Google+ boş mideye iki duble viski

29 Aralık 2014 Pazartesi

2014'ün En'leri

Yeni bir yıla giriyoruz, yeni heyecanlar peşindeyiz belli ki. Ilık diyalogları bir kenara bırakırsak, yılın enleri listem aşağıdadır.

Yılın Olayı: Mezun olmam (2006 girişliydim)
Yılın Sportif Olayı: Nowitzki'nin sayı rekoru ya da rekorları
Yılın Üzen Olayı: AKP'li insanlarla barda tanışmış olmak
Yılın Toplumsal Bazda Üzen Olayı: AKP'nin hala hüküm sürmesi
Yılın Kaybı: Oberyn Martell
Yılın Rahatlaması: Mersin'de, bayram tatilinde havuzbaşı bira keyfi (Doğacan ve Mert'e selamlar)
Yılın Adamı: Babam, mansiyon: Greg Dulli
Yılın Kadını: Annem, mansiyon: Ella Fitzgerald
Yılın Yabancısı: Anna
Yılın Hayal Kırıklığı: Hepsiburada.com'dan aldığım L koltuk (plase: yalan olan 3lülerimin hepsi)
Yılın Başarısı: Digiturk'e fikir satmam
Yılın Başarısızlığı: Yandex'te işe girememem
Yılın Dizisi: True Detective
Yılın Gideni: Ben?
Yılın Geleni: Alev
Yılın Malı: Metrobüse binenlerin yüzde 99'u
Yılın Arkadaşı(Erkekler kategorisi): Özgün
Yılın Arkadaşı(Kadınlar kategorisi): Aycan
Yılın Videosu: Are you all alright .. Britain's got talent
Yılın Yabancı Grubu: The Black Keys
Yılın Yerli Grubu: Halimden Konan Anlar
Yılın Filmi: Any Given Sunday
Yılın Partisi: İki yabancı kadını tereyağından kıl çeker gibi ayıkladığım Ahbap gecesi (eheh)
Yılın Barı: Ahbap
Yılın Meyhanesi: Hamsi
Yılın Atarı: "Buradan sonra yalnız yürüyeceksin. İstersen kızları da alabilirsin ama benimle yürümeyeceksin, anladın mı?" - Üçlüye koştuğum kadınlara sarkan gerizekalıya...
Yılın Radyosu: Paradise (http://radioparadise.com.tr)
Yılın En Boş Hevesi: Instagram'dan takibe alan Miss Turkey 2000'e çakma hevesi
Yılın Futbolcusu: Burak Yılmaz
Yılın Yabancı Futbolcusu: Wesley Sneijder
Yılın Hocası: Erkut (kreatif direktörüm) plase: Azat (önceki ajansta kreatif direktörüm)
Yılın Asistanı. Muhittin (Mami)
Yılın İşsizi: Ercan (yine değişmedi)
Yılın Uzakta Olanı: Ceren
Yılın TV Adamı: "Hangi şerefsiz götümü elledi benim?" video'sundaki adam
Yılın Spor Yorumcusu: Uğur Meleke
Yılın Yerli Filmi: Behzat Ç. Ankara Yanıyor
Yılın Türk Basketbolcusu: Ömer Aşık
Yılın Yabancı Basketbolcusu: Carlos Arroyo
Yılın Futbol Koçu: Ersun Yanal
Yılın Basketbol Koçu: Ergin Ataman
Yılın Yabancı Futbol Koçu: Slaven Bilic
Yılın Vahşeti: Köpeğe tecavüz eden ibne
Yılın Türk Dizisi: Beni Affet (!) - para kazanıyorum lan boru mu
Yılın Trollü: @HSevkiTopuz
Yılın Tweeti: https://twitter.com/bicesithastalik/status/526764790996566016
Yılın Potu: Aralarını yaptığım arkadaşlarla buluştuğumda, kız olana; "Regl mi oldun, göğüslerin büyümüş?" demem.
Yılın Yazısı: http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2014/12/red-eyes-and-tears.html
Yılın Ayılması: "Your visa application is granted."
Yılın Dibi: http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2014/06/bir-doga-olay-olarak-yagmur.html
Yılın Kolay Parası: Çeviri işi
Yılın Ekşisözlük Girisi: https://eksisozluk.com/entry/47431402
Yılın Tatili: Burgazada
Yılın Boktan Tatili: Mersin (Aralık ortası)
Yılın Yabancı Şarkısı: Rolling Stones - Gimme Shelter
Yılın Yerli Şarkısı: Halimden Konan Anlar - Kendime Çaylar
Yılın Sıfatı: Değişik
Yılın Ölen Ünlüsü: Robin Williams
Yılın Sosyal Medya Sitesi: Saçmalamayın lan. - değişmedi
Yılın Politikacısı: Hadi oradan. - değişmedi
Yılın Güldüren Politikacısı: Feyzi İşbaşaran
Yılın Ağlatan Politikacısı: Emine Ülker Tarhan
Yılın Düşündüreni: Ryan Holiday
Yılın Stand Up Komedyeni: Louis C.K. - değişmedi
Yılın Ağlatan Videosu: Jax'in Ölümü
Yılın Bilgisayar Programı: MediaMonkey (welcome back!)
Yılın Oyunu: Two Worlds II
Yılın Coverı: All Along The Watchtower - Paul Brady & The Forest Rangers (Instrumental)


