Google+ boş mideye iki duble viski: Ekim 2011

27 Ekim 2011 Perşembe

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 21

(Tamamen ayığım.)
(Yazı boyunca bana eşlik eden parçayı da dipnot olarak düşelim.)
http://www.youtube.com/watch?v=Sa0s8QNNDfk
Önce bunu açın, sonra konuşalım. Aman, sonra okuyun. Veya dinleyerek okuyun. Okuyun ama...
Babam hep okumamı söylerdi. Tek taraflı da değil, mümkün olduğunca her şeyi okumamı. Çünkü önyargılarla düşünceleri tartmanın zorluğunu öğrenmişti '68 kuşağının içinden olmasından mütevellit. Çok garipmiş o zamanlar da be... Şimdi sorsanız, o zamanlarda yaşamış olmak ister miydin diye; sanırım yok derim. Zaten bezelye kadar beynim var hep aynı doğrultuda(o doğrultunun neyin doğrultusu olduğunu biliyorsunuz) giden, bir de siyasete falan derinden bulaşsam sanırım aptal olur çıkardım. Cop yiye yiye değil, düşüne düşüne aptal olurdum. Eh, şu anda da beyin kemirgenlerini yazdığımdan mütevellit, tam akıllı olduğum söylenemez.
Ne diyorduk? Aptallık mıydı? Ah evet. Oscar Wilde der ki, "En büyük günah aptallıktır." Evet, "Her gün 1 yeni özlü söz" gibi saçma Facebook gruplarından çaldığınız bu sözü de peder yazmıştı benim yıllığa. Aynı okuldaydık, espri olsun diye ona da bir köşe ayırdım. M. Kemal Atatürk, Oscar Wilde gibi insanların özlü sözlerini paylaştıktan sonra, aile dostumuzun da bir sözünü paylaşmıştı. Neydi acaba, pek hatırlayamadım... Lakin bu kadar felsefi insandan sonra "Nevzat Amcan" yazmasa iyiydi. İşte o an, yıllık sayfamın "Dalgana bakacan ortak!", "Herkes rahat olsun!", "Hastasıyız dede!" stickerlı bir Doğan görünümlü Şahin olacağı açıktı. Aman neyse, mazi; mazide kaldı.
Konudan konuya atlaya atlaya gideyim salaş salaş... Zaten yazmamın tek sebebi de yazının başında linkini verdiğim parça ve kafayı bozduğum bir takım kadınlardır. Evet, bunlar fena kadınlar da değil şimdi yalan olmasın. Hatta bir çoğuyla bırak sevişmeyi, merhabalaşsanız dibiniz düşer. Lakin Mahmut kardeşiniz tanışır, telefon numarasına kadar alır, ilerler, yürür; görüşür ama o istediği mutlu sona bazen ulaşamaz. Hah, işte bu mutlu sona ulaşamadığım her kadın, benim için bir obsesyona dönüşür; ama uzun süreli ama kısa süreli... Eh, psikoloji ne der? Kontrol edemediğimiz olaylar bizi çıldırtır. Hakikaten de çıldırttı bazı kadınlar beni de, bugün en çabuk unuttuğum obsesyonlarımın temelinde yatan sebebi gördüm. Paylaşmak istediğim de buydu aslında yazının başından beri. Utandığımdan değil, unuttuğumdan konuya direkt giriş yapamadım...
Şimdi abisi, doğruya doğru hepiniz porno izliyorsunuz. Erkek kadın ayırt etmiyorum, izliyorsunuz biliyorum. Bazı videolardaki kadınlar güzellikleriyle, bazen de yaptıklarıyla çok hoşuma gidiyor. İşte, bu kısa süreli obsesyonlarımdaki kadınların da hepsi; bu bir takım porno videolardaki hatunlara benziyorlar. Yer ediyorlar aklımda. Ha sonra bırakıyorsun videoyu izlemeyi, buna paralel olarak hatunu da unutuyorsun. Ta ki o hatun tekrar karşına çıkana kadar... Eh, karşına tekrar çıkana kadar -atıyorum- 1 ay geçtiyse, zaten "Thrill is gone" diyerek sırıtıp geçiyorsun da sürekli karşına çıkınca ne yaparsın? Biliyor musun?
Ben bilmiyorum. Bu yüzden, bahsettiğim bu tarz kadınlar da genelde internetten/bardan tanıştığım kadınlar oluyor. Aramızda bir şey geçemeden, bir obsesyon halini alıp; sönümleniveriyor. Ağır obsesyon yaptıklarım çok mu karşıma çıkıyor? Hayır, onlar ya beni terk ediyor; ya da gereğinden fazla güzeller. Ah kadınlar ah, bitirdiniz ulan beni.
"Bana bir çift meme verin, dünyayı yerinden oynatayım."




