Google+ boş mideye iki duble viski: Cephe günlükleri...

4 Ekim 2012 Perşembe

Cephe günlükleri...

Uyandığımda neler hissettiğimi hatırlamıyorum.
Sadece gürültüyü duyuyordum. Dışarıdaydı tartışmalar, kavgalar, haberleri tartışarak dükkanlarının önünde memleketi kurtaran amcalar. Ancak sanırım "Bu kadarı da olmaz yahu?" dediğim sınırı geçmiştik.
Donuk bir suratla bana bakıyordu eşyalarını toparlarken.
-Ne oldu? Ne oluyor? Nereye gidiyorsun?
-Duymadın mı lan? Seferberlik ilan edildi.
-Ee, ben ne seferim, ne de seferberim; bana ne?
-Orduya teslim olmazsak, kurşuna dizilerek cezalandırılacağımızı biliyorsun değil mi?
Seferberlik, savaş, cephe, hudut... Bana yakın kavramlardı ama gerçekliği kavrayamamıştım. Terörün koparıp aldığı şehitlere üzülen bir adam oldum uzun süre. Ama sadece üzüldüm. Ne kimsenin acısını paylaşabilendim, ne de "Vatan sağolsun!" naralarını duyabildim ki duymamış olmam yararımaydı belki de.
Gidiyorduk, hepimiz, cephenin yolunu tutmak zorundaydık. Çünkü bunun adı seferberlikti. Daha doğrusu, hepimiz sonunu bilmediğimiz uçsuz bucaksız bir yolda, bozkırın peşini kovalayacak; neden savaştığımızı bilmediğimiz adamlarla savaşcaktık.

Önce ailemi aradım, durumdan haberdar olduklarından ötürü; telefonu ağlayarak açtılar.
-Sadece, beni unutun. Dönersem, yeniden doğmuş olurum ve yeni bir oğlunuz olur. Bir korkak gibi kurşuna dizilmek, kaçmaktansa; en azından şikayet etmeden; dişimi sıkıp orada ölmeyi tercih ederim.
-Oğlum sen hasta mısın? Gel biz seni saklayalım ne olur böyle yapma.
-Hayır. Kaçak hayatı sürmek istemiyorum. Hem, sebepler umrumda bile değil. Artık harp dönemindeyiz ve bundan daha ciddi bir durum olamaz.
-Peki neden? İnanmadığın bir savaş için neden cepheye gideceksin? Gerekirse kredi çekeriz seni yurtdışına göndermeye çalışırız!
Babam... Ağlıyordu. Yurtdışında çalışmama en fazla tepki gösteren adam, can güvenliğim adına beni yurtdışına göndermek için dişini sıkmaya hazırdı. Dedemin ölümünden beri ilk kez onun ayıkken ağlayışını duyuyordum. Kötü hissetmiştim. Ancak babamın ağlaması dışında hiç bir şey kötü hissetmeme sebebiyet vermemişti. Bir cevap vermem gerekiyordu ve aslında yanıt kafamın örümcek ağlarıyla örülü köşelerinde değil, ufacık beynimin loblarındaydı.
-Bu kararı ben vermedim. Bu kararı verenler veya bu ortama sebep olanlar da umrumda değil. Kimin için savaştığım da umrumda değil. Savaşa gidiyorum, kaçmıyorum çünkü biliyorum. Mersin'e bir borcum var ve sen de gayet iyi biliyorsun, Önce Hayat, sonra Adana ve sıra size gelecek. Savaşın etiği ya da kanunu olmaz. Bir cephede yenilen taraf, ardında kalanları ölüme, tecavüze, yağmaya terk eder. Savaşın gururu da olmaz. Hangi cephede olacağım, nereye gönderileceğim, ne sıfatla seferberliğe katılacağım soru işareti kabul; fakat gidiyorum. Çünkü dedim ya, Mersin'e ve size bir borcum var.
-Salaksın sen. Hep böyle aptal fikirlerle büyüdün.
Telefonu kapattım. Doğru ya da yanlış, haklı veya haksız; yurduma ya da ülkeme değil; sadece memleketime, kimsenin uzanmasına izin vermemek istediğim için; askeriyenin yolunu tutuyordum ve bu sefer, galiba gerçekti. 

Not: Sadece saçmalıyorum ya da karalıyorum. Bir düzine çapulcu için ne canımı veririm; ne de insanların canını vermesini kabullenebilirim. Savaşa hayır konusunda hemfikiriz fakat evdeki hesap çoğu zaman çarşıya uymuyor. Tezkere geçti, bir sene boyunca Türkiye Cumhuriyeti; dilediği ülkeye savaş açabilecek. Bunun farkındayız ve yazdıklarım tamamen Suriye ile aramızda oluşacak bir kapışmanın, seferberliğin üzerinde kurduğum sanal bir dünyanın getirileri. Yani sizin deyiminizle, hikaye... 
Yorum Gönder