Google+ boş mideye iki duble viski: Akşamdan kalma tesirli metropol notları 37

21 Şubat 2013 Perşembe

Akşamdan kalma tesirli metropol notları 37

Bunu bildiğime gerçekten çok şaşırmıştı. Halbuki bilmezdi ki, kuzenim gerçekten iyi bir "müziksever" idi ve zamanında rock'tan rap'e, her şeyi bana o öğretmişti. İyi ki, ergenken böyle bir rol modelim olmuş.
Şarkı Demir Demirkan'dan "Belki" idi. Bunu ona gönderdiğimde dedim ya; şaşırdı, şok oldu. "Sen nereden biliyorsun bunu?" diye sormuştu hatta. Onu hatırladığım zamanlar çaldığım playlist'in ilk şarkısını oluşturdu bu şarkı da...  http://www.youtube.com/watch?v=uyqb1uVhakY&list=PLucnpeqA9XHDnCobvRgG6IDyyeEMGhC4D 
Hoş, zaten tüm mevzuya; Portishead ile başlamıştık. Aptal bir sosyalleşme, arkadaşlık sitesinden attığım (Hocam.com o sitenin adı, kafamı sikeyim) "Portişhed diye mi okunuyor o, Portished diye mi?" mesajına verdiği cevapla başladı her şey. Ardından Facebooklar alındı, MSN (o zamanlar MSN vardı evet) istedi, kendisini anneme benzettim saç şeklinden dolayı vs. Uzadık gittik...
Uzadık gittik ve nerede bittik? Onun Twitter'ına yazdığı bir mesajda... "Bir Portishead sorusu ne işler açtı başıma..." mesajında.
Of, her şey ne kadar dijital başlamış ve ne kadar dijital kopmuş. Zaten çektiği siktiri de telefonda duymuştum. Tam olarak siktir git demiyordu ama bittiğini vurguluyordu. Son çırpınışlarını yapan bir takım düşünün; kalecisi orta çizgiye kadar gelen bir futbol takımı. Kısaca, 2002'den sonraki milli takımımızı veya Galatasaray'ı düşünün. Takım halinde hücum edememiş, savunma yapamamışsınız; golleri görmüşsünüz kalenizde ve son bir nefes, saldırıyorsunuz. Bir gol atsanız belki tarih değişecek ancak benim bir gol atmam da yetmeyecekti.
İşte o an bitti, film koptu. Sorduğum soru yeterince açıklayıcıydı. Ertesi gün sınavım vardı, Kimya101'i DD'den yükseltmeye alıyordum ve bunun adı "final" idi.
Sabah dokuzda sınava girecek olan ben, sınav çıkışı onu ikna edebileceğimi düşünüyordum ve biz telefondayken saat ikiydi, gecenin ikisi...
-Yarın görüşsek, lütfen. Yüzyüze konuşalım, gideceksen de öyle git.
-Görüşelim tamam, ama hiç bir şey değişmeyecek.
Son kale düşer, kahramanımız Lejyoner filmindeki Van Damme gibi; duvarın dibine yaslanır bir çok sabre kılıç arasında. Durumum tam olarak buydu ancak cesur bir savaşçının yoluna gitmesi; özgür kalması bu filmde mümkün değildi. Sıkıntı buydu yani... Ağzımı açamadım, hiç bir şeyin değişmeyeceğini söylediğinde.
"Peki." dedim; birazcık dalga geçtim yanına gelen iğrenç ev arkadaşı Ezgi'yle. Ezgi'nin sesi geliyordu telefondan, "Canım iyi misin?" Kahkahayı, acı acı attığım an o andı. Posta koydu, "Benimle ilgileniyor ve sen bunu asla anlayamazsın." dedi. O an Ezgi'yi dövmeyi, sevgilimiyse o evden kaçırıp Mersin'e götürmeyi çok istedim. Ama bu suçtu. Neresinden baksan suçtu.
Ezgi'ye "Yok yok iyiyim." dedi. Ben gülüyordum, gideceğini biliyordum ve sallamama kozumu oynuyordum.Telefonlar kapandı; bilgisayarın başına geçtiğimde ilk iş onu sildim. Sonra pişman oldum gerçi...
Gözlüğü bizde kalmıştı. "Gözlüğünü kırabilir miyim? Yoksa birine mi bırakayım? Gelip alır mısın?" dedim, üç gün boyunca cevap gelmedi. Sonra o güneş gözlüklerini çekici elime alıp kırdım.
Aynı hikayeyi, aynı kişileri tekrarlayıp duruyorum günlerdir. Hatta yakın zamanda görülebileceği üzere; yıllardır.
Peki biriniz çıkıp sorabiliyor mu, sen neden orada burada yazmaya başladın; burada iyiydin diyebiliyor mu? Hayır, diyemiyor. Zaten hiç biriniz de sikine takmıyor orası net.
Dedim ya, her şey dijital başladı; dijital bitti diye. Belki de hala "dijital" yoldan arada bakınıyordur buralara umuduyla yazmam bir yana; bakmıyorsa da beni illa bir yerde görmesini istemem bambaşka bir yana. Ben iyi bir yazar olmak istiyorum; evet. Ancak ne internette yayınlanan dergilerle, ne sadece Mephisto'larda, Pandora'larda satılan dergilerle onun karşısına çıkamayacağımı da biliyorum. Sadece şunu istiyorum, bir gün o beni tamamen unutmuşken yazdığım bir köşe yazısı, makale, deneme ya da benzer sikik bir şeyle karşılaşsın benimle.
Hatırlamaz belki, hatta hatırlarsa da hiç bir şey değişmez. Çünkü o ne benim başarılı olup olmayışıma, ne sağlık durumuma, ne de psikolojik bozukluklarıma takılırdı. O; bana ben olduğum için değer vermişti. Beni, ben olduğum için de terk etti.
Ben de burada yırtınmaya devam işte. On metrekarelik bir odanın içinde yazmaya, içmeye, mastürbasyon yapmaya, sinirlenmeye, kendime zarar vermeye devam ediyorum. Neredeyse iki yıldır yaptığım gibi...
Arada Lanegan geliyor, selamını çakıp masama oturuyor. Reha geliyor, kafa sikiyor. Cohen uğruyor, fazla kalmıyor ve en fazla on dakikanın sonunda kaçıyor. Miles Davis öttürüyor; kimi zaman saatlerce, kimi zaman sadece müsaade ettiğim sürece... Ve yine sabah oluyor, yine uyanıyorum; yine kahvaltıdan önce sigara içmeyeceğime dair verdiğim sözü çöpe atıyorum. Sabahlardan nefret ediyorum.
Yorum Gönder