19 Aralık 2014 Cuma

"Red Eyes and Tears"

Harika başlamamıştı. Sadece bir kez birlikte olmuştuk ancak sabahlara kadar düzüşmüştük. Yaşının benden küçük olması ve tecrübesizliği, işime gelmişti. En karanlık fantezilerimi gerçekleştirmiştim o bir gecede. Muhtemelen o fantezilerin tümünün "olması gereken şeyler" olduğunu düşünüyordu çünkü beni tanımıyordu.
Aradan bir iki gece geçti, bir daha aradım. "Daha fazla yatıp kalkmak istemiyorum kimseyle." dedi. Yalan söylediğini bir iki ay sonra anlayacaktım. Dört tane elemanı "oyaladığını" ve istediği adamı baştan çıkarabileceğini söyleyecek kadar özgüveni yerine gelmişti. Tabii özgüven dışında, aradığımda sadece benimle takılmak istemediğini söylemek yerine "yatıp kalkmayı bıraktım" yalanı ortaya çıkmıştı.
Gel zaman git zaman, diyalog devam etti. Görüşelim, dendi, hasta oldu, gelemedi. Telafi bekliyordum ve sinirime dokunmaya başlamıştı. Bir cuma akşamı bara çağırdım. Twitter'ıma bir özel mesaj düştü. "Whatsapp'tan ne yazdın? Whatsapp'ı açamıyorum şu anda. Bazı mesajları okuduuğum görünürse, cevap vermediğim için ağzıma sıçarlar." Yalan söylemekten farksızdı yaptığı ancak bu sefer kurban ben değildim. Whatsapp'tan gönderdiğim mesajın cuma akşamı barda buluşmak olduğunu ilettim kendisine. "Akşam çıkacağım işten, akşam tekrar konuşalım ama geleceğim muhtemelen, bir öncekini telafi edeceğim." dedi. Anlaştık...
Akşama doğru Whatsapp'tan yazdım. Cevap vermedi, hatta son online görülme tarihi ve saati de oldukça eskiydi. Aynı oyunu bu sefer bana yapıyordu. Barda içmeye devam ettim. İtalyan sevgilim veya "broad"um geldi. Onunla ve Amerikalı "Wild Bunch" tayfayla içmeye devam ediyordum. Cevap vermemesi sinirlendirmişti. Son noktayıysa muhtemelen o gece takılacağı erkekle barın önünden geçerken koydu. İçeri baktı ancak beni görmedi, kapşonumu çekmiştim...
Gece 1 gibi whatsapp'tan gelen bir mesajla irkildim. "Kusura bakma ya, bu akşam gelemedim." Tek bir kelimeyle cevap verdim: "Biliyorum."
Ardından sildim her yerden. Twitter unfollow, telefon numarası ve geri kalan her şey... Sinirlenmek bu aralar ihtiyacım olan son şey olduğu için aramayacaktım. Hayatımdan silip atacaktım. Ama rahat durmadı... Mersin'e dönmüştüm. Bir hafta kadar kafa dinlemek için... Barın müdavimlerinden Müjdat Abi mesaj attı.
"Sinir oldum sana. Bir kız seni sordu."
Kızın özelliklerini sordum, o olacağını tahmin etmemiştim. Oymuş... Ama o olduğunu da bana attığı mesajdan öğrendim. "Seni soran bendim şampiyon."
"Sen kimsin?"
"Oha tanımadın mı?"
"Tanıdım, fotoğraftan. Ama her yerden silmiştim seni, fark etmedin sanırım."
"Neden?"
Söylediği yalanları anlattım. "Alakası yok sana neden yalan söyleyeyim." gibi kadınsal kurnazlıklara girişti. Özür diledi yine de... Kuru özürle ikna olmam, çıplak fotoğraf istiyorum, dedim. Üç dört tane fotoğraf gönderdi. Vücudu hala güzeldi ama içimdeki öfke dinmemişti. "Bir anda eskisi gibi olabileceğimizi sanma, ben asla unutmam ve asla affetmem. İlk hatanda bunu karşına çıkaracağım." dedim.
