Google+ boş mideye iki duble viski: 2015

10 Aralık 2015 Perşembe

Sydney günlükleri 2

Zaman tahmin edebileceğimden de hızlı geçiyor burada. Keyif aldığımdan mı, yoksa vizemin bitimine sadece sekiz buçuk ay kaldığından dolayı mı bilmiyorum ancak zamanı tutmak, Türkiye'ye göre çok daha zor burada.
Geldiğimden beri hep bir telaş, hep bir gelecek kaygısı, ne olacağız, ne yapacağız, boku yedik mi, dibi mi yaşıyoruz ve devamında stres sebebiyle aşırı alkol tüketimi. Bildiğin 10.000 Avustralya Doları'nı kafamı ve kıçımı kaşıya kaşıya piç ettim, denebilir. Araba bile alamamıştım, "Lan ya doğru düzgün iş bulamazsak, çalıştığım şirkette devam edemezsem?" gibi düşüncelerden ötürü. Özgüvenim günden güne yok oluyordu. O denli eriyordum ki buranın mühendisler odasından onay almaya bile yeltenmemiştim, en az 500 dolarlık ücreti sebebiyle. Özetle, gelir gelmez çalışmaya başlamıştım ancak haftada 10 saatten fazla vardiya alamıyordum. Çalıştığım şirket de basitçe sayım şirketiydi. Stok sayımı yapıyorduk, çeşitli mağazalarda. Misal, Zara'dan 7 Eleven'a kadar geniş bir yelpazesi vardı şirketin, dolayısıyla belli bir ofise gidip gelmiyordum. Sydney, hatta New South Wales'in etrafında turluyordum sürekli. Araba yok, toplu taşıma rezalet, iş arkadaşlarım (supervisor'lar hariç) adeta bir freak show'dan fırlamış tipler...
E zaten yevmiye (casual) ile çalışıyoruz, haftada on-on beş saatten fazla vardiya alamıyorum ancak işin de geliri fena değil, yaklaşık 21 dolar, saat başına. Yine kebaba düşmekten iyidir. (Buradaki Türk arkadaşlarımın terimi, "kebaba düşmek". Yani kendini, eğitimin ne olursa olsun, saatte 12 dolara bir dönercide çalışırken bulmak ve nakit çalışmak - buradaki asgari ücret saatte 16 dolar, günlük işler için, nakit çalışırsan -yani kaçak- 12 dolar falan yapıyorsun işte kebapçıda.)
Bir yandan bar olur, kafe olur iş de arıyorum ancak mal gibi mühendislik mezunu olduğumu özgeçmişime yazdığım için kimse bana yanaşmıyor. Eh, her ne kadar İngilizce'ye hakim olduğumu söylesem de isimden ve doğduğum ülkeden dolayı çekinceleri de oluyor. Lan, ne yapacağız, ne edeceğiz derken, apışıp kaldım... Para suyunu çekiyor, şirkette daha çok vardiya almak için supervisor olmak lazım, olmuyor, olamıyor.
Dedim, bir taş atayım kuyuya... İlan verdim, "Özel Basketbol Dersi". Bu tarz ilanları verebileceğiniz Gumtree adında bir site var. Arayan oluyor, olmasına lakin arayanlar da genelde Asyalı aileler. Çocuklarının hevesini dindirmeye arıyorlar. Saatlik ücretim olan 50, veya iki saatlik ücretim olan 100 doları alıp, ayrılıyorum. Bir daha da arayan soran olmuyor.
Bekledim, bekledim, iyi haber şirketten geldi. "Supervisor eğitimine başlıyorsun bu hafta."
O telefonu aldığımda nasıl coştuğumu anlatamam... Şu an kaldığım eve yeni taşınmışım, her şey yeniden başlıyor. Haberi aldığım günün ertesinde de Anzac Day var, bir nevi Şehitleri Anma Günü... Aşağıdakileri karalamışım o dönemler...

