Google+ boş mideye iki duble viski: İş?

14 Ağustos 2012 Salı

İş?

-Şu sitelere gir kanka, junior; account executive; marka yöneticisi gibi ne bulursan başvur a.... k.... "İlgili bölümlerden mezun" mu yazıyor, başvur; işletme mi okuyacağız lan? İngilizce'yi yeterince kullanabilen mi yazıyor, başvur! Zaten İngilizce konuşmuyorlar bile anca "Account Executive" telaffuzunu doğru yapabilmen  için İngilizce istiyorlar...
Aklıma yattı. Sonuçta reklam-sosyal medya sektöründe çalışan bir arkadaşımın tavsiyesiydi. Sanırım yaklaşık yirmi tane başvuru yaptım o gece. Marka yöneticisi, proje yöneticisi, direktör cart curt... Yardırıyorum.
Başvurular ise sabit, mail adresi varsa "copy-paste" aracılığıyla "İlanınızı ...'da gördüm. Özgeçmişim ektedir. İyi çalışmalar." Bir de özgeçmişimi Türkçe'ye çevirmemiştim, sordum arkadaşa "Gönder gönder İngilizce'sini gönder. Bunlar marjinal, hoşlarına gider..."
Ardından bazı linkler ise Linked.in üzerinden başvuru yapmaya elverişliydi. Onlara da başvurdum ve tevekküle yattım.
Tevekkül uykum yaklaşık bir hafta sürdü. Bugün tanışmak ve ilk mülakatı gerçekleştirmek üzere adını bile bilmediğim (hala bilmiyorum, zaten adını söyleyemiyorum bile) bir reklam ajansından çağırdılar. Öyle olur böyle olur diye düşünürken, kot, kırmızı tshirt giyip yola koyuldum. Sakal zaten en az iki haftalık.
İlk aşama: Güvenlik.
-Ya burada böyle adı .... ile başlayan bir şirket var. Reklam şirketi.
-.... bu mu?
-Hah evet o! Onunla iş görüşmem vardı.
-Buyrun.
-Telefon açmayacak mısınız?
-Yo hayır.
-Peki buyurayım da; daha adını bile söyleyemediğim şirket beni nasıl işe alacak acaba...

İkinci aşama: Toplantı odası.
Görüşeceğim kişileri beklerken, odayı inceliyordum. Kamera nerede, burada ses kayıt cihazı da vardır kesin, aa yangın alarmına bak ne şekilli diye düşünürken iki kadın geldi. Şaşırmıştım, çünkü mailleştiğim kişiyi Facebook'ta aratmıştım evden çıkmadan önce. Bulamayınca Twitter'ını bulmuştum.
Merhaba nasılsın faslından sonra (ki bu fasıl 20 saniye sürdü, basit adamım sonuçta);
-E siz Twitter'daki .... değilsiniz?
-Ha evet böyle saçma pozları olan değilim ben.
(Konuşmadığım kadın birazcık daha toplucaydı. Dolayısıyla Twitter'da gördüğüm profilin şişko bir sarışına ait olduğumu söylemenin bin bir yolunu aradım.)
-Hani profilinde 1907 yazan, sarışın bir kadın vardı o değilsiniz yani?
-Eheh, evet.
-Gerçi böyle söyleyince de hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu. Yok yani sarışın olmanıza gerek yok zaten.
Pot bir... Gerçi hala utanmıyorum ya neyse...
-Ben başvuruyu yaptım da hangi sıfat için başvuru yaptığımı hatırlamıyorum.
-Marka yöneticisi...
-Heh, çok güzel, ne yapar marka yöneticisi?
Pot iki...
-Daha önce bir reklam ajansı deneyimin var mı?
-Vallahi ne yalan söyleyeyim yok. Ben zaten iş arıyordum, seksen çeşit firmaya başvurdum. Bir tek siz dönüş yaptınız ben de geldim.  Ama şimdi marka yöneticisi arıyorsanız siz zaten diplomalı falan birini arıyorsunuzdur. Beni niye çağırdınız ki?
-CV'ni çok ilginç bulduk.
-CV mi? Linked.in'den yapmıştım başvuruyu?
-İşte Linked.in profilini...
(Linked.in profilimde blog veya twitter adresim bile yazmıyor. Okulun AVM'sinde börek yerken çekilmiş bir fotoğrafım var, ağzımda pipet, gözümde güneş gözlüğü, saç baş karman çorman, üstümde deri ceket, elimde de açılmamış Pepsi... İlginç sanırım hakikaten)
-Peki bu işi yapabileceğini düşünüyor musun?
-Bilmem ki... Yani iş tanımım bile kafada flu biraz.
-Reklamcı olmak istiyor musun?
-Yani elektrik mühendisi olmak istemiyorum. İstanbul'a geldiğimden beri türlü türlü işe bulaştım. Gerçi bunu dediğim zaman da kafanızda bir "Arka Sokaklar" profili oluşmasın. Yani djlikten tutun, blog yazarlığına... Ah şu blog yazılarını zaten bir bastırabilsem çok güzel olacak...
-Ne hakkında yazıyorsun blogunu?
-Deneme diyelim. Yani genelde başımdan geçenleri yazıyorum da arada tespit de katıyorum falan.
-Seni sosyal medya kısmında düşünebiliriz aslında. Sen hiç mühendis olacak biri değilsin zaten.
-Evet, öğretmen çocuğuna benzemediğimi de söylemiştiniz. Bu arada blog linkimi CV'me veya Linked.in profilime yazmam.
-Neden?
-Fazla ağır bir dil kullanıyorum da edebi yönden değil. Argo...
-Olsun.
(O sırada aklımdan geçen ise tam olarak şuydu; "Olsun da her gün anam arıyor, şikayet ediyor yazdıklarımdan." Sonra aklıma "On beş kişiye saldırdım, vurdum vurdum saymadım" şeklinde sözleri olan şarkı geldi, gülme krizine girmemek için kendimi çok zor tuttum. Zaten rezil ve gayri resmi bir mülakat geçirmiştim.)
-Sosyal medya departmanında çalışmak ister misin?
-Olur, yani o da olur.
(Sosyal medya departmanından biri geldi, tanıştık. Onunla da konuştuk uzun uzun... Lakin zaten "esnek çalışma saatleri" lafını duyduğumda başlangıçta, soğumuştum, bir anda harika bir teklif gelmeyeceğinin de farkındaydım.)
-Peki, önünü göremiyorsun ancak sana bir soru sorayım. On sene sonra kendini nerede görüyorsun?
-Ya şu klişeyi bir kere olsun yapmayın ya...
-Yok cidden. Ne bileyim spor bir araba hayalin falan yok mu?
-Valla on sene sonra, kendimi (Halamın yanına, New Jersey'e yerleşmek istediğimi daha önce söylemiştim) Jersey sahilinde Malibu içerken görüyorum.
-Rahatsın yani.
-Her zaman...
Ardından benimle bir kez daha görüşmek istediklerini ancak başka biriyle görüşeceğimi, bu sefer biraz daha hazırlanarak gelmemi istediklerini söylediler. Ben de peki dedim, aldım voltamı çıktım.
Bana karşı gösterdikleri samimiyeti ve güler yüzlülüğü kötüye kullanmış olabilirim, ancak top; vurmaya çok müsaitti. Her pozisyonda...


Yorum Gönder