Google+ boş mideye iki duble viski: Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 19

2 Mayıs 2013 Perşembe

Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 19

"Sonuçta Facebook dediğin, biriyle buluşmadan önce fotoğraflarına baktığın sosyal mecradan fazlası değil."
Bunu iç ses yaparak, Facebook'umu kapattım. Henüz yarım gün bile olmadı. Sadece bir kereliğine elim gitti, alışkanlıktan ötürü. Ctrl+T yapıp yeni sekmede Facebook açmayı denerken; "Ne yapıyorum lan ben?" dedim.
Aslına bakarsanız, sosyal medya orospusu olduğumu düşünmüyorum. Yani, "speed-dating" diye tabir edilen ve size kolay vücut sağlayan web siteleri dışında orada burada hesabım yoktur. Bir blogumuz var, bir de Twitter işte. Blog'u ölsem kapatmam, Twitter'sa belki de Facebook'tan önce kapatmam gereken mecraydı fakat Facebook ile Twitter arasında şöyle bir fark var: Facebook'ta ne kadar yırtınırsanız yırtının, ne kadar kişinin sizin önünüze çıkmasını engellemek isterseniz isteyin; yine, aptal bir post ile karşılaşıyorsunuz. Son zamanlarda sadece 4CHAN ve benzeri sitelerin paylaşımlarının çıkmasını sağlayabilmiştim ana ekranda. Ancak illa ki; biri çıkıveriyordu. "30 kupona alınmadı bu memleket..." "Herkese hayırlı cumalar!" "Yavru kediciklere yuvacık lazım." "Erasmus anıları!"gibi standart paylaşımlar ve durum güncellemeleriyle. Tiksinmeye başlamıştım bayağı, ama bırakmak aklımın ucundan geçmemişti. Bakalım, denedik, bir yola girdik.

Bu arada, Erasmus anıları demişken, yurtdışında yaşayan Türkler ile ilgili de söylemek istediğim bir iki şey var. Bir arkadaşım hariç (Selçuk, Avusturalya'da yaşıyor) yurtdışına kısa ya da uzun vadede giden, buradan kurtulmayı başarabilmiş bir hayat süren herkesin ağzında aynı şarkı... "Bülbülü altın kafese koymuşlar ben vatanımı özledim." demiş. O şoven, salyalı söylemleriniz, özlemlerinizin sahteliği, şüphe götürmez bir gerçek. Anlayamadığınız veya anlatamadığım bu. Buradayken, Tuborg'a; Guinness'e dadandığınız için "Iııy, iğrenç o ya!" dediğiniz Efes Pilsen'i bile özlediğinizi iddia edersiniz. Ayda bir kez konuştuğunuz anne babanızı (görüştüğünüz değil, konuştuğunuz) özlediğinizi söylersiniz. Orada çok daha iyi şartlarda okur, çok daha "güzel" eğlenirsiniz; yabancılık çekmezsiniz çünkü artık "Facebook" var, illa ki birileriyle tanışırsınız, dışarı çıkarsınız, içersiniz. Takılırsınız; hele uzun vadede oralardaysanız, kışın doğalgaza ne zam gelir; bu sene kaç kez sigara zammı olur, Nevizade ve Asmalımescit'teki masalar da kalktıysa insanlar nerede oturacak gibi dertleriniz yoktur. Her şey yolundadır, yüzünüz gülüyordur ancak elbet bir gün sike sike buralara döneceğinizi düşündüğünüzden ötürü, ardınızda bıraktığınız insanlarla da iyi geçinmeye çalışırsınız. Çünkü onların, iştahla sizin "anı"larınızı dinlemek isteyeceğinize eminsinizdir. Ne şiş yansın, ne kebap...
Anı dinlemek, hayatımda en tiksindiğim eylemlerden biri sanırım. Özellikle de seyahat veya yurtdışı veya askerlik anısı. Harika bir hayal gücüm yok, belki ondandır ancak hayatım boyunca bir kez olsun bulunmadığım bir yeri bana ballandıra ballandıra anlatmaları; ilk cümleden itibaren ilgimi yitirmeme sebep oluyor. Çünkü umrumda değil! Umursamıyorum! Gitmek bile istemiyorum Louvre Müzesi'ne, Amsterdam'daki Coffee Shoplara, Berlin Duvarı'na... Sikimde değil. Ama anlatamazsın işte. Ya anlar gözlerle yüzüne bakarlar, ya da "Hiç ilgini çekmiyor olamaz." derler. Benim ilgimi çeken yer belli halbuki. Amerika, yani büyük rüya. Oradan biri gelince de ağzının içine gömülüp "Hadi bana Amerika'yı anlat." dememe sebebiyet verecek kadar geri değil teknoloji. Bir şekilde görüyorsun; filmdir, dizidir. Ama insanlar bayılıyor anlatmaya... Tekrar tekrar...
En kötüsü de, o hikayeleri; aynı adamlarla ya da kadınlarla, farklı arkadaş gruplarına girdiğinde tekrar tekrar duyuyorsun. Sonra çekiliyorsun. Çekilmiyorsun. Bırakıyorsun. Telefonla oynamaya başlıyorsun. Ondan da sıkılınca "Hadi bana eyvallah." diyip insanların "Nereye?" soruları eşliğinde yol alıyorsun.
Beynim akmaya başladı yine...
Yorum Gönder