Google+ boş mideye iki duble viski: Düşkün değil, düşmüşün anıları 9

3 Aralık 2013 Salı

Düşkün değil, düşmüşün anıları 9

Hayatım boyunca öğrenemediğim tek bir şey vardı.
Sınır çizmek...
Kalın duvarları olan bir adam olarak doğmadım. Sık görüşmediğim ve görüşmek zorunda olmayacağım insanlara karşı sınırlarımı rahatlıkla çizebilmeyi; üniversitede zamanla öğrendim. Dangalaklara karşı kapalı kartlı oyun, sessizlik, gereksiz muhabbetten kaçınma gibi özellikleri kazanmam 20 yıl sürdü anlayacağınız.
Ama bir yerde koptu işte hep film.
O nokta da alkol oldu...
Nasıl mı? Örneklendireyim.
4 Levent'te ahırdan hallice bir eve taşınmıştım Eylül'de. Çünkü ev hazırdı. Ev arkadaşı arıyordu yakın bir arkadaşım. Ben de geçici olarak orada kalacağımı söylemiştim. Odadaki eşyalara kadar her şey fazlasıyla vardı. O kadar fazlasıyla vardı ki her şey, temizliğe kalkıştığım gün (temizlik değil, kabasını almak diyelim) 8 jumbo poşet çöp çıkmıştı evden.
Biz üç kişiydik. Ben, yakın arkadaşım, bir de benim taşınmamdan bir ay sonra, bir gece ansızın eşyalarını toplayıp arkasında yaklaşık 1000 lira fatura borcu ve dört koli ıslak çöp bırakan bir andaval...
Zaman içersinde kendi odamı adam ettim. Üçüncümüzün aniden evden ayrıldığı gün, kiraya zam gelmesi; kalemize giren gol olmuştu. Üçüncü bulalım dedik... Diyalog, ilanı vermemizin ertesi gününde gelen çocuğun evi görmesi ve beğenmesinin ardından şu şekilde gelişti.
-Of, var ya; evi görmeye gelebilir miyiz, diye soranlar oluyor. Hepsini lisenin en popüler kızı gibi reddetmek harika bir şey.
-Hadi bakalım.
Arkadaşımın kendini bir prom queen gibi hissettiği günün hemen ertesinde, eve 3. olarak gelecek arkadaşın da soğan erkekliğini kanıtlaması kalemizde gördüğümüz ikinci gol olmuştu. Maç bitmişti, biz hala gol yiyorduk.
"Abi ben eve çıkamayacağım. Kız arkadaşım ailemden ayrı yaşamamı istemiyor. Çok özür dilerim. Kusura bakmayın."
Bu sefer eve daha önce talip olan çocuklara, "Teklifin hala geçerli mi?" diyen ve üniversiteyi kazanamamış, McDonald's'ta kasiyer olarak çalışan ve obezite, şeker, kolesterol hastası 150 kiloluk sarışını oynuyordu arkadaşım.
Bir elemanla anlaştığını söyledi. Azeri bir çocuk,.. Çocuğun ismini söyledi, araştırdım. Hakikaten tanıyordum elemanı okuldan. Üçgen vücutlu, Crixus misali bir herifti. Tanışmamıştık daha önce.
Bir gece alkollü geldim eve. Elimde bir dürüm, keyfim yerinde, biralarım dolapta. Herifle tanıştık. Çok muhabbet etmek isteyeceğim bir tip değildi. Ama darlıyordu. Ben de sarhoştum, "Biraz yalnız kalabilir miyim?" diyemiyordum; arkadaşlık algım açıktı.
Ben bu algıyı kapatmadıkça, herifin diyaloğu beni daha da tiksindiriyordu.
-Kanka sen sikebiliyor musun iyi?
-Kanka haftada bir yeni kız sikebiliyor musun?
-Nerden düşürüyorsun?
-Ben çok sikerim, sorun olmayacağını söyledi diğer arkadaş.
Sanki üniversiteden bir öğrenciyle değil de, şantiyeden bir teknikerle konuşuyordum. Bir iki gün geçti. Çok da merak ediyordu, benim ne yaptığımı, ne ettiğimi... Kimleydin, kime gittin, siktin mi gibi sorular. Arada da kendi anlattığı hikayeler ve hikayeler. Sallıyor muydu, bilmiyorum. Aslına bakarsanız sanmıyorum da, telefonda küfrederek ev adresini tarif eden bir adamdı bu ve Türk kadınların çoğunluğunun dangalaklık katsayısı fazlaydı.
Fakat ne yaparsa yapsın, dalgasına bakamıyordu bir türlü ki aslında keyfinin benden kaynaklanmaması için elinde her sebep vardı. Odasından çıkmadığı ve benim kapımı çalmadığı anlar, odasında bir kadınla birlikte olduğunu tahmin edebiliyordum. Sonrasında ya duş almak için, ya da "Kanka ben çok bağırtarak sikiyorum, rahatsız etmiyorum değil mi?" (şimdiye kadar herhangi bir gürültü duymadım gerçi) demek için çıkıyordu.
Yavaş yavaş çizgileri çekmem gerekiyordu ama ya alkollü oluyor ve dostane yaklaşıyor, ya da alkolün etkisiyle ters bir şeyler söylüyordum.
Bir gün dayanamadım. Kapıyı tıklatıp cevabımı beklemeden içeri girdiği an, "Kapıyı tıklattıktan sonra benim cevabımı bekle." dedim. Atar yaptı. Hiddetlendi. Hoş, o da ayrı enteresandı. İçten içe kedi gibi bir insan gibi hiddetlenmişti adeta.
-Ben hassas adamım böyle soğuk konuşmaları sevmem. Sen istemezsen ben senin odana bile girmem kanka ama bu ayıp, dedi.
Garip bir adamdı, iyi kalpli, ama muhabbet etmekten yorulacağım cinsten. 
Sanırım üçümüz birlikte üçüncü ayımıza giriyoruz. Ben, bir Twitter fenomeni ve bir dövüşçü... Aslında kanımız uyuşsa süper üçlü falan olur, süper kahraman hikayesi bile yazabiliriz.
Bense dünyanın yeni bir süper üçlüye ihtiyacı olmadığını düşündüğüm için, çıkıyorum artık.
Yalnızken ne kadar rahat olduğumu hatırlıyorum, her gün, her dakika. Fulya'da kralken, 4 Levent'te köle olmayı herkes beceremez.

Unutmadan, evet, yine becerememiştim kalın setleri etrafıma örmeyi.
Kadıköy'de, yeni ve yalnız yaşayabileceğim ev arayışları içersindeyim. Ay ortasına kadar da kontratı patlatıp, dünyaya kocaman bir orta parmak çıkaracağım.
Dönüyorum artık, İstanbul'a. Geçici olmadığımı fark ederek, ruhen...

Ha bir de, "Madem ki döndüğüne inanıyorsun; ne yapıyorsun ki?" diye soracak olanlarınız varsa; 11 Aralık'ta Thales Rock'ın terasında çalıyorum, Roadhouse günlerinde olduğu gibi, Roadhouse Originals programıyla.
Beklerim. 

Yorum Gönder