Google+ boş mideye iki duble viski: Akşamdan kalma tesirli metropol notları 21

3 Ocak 2013 Perşembe

Akşamdan kalma tesirli metropol notları 21

Bu yazının hiç bir yere varacağı yok. Kısa kısa notlar şeklinde devam edecek.
Bir numara, kesinlikle Bira.fm isimli radyoya "tribute" niteliğinde. Saçma sapan bir web sitesi aslında. Sadece rastgele şarkılar çalıyorsunuz ancak bu işte gayet iyi olduğunuzu düşünüyorum. Kendi radyo istasyonum sizin kadar "tık" almıyor lakin bu işi "canlı"ya çekerseniz, emin olun; daha fazla kazanırsınız. Ben ve benim gibi binlerce insan var, sizin istasyonlarınızdan herhangi birinde çalmak isteyen. Neyse, "yok mok" derseniz de; bu hali de güzel web sitenizin. En azından "The Dragonborn Comes" isimli bir eseri çaldınız, 100 numaralı frekansınızda. Bu da benim için yeterli...

Teknolojik olarak leş bir dönem yaşıyorum. Elimi neye atsam kuruyor. Bilgisayarıma uzun zamandır dayanamıyordum zaten. Gerek monitördeki ölü pikseller sebebiyle, gerekse yakında çökeceği belli olan hard disk'im sebebiyle. Büyük bir hevesle, çok para saçmadan güzel bir bilgisayar toplamıştım ki ilk başta ana kartı yandı. 1 sene sonunda anca kabul etti distribütör firma, ana kartı değiştirmeyi. Ardından kasanın arkasındaki fan çalışmayı kesti. Sonrasında iki kez değiştirdiğim bilgisayarın güç kaynağı, beni üçüncü kez kendisini değiştirmeye itti. O oldu, bu oldu. Şu an ablamın Macbook Pro'sunu kullanıyorum; sabit diskimdeki S.M.A.R.T. hatasından ve bilgisayarın kendini çökmeye bırakmasından ötürü; fakat düşünmeden edemiyorum. "Benim mutlulukla ne zorum var ki? Sadece masaüstü bir bilgisayar istemiştim kendime. Lanet olsun..."

Tiksintiyle karışık, devam edelim. Bugün bir arkadaşımla buluştum. Sevgilisi, Cihangir'de bir barda DJlik yapıyormuş falan fişman. Cihangir'e doğru yürüyoruz, o leş gibi tantuni yapan mekanın yanından kıvrılarak... Buluşmuşuz, yemeğimizi yemişiz, kahveler içilmiş ve teslim vakti. Yürürken biz, aklı hala 31 Aralık 2012 gecesinde ya da 1 Ocak 2013 sabahında kalmış; elinde bir şişe bira tutan sapın teki salça oldu. "Ağabeyciğim iyi yıllar, mutlu seneler!" diyerekten. "Hea." dedim ve yürümeye devam ettim. Aslında aklımdaki plan, arkadaşımı o yola gönderip metroya yönelmekti. "Ben seni bırakayım, bara kadar." dedim. Yolda bir de evsiz bir aile ve o ailenin reisinin, yani sapının bir adama daldığını görünce; üç buçuk attım. Standart Taksim değil bu artık, veya standart Beyoğlu. Ölüyor günden güne, ve insanlar birbirini yemeye; öldürmeye bakıyor. O an ne kadar rahatsız hissettiysem, işim bitince metroya yöneldiğimde de o kadar rahat hissettim. "Beyoğlu'na takım elbisesiz çıkılmazdı!" diyecek kadar eski değilim İstanbul'da; lakin neden dışarı çıkmadığımı ve çıkmayacağımı bir kez daha gördüm. Bu da bana yeter... Mekan? Yok, sanmıyorum.

21 demiştik, notların bu bölümü için... Olasılıksız'ı okumaya başladım. Eski ev arkadaşım, eski ev arkadaşının eski evlerinde bıraktığı vitrini olduğu gibi bizim eve getirdiği için elime geçen bir kitaptı. Hakikaten iyiymiş. Ancak insanların "Bir nefeste bitirdim!" dediği kadar da sarıcı cinsten değil. Sadece, kumar-suç-polisiye aynı kitabın içinde geçtiği an ayrı bir gaza geliyorum, hepsi o.

Ha bir de, sevdiğim bir arkadaşım zamanında Boxer dergisinde yazıyordu. Tekrar çağırmışlar, "Neden yazı göndermiyorsun artık?" demişler elemana. Elemanın hikaye karışık, lakin gaza gelmiş artık, yazmak istiyor. Beni de önereceğini söyledi. Beş tane blog postu istedi. On beş tane gönderdim. "Abi sen aradan seçersin, hakikaten aklıma başka bir şey gelmiyor." dedim ama çok küçük ihtimaldir Boxer'da yazabilecek olmam. Parasını pulunu salla gitsin de, basılı bir mecraya yazdığım için kendimle gurur duyarım; eğer böyle bir şey gerçekleşirse.

Son not: Haziran'a kadar İstanbul'dayım. Ne yazık ki... Ne okul bitti, ne de çile. Evet, hala İstanbul'dan nefret ediyorum ki bugün o tiksindiğim masaüstü bilgisayarın içini açtığımda bir kez daha fark ettim ki, iş güç bulamazsam, Mersin'de bir bilgisayar teknik servisi açar ve paraya para demem. Lanet olsun, son kez.
Yorum Gönder