Google+ boş mideye iki duble viski

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Six Pack ve Ölüm Üzerine

Hayatım boyunca iyi bir adam olamadım. Kimsenin de adamı olmadım, diyemeyeceğim. Bildiğin iyi bir adam olamadım. Kendimi artık anti-kahraman zırvalarıyla savunacak halim de yok. Hoş, halim olsa anlamak isteyen de yok. Kısaca özetlersek, hayatım bitiyor. Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok? O da sadece alkollüyken oluyor.
Ne "Any Given Sunday" filminin o meşhur Al Pacino konuşma sahnesini izleyerek motive olabiliyorum, ne de Dishonored: The Knife of Dunwall'un intro'sunu izleyerek kendime gelebiliyorum. Sevdiğim her şeyden uzaklaşmaya başladım. Galatasaray'ın maçını bile izlemeyeceğim örneğin ki yarım saat sonra başlayacak olsa da evde bira içmeyi tercih ediyorum.
Son bir ayım kavga gürültüyle geçti. Evet, benim bir ilişkim vardı. Kavga gürültünün sonu tahmin edeceğiniz üzere terk edilmem oldu. Seneler sonra "İşte bu." dediğim ciddi bir ilişkim oldu. [Seneler=3 sene] Kısa takılmalar, bir aylık ilişkiler ve pazar sabahlarında yalnız kalmayı istemek, tek gecelikler... Hiç birinde ben, ben olamadım. Cesur değildim bu yüzden birlikte olduğum kişiyle ciddileşmek istemedim, değil. Bildiğin o çekimi hissetmedim. Siktir et, dedim; kimi zaman "siktir git." oldu bu. Şaka yapmıyorum, ciddileşmeye başlayan ve sadece 3 saat süren ilişkim oldu benim. Neden mi bir gün bile sürmedi? En nefret ettiğim şeyi yanımda yaptı, burundan çekti.
Tam dipten killi toprağı almış su yüzüne doğru süzülüyordum ki, ayağım bataklığa saplandı. Kemerburgaz'da bir bataklıkta nefessiz, leş gibi suyun içinde boğuluyorum. Bugün, son 24 saat boyunca bana "yararlı" olabilecek tek şeyi yaptım. Traş olup, dişimi fırçalayıp duşa girdim.
Barda dün çıkan kavganın misillemesi bugün olsa ve belindeki silahı gösteren adamlarla bugün karşılaşsam ne olur, diye düşündüm duştayken. Çıldırıp herifin gösterdiği tabancayı belinden çıkarır, kendi kafama doğrulturdum herhalde. "Hayırdır lan, beni mi vuracaksın? Senin taşşağın yetmez bunu yapmaya, al bak ben yardımcı olayım." diyerek. Bunu hayal etmedim. Düşündüm, taşındım, ne yapardım, diye. Bu kadar ileri gideceğime karar verdim. Ciddi ciddi böyle ilerlerdi sanki her şey. Hayatla bağım o kadar yitik...
Bundan yaklaşık dört ay önce -belki beş- bir ruh hastası "Ben sen hayatta kaldığın sürece dünyada yaşamaya devam ediyorum. Sen ölürsen beni de eski yerime (?) gönderecekler. Sadece dört ay ömrün kaldı, lütfen beni dinle ve benimle yarın yine bu saatte burada buluş." yazmıştı ask.fm'den.
Metafizik mevzularına hiçbir zaman inanmadığım için, soran kişinin kuruyla suluyu karıştırmış 20 yaşında bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Geçmişimle ilgili ayrıntı vermeye başlayınca, bu kişinin beni tanıdığını tahmin ettim. Beni tanıyan, şaka yapmak isteyen bir piçti belli ki. En azından böyle davrandım, taşşak oğlanı olmamak için, screenshot'larla. Bir iki gün, dört ay sonra ölür müyüm acaba, soruları aklımı yedi. "Hiç acı çekmeden öleceksin." demişti. Ölmemek için, hayata tekrardan bağlanman gerekiyor, diye de eklemişti.
Hayata değil de, beni terk eden kadına çok bağlanmıştım ve duşta aklıma gelen "ne yapardım" sorusuna verdiğim cevap, sanki yakında gerçekten bu şekilde sert davranarak kendi idam sehpamı tekmeleyeceğimi ve bu metafiziksel (belki de) yapının haklı çıkacağını gösterir gibiydi. Daha fazla kafa yormadım, duştan çıktım, sakal traşımı oldum ve bakkala gidip bir six-pack aldım.
Şimdi aynı şarkılar (All Over Again, Blue and Lonesome, Autumn Leaves, Feels Like the End of The World ve türevleri) çalıyor evimde, sidik gibi olan biramı yudumluyorum. Nemin önüne geçmek için açtığım kombinin sesi eşlik ediyor.
Eğer ki önümüzdeki bir ay boyunca hiçbir şekilde yazmazsam, emin olun, ölmüşümdür.
İyi pazarlar, şimdiden.