23 Ekim 2011 Pazar

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 20

Bu sefer kısa olacak. Dün akşam Kadıköy'de, aşağıda bahsedeceğim kadınlardan biriyle karşılaştım mesela. Dört sene önce falan tanışmıştık, tabii aramızda bir şey de geçmemişti. Uzun zaman görüşmedik, dün de hiç yanaşasım gelmedi açıkçası.

Neyse mevzu; sosyal medya ortamlarında iç gıcıklayıcı fotoğraflar kullanan kadınlar... Bunların arasında, bloglarını da aynı ereksiyon sebebi fotoğraflarıyla üst mec... Eeh yeter be, bana ne lan. Ne bok yerseniz yiyin. Sadece, iki hafta önce derse giren prof'un, sınıfın en ön sırasında oturan; gözlüklü çancı Alper'e dediği cümleyi yazıp sonlandıracağım bu gece. Çünkü hepinizden çok sıkıldım. Hadi dağılın.

"Lan gözlük! Ulan bir boku da yazma be!"

Deprem?

çok garip be... cidden...
çok değil, 2 3 gün öncesine kadar; verilen şehitler için ana avrat düz gidiyordu bazı kesimler kürtler'e karşı. eh, van'ın da nüfus yoğunluğunun genellikle kürt olduğunu biliyoruz.
ama insanlık "seve seve" devreye giriyor be abi. çünkü yaşamışsın sen de, en az onlar kadar; 1999'da depremi. diyorsun ki yardım etmeliyim... ve yardıma teşvik etmeliyim insanları...
işin en güzel tarafı, sadece türkler değil; tüm dünya yardım eli uzatmaya çalışıyor. ermenisine kadar.
şimdiye kadar twitterda, rhianna(yanlış yazmış olabilirim)'sından, gasol'una; cümle alem yardım ve dualarını esirgemiyor. sanırım, bir noktada; hepimiz, insan olduğumuzu anlıyoruz.

dipnot: gündem üzerine yaptığım yorum şudur:

"üç beş ibne, depremden nemalanacağım diye kendi hesap numarasını yazar "yardım için" diyerek. tv, depremzedeye yardım eli uzatan askeri sansürler... yarın bülent arınç ağlar, şehitler de unutulur... eh, burası türkiye. tepki mi dediniz? internetten verdikleriniz ve taksim'de "yallah, bismillah, allahuekber" diyerekten katıldığınız yürüyüş tepkiyse, siz çoktan ahmaktan hallice olmuşsunuz."

21 Ekim 2011 Cuma

"All in."

-Hemm kacta yatcan. ben taksıme gıdıcem arkdasın dogum gunene ugrıcam. donusu o tarafa yapablrm sana da uyarsa tabi.
Hayır dedim, ertesi gün sınavım vardı.
-Hmm tmm, senin ders mers ne oldu? çalışabildin mi?

