Google+ boş mideye iki duble viski: Ekim 2010

9 Ekim 2010 Cumartesi

Meme kanseri? Of ki ne of, çok duyarlıyız biz bu konuda!

Meme... Nedir meme? Esasen kadın göğsüne verilen addır. Hayır, TDK falan karıştırmaya çok üşendim hiç mi hiç araştıramayacağım. Meme dediğin erkeği dolgunluğuyla cezbeden, öte yandan fazla iri olmasıyla kamburluğa yol açan, sütyen tarafından desteklenen bir organ. Veya her neyse... Öncelikle başlık hatalı. Meme değil, göğüs kanseri bunun adı. Çünkü erkeklerde de gayet görülen bir olay.(Milyonda bir de olsa... Hoş, ben Oz'daki Ryan ve Barış Manço dışında bir örneğe rastlamadım.)
Kanser sonuçta. Ciddiye alınması gereken bir konu; eğer ki insanları, yaşamayı falan seviyorsanız. ("hayat sevince güzel, sevince tatlı günler; bir kuşu kelebeği, bir taşı sevin yeter" ömrümü yemişti)
Velhasıl-ı kelam; her ekim ayında dünya kadınlarına bir hal geliyor bu illet konusunda. Hemen herkes duyarlılaşıyor, mail'ler forwardlanıyor, sonra bir bakmışız; kadınlar kendi aralarında göğüs kanseri konusunda NE KADAR DUYARLI OLDUKLARINI FACEBOOK ÜZERİNDEN hemcinslerine iletiyorlar. Geçen sene sütyen renklerini yazdılar, bu sene de çantalarını nereye koyduklarını.
http://southernvagrant.blogspot.com/2010/09/gundemdeki-her-olaya-tepkili-turk-genci.html
“Amacınız nedir?” diye sormak yersizdir. Onlar için bu çok da ciddiye alınmayacak, altı üstü eğlenilecek bir oyundur. Öte yandan bu oyun aynı şekilde göğüs kanseri konusundaki duyarlılıklarını yansıtır. Şimdi burada bir ironi var... Eğer ki “çok aptalca” derseniz “Öyle deme göğüs kanserinden her sene kaç kişi hayatını kaybediyor!” cevabını almanız ihtimal dahilinde. Yani hem çok ciddi bir durum göğüs kanseri, hem de oyunu oynanıyor. Her sene bir kez oynadığınız bu oyunla mı duyarlı bir kılıfa girdiğinizi sanıyorsunuz?
Ben göğüs kanseri olsam, bu mail’i forwardlayan dangalağa dava açardım. Ölüyorum ulan burada, siz Küçük Sırlar-Gossip Girl-Sex And The City yapacaksınız benim ölüm sebebim üzerinden.
İşin bir de gizlilik ve cinsellik boyutu var ki sorma gitsin... Sen bu mail’i yayacaksın “kızlar kulübünde”(kadınlar matinesinin modernizasyonu) , bir gün boyunca bütün kadınların iletisi “I like it on the floor;)”, “I like it on the table;)” gibi cinsel çağrışıma fazlasıyla açık(kimsenin böyle bir iletiyi görünce heyecanlanan birine ‘azmış’, ‘abaza’, ‘fesat’ gibi lakaplar takmaya hakkı yoktur, çünkü amacınız da bu çerçevede merak uyandırmak) ve erkekler de bunu sorgulayacak, içi içini yiyecek hepsinin... Sorguluyoruz evet. Araştırıyoruz neymiş diye...(Bu sefer araştırmadım. ekşisözlük’te yaran facebook iletilerinde gezinirken gördüm mevzunun ne olduğunu.) Ancak sır tutmayı da bilmediğinizden google’ın yaklaşık 0.16 saniyede görüntülediği sonuçlardan ulaşıyoruz mevzuya. İnternet çağında, internet üzerinden yaydığınız bir sırrın internet üzerinden rahatlıkla bulunabileceğini idrak edemiyorsunuz galiba.
Bu gereksiz oyun üzerine yazılmış gereksiz yazıyı da(fifa11 error verdi ben de öyle başladım yazmaya, can sıkıntısı...) Kurtlar Vadisi gibi mal bir diziden, duruma cuk oturan klişe bir replikle bitirelim:
“İki kişinin bildiği sır değildir.”


not: ulan şu devirde hırsız olmak vardı... zaten millet andaval gibi yazıyor neyin nerede olduğunu...

3 Ekim 2010 Pazar

Balans(ve Manevra?)