"Iki gun onceydi, firtina sebebiyle ev arkadaslarim ise gitmek yerine evden calisiyordu. Odama gelen ses ve minicik memleket ozlemi, uyku sersemligi ve anilarla karisti. Anneannemin evinde oldugumu sandim. Gec uyanirim, ben uyanana kadar tum gozlemeler, sikmalar, kahvaltilikar ve caylar hazir olur.
Tamamen uyandigimda kotu hissettim. Simdiyse saat sabahin dokuzu. Sydney'deyim, bir aileyle beraber ANZAC gununu kutluyoruz. Beni evimde hissettirdiler. Aile ve memleket ozlemini unutturdular. Ama en onemlisi ne biliyor musun? Bir Turk olarak sehitlerini anmalarina katildigim icin bana duyduklari saygi katlandi.
Hayat..."

"Avustralya'da hastası olduğum şeyler:
-"Rahat ol" yaklaşımı,
-Maaşlar (ne yaptığının önemi yok, hak ettiğini kazanıyorsun. Süleyman Boncukçu'nun deyimiyle, "Alnının teri yere düşmeden emeğinin karşılığını alıyorsun."),
-Musluk suyu ve kafe/barlardaki su istasyonları (kısacası bedava su),
-7-11'larda satılan 1 dolarlık kahveler,
-Hava şartları (şu an burada kışa girdik ve neredeyse her gün güneşi görüyoruz),
-Mahalleler, şehirden uzak veya şehre yakın, fark etmeksizin hepsinde aradığın her şeyin olması; barından, süpermarketine kadar,
-12 dolara yiyebildiğin biftekler. (Bazı pub'larda 10 dolar.) Nusr-Et'te, Günaydın'da siz buna en az 40 lira veriyorsunuz,
-Kadınlara, azınlıklara, hayvanlara saygı,
-Her zaman pozitif ruh haline sahip işçi takımı. Sabah 5'te işe giderken karşılaşıyorum, o zaman bile "Günaydın" diyorlar geçerken,
-En güzel kısmıysa şu, hayatımın 10 senesini İstanbul'da geçirmiş bir Türk olarak burada "tehlikeli" diye bahsedilen her şey -gece otobüsü, keşler, King's Cross vs- bana Teletubbies gibi geliyor."


"yeter ulan! yunan restoranlarında döner, baklava görmekten bıktım. hepsi bir yana, herifler kokoreçi çalmışlar, adını kokoretzis yapmışlar, bağırsakları da ince ince, minik parçalar halinde doğramak yerine kuşbaşından hallice büyük parçalar şeklinde servis etmeye başlamışlar. bi' bitmediniz ulan... babam demişti zamanında, "orada gördüğün muamele sebebiyle ırkçı hissedebilirsin." diye. hayır, muamele sebebiyle değil, yunanlar'ın bizden çaldığı lezzetler sebebiyle ırkçı hissediyorum. hayır çaldınız bari doğru düzgün yapın ya. türk mutfağını özledik sonuçta."