Bu, Facebook'tan attığı son mesajdı. Bu sabah sınavım olduğundan ders çalışmam gerekiyordu dün akşam. Eh, motivasyonum da fazlasıyla yerindeydi; çünkü şöyle bir durum vardı:
"anam avradım olsun, para için veya meslek öğrenmek, cv doldurmak için değil; yüksek topuklu plaza kadınlarını görmek için büyük bir heves ve coşkuyla başlamıştım çalışmaya; bir ay önce. ancak bugün ilk kez maaş aldım ve breaking bad'de, kazandığı parayla ne bok yiyeceğini bilemeyen walter gibi hissediyorum. ehe."
Evet, bu da benim son iletimdi cümle alemle paylaştığım. 
Velhasıl; bir gibi yatağa girdim, biraz kıvrandım; hayal kurarken senaryo yazmak konusunda yeterli hayalgücüne sahip olduğumu farkettim. Gece 3... 
"Apartmanın ismi neydi?" 




Maaş, seks, başarılı öğrenci. "Winner" tanımıma cuk oturacak bir hayat... Geldi de hakikaten, gecenin üçünde. İşin ilginci sınavım da gayet iyi geçti.


Neyse, psikolojime değil de, içtiğim galibiyet birasına odaklanalım. Evet, üçü birarada kazandım ben bugün. Herkese de tavsiye ederim bunu... Bir yandan okuyorum, bir yandan elime üç beş bir şey geçiyor; bir yandan da hala "yaslayabildiğim" kadınlarım var. 


Sanırım ailemin zengin olmamasına, tipimin ve özgüvenimin yerinde olması ve "inceden inceye" disiplin kazandığıma mutlu olduğum en büyük ego patlamasını yaşıyorum şu an.


"Mahmut is all in."

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kaos, ancak duygusal kaos

Uyandım. Dişimi fırçaladım, kahvaltımı yaptım ve okula gittim. İlk defa büyük bir konsantrasyonla ders dinledim bu dönem. Kafayı meşgul etmem gerekiyordu çünkü... Fazlasıyla da meşgul ettim. Akşam için ise planım belliydi. Semra'nın beni anlattığı(muhtemelen beğendirmeye çalıştığı) kadınla buluşacaktım. Buluştum da...
Ancak bu "blind date", kadının 30 yaşında hala ailesiyle yaşamasının potansiyel sonuçlarından biri olarak; abisinin araması ve kapıda kaldığını söylemesiyle son buldu. Patladık anlayacağınız, bir saatte... Zaten büyük beklentilerim de yoktu, buluştuğumuz ilk dakika; eğer Semra arasa dışarı çıkmayacağını; ancak bana söz verdiği için benimle buluştuğunu söyleyerek beklentileri de sıfıra indirdi. Sonrası klasik... Beatles'da bir biradan sonra ayrıldık. Ben de yolda gördüğüm kadınlara salça olurum düşüncesiyle, Asmalımescit'in yolunu tuttum. Ancak özgüvende eksiklik vardı biraz, sebebi malum... Evet, beklentiler sıfırlanınca aylardır kafamı toparlayamamamın sebebini anlattım ona. "Umarım bu gece onu unutturacak birilerini bulursun, sana dua edeceğim" dedi zaten gitmeden önce.
Meyhane veya blues çalan klas bir bar arasında gidip gelirken, yolumun üstünde olan Kum Saati'ne gittim. Daha önce sadece bir kez, o da gündüz gözüyle kuzenimle buluşmak için gitmiştim Kum Saati'ne. "Bir duble Jack, iki buzlu."
Barmenin duble niyetine, bardağın neredeyse tamamını doldurduğunu görerek; tuzlu bir miktar ödeyeceğimi anladım, bu yüzden yavaş yavaş; tadında ve kararında içtim, bardaki insanlar periyodik olarak değişirken, kimi beklediği insanların gelmesi, kimi aradığını bulamaması, kimiyse gece mesaisini bitirmiş olması sebebiyle... Yaklaşık iki saat oturduktan sonra, soğuk havanın etkisi ve içtiğim içkinin özgüvenimde herhangi bir patlamaya yol açmaması sebebiyle yollandım inceden. Metrodaki müzisyenlerin karşısına geçtim. Çalmaya başlamamışlardı... Ters baktığımı düşünüp, onlar da tersten sertten beni kesmeye başladı.
"Çalacak mısınız?" Gülümseyerek çalmaya başladılar. Sırtım duvara dayalı, keman ve gitarı dinledim. Biraz daha aylaklık ettikten sonra cebimden bir miktar bozukluk çıkarıp kılıfa bıraktım ve vagona gittim.
Mahalle... Artık evimde gibi hissettiğim için bakkal Bülent'in dükkanına giriş yaptım.
-İçiyor musun?
-Yok da istersen bir votka yapıştıralım, şeklinde yanıt verdi.
Başladık içmeye, gecenin kasvetini kovalamaya... Çevre esnafın da katılımıyla bu kovalamaca daha da kısa sürdü, gecenin ikisinde; zil zurna sarhoş eve döndüm. Soğuk yatağa bakıp, biradan bir yudum; sigaradan bir nefes çektim. Kovaladığım kasvet, yine karşımdaydı.
"Boş..." dedim ve yattım. Evet, hakikaten boş be çabalamak. Bırak aksın gitsin diyorsun da, kafa ayrılmıyor ki hiç? Hem, ben kaosu her zaman sevdim sanırım.