Punchline buydu aslında. Oldukça basit. Unutmayacağımı ve affetmeyeceğimi belirten bir mesaj. Mersin'deyken bana güzel bir meşgale çıkmıştı. Uğraşmaya başladım ancak kör uğraşmıyordum. Bir planım vardı. Çok gençti ve zekasıyla beni alt edebileceğini düşünüyordu. Tecrübenin karşısında iq değerinin hiçbir anlamı yoktur. Özellikle lisans hayatı kadınlarla dolu bir havuzda 7.5 sene sürmüş bir adam karşısında...
İçten içe işledim. Reklam ajanslarından birine kapağı atmak istiyordu. Oldukça bilinen ve eş başkanı tanıdığım bir arkadaşım olan bir ajansla tanıştırdım. Eş başkan olan arkadaşım da ajansı ne kadar biliniyorsa, o kadar abazaydı. "CV böyle hazırlanmaz, bir ara yüzyüze konuşalım cv'ni düzenleyelim." falan diyecek kadar abazaydı belki de... Adam başkan ama hala junior, stajyer sikmeye çalışıyor, diye düşünmüştüm.
İstanbul'a döndüğüm gün görüştük. "Ama bak reglim ihihihi." falan dedi hatta görüşmemizden önce. Onunla yatmayacaktım, ama onu ağlatacaktım. Gecenin planı buydu.
Daha çok toy olduğu için ot içmeyi seviyordu. Hatta onu bile iyi yaptığını belirtircesine kendisine, o akşam ot içip içmek istemediğini, bir gün öncesinden sorduğumda "Nerenin otu?" diye sormuştu.
Geldi. Geç kaldı hatta bayağı. "Çok kötüyüm, hiçbir şey yemedim ve anti depresan içtim. İçki içmek istemiyorum." dedi. Arada benden bir iki yudum bira otlandı, shot ısmarladım. Muhabbetler kesilip telefonlar dışarı çıkmaya başlayınca döndüm;
"Kalkalım mı?"
"Olur, ben de arkadaşıma geçerim."
"Ha ot içmeyecek misin?"
"Aa ot varsa gelirim tabii. Bana mı vereceksin sizde mi içeceğiz?"
Hafifçe öne eğildim, yüzümde en sevdiğim gülümseme...
"Ot yok, hiçbir yere de gelmiyorsun. Bu çıkarcı ve sinsi halinle seni burada bile istemiyorum. İstediğin an gidebilirsin. Bir daha görüşmeyeceğiz."
Ya, nasıl yani, falan demeye kalmadan bunun bir plandan ibaret olduğunu ve zaten uçaktan inip mahalleye geldiğim an düzüştüğümü, kendisiyle yatmak için buraya çağırmadığımı anlattım. Şok oldu. "Sen her istediğini böyle kullanabileceğini sanıyordun sanırım." diye devam ettim. O 3 ayda biriktirdiği özgüven yerle yeksan oldu. Gözleri doldu. "Ah, bir dakika. Hemen gitmesen olur mu?" dedim.
Garson kızı yanıma çağırdım. İşin güzel tarafı garson kızlar bana sarıla sarıla etrafımda salınıyorlardı o güzel akşam. Bir şarkı istedim, göz yaşlarını gördükten sonra.
"Red Eyes and Tears"
Ben bi' tuvalete gidip geliyorum, dedim. Şorul şorul işedim. Şarkı bitti.
"Tamam, şimdi gidebilirsin, güle güle." dedim.
Siktir oldu gitti. Sigaramdan bir nefes alıp, "İstanbul'a geri döndüm." diyerek nefes verdim. Sırıtıyordum...