18 Ağustos 2014 Pazartesi

"When the last light warms all the rocks and rattlesnakes unfold."

Bir süredir nasıl yaşadığım konusunda şüphelerim var. İyi tarafından bakacak olursak, çok iyi dostlar edindim. Evimin hemen yanında bir bar var ve bar sayesinde tanıştığım işletmeci, iyi arkadaşlarımdan biri oldu. Hatta o kadar hızlı gelişti ki her şey, bir anda onun arkadaş ortamına daldığımı fark ettim. Kendimle beraber ablamı, yakın arkadaşlarımı da çektim. Paso beraberiz. Ancak alkol tüketim seviyemin yükseldiğini fark ettiğimden beri durulmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar pek başarılı olabildiğim söylenemez. Ancak alkolsüz geçirebildiğim geceler oluşmaya, şekillenmeye başladı.
Bir taraftan "Ne kadar geç buldum sizi..." diye düşünüyorum etrafımdaki yeni insanlarla konuşurken, bir taraftan da Avustralya'ya gitmeye çabalıyorum. (Örnek: Pasaportumu aldım, online başvurumu yaptım, yarın sağlık muayenesine gireceğim.)
Bir ay önce işimden istifa ettim. Avustralya planını kafaya koyduğumda yani... Nasıl olduğu konusunda hiçbir fikrim yok ancak hala çalışıyorum. Ruhen ofiste değilim çünkü konsantre olamıyorum. Zaten istifamı konuştuğumdan beri her şey ters gitmeye başladı ofiste. Markalarımdan birini kaybettim, kreatif yanımı yitirdim, kendimi "çavuş" gibi hissediyorum.
Önünüzde uğraşmanız gereken bu kadar çok kalem varken (aileyi ikna turları, vize işlemleri, uzun zaman sonra sosyalleşmeye başlayan bir bünye, uzaklarda bir sevgili, istifa edilmiş ancak çalışılmaya devam eden bir iş ve eminim çok daha fazlası -yazmaya üşendiğim) hiçbirinde başarılı olamıyorsunuz.
Yazmayı kesmemin altında yatan neden de birazcık bu aslında. Kafamı toplayamıyorum. Zekalıyım ama amele olmak istiyorum. Geri dönmem lazım, karalamaya, boyuna yazmaya, kendime gelmeye başlamam lazım. Ancak beceremiyorum. Çünkü, her biri başka bir adım, her biri başka bir dert. Ne yazık ki hiçbir adımı tamamlayamadım henüz ve bu sürünceme yaklaşık bir aydır peşimi bırakmıyor.
Aranızda kesin "En büyük derdin bu olsun be..." diyenler olacaktır. Dünya yanarken, Türkiye son demlerini yaşarken bu anlattıklarım çok basit şeyler, farkındayım ancak aldığım "Yazmayacak mısın artık?" soruları karşısında da bir cevap vermem gerekiyordu.

Bu 1 aylık süreç içinde yazdığım tek şey aşağıdaki linkte ki o da İngilizce. Proof-reading konusunda yardımcı olabilecek kadar iyi İngilizce bilen arkadaşları da beklerim:
https://medium.com/@neatwhiskey/she-shone-4c7c5303bfa0

Son olarak, başlıktaki parça True Detective'in intro parçasına ait.



31 Temmuz 2014 Perşembe

29 Haziran 2014 Pazar

Bir doğa olayı olarak yağmur

Yusuf'u aradım geçen cumartesi. Hiçbir planım yoktu. Sözleştik, akşam 6'da; Beatles Cafe Bar, Kadıköy.
Mekana girdiğim an, karşımdaydı. Terso...
Son mesajını net olarak hatırlatıyorum. "Seni tüm sosyal platformlardan siliyorum, numaranı da sileceğim. Fotoğrafları mail olarak atarsın ama mümkünse benimle Kadıköy'de karşılaşırsan görmezden gel."
Oradaydı Melisa, karşımda oturuyordu, sayesinde tanıştığım diğer kadınla beraber -onun da adı ya Burcu, ya da Tuba'ydı.- ki onunla ilişkimiz, oldukça sabırsız geçmişti. Ne o beni ve arzularımı sümenaltı edebilmişti, ne de ben ona ve dileklerine sabredebilmiştim. Çarpık, saçma bişeydi, bir hafta sürmedi zaten. Ama vücudu güzeldi, teni bembeyazdı. Kalçalarından ve göğüslerinden çok hoşlanmıştım.
Yusuf'la oturduk Beatles'a ve içmeye başladık. Görmemiş gibi davranmaya çalışıyorum ama buna izin vermiyor. Arkadaşı sürekli arkasını dönüp bakıyor Melisa'nın. İlk biralarımız sonlanmaya yakınken, ben de keyfimin sonuna geliyordum. Hava kasvetliydi, bizim atmosferimizden ziyade havanın kendisi kasvetliydi. Bir anda çam yarması, Mountain gibi bir adam geldi masasına. Ben de Oberyn'in heteroseksüel versiyonuyum tabii, o an bira şişesini kırıp "You raped her, you murdered her, you killed her children!" diye bağırarak masaya gitmek, akabinde de temiz sopa yemek istemedim değil. Adamın gelişi, Melisa'yı belinden kavrayarak öpüşü ve el ele tutuşmaları sadece 5 saniye sürmüştü ki o 5 saniyenin sonunda yağmur yağmaya başladı Kadıköy'e. Beatles'ın brandasının dışında kalarak içen tek adam bendim. Yusuf o akşam şantiyeden çıkıp geldiği için yanında şemsiye vardı. Şemsiyeyi bana verdi ve gark etti düşünceler beynimde: "Why does it always, rain on me?" ne güzel şarkıydı...
İlgili fotoğrafa instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz. Kullanıcı adım: matt_dem