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir anda yuva yıkan, hayat bozan...

Evet, gün geçmiyor ki böyle bir şarkıyla daha karşılaşmayalım. Lanegan'ı ne denli sevdiğimi bilirsiniz, eğer ki burayı arada bir takip ediyorsanız. Velhasıl, her zamanki gibi yalnız adamın parçası "One Way Street" patlatıyordum iş çıkışı milfleri keserken. Özellikle "When I'm dressed in white, send roses to me." kısmı aklıma kazınıyordu. Kulağımda kulaklık olduğunda kendi fantastik dünyamı oluşturup içinde kaybolma gibi bir huyum var. Milflerinse yüzlerine bakıp geçiyordum yürüdüğümden ötürü... Ama güzellerdi, kimisi diriydi, kimisi uzun, kimisi balıketli, kimisi sarışın, kimisi esmer... Bol kadının olduğu bir ortamda, ya modunuz bir anda değişir ve kendinizi çok iyi hissedersiniz, ya da ters reaksiyon verir ve iyice dipte olduğunuzu düşünürsünüz.
Ters reaksiyon vermiştim, ters köşeye yatmıştım, kalemde topu görmüştüm. Zaten bir hafta içerisinde yaptığım quadruple doubledan sonra testestorn oranımda iki milf görünce artış beklenemezdi.  Lakin "One Way Street" değildi çalan. Parça değişmişti çoktan. "Don't Forget Me" girmişti. Bir ay kadar önce gömdüğüm kadını, bir kez daha hatırladım. Şu anda çalıştığım işin ilk iş görüşmesinde çabucak vazgeçmiştim, işe başlamadan medikal problemlerim olduğunu söylemiştim çünkü Roaccutane kullanıyordum ve iş gözümde büyümüştü bir anda. Tamamen psikolojik, anlayacağınız... Ve o ilk görüşme sırasında daha yeni yeni ilişkiye başlamıştık onunla. Sırıttım geçtim "I know that there's somebody new, much better than me." eşliğinde. Çok net birisi vardır hayatında dedim, bir sigara yakmak istedim; bırakmış olduğum için yakamadım ve bir nikotin sakızı attım ağzıma. Ulan, dedim... Devamı gelmedi. Barış Akarsu ve bilimum Anadolu rockçısının sıktığı şekilde, kalça hizamda sıktığım yumruğumla kaldım Maslak'ın ortasında. Ah ulan, bir kez daha...

