Bu hikayeyi anlatma gereği duymamın sebebi, Twitter'daki kardeşim Can Erol'dur. (@canerrol) Blog adresimi sevdiğini söylemiş, ben de hikayeyi anlatma gereği duydum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
beyin kemirgenleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin kemirgenleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Mayıs 2013 Salı
10 Şubat 2013 Pazar
"Fuck Up"
2011 yazının sonlarına doğru bitirmiştim kitabı. Türkiye'de herhangi bir kitabevine gidip bu kitabı sorduğunuzda alacağınız cevap basitti o zamanlar: "Ha, 'Siktir Et' isimli kitabı mı soruyorsunuz?"
Alakası yoktu. Kitabın Türkçe'ye çevrilmiş halinde bile isim olarak "Fuck Up" yazıyordu. Aslında ismi "Sikik" olabilirmiş, şimdi düşününce aklıma bu geldi.
Gelgelelim, ilk okuduğumda çok etkilenmiştim kitaptan.. New York'ta yaşayan bir sikiğin anılarından ibaretti kelimeler, cümleler, paragraflar...
Ancak şimdi etrafıma baktığımda, arkadaşlarımı ve birlikte dışarı çıktığım insanları gözlemlediğimde; birlikte olmaktan keyif aldığım kadınları izlediğimde; en az o kitabın ana karakteri kadar büyük bir "Fuck Up" olduğumu görüyorum. Hoşuma gidiyor evet. Ancak biraz kekremsi... Hayallerini kendi ego okyanusunda boğulduğu için gerçekleştiremeyen, çirkin bir dış görünümü olan, rezil rüsva bir adamım. Aşağılık kompleksim değil; iri, irin ve cerahat dolu bir sivilce, çıban büyüklüğünde komplekslerim var. Ego, gurur ve "göt kalkıklığı" anahtar kelimeler ve ben yürüyorum. Yürümeye çalışıyorum daha doğrusu... Attığım ilk adımı göremedim, ailemin doğduğum zamanda para verip alabileceği bir video kamerası olmadığından ötürü. Ancak o günden beri yürüyorum işte; evrim geçiriyorum. Beynim sulanıyor bazen, gözüm seğiriyor, sigarayı tersten yakacak kadar aptallaşıyorum, Attığım adımlar geriye oluyor.
Ya da ne bileyim, bir şeyler aklımı kurcalamaya; beynimi kemirmeye başlıyor. Uzun süre etkisinden kurtulamıyorum. Sadece şimdiye kadar attığım hiç bir adımdan pişmanlık duymadığımı fark ettiğimde rahatlıyorum; duruluyorum.
O durulma anında bir şarkı çalıyor hep aklımda... Kyuss'tan; Demon Cleaner. Sanki Garcia geliyor ve iblislerimle sürdürdüğüm savaşı görüyor ve onları yok ediyor. Dedim ya, garip...
Alakası yoktu. Kitabın Türkçe'ye çevrilmiş halinde bile isim olarak "Fuck Up" yazıyordu. Aslında ismi "Sikik" olabilirmiş, şimdi düşününce aklıma bu geldi.
Gelgelelim, ilk okuduğumda çok etkilenmiştim kitaptan.. New York'ta yaşayan bir sikiğin anılarından ibaretti kelimeler, cümleler, paragraflar...
Ancak şimdi etrafıma baktığımda, arkadaşlarımı ve birlikte dışarı çıktığım insanları gözlemlediğimde; birlikte olmaktan keyif aldığım kadınları izlediğimde; en az o kitabın ana karakteri kadar büyük bir "Fuck Up" olduğumu görüyorum. Hoşuma gidiyor evet. Ancak biraz kekremsi... Hayallerini kendi ego okyanusunda boğulduğu için gerçekleştiremeyen, çirkin bir dış görünümü olan, rezil rüsva bir adamım. Aşağılık kompleksim değil; iri, irin ve cerahat dolu bir sivilce, çıban büyüklüğünde komplekslerim var. Ego, gurur ve "göt kalkıklığı" anahtar kelimeler ve ben yürüyorum. Yürümeye çalışıyorum daha doğrusu... Attığım ilk adımı göremedim, ailemin doğduğum zamanda para verip alabileceği bir video kamerası olmadığından ötürü. Ancak o günden beri yürüyorum işte; evrim geçiriyorum. Beynim sulanıyor bazen, gözüm seğiriyor, sigarayı tersten yakacak kadar aptallaşıyorum, Attığım adımlar geriye oluyor.