23 Kasım 2014 Pazar

Yıllar önce roman kahramanı olarak yarattığım adamın hayatını yaşıyorum.

2010'a girmeden hemen önceydi... Okulu bırakmayı planlıyordum. Yazarlıktan para kazanacağımı düşünecek kadar da saftım. Hoş, kazanmadım değil ancak ana işimin bu olacağını düşünüyordum. Aileme durumu anlattığımda içim cız etmişti. "Tamam oğlum. İstersen sınava tekrar girersin. Biz senin mutlu olmanı istiyoruz."
Bırakamadım okulu, bu cevabı aldıktan sonra. Dedim iyi ya da kötü, 4 sene emek verildi bana. Şimdi bırakılmaz. Ancak yazmayı da bırakmadım. Her gece bir şişe köpek öldüren ya da rezalet bir vodka eşliğinde yazmaya devam ettim. Bir roman yazacağım, dedim. Yaklaşık 100 sayfaya ulaşmıştım. Sonra ne mi oldu? Judith'le tanıştım. Güzeldi Judith. Eğlenmiştik de... Sonra kayboldu, sıradan senaryo.
O ara bilgisayarım da perte çıktı. Hiç yedek almamıştım. Dangalaklık işte... Kullansana Dropbox, Google Drive ya da benzerini?! Uçtu gitti roman. 100 sayfalık emek çöpe gitti.
Tasvir ettiğim, hatta akabinde Kenan Yarar ustayla da paylaştığım ve fikirlerini aldığım karakter bir çevirmendi. Evden çalışan, alkol problemleri olan, geçmişiyle yaşamaktan sıkılan bir çevirmen... Aslında olmak istediğim adamı tasvir etmiştim belki de. Sadece yazar değil de, çevirmen.
Bugün fark ettim. O adam oldum. Son bir haftada. Elimde çevirmem gereken metinler, her sabah kahveyle bilgisayar başına, dümdüz.
Yoğun çalış, üç dört saat. Soluğu barda al. Bardan çık, yalnız çıktıysan iki bira daha içip uyu, 12 saat kadar. Yalnız çıkmadıysan ikişer bira al. Seviş ve daha az uyu.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Deftones - Katatonia Konseri, Yıllardan 2006