İşler yoluna girdi girmesine, ancak nakit akışında hala “sıkıntı vardı”. Çünkü buranın saçma bir vergilendirme sistemi var ve maaşlar konusunda tüm işverenler, tekliflerini brüt maaş üzerinden yapıyor. Yani, vergiden sonra ne kazanacağını kestiremiyorsun pek, çünkü verginin seni ne kadar vuracağı da belli değil. Misal, iki haftada 1500 kazandıysan, o para bir yıla oranlanıyor ve sistem “iki haftada bunu kazanan bir yılda bayağı kazanır, yine iyi para.” diyerek ona göre vergilendiriyor seni. Ama, diyelim ki iki haftada 600 kazandın, senden vergi almıyor…
Supervisor’lık fena bir müessese değildi lakin çok yorucuydu. Sonuçta Sydney çapında geziyorsun ve Sydney’in yüz ölçümü, İstanbul’a göre bayağı bir büyük. O kadar büyük ki, 10 km uzaklıktaki bir yer, buradaki insanlar için “yakın” olarak tabir ediliyor. Neyse hayat fena değildi, arabaya alışmıştım, her ne kadar arabayla yalnız başıma çıktığım ilk gün arka tamponu duvara vursam da… Ha ardından, bir kez de alışveriş merkezinin kolonuna sürttüm, çizildi. Bir kez daha sürttüm, bir daha çizildi. Bir de, doğum günümde erken uyanmıştım, insan doğum gününe sabah beşte uyanınca ve amatör şoför olunca, etraf da zifiri karanlık, yağmur var, geri viteste arabayı ağaca vurabiliyor. Hoş, arabaya ne oldudan çok ağaca bakmıştım, iyi mi, diye… Ah, bir de son olarak, ben düz yolda 50 km ile giderken sol şeride park etmiş Lübnanlı bir kadın arabasının kapısını açmıştı ve ben o kapıyı “winzip”lemiştim. Asya yapımı araba, tabii ki benimkine bir şey olmadı.
Araba, Sydney çapında gezerek iş yapma, sabah beş-altı sularında uyanma, akşam sekiz, dokuz, onda bitirme, sosyal hayatının yerlerde olması falan derken bir gün aklıma esti... Uzun zaman önce, eski kreatif direktörümle bir diyalogda bulunmuştuk. Galatasaray Üniversitesi mezunu, kıyak bir adamdı. Çalıştığım ikinci ajansın kreatif direktörüydü ve, her ne kadar yaratıcı tarafta çalışmasam da (metin yazarlığı yapmamıştım o ajansta) onu, kendi üstümden daha çok benimserdim. Ajanstan ayrılırken de kendi üstüm yerine, onunla bir beş dakikalık veda sohbeti yapmıştık.
-Neden, peki? Neden reklamcı olmak istiyorsun?
-Kendi mesleğimi çok sevmiyorum be abi... Biliyorsun, ben yazmayı seviyorum. Aslında sosyal medyacı yerine metin yazarı olmak için neler vermezdim; ancak, burada işlemedi. Şimdi daha küçük bir ajansa geçiyorum, hem metin tarafına hem sosyal medyaya bakacağım.
-Mühendissin oğlum sen. Dünyanın her yerinde iş yapabilirsin. Hiç mi yurtdışı planın yok?
-Aslında bir planım var, Avustralya...
-Ne güzel işte. Boş ver bu işleri. Al bak, görüyorsun, gecenin kaçında ofisten çıkıyoruz. Patronla bin kez kavga ettim ben; buraya PlayStation almayın, burayı eğlenceli hale getirmeyin, burayı sadece bir işyeri yapın ve insanlar akşam altıda ofisten çıkabilsin, diye. Ama hayır, o illüzyonu yaratıyor bünyede, bu iş... Sanki ofisteyken eğleniyormuş hissine kapılıyorsun ama eğlenmiyorsun. Sizin yaratıcı olmanız lazım, sizin sosyalleşmeniz, insanlarla kaynaşmanız lazım, iş arkadaşlarınız ve PlayStation’larla değil... Ben yerinde olsam, kovalarım Avustralya planını. Sonuna kadar hem de.
Haklıydı... Sonraki ajansta uzun süre geçirmiştim ancak Avustralya işin içine girince de, “Tamam.” demiştim. Biletimi aldığım gün kendisiyle irtibata geçtim...
