerde. Yine, yeni, yeniden. Hayatta tutunmak istediğimde kaybettiğimi hem rüyamda; hem de uyanıkken hatırlayarak; istediğimi çok istediğim zaman alamadığımı hissederek. Perde kapanır, ışıklar söner ve Lanegan bir kez daha başlar:
Mark Lanegan - Hotel

edit: Çapa değil, Cerrahpaşa'ydı o da; yakarım ikisini de, umursamaz.

7 Eylül 2011 Çarşamba

En güzel itiraflarım

1-) Facebook'!tan nefret etmeme rağmen Facebook genellikle açık oluyor bilgisayarımda. Neden bilmiyorum... Sanırım bir kızın bana bişeyler yazmasını bekliyorum ama genelde kimsenin iplediği yok. Varsın olsun. Ha esas koyansa sanal delikanlıların vazgeçilmez hobisi olan "People You May Know" kısmından hatun düşüreceğim diye aşağıları taradıkça liseden veya üniversiteden hatunları görüyorum. Genelde güzel de değiller. Bir de tabii bundan daha gençken, hızlı zamanlarımdan tanıdığım bir iki insan dolayısıyla bu listede bol bol karşıma çıkan metalci kızlar ve erkekler var. Saydığım üç grup da beni zerre ilgilendirmiyor çünkü üçünü tarasan, on tane güzel kadın çıkmaz. Net...

2-) Küçükken yediğim dayakları da, gereksiz ağlamalarımı da; ergenliğimde koyduğum aptalca postaları da, karakterimi istediğim gibi sergilemeyi beceremeyip çekindiğim zamanları da; üniversitedeyken verdiğim aptalca kararları da; dünmüş gibi hatırlıyorum ve aynaya her baktığımda kendimden biraz daha tiksiniyorum. Bu yüzdendir ki sabah uyandığımda, yüzümü yıkamak için tuvalete girdiğimde ışıkları yakmam. Ha tabi eski cerahatlı sivilce dolu suratımın da bunu yapmamda payı büyük. Şimdi suratım temiz de o da yakında tekrardan sivilcelenir.

3-) Üç ay önce bıraktığım sigaraya, seneler önce başlama sebebim özenmeydi. Çok özeniyordum, "havalı" geliyordu, ha bir de liseden çocuklarla boktan bir partiye gitmiştik onların düzenlediği. Organizasyondan para kıracaklar hesapta... Mekan bok gibi olunca, sigara içen arkadaşların yanına sardım ben de; ondan sonrası malum... Ha bak lise boyunca arkadaşlarımın yanında içmedim daha sonradan. Zayıflığımı kimsenin bilmesini istemezdim çünkü. Ego işte... Alışkanlıkları bile yeniyor.

4-) Okuduğum kitaplardaki, izlediğim diziler ve filmlerdeki bazı karakterlere anında kanım ısınır. Bunun genel sebebi onlarla ucundan kıyısından bir veya birden çok ortak noktam olmasıdır ancak bu olayı abartıp genellikle o karakterlerle "birlerce" ortak noktam olması için uğraşırım bir yerden sonra. Bu yüzden de orijinal bir karakter olduğum söylenemez. Ama sıradan da değilim. Böyle iğrenç bir mide özsuyuyum sadece; senaristler ve yazarların yazdıklarından ortaya çıkan. Neyse, buna rağmen nasıl bir özgüven ve ego pompaladığımı tahmin etmenize gerek yok, görüyorsunuz çünkü her allahın günü.

5-) Yaz günleri günde beş vakit okunan ezanın sakin sakin kafa dinlememe izin vermemesi sebebiyle dinden gitgide uzaklaşıyorum. Yani hep uzaktım da şimdi sinire de kestim evim camiye yakın diye. Dolayısıyla hayır, ben AKP sebebiyle dinden soğumadım. Ve yine diyeceksiniz sana ne ezandan? Alışkanlık işte, zamanında büyüklerimiz böyle göstermiş; ezan okuduğunda müziğin sesini kısıveririz işte...

6-) Ne gitarı, ne de mızıkayı mükemmel çalabiliyorum. Solistliğim de babamın tabiriyle "boru gibi", ablamın tabiriyle "pes", kendi tabirimle "kalınından, keyif veren" sesim sebebiyle mükemmel değil. Genelde "Mi" tonundan değil de, "Re" veya "Do"dan çalmak zorunda kalıyoruz benim yüzümden. Hatta uzun zamandır da çalmadık. Ama o konser fotolarını beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. Ha ne kadar kötü olduğumuz da aslında belli   Şimdi mütevazı olmaya çalıştığımı söyleyenin müzik kulağı hakikaten hiç yoktur.

