Google+ boş mideye iki duble viski: Semt.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Semt.

2-3 hafta önce ersin karabulut bir şeyler karalamıştı uykusuz'a. yaşadığı semtle ilgiliydi, spoiler vermek istemiyorum, merak edenler olabilir. gerçi 2 3 hafta öncesinin dergisinin spoiler'ını vermek istememek de saçma bir olgu. neyse...

yurttan ayrıldığımdan beri 3 farklı meskende kaldım.

birincisi bahçeköy'de çok başarısız bir tecrübeydi, lakin ev arkadaşım sağolsun taksim dönüşlerinde taksiyi bölüşerek en büyük sıkıntımızı atlatıyor, mahalle baskısına karşı direniyorduk. zor bir yerdi bahçeköy... adı üstünde, köydü. az yukarısında bizim semtin, zekeriyaköy vardı. şirket sahiplerinin, ntv çalışanlarının evleri buradaydı. ince bir çizgiydi resmen zekeriyaköy ile aramızdaki. bahçeköy'de yaşamış olduklarımızsa apayrı hadiselerdi. neler mi yaptık?

evde timsah beslemek(kesinlikle ev arkadaşımın fikriydi) yaptığımız en basit şeydi. ha onu da 3-4 ay besledik sonra öldü gitti hayvancağız aşırı yemekten. japon balığıyla(tanesi 1 milyon) besliyorduk hayvanı, bir gün aşırı doz ve altın vuruş. (huzur içinde yat rıfkı...)

ulaşım sıkıntı olmaya başlıyordu yavaş yavaş, özellikle de dünyanın en gerizekalıca düşünülmüş rotasına sahip 42m, 42t ve 42 otobüsleriyle... otostop çekmeye karar verdik. her sabah çekiyorduk bahçeköy'den okula giderken. dört çarpı dört grubunun basisti ve davulcusunun, bir de celal pir'in arabasına bindim buradan kendilerine selam ederim. [dört çarpı dört elemanları cd bile verdiler ama jelatinini bile açmadım aylarca]. işler çok kolaylaşmıştı, kolaylaşınca da ben olayı abartıp akşamları bahçeköy'den ayrılırken de otostop çekmeye başladım. birinde iki üç çakalın arabasına rastgelip binmekten bile akıllanmayıp devam etmiştim, çok şükür başıma da bir iki komik muhabbet dışında (misal: emekli MIT görevlisinin arabasına binmem ve adamın "benim de ev var mersin'de, pozcu'da. karıyı falan buraya yolladım orada karı *kiyorum. siz de evinizde iyi *kiyor musunuz bari" demesi) bir şey gelmedi.

mahalle baskısı, altımızdaki deli ressam ("bu evde bağırta bağırta karı *kiyorlar" şikayetini yaptığında uzun bir süre eve bırakın kızı, dişi sinek girmemişti), karşı komşunun askere gidecekleri için annelerini babalarını yollayıp evde alem yapmaları ve apartmanda tek bekarlar biz olduğumuz için suçun üstümüze kalması vs vs. tiksinmeye başlıyordum hayattan.

sonra annem yine bir ışık gibi doğup ablamla birlikte bir eve çıkmamıza karar verdi, ev bulundu, yerleşildi... bahçeköy'den beşiktaş'a terfi ettiğim için havalara uçuyordum. yıldız'da, çok merkezi ama merkezi olduğu kadar da sessiz bir sokaktaydık. sokakta 2 tane eşşek kadar köpeği olan çirkin bir emlakçı kadın, körler ve sağırlar... garipti. sorun etmiyorduk, zaten bizim bacı karşı komşumuz olan bir dul(boşanmış veya eşi ölmüş, 60lı yaşlarında), bir de hiç evlenmemiş(60lığın çocuğu, 40ı bulmuştur muhtemelen onun da yaşı) kadınla muhabbeti kurmuştu. x teyze de x teyze. neyse her şey güzel güzel giderken bunlar bir gün kafayı çizdi mi abicim, hani ufak bir gerginlik olmuştu 1 ay kadar önce kağıttan duvarlar sebebiyle... neyse gecenin 12sinde kapı tak tak çalınıyor, bacı da o sırada benim siyah noktaları sıkıyor. aldım elime bıçağı yürüdüm kapıya, delikten baktım karşı komşu. bıçağı ayakkabılığa koyup açtım kapıyı. car car car car... bir sürü tantana, bir sürü iftira... (özellikle de bir gün benim, bir gün de ablamın sevgilisi gelmiş. ablamla sevgilisi çıkmışlar ben de evde malum şeyleri yapmışım iftirasına çok güldüm. bir kere olayın mantıken böyle gerçekleşmesi imkansız, eve herhangi bir kızı getireceksem ablamı kovarım elbet) neyse iftiralar büyüdü, artık bokunun çıktığını anladık. sadece 6 ay olmuştu taşındığımızdan beri ve ben yine huzuru bulamamıştım. ha iddiaların çoğunun kadınların ablamı kıskanması sonucu oluştuğunu ve bir bakıma ablamın müzisyen olması yüzünden şeker gibi beşiktaş'tan olduğumun da altını çizeyim, kendisi 4 sene kullandı beşiktaş kredisini, ben de 6 ay. ama taşınacağımız belli olunca çocuklarla yılbaşında hayvan gibi bağıra bağıra muhabbet etmemiz, kahkahalarla nispet yapmamız hala aklımdadır.

taşındık oradan da, apar topar... bir kurtuluş vardı. hakikaten de ismi gibi "kurtuluş" oldu bizim için bu semt. başlangıçta evi çekip çevirmek (özellikle de kışın) zor iş olduğu için, sıkıntılar yaşadık. hani donduk diyemem, çatı katı olmamıza rağmen altımızda yaşayan ailenin deli gibi kombi yakması sonucu ben üşümedim, bacı hastalanıp arkadaşlarında kaldı ilk günlerin çoğunda. atlattık şimdi tüm sorunları... burada mutluyum. hani karışanımız cartımız curtumuz yok, burası full gayri müslim zaten, gürültü yapsan kimsenin ruhu duymaz çünkü caddenin kendisi gürültülü. altımızdaki aile zaten gürültülü... ekmek elden su gölden. ulaşım mulaşım da sıkıntı olmuyor. daha az ödüyor, daha küçük bir evde kalıyoruz lakin bir şeyi farkettim... ben hakikaten sokak kavramını özlemişim. bugün güneş son ışınlarını salonun penceresinden içeri salarken, oturmuş ders çalışıyordum salonda... pencereyi, balkonun kapısını da açmıştım sıcak olmasın diye... aşağıdan çocukların cıvıltıları gelmeye başladı. çıktım balkona çocukları izlemeye başladım. şu diyaloğu gördükten sonra kendimi o kadar buraya ait hissettim ki... [iki çocuk. aralarında 50 metre falan var. biri diğerinin ablası]

abla: özgüüüüüüür!
çocuk: ne var lan gerizekalı!!!
Yorum Gönder