İlk gidişim 17 yaşındayken olmuştu Balans'a... Ablam(Meriç Dönük-myspace'ten falan aratın kayıtları için ve reklamlar bitti) Göksel'le birlikte sahne alıyordu o ara. Göksel söyler, bizimki de arpını çalar. Mevzu mu? Leonard Cohen tribute gecesi. Teoman, Dem(veya Nem, hala karıştırırım bu grupları), Göksel, Hayko Cepkin vs. Leonard Cohen'in eserlerini seslendirecek, "İstanbul bir kez daha Leonard Cohen'in tınılarıyla ağlayacaktı". Mekanda bulunduğum süre iki saati açmamıştı ki o zamanlar ergen ve nispeten daha hormonlu bünye bile kırk yaş üzeri ve çılgın görünmeye çalışan kadınların yiyecek gibi bakmaları sonunda bir manevra yapmıştı. Evin yolunu tutmuştum ablamın sahnesinden sonra...

Aradan bayağı geçti. Dün yine gittim Balans'a. Bu seferki sebep farklı. Ablamın yeni ev arkadaşı, on numero kuzenimin bir arkadaşının arkadaşının(!!) doğumgünüydü ve kızcağız sıkıntıdan patladığını belirterek beni çağırıyordu. Yürümeye başladım... Balo Sokak her zamanki gibi gürültülü, mekanın kapısında abazanlar içeri girmek için sıraya dizilmişler, jaws gibi bekliyorlar gördükleri herhangi bir kadına kendilerini içeri sokmak konusunda yardım çağrısında bulunabilmek için. Bendeyse heyecan yok değil, sonuçta içeride bir doğumgünü toplaşması var ve bu toplaşmanın içersinde bulunması muhtemel kadınlar var... Veya bu denli sıra olduğuna göre, mekanın çılgın olması lazım diye düşünüyorum.

Kuzen geliyor, kapıdan alıyor beni. Giriyoruz içeri... Arkadaş grubu tahmin ettiğim düzeyin biraz daha altında fiziksel olarak, mental olaraksa insanın suratını avcuna aldıracak denli hayal kırıklığı... İçki alıp duvara, "SİGARA İÇİLMEZ" yazılı postere yaslanıyorum. İnsanlara bakıyorum, tüttürüyorlar. Tellendiriyorum bir tane ve gözlemeye başlıyorum kuzenimle muhabbetten fırsat buldukça. Genel olarak "NE KADAR EĞLENİYORUZ AHAHAHA" havası vermeye çalışan sürüler, karizmalarından ve "cool"luklarından taviz vermemek için suratlarına sabitledikleri gülümsemeyi, çok hafif kol ve bacak aksiyonlarıyla destekliyorlar. Canım sıkılıyor... Bu kitlenin çoğunluğunun haftabaşında iş arkadaşına, eşine dostuna "Ay geçen gece de Balans'taydık, bir eğlendik bir koptuk öyle böyle değil yane..." demek için mekanda bulunduğunu düşünüyorum. Zavallılar takımı... Kafayı çevirip "Hepiniz yalansınız ulan, çakma enteller!" diye bağırıyorum. Farkedenler veya dudak okuyabilenler gözümün içine bakıyorlar. Tekrar kuzenime dönüyorum, gülüyor. Spotların altında üç beş apaçi ve bir iki hatun var. Apaçi nasıl mı girmiş mekana? Bukalemunluğuyla. Dışarıdan bakınca apaçi demezsin giyimine kuşamına ama yüzlerindeki mandalıktan, kullandıkları figürlere ve sürekli spotların altında kalma meğillerine kadar(8 yaşında bir çocukken, gittiğimiz otelin diskosunda annem ve babam dans ederken spotları kovalayıp üstlerine basmaya çalışmışlığım vardır) silme apaç...

Kalabalık bir grup geliyor ben duvara yaslanmayı kesip, kuzenimle muhabbet ederken. Geçerken bir çarpıyorlar, iki çarpıyorlar. Kaşlarımın çatıldığını gören kuzenim "Sakin ol şampiyon!" diyor, ama bir şey yapmam lazım kesinlikle. Bir adım geri atıyorum, görmeden çarpmış gibi. Arkama bakmıyorum. Kalabalığın dozajı artınca, geri vites yapan bir arabanın çöp kamyonlarını devirmesi misali; geriye doğru ittiriyorum arkamdaki hanzoları. Bir uyarı daha geliyor kuzenimden ve kendi hanzo gösterimi bitiriyorum.

Sahneye çıkan grubun detone vokali ve içerdeki kalabalık; bir kez daha "manevra" yapmama sebep oluyor. Çıkıyorum mekandan. Ortalık hala kalabalık, saat gecenin 1.00'i... Kulaklıklarımı takıp Them Crooked Vultures'dan Bandoliers dinliyorum yürürken ve bir manevra daha son buluyor.