7-) Maddi sıkıntım yok. Ancak kendi ayakları üzerinde durabilen olgun ve bekar kadınların bana gösterdiği ilgi her zaman hoşuma gidiyor. "Zengin kadın fantezisi" de denilebilir buna. Hani evi olsun, yalnız yaşasın, arabası olsun beni evden alsın falan... İyidir yani. Hatta şirkette bu yüzden sürekli olarak radarlarım açık ama şirketin en çirkin iş kadını dışında bana pas atan yok. Hoş, topu kaleye yollayabilecek enerjim olabileceğini de sanmam. Ehe.

Bu da yeni seri olur muhtemel beyin kemirgenlerine ara verme bazında. Herkese iyi geceler.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 14

Yıllar önce, arkadaş çevrem sebebiyle ailemi karşıma almıştım. Geçen yıllar ne onların ne de benim haklı olduğumu gösterdi. Çocukların hepsi bir yerlere geldiler iyi ya da kötü, aralarında serseri olanlar da çıktı; bazılarıyla eski sıkı fıkı dostluğumuz olmadı; bu yüzden bu iddianın galibi olmamıştı.

Bir kadınlaydım üniversitenin ilk yılında, daha sonra beni; başka birinden kıskanarak atar yaptı. "Şimdi gidersen bir daha beni göremezsin." diyerek de saçma bir blöf yapmıştı; ama bilmiyordu ki ben "ilişki" desenli bir çuhanın masayı örttüğü bir poker oyununda son eli görmeden kartları atmam; kaybedecek üzere olduğum; önümdeki potun hepsi olsa bile... Evet, ayrıldık. Ayrılıktan bir hafta sonra ben ve onun kıskandığı kadın; hızlı bir gece geçirdik. Yıllar boyunca bunu kimseye anlatamadım. Üç beş kişi içkili ve hüzünlü sohbetlerde konuk oldular bu dramaya; şimdi de buraya dökülüyorum seneler sonra. Hızlı gecenin ertesinde devam etmek istedim. Herkesi; ama herkesi karşımıza almayı teklif ettim. Çünkü arkadaş çevremiz ortaktı... Ben cesurdum, cesur olmalıydım, gözümü karartmıştım. Olmamıştı... Limp Bizkit'ten "Eat You Alive"ı kendisine dinletmiş ve "I just wanna look at you, who are they?" (Ben sadece sana bakmak istiyorum, onlar kim?) kısmına yoğunlaşmasını sağladıysam da; acı çekmiştim hikayenin sonunda. Çünkü onun yaptığı kontra ağırdı. Vega... "Tadın Kaldı".

Meyhanede bitirdiğim her gecenin sonunda; karşımda beni önemseyenleri görüyordum. Hepsi, fazlasıyla oradaydı. Ancak benim nazarımda, hiç biri yoktu işte. Tutunacağım insanlar değillerdi. Beni seve seve taşırlardı, ancak ben bunu istemezdim. Çünkü yük olacağımı düşünürdüm, hala da düşünürüm. "Erkeğim beni taşıyabilmeli." diyen kadınlardan sıkıldım; çünkü onları taşımaktan yoruldum. Kadınım sırtımdaki yükü azaltsın istedim ve işte bu yüzden hala yaşça küçük kadınları çekici bulmamaktayım.

Şimdi tedavideyim. Bu sefer tüm çevremi karşıma alıyorum yaptıklarımla. "Öfke yangınları"ndan kurtulamıyorum Pilli Bebek'in Bak parçasında söylediği gibi, veya sakinleşemiyorum. Çünkü aldığım ilaç dengemi alt üst etti. Çevremin dengeleri ise tamamiyle alt üst oldu. Bunu alkole bağlayan, alkolü azaltmamı ısrarla isteyen bir kesim var; ilacı bırakmamı söyleyen bir kesim var, sakin olmam veya destek almam gerektiğini söyleyenler var; varoğlu var... Herkesin bir fikri var, ama bana soran yok. Olmaz da... Sanmıyorum çünkü (referans: Behzat) "İyi misin?" var, "Nasılsın?" yok. "Ne yapıyorsun?" var, "Ne hissediyorsun?" yok, "Ne düşünüyorsun?" hiç yok.