Amme hizmeti olarak sözleri ve şarkıyı da burada not düşelim:



cool water divine
now i'm thristy with nowhere to go
and what else do we find
but sorrow and misery untold
i know you got somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
and when you're lost i feel it too
woman make life sweet
because of what you do, all my world is you
now i know it's not easy don't believe them when they say i'm not right
don't put a hex on me baby
because i don't know what's wrong or right
i know that there's somebody new
much better than me
but because my love is true, all my best to you
don't forget me dear
and when you're alone please take care
don't go walking after dark
shine a light behind the stair
remember what might be in there
cool water divine
now i'm thristier with nowhere to go
it's sorrow that we find
i'm thirstier with no where to go
i know that there's somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
because my love is true, give my best to you
don't forget me dear

7 Ekim 2011 Cuma

Beyin Kemirgenleri: Bölüm: 19

Eğer ki;
-klişe üzerine klişe, gerek senaryo-gerek diyalog yazmayı bilmeyen aptalların katkıda bulunduğu dizileri izliyorsanız.
-her boku bildiğini sanan ve her şeye el atan maymun iştahlı talk showcu, aktör/aktris, sanatçı, yazar vs bir çok sıfata sahip ancak yüzüne tükürülmeyecek sıfatsızları izliyorsanız,
-televizyonda gördüğünüz her kurmacaya inanıyorsanız (Survivor),
-izdivaç programlarında; tarafların karşılıklı ilişkilerinin çıkar ilişkilerinden öteye geçmediğini; evlerin arabaların sorulduğunu fark edemiyorsanız,
-futbol tartıştığını iddia eden ancak artık oynayamadığı için hırs küpü olan; ya da geçmişte yaşadıkları üzerinden özel ve tüzel kişilere sallayan lakin yaptıkları analiz; futbolla uzaktan yakından ilgisi olmayan kahvehane analizi bazlı "yorumcu"ları ciddi ciddi takip ediyorsanız,

TELEVİZYONLARINIZI ATIN.


Ama size başka bir yol söyleyeyim mi?  Siz televizyon sahibi olsanız da, olmasanız da bir ahmaktan öteye geçemeyeceksiniz üç beş kadının Facebook fotoğraf albümünün altına, "Çok tatlısınız tanışabilir miyiz?" yazdığınız sürece... Veya kılınızı kıpırdatmayıp, tepki göstermeyip; sadece bilgisayar başından haber siteleri üzerinden sike sürülmeyecek aklınızıla propaganda yapmaya uğraştığınız sürece. Veya durun devam edeyim, biraz daha sereyim ortalığa... "Bu benim özel hayatım!" diyerek anne babanızın suratına kapıyı çarptığınız halde; Twitter'da, Blogger'da, Facebook'ta özel hayatınızı ifşa ettiğiniz sürece. Sözlüklerde rastlayıp da bir çok kişinin beğendiğini görünce peşine koyun sürüsü gibi takıldığınız binlerce metanın hayatınızın internet üzerinden şekillenmesine sebep olduğunu anlamadığınız sürece... Bebek, kedi, köpek videoları ile tüm gün bir boka yaramadığınız sürece...

Televizyon mu? Artık çok daha masum. Geç karşısına, hiç bir şeye kaptırma. Zap yap, sabahtan akşama... Bulamazsın muhtemelen ilgini çekecek bir şeyler; tabii fazladan para verdiğin bir yayın organı yoksa; Digiturk, kablolu vs... Ama zap yapmak ve kaptırmamak; sadece izlemek ve kafa boşaltmak keyif verir. Kumanda sendedir, ama kumanda o kadar karmaşık değildir. Kanal numaraları, ileri geri; ses aç ses kıs tuşları ve açma kapama tuşu dışında hiç bir şey yoktur. Basittir... İzle geç...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Staj Günlükleri 2

Sonunda bitti. Aslında biteli yaklaşık bir ay oldu da, fırsat bulamadım yazmaya. Aslına bakarsanız nereden başlayabileceğim konusunda bir fikrim yok yine ki hayır, sarhoş değilim.  Ama 3 haftada o kadar çok gelişme oldu ki -genellikle dalga malzemesi- hepsini anlatmaya kasmak yersiz olur.