-Abi, selamlar. Müsait misin, pek bilmiyorum, sonuçta dünya turuna çıktın ancak ben biletimi aldım, çalışma iznimi de, Avustralya’ya gidiyorum.
-Harika! Seninle gurur duyuyorum. Orada yaşayan bir arkadaşım var, Selçuk, çok iyi bir insandır. E-mail aracılığıyla sizi tanıştırayım...
Mail’ler atıldı, iletişime geçildi. Selçuk abi kafa bir adamdı, nasıl anlatayım, buraya 20 sene önce gelip hala dürümcülük yapan Türkler’den değildi. Kendini geliştirmişti. İşte, o, “Ne yapıyorum lan ben?” dediğim an Selçuk abiyi aradım. Görüşelim, dedi. İşyeri şehir merkezindeydi, bir Cuma atlarsın trene, hop, şehir merkezine.
Selçuk abiyle görüşmeden önce aklımda ne iş, ne de başka bir şey vardı... Alıştın mı, beğendin mi buraları, diyaloglarının ardından sordu;
-Sen, mühendislikle ilgili iş mi arıyorsun yoksa sabah dokuz akşam beş iş mi arıyorsun?
-Sabah dokuz akşam beş olsun, gerekirse çamurdan olsun be abi...
-Tamam, benim bir arkadaşımın işyerinde adam arıyorlar. Data entry işi, çok janjanlı değil ancak Noel’e kadar idare eder seni, zaten yaklaşık üç aylık kontrat. Herkes böyle başlıyor be oğlum, benim de ilk işim data entry idi.
-Abi sen ne diyorsun, ne üç aylık kontrat, ne de işin tanımı umrumda olur, yeter ki sabah dokuz akşam beş olsun!
Hemen bir başvuru, referans belirtmeler, derken hop; başladım. Üç ay keyifliydi. Ardından vadem doldu, sözleşmeyi devam ettirmek de istemediler. Ayrılırken tüm tanıdıklarımla vedalaştım, yöneticim; “Umarım her şey senin için harika olur. Belki Mart sularında yine görüşürüz, işler o vakitlerde yoğunlaşıyor.” dedi. “Neden olmasın, sizi referans yazabilir miyim?” diye sordum ben de, saf gibi... “Tabii ki!” şeklinde verdiği cevabı duyduktan sonra da cekedimi aldım çıktım.
Yaklaşık üç haftadır düzenli olarak bir yerde çalışmıyorum. Bir taraftan basketbol koçluğu yapıyorum, günlük iş... Bir taraftan da video montajcılığı yapıyorum... Hatta, bir arkadaşım geçen gün, yaptığım iş üzerine şöyle bir soru sordu ki fena güldüm:
“Sen şimdi çocukları basketbol koçluğu ile kandırıp, video’larını çekip montajlıyor musun?”
“Yuh ulan... Git Game of Thrones’a senarist ol.” demekle yetindim.
Ha, bir de, unutmadan; sonunda oturma izni için başvurumu yaptım, eyaletten yanıt bekliyorum. Yalnız umduğumdan uzun sürdü... Ahmaklık işte, bir boktan haberimiz yok, sanıyordum ki ben burada süresiz oturma iznine sadece dört şekilde başvurabilirim: birincisi, bir mühendislik şirketinde en az bir sene tecrübe kazanarak; ikincisi, IELTS’ten 8 puan alarak; üçüncüsü, evlenerek; dördüncüsü, bir şirketin bana sponsor olmasıyla... Bunların hepsi de uzak ihtimallerdi. Sonra bir öğrendik ki, bulunduğum eyalet zaten, burada en az iki sene boyunca çalışacağıma ve yaşayacağıma dair beyanatta bulunduğum halde bana bu izni, mevcut şartlarda sağlıyormuş. Ha, cahil olduğum bir başka konu da, oturma izni için buranın mühendisler odasına diplomamı onaylatmamın gerekmediğini sanmamdı. Yaptık başvuruyu, onaylamadılar, mühendislik tecrübenle ilgili biner kelimeden üç tane “kariyer hikayesi” yazman lazım, dediler. Yazdım, gönderdim, onayladılar. Şimdi, yata yata, evden çalışa çalışa bekliyoruz. “Her şey çok güzel olacak.”