Ya da ne bileyim, bir şeyler aklımı kurcalamaya; beynimi kemirmeye başlıyor. Uzun süre etkisinden kurtulamıyorum. Sadece şimdiye kadar attığım hiç bir adımdan pişmanlık duymadığımı fark ettiğimde rahatlıyorum; duruluyorum.
O durulma anında bir şarkı çalıyor hep aklımda... Kyuss'tan; Demon Cleaner. Sanki Garcia geliyor ve iblislerimle sürdürdüğüm savaşı görüyor ve onları yok ediyor. Dedim ya, garip...
24 Ağustos 2012 Cuma
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 39
Samimiyetsiz bulduğum çok durum, davranış, karakter var. Ancak bunlardan en fazla taktığım bir durum var ki "Solcuyum ben." diye basbas bağıran kadınlarla son zamanlarda çok sık tanışmış olmamdan ileri geliyor. Hoş, Türkiye'de artık çok belirgin bir "solculuk" da yok ya; hadi neyse...
Eylemlere katılan, sol yumruğunu sıkan, emekten bahseden ve Converse'leriyle masabaşında ülkeyi kurtaran o kadar fazla insan var ki... Aslında yargılayamıyorsun da, çünkü biliyorsun; bu bir gençlik hevesi. Öyle ya da böyle, bu yollardan herkes geçiyor sen geçmemiş olsan da.
İnsanların belli dönemleri var. Birinci dönemde, dünyayı sallamıyorsun ki bu senin ergenliğin oluyor. Etrafındakilerin ne düşündükleri, ülkende neler gerçekleştiği umrunda olmuyor. Sadece kendi küçük dünyan sana yetiyor. Kendi isyanın, kendi yumrukların, kendi hayatın...
Ardından bir adım atıyorsun. Bu sefer üniversitedesin, soruyorlar sana; nesin sen, solcu musun sağcı mısın. Ona göre arkadaş çevren şekillenirken, diyemiyorsun bazen: "Ben sadece dalga geçiyorum. Politikacıları sevmem, siyasileri de... Hepsinin canı cehenneme." Çünkü bunu dediğin zaman da adın anarşiste çıkıyor. "Hepiniz siktirin gidin başımdan, ben böyle iyiyim." diyemiyorsun çünkü! Kısacası, "yemiyor."
Bir süre daha geçiyor... Bu sefer arkadaşlarının evliliklerini görüyorsun, siyasi çerçevede aynı arkadaşlarının ev hayatına alışmalarının ardından sosyal medyayı sağ ya da sol, milliyetçi ya da komünist, ulusalcı ya da dinci şeklinde paylaşmalarla darladığını görüyorsun. Kimine küfrediyorsun, kimine helal olsun diyorsun.
Ama sen hep dışarıda kalıyorsun, hiç katılmıyorsun. Bu diyalogların hiç biri ilgini çekmiyor. Bu paylaşımların hiç birini beğenmiyorsun. Çünkü hiç birini umursamıyorsun. İçinden geçiriyorsun, insan dinini de siyasi görüşünü de kendi içinde yaşamalı diyorsun. Ancak bunu insanlara anlatamıyorsun. O rakı sofrasında yakın tarihi konuşsalar da, yeni yönetim biçimini tartışsalar da hiç bir şeyin değişmeyeceğini anlatamıyorsun. Zira; değişen hiç bir şey olmuyor. Ne senin hayatında, ne benim hayatımda. Belki biraya sigaraya bir iki zamla "Yeter ama..." diye sinire kesiyorsun. Fakat biliyorsun işte, kurtaramayacaksın hiç bir şeyi ve saygı duyduğun tek kesim; meydanlara çıkıp yürüyen, sesini sonuna kadar çıkartan kesim oluyor. Neden mi? Onlar senin yakınındakiler gibi tatlı su solcusu ya da tatlı su sağcısı değiller.