https://www.youtube.com/watch?v=PXatLOWjr-k

19 Haziran 2014 Perşembe

Gitmek kolaydır, son çare olarak.

Aklımda uzun zaman boyunca tilkiler dolaştı durdu. Gitmeliyim, kaçmalıyım, ülkeyi terk etmeliyim... Cehennemin dünya üzerinde yaklaşabileceği en zirve noktada yaşıyoruz, o konuda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.
Kaçma planlarımın hiç biri için maddi ya da diploma bazında durumum yeterli olmadı. Diploma da bir sömestr ertelenince, bambaşka bir sektöre yöneldim. Diplomayı aldıktan sonra bile yurtdışında "mühendis" olarak çalışmak üzere gelen (şantiye) tekliflere kulaklarımı tıkadım. Çünkü güzel bir sektördeydim, kendimi ifade edebiliyordum, keyif alıyordum. Ardından şartlar çok daha iyi yönde olgunlaştı ve "Tanrının olmamı istediği yerdeyim." diyerek imzayı çaktım Lincoln misali...
Geçen hafta bir iş teklifi aldım. Yabancı bir şirket. Tüm reklam işlerini de kendi içinde halletmek isteyen, orta halli bir yer. İki Türk yatırımcı, dünyanın her yerine açılan birbirinden güzel dekorasyona sahip ofisler. Kontakt kurduğum kişi Almanya'daki P.M.'di. Aylar önce yaptığım iş başvurusu sebebiyle benimle görüşmek istemişti.
Görüşme boyu sorumsuzca davrandım. Skype'taydık. Viskimi yudumlayarak, sigaramı tellendirerek yaptım görüşmeyi. Üstüne, pozisyonun İstanbul ofisi için olduğunu duyduğumda "Şu an halimden gayet memnunum. Benim tekrar iş değiştirmem için en azından yurtdışı sözü almam ya da direkt yurtdışı pozisyonu için sizinle görüşüyor olmam lazım." dedim. Bu kadar lakayıtlığın ardından, görüşme sonrası kuzenim Mert'le içerken aklıma geldi; sürekli seyahat vaat ediyorlardı. Berlin, San Francisco, Odessa... Biraz pişman oldum, hem bulunduğum tavır hem de sunulma potansiyeli olan olanaklar sebebiyle.
Bugün de negatif yanıt geldi... "Tecrüben ve yeteneklerin bizim için yeterli ancak karakter olarak bize uygun olduğunu düşünmüyoruz. Bulunduğun yerde çok daha iyi iş çıkaracağını düşünüyoruz."
Yüzde yüz haklıydı, sekizde sekiz hatalıydım. Tam bir it gibi davranmıştım çünkü özgüvenim çok yüksekti, geçirdiğim gün, ağzı açık izlemesini sağladığım müşteri sebebiyle. Donald Draper gibi hissediyordum.
Ret yanıtını daha almadan, gün içinde geçen seneyi düşündüm. Ne zaman geçen senemi düşünsem, kendimi iyi hissederim. Sadakat ve kardeşliğin hat safhada olduğu bir ajansta çalışıyorum şu an. Dolayısıyla iş değiştirmek, hele de Türkiye içinde aklımın ucundan geçmez. Ancak yaşadığım ikilem o kadar büyük ki, özellikle geçen sene yurtdışına salyalarını akıtacak kadar takık bir bulldog olduğum düşünüldüğünde... Çünkü şartlarım rezaletti, herkesten, her şeyden nefret ediyordum. İntiharın eşiğine defalarca gelmiş bir adamdım ben. Keyfe keder değil, kedere keder içiyordum. Ötesi olmayabilir.
Ben istemez miyim hayatımı kurtarayım, tabii ki isterim. Fakat keyfi yerinde olunca insanın, kalkıp gidesi de gelmiyor işte; belki bu son şansımdı, diye düşünse de. Böyle şekiller...