Öncelikle, "Ne öğrendin?" derseniz, tornacılığı öğrendim işte. Tamamen rahat bir düzenimiz vardı, bize "Siz özerk bölgesiniz, Monaco gibisiniz! Rahatınıza bakın, kasmayın!" diyen tekniker Kadir Abi sebebiyle. Montaj kısmındaki istasyonlara gidip çalışıyorduk. Neden mi ofislere gidemedik? Şöyle anlatayım. Bir müdürümüz vardı. Müdür, bize 2. hafta ofislere geçeceğimizi söylemişti. Bunu, ikinci hafta şef teknisyene söyleyince; şef teknisyen "O kim ki karar veriyor?!" diye çıkıştı bize. Aynısını müdüre taşıdık bir ara, müdür de hafiften hiddetlenip, siz benim dediğimi yapın, dedi. Lakin dediği hiç bir şey yoktu. "Ofisler taşınıyor şimdi oralar karışık, birazcık da kalite kontrolde zaman geçirin, veya fabrikayı gezin." Bildiğin Game of Thrones, Çakallarla Dans şekline girmeye başladığımızı fark etmemiz de çok uzun sürmedi ki, anında "Staj defteri yazacağız biz." diyerek çay ocağında geçirdik son haftayı. Pek sikine takan da olmadı, teknisyen ve teknikerler dışında. Onlara da iş gücü gerekiyodu, öyle olmasa takarlar mıydı bizi, bilemiyorum. Gerçi yok yahu, selamı sabahı esirgemeyen temiz adamlardı hepsi.

Peki, teknisyen ve teknikerlerin muhabbeti nasıldı? Öncelikle, kurumsal veya değil hiç fark etmez; kuş kadar paraya çalıştıklarını anlamış olduk. Şartları çok ağır değil belki... 8 saat ayaktalar ancak o 8 saat 80 gün gibi gelir herhangi biriniz, onların yaptığı işi yapsanız. Bir de her büyümeye çalışan tesisin yaptığı gibi, proje yönetimi konusunda zerre bir şey bilmediğine inandığım beyaz yakalılar boylarından büyük iş alınca; üretim bunlara kalıyordu ve mesai yapmaları isteniyordu sürekli olarak. Adamlar da ne yapsın, el mahkum kalıyorlardı ancak bir gün, şunu duyduğumda bayağı gülmüştüm.

-8 16 çalış. sonra 16-24 bir daha çalış. Maraba mıyız ulan biz?!

Bir de buz dağının diğer yüzü vardı tabii... Güzel ve olgun kadınlar, mini etekler, topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, pahalı saatler ve iş saatinin üçte ikisinin kantinde geçirildiği saatler... Can sıkıntısından boş boş gezmeye başladığımızda, genelde kafeteryada alıyorduk soluğu. Aynı kadın grubu, biz her indiğimizde oradaydı. Sigara tüttürüp Türk kahvesi içerlerdi. O ara "Erken Kaybedenler"i okuduğumuzdan Ercan'la, ben bir tanesine; Ercan da bir diğerine aşık olmuştu, "dalgasına."

Benimkinin lakabı Pornstardı. Bronzlaşmış, sarışın, iri gözlükler ve yüksek topuklar, ojeli ayak tırnakları... Estetik ameliyattan geçmiş bir dudak ve burun. Seksiydi, kesinlikle. Ve tüm erkekler ağzının içine düşüyordu. Ben ne mi yaptım? Muhtelif zamanlarda onu "kesmek" dışında hiç bir şey. Lakin yaz başından beri spor salonuna gittiğimden ötürü, bir gün yaktım gemileri; üstüme oturan t shirtleri giyinmeye başladım. Eh tabi kolda da dövme var... Bu sefer, "kesişme" oldu. Ha ötesi oldu mu? Evet, seviştik. Hem de tesisin tuvaletinde... Şaka lan şaka, çıldırmayın hemen. Bir bok olmadı.