8 seneden fazla geçmiş üzerinden.
İstanbul'a attığım ilk adım olduğu için, benim nazarımda bambaşka bir değeri vardı bu konserin. Düşünsene, hayatını etkileyecek sınav geride kalmış ve "Siz değil, ben kazandım." diyebilecek bir konuma gelmişsin. Az çok eminsin, ortalamanın üzerinde bir okulda veya bölümde soluğu alacağından. Dünya, senin için güzel. Dünya, senin keyfin etrafına kurulu, sadece bir yaz için bile olsa.
Yedikule Zindanları'nda gerçekleşmişti bu konser. O dönem birlikte çaldığımız bir grup vardı Mersin'den. Grup da değil, arkadaş ortamı. 4 kişiydik biz. Ben, Yusuf, Murat, Ferhat. Grubun adını verirsem, bu yazıyı okuyan herkesin yaptığı gibi grubun adını Youtube'a yazacak ve rezil video'larımızdan biriyle karşılaşacaksınız. Evet, müzik bu değildi, ancak konser buydu. Ben, Yusuf, Murat, tuttuk İstanbul'un yolunu. Kalacağımız, gideceğimiz yerler ayrıydı ama "Konserde buluşuruz."
16 yaşında, geleceğinden az çok emin bir şekilde İstanbul'a inen bir karakterdim. Sırtımda bir haftalık çamaşırlarımı ve kot, t-shirt'lerimi barındıran bir çanta ve başka hiçbir şeyim yok. Ablam ağırladı beni tabii ki... Beşiktaş'ta bir ev, güzel bir konser ve ardından o zamanki hayalim olan İstanbul'u soluyabileceğim tam bir hafta.
Adını hatırlamadığım İstanbullu bir iki kadınla flörtleşiyordum. Bir tanesiyle, Galatasaray Lisesi'ni hemen geçince solda olan, o zamanlar ismi South Park olan barda buluşmuştum. Adresi belki de yanlış hatırlıyorum, emin değilim. Ben bir iki bira içtim, o bir iki çay kahve, dağıldık.
Akabinde, ertesi günü ikinci kadınla buluşmuştum. Karınca, isimli saçma sapan bir nargile kafedeydik. Punk ve emo kadınların, 25 yaşındaki çok metalci abilerle takıldığı bir mekandı. Oradan kalkıp, Büyükparmakkapı Sokak'ta başka bir nargileciye gitmiştik, daha sonra oraya alkol de geldi ama adını hatırlamıyorum, cidden. Çoktan kapanmıştır zaten, bu bahsettiğim yerler, muhtemelen.
Nihayetinde dayanamayıp içmeye karar vermişlerdi ve Katharsis'in kapısında bitmiştik. Katharsis Eyüp yaş, kimlik falan sormaz, demişlerdi, Eyüp sordu. Ona rağmen "Çaktırmadan için." dedi, içtik. Bir anda şimşekler patlamaya başladı. Gündüzün beşi bile değildi saat ancak ben sarhoş olmaya başlamıştım. Kızlarsa kendi aralarında öpüşmeye... French kiss, belki daha da fazlası. Lezbiyen ya da bi seksüel değillerdi ancak onların öpüşmesini izlemekten büyük keyif almıştım.
Benim, gülücüğe odaklanmalı ve asla skorla sonlanmayan fantezilerimi bir kenara bırakırsak, hala saklarım bu bileti. Konserin kendisi değil, belli ki, içinde bulunduğum dönem çok şey ifade etmiş bana zamanında.
Ha konserde ne mi oldu?
Bir kadını konser boyu kestim. O bana bakmamıştı sanırım ama çok güzeldi. Çilekeş'in gitaristinin sevgilisi olduğunu bilmiyordum.
Ha bir de kafası kıyak bir hatun götümü avuçlamıştı. Tacize uğramaktan keyif almıştım, hatun güzel olmasa da. Ehe.

3 Ekim 2014 Cuma

"All of this Could've Been Yours" - Burgaz'dan bölüm 2

Darlanan bünyenin ihtiyaçları bellidir. Bedava seks, parayla tatil ya da alabildiğine alkol.
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...