Sonra siktiret diyorsun, nasılsa kaçarım diyorsun. Neden mi? Çünkü o hikayenin baş kahramanı zaten sensin. Hikaye senin at gözlüklerin arasından yazılıyor...
Not: Bu yazının dipnotu olarak şunu belirtmezsem ölürüm. Bizim okulda bir rektör adayı vardı. Listede ikinci sırada olduğu halde, YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığı'na birinci sırada gönderilmişti. Veya bürokrasisi nasılsa öyle işte... Ve öğretim görevlileri, personeli tarafından ikinci sıradan seçilen bu rektör, okulumuzun yeni rektörü olmuştu. Okulda günahıyla sevabıyla iş yaptı. Ardından gelen seçimde birinci sırada seçildi; ancak bu sefer atamada yine ikinci sıradaki bambaşka bir aday, rektör yapıldı.
Ve emin olun, eski rektör seçilirken Türkiye'yi kurtaran adamlar; aynı rektör düşerken de dünyayı kurtarıyorlardı, çay sigara eşliğinde. Neyin savunmasını yapıyorsunuz bana? Neyin derin devletini anlatıyorsunuz? İki yüzlü serserilersiniz hepiniz ve diğerlerinden farksızsınız. "Rektörün ayağını kaydıracaklar..." Kayacak o ayak eyvallah da, üç dört sene önce rektör olduğu zaman sövdüğün adamı şu anda savunuyorsun; rektör seçildiği teknikle rektörlükten indirildiği için...
"Hepiniz siktirin gidin başımdan, ben böyle iyiyim."
Eylemlere katılan, sol yumruğunu sıkan, emekten bahseden ve Converse'leriyle masabaşında ülkeyi kurtaran o kadar fazla insan var ki... Aslında yargılayamıyorsun da, çünkü biliyorsun; bu bir gençlik hevesi. Öyle ya da böyle, bu yollardan herkes geçiyor sen geçmemiş olsan da.
İnsanların belli dönemleri var. Birinci dönemde, dünyayı sallamıyorsun ki bu senin ergenliğin oluyor. Etrafındakilerin ne düşündükleri, ülkende neler gerçekleştiği umrunda olmuyor. Sadece kendi küçük dünyan sana yetiyor. Kendi isyanın, kendi yumrukların, kendi hayatın...
Ardından bir adım atıyorsun. Bu sefer üniversitedesin, soruyorlar sana; nesin sen, solcu musun sağcı mısın. Ona göre arkadaş çevren şekillenirken, diyemiyorsun bazen: "Ben sadece dalga geçiyorum. Politikacıları sevmem, siyasileri de... Hepsinin canı cehenneme." Çünkü bunu dediğin zaman da adın anarşiste çıkıyor. "Hepiniz siktirin gidin başımdan, ben böyle iyiyim." diyemiyorsun çünkü! Kısacası, "yemiyor."
Bir süre daha geçiyor... Bu sefer arkadaşlarının evliliklerini görüyorsun, siyasi çerçevede aynı arkadaşlarının ev hayatına alışmalarının ardından sosyal medyayı sağ ya da sol, milliyetçi ya da komünist, ulusalcı ya da dinci şeklinde paylaşmalarla darladığını görüyorsun. Kimine küfrediyorsun, kimine helal olsun diyorsun.