Ercan'ınkinin lakabı yoktu. Başlı başına bir tanrıçaydı o çünkü. Kendine bakan, otuz küsür belki kırk küsür yaşlarında; sapsarı saçları ve renkli gözleri olan; Rus gibi bir hatundu ki zaten tesisin hemen önünde bekleyen araba alırdı onu. Servise binmek falan yok tabi... En son müdürle kafayı bozduğumuzda, müdürü İngiliz anahtarıyla dövüp; kadınların ofisini basmayı ve onların dudaklarına yapıştıktan sonra; "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek tesisi terk etmeyi düşünmüştük de tesise giden bir dolmuş yoktu. Eh, arabamız da olmayınca; vazgeçtik. (Bahaneler...) Allah bilir kimlerin altından çıkmıyordur şimdi bizim "kadınlarımız"? 

Hani bir laf vardır ya, her staj sırasında söylenen; aileler tarafından... "Sevdir oğlum kendini! Bağlantı yapmaya çalış." La ne bağlantısı la? Ne bağlantısı? Müdür dışında mühendis görmüşlüğümüz yok, onun da bizi umursadığı yoktu. Bu bakımdan staj yaptığımı duyan aile bireylerine patlamak içimden geçmiyor değil kimi zaman... Zaten son gün, o müdür bize kartını verip "İş başvurusu yapmadan önce beni arayın." dedi. Hayır şimdi arasam, hatırlamaz ki buna yüzde yüz eminim.


4 Ekim 2011 Salı

Uyandın mı?

Rüyası bile güzeldi be... Taktı şu şarkıyı bir kez daha aklıma...

1 Ekim 2011 Cumartesi

"Ağzını burnunu kırarım."

Ekşisözlük'te, Amerikalı başlığı altına yazdığım entry aynen aşağıdadır. Ekşisözlükteki nickim "dis" bu arada.

"toptur. avrupalı'yla karşılaştırıldığında "taşşak"sız bile denir bunlara, o derece korkak tavuktur ibneler.
dün bir irish pub'a gittik topluca. zaten hayatımda ilk gidişim. ufak tefek bir yer, herkes yan masayla falan kaynaşıyor... biz de sigara içmeye çıkınca; karşımızdaki elemanla muhabbete başladık.

-9 yıldır istanbul'da yaşıyorum ve 1 yıldır evliyim. bu, her gün sevilme durumuna alışmaya başladım sanırım.
-sabahları birinin kahve yapması harika olmalı, dedim. yani demiş bulundum.
-ben kahve içmem, sevmem de...
-neden?
-... ... yemeği de türk kızlardan daha iyi yaparım.
(arkadaşım bir kız olduğundan atladı)
-nereden biliyorsun?
-çünkü 9 yıldır istanbul'dayım ve tanışabileceğinizden çok fazla kadın tanıdım.

aradan 5 dakika geçti, mevzu yine bunun evliliği.
-bunun aşkla alakası yok.
-5 dakika önce her gün sevilmekle alakası var diyordun.
-suratına hiç yumruk yedin mi?
bu soruyu bana değil, herhangi bir insana sorsanız; karşınızdakinin çıldırması işten bile değildir. ha aynı zamanda size gerçekten yumruk atmak isteyen birisi bunu sormak yerine yumruğu yapıştırır.
-dene beni, orospu. diye cevap verdim.
sonra üstüne yürüdüm. 5 dakika önce suratıma yumruk atacağını ima eden amerikalı; şimdi "calm down, relaaaaaax." diyerekten sarılmaya çalışıyordu. en son sarılırken ellerini indirdim, ittim ve kulağına bağıra bağıra söyledim:
-22 yaşındayım. istanbul'da hepimizden daha fazla kadın tanıdın değil mi? bense senin hayatın kadar yumruk yedim çünkü kavgadan kaçınmadım. anladın mı, orospu?

ayırdılar bizi ince ince. zaten sigarasını bitirince de gitti.

görün işte nasıl adamlara prim veriliyor bu ülkede, nasıl adamlar evlenilecek erkek profiline uyuyor kadınların gözünde. allahın topu...

not: "orospu" kelimesi yerine kullandığım ingilizce kelimemiz; "biatch"tır, breaking bad'deki jesse pinkman'ın yaptığı tonlamayla."