Aşağıdakini yaklaşık iki ay önce karalamışım... 
"burayla türkiye arasındaki zihniyet farkını anlatan küçük bir anektod. (bilmiyorum, büyük de olabilir.)
burada en az sevilen spor basketbol (ingiltere misali). ancak buna rağmen, her cuma broadway'de basketbol için toplum faaliyeti yapılıyor. broadway dediğim yer, şehir merkezine (Taksim diyelim) yürüyerek 5 dakika uzaklıkta, Sydney Üniversitesi'nin hemen yanında bir muhit. 
muhitte bulunan kapalı spor salonunun ışıkları akşamın 06.30'unda açılıyor ve basketbol oynamak isteyen herkes (ırk, üyelik vs. gerekmeksizin/fark etmeksizin) salona giriyor ve takımlar kuruluyor bir anda, maçlar oynanıyor. 
akabinde sahanın dışındaki mangaldan gelen kokuyu alıyorsunuz. akşam süresince o mangalın başı boş kalmıyor, sürekli bir yemek pişme durumu var. bu hafta sosisli vardı mesela, yanında da közlenmiş patates. meyve olarak portakal ve elma, tatlı olarak elmalı tart, ha bir de en önemlisi, sınırsız su. smile emoticon 
gelelim işin bomba kısmına...
yukarıda yazan her şey ücretsiz. otopark dahil, çünkü broadway alışveriş merkezi'ne iki saat boyunca ücretsiz park edebiliyorsunuz. 
basketbol için bunu yapan adamların, iyi ve ilgili oldukları sporlar için neler yapacaklarını düşünsenize... ha bir de belirtelim, kimse aç gözlü değil. oraya sadece yemek için gelen insanlar gerçekten kötü durumda insanlar ancak onlar bile tabaklarını tepeleme doldurup kaçmıyor. daha ziyade mütevazı bir şekilde yemeklerini alıp basketbol salonunun etrafında insanlarla sosyalleşiyor ve bu mevzu yağmur, soğuk, çamur demeden her cuma günü yapılıyor.
avusturalya mı? 
çok seviyorum be."