Direniyorum, kadere; oynuyorum, ölümle, ve inatlaşıyorum; herkesle ama en çok da kendimle. İnceldiği yerden kopsun görüşünü benimsediğimden ötürü, en son yediğim halt; Thales'te yoktan yere arıza çıkarmak ve daha sonra bir kaldırıma çöküp akli dengemi yitirdiğimi farketmek olmuştu. "Blood, sweat, tears" vardır ya vazgeçilmez üçlü, işte onu yaşıyordum burnumdan soluya soluya. Şimdi ne mi olacak? Bu tarafta hiç bir şey değişmeyecek. Bir tahlil daha alırım iki hafta sonra; tehlikedeysem bırakırım ilacı ve çirkin suratıma bakmaya devam ederim. Aslında ben, suratım cerahat içinde yüzüyorken ve çirkinken şu an olduğumdan daha dengeliydim be...

Bu yüzden başa saralım biz yine yazının parçasını;
Blue Öyster Cult - Don't Fear The Reaper

3 Eylül 2011 Cumartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 13

Demir Demirkan'ı hatırlarsınız hepiniz. İyi ya da kötü, benim gözümde "Belki" ve "Kahpe" singlelarıyla parlamış, sonra da sönmüştür. Yeteneklidir, "Benim." diyen bir çok gitaristi değil, müzisyeni cebinden çıkartır. İyi de adamdır muhtemelen, keşke şu şova yönelik Afrika ziyaretini yapmasaydı hükümetle beraber... Neyse, yiyim Demir'i; size bir şey olmasın veya olsun, Ice Tea kafası. O Demir Demirkan, hayatım boyunca unutmayacağım şarkılar yazdı elbette, ancak unutamadığım esas parçası; kesinlikle "Yalan"dır. "Gülümse, yüzüme gülümse..."



Bugün de yalanlardan bahsedeceğiz. Ama spesifik birazcık daha; "CİNSEL YALANLAR" nam-ı diğer sekse götüren yalanlar. Örneklerle başlayabiliriz;

-Bize gelsene film falan izleriz. (1 numara budur ki vazgeçilmez.)
-Yukarı çıkıp benimle bir kahve içmek ister misin? (2 numara, Amerikan klişesi)
-Eve gitme istersen, bize gel, evim yakın. (Gece sonu plasesi)
-Rakı açtım, gelsene? (Bilgisayar başında - sık kullandıklarımdan)
-Masaj yapmayı biliyor musun? (Sık kullandığım 2 numara, tabi eve gelince karşı taraf; ten tene dokunur; sonra nice tentenler doğurulur)
-Yemek yapmayı biliyor musun? Ev yemeği özledim ben... (3 numara, en azından benim için. Tabii kuru fasulye pilavla nasıl bir cinsel tecrübe yaşanır, tartışma konusu)
-Yemek yaptım, gelsene. (Issız Adam)
-Sabah benim balkonda kahvaltı edelim mi? (Öğrenci işi, kolay da...)

Aslında belki yalan da değil bunlar; sadece yolumuzu açan bahaneler. Peki neden bunlara ihtiyaç duyarız? Türk olduğumuz için mi? Cinsellik toplumumuzda büyük bir dogma olduğu için mi? Tabii ki de hayır.. Yukarı çıkıp kahve içme klişesini yaratanlar zaten Amerikalılardır. Dolayısıyla bunun yaşadığımız çevreyle veya toplumla; büyütülme şeklimizle doğrudan alakası olduğunu düşünmüyorum. Tamam nudist bir aile tarafından yetiştirildiyseniz, "Filiz sevişelimmi" ayarında girişimlerde bulunabilirsiniz ama dediğim gibi; istisnai durumlar hariç.

Yapamıyoruz işte, cinsellik konu olduğunda utanıyoruz. Yüz kızarıyor, eller terliyor, çekim başlıyor; ereksiyon/ıslanma ve leylekler, uçan; dev leylekler. Peki neden utanıyoruz? Tamamen karakter ve tecrübeye bağlıyorum ben bunu artık. Çünkü bir yerden sonra cinsellik o "büyülü" kimliğini yitiriyor bazıları için ve onlar gemilerini rahatlıkla yakabiliyorlar. Sonrasında ne olduğu önemli değil onlar için. Dünya yansın, tokat gelsin veya "Hayır." sert bir biçimde yüzlerine çarpılsın; umurlarında değil. Çünkü onlar yitirmişler çoktan, sevdikleri insanla beraber olabilme şansını. Çünkü onlar, kaybetmişler; iki radyocu gibi değil; Masumiyet filmindeki Haluk Bilginer gibi; top yekün... Bu yüzden de konuşurlar rahatlıkla, sorarlar, teklif ederler, sevişirler ve sadece sakinleşirler sonunda, mutlu olmazlar. Soğukkanlılıkla yakılan bir keyif sigarası, ispirto tadındaki Ankara viskisinden bir yudum daha ve yine "izlenecek tavanlar"... Bu da twist için seçtiğimiz parça olsun.



Dipnot: İzlenecek tavanlar?