Google+ boş mideye iki duble viski: Çok Sosyallik Öldürür

10 Mart 2013 Pazar

Çok Sosyallik Öldürür

"Too much love will kill you." - Çok fazla sevgi, seni öldürür.
Bunu ilk okuduğumda, "Devamını getirmeliyim." diye düşünmüştüm. Şuna çevirdim dayanamadan:
"Too much love will kill you, too much hate will bleed you." - Çok fazla sevgili seni öldürür, çok fazla nefret ise seni kanatır.
Tecrübe etmiştim değil, tecrübe ediyordum sürekli. Sanki hançeri ya da kılıcı göğsüme ya da karnıma saplamışım gibi değildi çektiğim. Böyle tasvir edilemezdi. Sadece kağıt kesiklerini düşünün. İşte onlardan binlerce aldığınızı düşünün, vücudunuzun her noktasında kağıt kesiği gibi; minik minik yaralar var ve kanıyorlar.
Sosyalleşmekten tiksiniyorum. Eskiden de tiksinirdim ancak yeni bir kadınla tanışabilme, sevişebilme ya da sadece telefon numaralarının takası için dışarı çıkardım. Bir de, öz veya üvey, "ailem" olan insanlar dışarı çağırdıklarında çıkardım. Sadece onlarla vakit geçirebilmek için. Kadınları kovalamayı bıraktım. Tanış, etkile, kartlarını oyna, belki bir iki numara, içki ısmarlama asla, bazı yalanlar söyle ya da manipülatif ol... İt-çek, it-çek... Bazen öfkeli ya da misantrof bir adam olduğun gerçeğiyle onu başbaşa bırak, bazense aslında zamanında yeterince "yaşadığını" ve "çektiğini" ima eden cümleler kullan ve elini tutarken, sarılırken duygulu olmaya çalış. Basit olduğu kadar sıkıcı bir döngü haline girince; sadece biriyle yatabilmek için kalabalığın içine çıkmanın gereksizliğinin farkına vardığımda da, interneti bu yönde daha aktif kullanmaya başlamıştım.
Peki ailelerime ne oldu? Öz ailemle eskisi kadar iyi değilim, önemsesem de fazlasıyla; darlanıyorum. Kan bağı ve bu bağa verdiğim önemden vazgeçmedim asla. Ancak eğlenmek için ailemle fasıla gidecek yaşı geçtim. Zaten fasıldan da, canlı müzikten de, bardağa konulmuş ve portakal suyuyla ıslatılmış uzun ince havuç dilimlerinden de nefret ettim her zaman. Üvey ailem? Kimi, beni daha fazla çekemeyeceği için defoldu gitti. Kimiyse büyüdü, evlendi ya da işe başladı, "Yoğunum bu aralar." da peşi sıra geldi bu başlangıçların. Sorgulamıyorum, zaten yalnızlığıma üzülmek de içine gireceğim en aptal ironik döngü olur muhtemelen.
Sonuç olarak, bıraktım. Çıkmıyorum artık. Nadiren, belki bir iki duble amacıyla; değer verdiğim üç beş kişiyle dışarıdayım, her ne kadar o bir iki dublenin ardından bir iki shot; üç beş bira er ya da geç gelse de...
Dün çıktım yine. Türkçe öğrettiğim Amerikalı bir öğrencim var. Bir saat ders karşılığı altı bira şeklinde bir anlaşmayla öğretiyorum Türkçe'yi. Hoşuma da gidiyor çünkü o ayrıldıktan sonra biraları mideye indirip yazmaya başladığım İngilizce romanın (evet, boyumdan büyük işlere kalkışıyorum artık)  yeni kısımlarını ona gönderiyorum. O da gramer ve noktalama kontrolü yapıyor.
Neyse, dediğim gibi; Brit geldi, kuzenim geldi, bir de internet üzerinden tanıştığım hesapta "ablam" bir kadın geldi. İç, iç, iç... Biraz da şuraya gidelim, biraz da buraya gidelim. Yolda yolluk bira alalım büfeden ve devam edelim yolumuza.
Akşam hep beraber bana gelin; hay hay. Geldiler, büfeden ısrarla istedikleri biraları bitiremedi hiç biri. Uyuyakaldılar. Bugün uyandığımdaysa kuzenimle kahvaltıya ve onun çok beğendiği ayakkabı için alışveriş merkezleri arasında bir tura çıktık. Dört alışveriş merkezine girip çıktım bugün. Eve girer girmez kustum, psikolojik olarak.
Çünkü bu filmi ben geçen hafta da görmüştüm. Kişiler değişse de, program hep aynı kalıyor. İstemiyorum çıkmak, mümkün mertebe bu fare deliğinde kalan on beyin hücremi öldürüp yatağa girmek daha çok hoşuma gidiyor. Cam açık şu an, dışarıda bir ambulansın sireni yankılanıyor, önümde dünden kalma biralardan biri var, yeni açtım.
Düşünüyorum da, ambulansın içindeki kimse, umrumda değil. Benim değer verdiğim herkes, teker teker ölüyor zaten. Onlardan çok daha önce ölmesi gereken bir sürü ahmak varken... "So, burn."
http://www.youtube.com/watch?v=Y-D-xASN4d4


Yorum Gönder