Ha, bir de, mutlu mesut başladık, mutlu mesut devam ettik içeriğe de, bu notu geçmesem olmaz... Ailem memur olduğu için genellikle zaman geçirdiğim evinde beni büyüten halamın son sözleri kekremsi bir tat bıraktı ağzımda...
"Hani, burada, benim evimde yemiştin ya son yemeğini, ağzını sildiğin peçeteyi hala saklıyorum." 





9 Nisan 2015 Perşembe

İşim gücüm budur benim...

Bugün rezalet bir sabaha uyanacağımı az çok tahmin ediyordum. Önceki gece çok demlenmiştim sanki ya da içimde bir sıkıntı vardı. İçimdeki sıkıntı kısa bir süre sonra karşıma çıktı. Aylin kanepede sigara içiyordu.
“İşin gücün içmek… Her gün aynı bara gidiyorsun. Sağlıklı bir şey yaptığın yok. Yazamıyorsun da eskisi gibi.”
-Evet de beni tanıdığında da işim gücüm buydu. Tanıştığımızda bambaşka bir adam değildim ki…
-Alkol problemlerinin üstesinden gelmediğin sürece birlikte olamayacağız, üzgünüm.
Ve lakaplar…
 “Issız adam”
“Kaybedenler Kulübü”
“Çakma Bukowski”
“Teoman”
Üç beş bir şey yazan ya da fotoğrafçılıkla ilgilenen, müzik zevki kaliteli, alkol alma işlemini az çok da olsa abartan ve uzun süredir düzenli bir ilişkisi olmayan her erkeğe aynı yaftalar… İnsanlardan soğumamın sebeplerinden biriydi belki de.
İşin kötüsü, 10 yıl önce olsa Ekşisözlük’teki “kızların efendi adam yerine piç tercihi” başlığını görür ve “Olsun lan, ne derlerse desinler, en azından yine biz tercih ediliyoruz ehehe.” şeklinde, kendimi bir Hint fakiri gibi teselli eder, şişenin dibini bulurdum be.
Bugünse, böyle değildi. Yumruklarımı sıktım, dişlerimi gıcırdattım ve Aylin’e karşı sesimi yükselttim.
-Ne güzel genelliyorsunuz ya? Lafa gelince “Beni asla genelleme! Türk kızı, Kezban gibi sıfatlar hiç hoş değil!” diyorsunuz, karşınızdakini bir kalıba sokmaktan asla ama asla çekinmiyorsunuz!
-Sen genellemiş olmuyor musun şimdi, salak?! Türk kadınları genelliyorsun işte düpedüz!
-Hayır, siz insanları genelliyorum düpedüz. Sizin gibi düşünen insanları genelliyorum.
-Ya bi’ siktir git!
-Gitmiyorum bir yere. Eğer her gece bir kadeh Chivas Regal parlatıp bir line kokain çekseydim, hafta sonları gece kulüplerinde check-in yapıyor olsaydım ve gelir düzeyim bundan biraz daha yüksek olsaydı, bu kelimeleri aklından bile geçirmezdin. Ancak hayır, o içiyor, o zaman sadece bir loser…
Çantasını toplayıp defoldu gitti.
Öfkem dinmemişti. Dışarı attım kendimi. Daha önce gittiğim boks salonunun önünden geçtim. Bir sigara yakıp içeriye baktım kısa bir süre.
Kadıköy sokaklarındaydım. Yeni uyanmış olmama rağmen iştahım yoktu. Aç karnına, sigara üstüne sigara yaktım. Antikacılar Sokağı’na vardım, bir dükkana girdim. Plakçalarlara baktığımda aklıma “Issız Adam” geldi.
-Buyrun?
-Fiyatı nedir bu pikabın acaba?
-570 Lira efendim.
-Pahalıymış.
-Anlaşabiliriz.
-Yok yahu, o parayla 5 gece içerim ben.
Adam dalga geçtiğimi sandı, sırtını döndü. “O sırtını dönerse ben daha ağırını yapar, cekedimi alır, kapıyı çeker çıkarım!” dedim, çıktım. Adam baktı mı acaba arkamdan, diye düşündüğüm için dükkanın camından içeri baktım. Bakmıyordu. Telefonunda Candy Crush oynamaya devam ediyordu muhtemelen.
Ergen triplerimiz bizi, genellikle stres altında olduğumuz zamanlarda yakalar. Gereksiz atar ve gider yapmak, hırçınlık, hırs, bencillik gibi yan etkileri olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda stres altına girmenin sağlığımıza pek de yararlı olmadığını, özellikle sosyal çevremizi daraltmaktan çekinmediğini söyleyebiliriz.
Antikacılar Sokağı’nı geride bırakıp Osmancık Sokak’ta aldım soluğu. Dışarıda masası olan barlardan birine oturdum. Biramı söyledim. Garson ya da barmaid/barmen karşı cins, her zaman ilgimizi çeker. Çünkü sorumluluk almakta ve işini yapmaktadır. Bir nevi üniforma fantezisi gibi düşünülebilir bu durum. Garson kadına siparişi verdikten sonra sol göğsüne yaptırdığı dövmeye baktım. Sanırım uzun bakmıştım çünkü kaşlarını çatarak getirdi biramı.
Biramı aldım, uzaklaşmasını bekledim ve mırıldandım:
-Pardon sizi birine benzettim, geçmiş yıllardan…
Tekrar öfkelendim. Teoman’ı hatırlamak cidden iyi gelmemişti. Hırsla biramı içtim. İlk bira, ikinci bira, üçte midem bulanmaya başladı. Hesabı ödedim ve kalktım. Yol üstü bir sosisli, ardından eve dönüş.
Ev bıraktığım gibiydi. Ev güzeldi. Bir iki parça dinleyip içmeye devam etmeye karar verdim. Shuffle’dan The Moody Blues’un eseri Melancholy Man gelene kadar keyfim oldukça yerindeydi. Şarkı çalmaya başlayınca kollarımı iki yana açarak yukarı baktım.
-Bir şey söyleyeceğim, benden ne istiyorsun?
Ardından kollarımı tek yöne doğru kapatarak klavyeye yöneldim. Facebook’a girdim, arkadaşıma haklı olduğunu söyleyip söylememek arasında gidip geldim. Profiline girdim. Beni silmişti. Sinirlerim gerilmiyordu artık. Sırıtıyordum. Sırıtma, kahkahaya bıraktı yerini. Peggy Lee’den “It’s A Good Day” parçasını açtım, aklımda U Turn filminin sonundaki Sean Penn’in yüz ifadesiyle…
Öfkemi, içimdekileri, sinirimi yazmak için defteri elime aldığım an duraksadım.
-Hayır hayır… Şimdi de Çakma Bukowski olamam. Yeter. Onu haklı çıkaramam daha fazla.
Defteri bir kenara fırlatıp kanepeye uzandım. O günden beri de kanepede yaşıyorum. Kanepede yaşamak çok keyifli…


24 Mart 2015 Salı

Sydney günlükleri 1

Nereden başlayacağımı pek de bilmiyorum. Buraya yazmam gereken şeyleri genellikle siyah, minik not defterime yazdım, 10 Şubat'ta uçağa adımımı attığım an.
Çok uzun tutamayacağım, saat 1'e yaklaşıyor ve yarın yapacak bir şeyim olmasa da geç saate kalmak istemiyorum. Birden fazla dönemi yaklaşık 2 aya sığdırmayı başardım sanırım.
1) Cronulla zamanı
Mükemmel bir İtalyan aşçının yanında kaldım ilk dört günümde. Harika bir aşçıydı. Fazla aktivistti bana göre. Hayır, ileri gitmedim onunla. Aslına bakarsanız ileri gitmeye ihtiyaç bile duymadım. İnanmakta güçlük çekebilirsiniz fakat o dört gün boyunca bir kez dahi sarhoş olmadım. Nefes almanın verdiği haz zaten yeterliydi. Erken yatıp erken kalktım, detoksun kralını yaşadım, lezzetin de... Cronulla, daha çok Avustralyalılar'ın yaşadığı, "ırkçı" diye bilinen bir yer olsa da, yüzümü bir çok sakininin hafızasına kazıdığımı sanıyorum. Özellikle kadınlar başımı döndürmüştü ancak öğrendiğim ilk şey, burada "womanizer" takılan tiplerin genellikle Ortadoğu ve İtalyan kökenli olmasıydı. Bu imajla anılmamak için de geri çekildim denilebilir... İtalyan'la geçirdiğim 4. gecenin sonunda hostele geçtim çünkü henüz bir ev bulamamıştım. Cronulla'daki tek hostelde bir gece bile geçirmeden soluğu Marrickville'de aldım. Yeni evimde...
2) Marrickville sevinci
Her şey harika başladı Marrickville'de de... Her ne kadar Cronulla'yı terk ederken kendimi oldukça kötü hissetsem de ve ev arkadaşlarım, anlamakta güçlük çektiğim Nepalliler olsa da (2 Nepalli erkek kardeş, 1 de Avustralyalı kadın, Nepalliler'den birinin eşi) Marrickville heyecanlı başladı çünkü Newtown'a, yani bir nevi Kadıköy Barlar Sokağı'na yakındım. Bir kadınla tanıştım, toparlanmaya başladım, daha çok keyif aldım sonrasında hatun Gold Coast'un yolunu tuttu, iş gereği, 2 haftalığına... İşin ilginci, ondan 2 gece sonra iş gereği ben de Gold Coast'a gitmek zorundaydım. Marrickville'i bırak, Sydney'e alışmadan şehir değiştirmek biraz çılgıncaydı ancak, gitmek zorundaysan, gitmelisin. ("When you gotta go, you gotta go!")
3) Gold Coast'ta hayal kırıklığı
Gold Coast'ta yaşadığım hayal kırıklığı, işe de, Gold Coast'un kendisine de, iş arkadaşlarıma da lanet edip koca bir orta parmak çıkarmamla son buldu. Bu kısmı bir ara uzun uzadıya anlatırım belki...
4) Marrickville'e dönüş
Çok akıllı bir adam olduğum söylenemez. Hatta oldukça malımdır karar verme konularında. Ancak Gold Coast'ta beni neyin beklediğini bilmediğimden ötürü Sydney, Marrickville'deki evimi kapatmamıştım. Eve geri döndüm ve üniversiteden bir arkadaşımla birlikte çalışmaya başladım. Kötü değildi, mükemmel de değildi ancak ilk geldiğim günkü heyecan da yoktu üstümde. Arkadaşsızlık, aptal gibi hissetmek, eskisi kadar ilgi görmemek canımı sıkmıştı. Cronulla'yı düşündüm, sonra "Saçmalama." dedim ve sıfırdan başlamaya çalıştım.
Yaklaşık 2 hafta boyunca, Bridget dönene kadar blues dinleyip, VB içtim. (VB: Buranın Efes Pilsen tombul şişesi. Bunu içenlere genelde kavgacı diyorlar. Kavgacı birası diye anıldığı da bir başka konu. Sebebiyse alkol oranının %4.9 olması.)
Yok, bu böyle olmayacak, derken amatör ligden bir basketbol takımıyla anlaştım. Çinli elemanlar... Ben de Son Samuray, bir nevi. Bu angutlarla oynarken bir yandan, diğer yandan da burada, Türkiye'deki bağlantılarımın tanışmamı istediği insanlarla tanışmaya başladım. Doğru Türkler bunlardı çünkü kendimi hiçbir şekilde rahatsız hissetmedim yanlarında.
Basketbol, iş, hala şehri tanımaya çalışmak, asosyal olduğunu hissetmek derken bu sabah uyandığımda kendi kendime düşündüm; "Neden birilerine ihtiyaç duyuyorum ki ben? Zaten hafta sonu için yaşamıyor muyuz, bu kara parçası üzerindeki toplam 20 milyon insan?" Taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı o an. Silkinmeye başladım, turist değildim artık, şaka maka 2 ayı deviriyordum...
Sırada ne mi var?
Gerçek bir Avustralyalı gibi yaşamaya başlamak.