Ama sen hep dışarıda kalıyorsun, hiç katılmıyorsun. Bu diyalogların hiç biri ilgini çekmiyor. Bu paylaşımların hiç birini beğenmiyorsun. Çünkü hiç birini umursamıyorsun. İçinden geçiriyorsun, insan dinini de siyasi görüşünü de kendi içinde yaşamalı diyorsun. Ancak bunu insanlara anlatamıyorsun. O rakı sofrasında yakın tarihi konuşsalar da, yeni yönetim biçimini tartışsalar da hiç bir şeyin değişmeyeceğini anlatamıyorsun. Zira; değişen hiç bir şey olmuyor. Ne senin hayatında, ne benim hayatımda. Belki biraya sigaraya bir iki zamla "Yeter ama..." diye sinire kesiyorsun. Fakat biliyorsun işte, kurtaramayacaksın hiç bir şeyi ve saygı duyduğun tek kesim; meydanlara çıkıp yürüyen, sesini sonuna kadar çıkartan kesim oluyor. Neden mi? Onlar senin yakınındakiler gibi tatlı su solcusu ya da tatlı su sağcısı değiller.
Sonra siktiret diyorsun, nasılsa kaçarım diyorsun. Neden mi? Çünkü o hikayenin baş kahramanı zaten sensin. Hikaye senin at gözlüklerin arasından yazılıyor...
Not: Bu yazının dipnotu olarak şunu belirtmezsem ölürüm. Bizim okulda bir rektör adayı vardı. Listede ikinci sırada olduğu halde, YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığı'na birinci sırada gönderilmişti. Veya bürokrasisi nasılsa öyle işte... Ve öğretim görevlileri, personeli tarafından ikinci sıradan seçilen bu rektör, okulumuzun yeni rektörü olmuştu. Okulda günahıyla sevabıyla iş yaptı. Ardından gelen seçimde birinci sırada seçildi; ancak bu sefer atamada yine ikinci sıradaki bambaşka bir aday, rektör yapıldı.
Ve emin olun, eski rektör seçilirken Türkiye'yi kurtaran adamlar; aynı rektör düşerken de dünyayı kurtarıyorlardı, çay sigara eşliğinde. Neyin savunmasını yapıyorsunuz bana? Neyin derin devletini anlatıyorsunuz? İki yüzlü serserilersiniz hepiniz ve diğerlerinden farksızsınız. "Rektörün ayağını kaydıracaklar..." Kayacak o ayak eyvallah da, üç dört sene önce rektör olduğu zaman sövdüğün adamı şu anda savunuyorsun; rektör seçildiği teknikle rektörlükten indirildiği için...
"Hepiniz siktirin gidin başımdan, ben böyle iyiyim."
23 Ağustos 2012 Perşembe
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 38
Kusup kurtulsam olur mu? Olmuyor. Çünkü kustuktan sonra içmeye devam ettiğim de oldu, uykusuzluğa devam ettiğim de, titreyerek uyuduğum da... Ezeldendir alkole yatkın bir midem yok. Dolayısıyla son olmayacak bu, ilk olmayacağı gibi... Yazarken de böyleydi bu, sevişirken de, serserilik yaparken de, düzgün bir ilişkiye başlayıp kendimi kandırdığımda da, hiç bir şeyin sonu olmaz. Bu yüzden ilkler özeldir. Bizse kendimizi kandırırız hayattayken sonlandırdığımıza dair.
Kişisel bazda devam edersem nefret veya kinin de sonu gelmiyor bende galiba.
----------------------------------------------------
-Ne yaptın ne yaptın?!
(Duymamıştı, tekrarlayıp üstüne basa basa anlatmam için sormuyordu... Taksim'de metroya yürüyorduk basit bir akşam ertesinde)
-Ürolojiye gittim. Bir şikayetim olmadığını ancak ne olur ne olmaz diye test yaptırmak istediğimi söyledim. Adam da aval aval bana baktı... Bakteriyel olabilir mi dedim. O da "Bakteriyel olsa akıntın veya kaşıntın olur." şeklinde salakça bir sebeple geçiştirdi.
-Ee?
-Serum testi yapın o zaman dedim ben de. Kan testi yaptırdım yani Hepatit, HIV falan sorgulamak adına. Temiz çıktım.
-Hayırlısı be gülüm.
-Oğlum sanırım temiz çıkmasam kadınlarla birlikte olmaya devam ederdim. Korunmalı ya da korunmasız.
-Oha, neden?
-İnsanlardan nefret ediyorum?
-Ben kendimi misantrof sanırdım; sen daha fenaymışsın lan! Öldürecek misin hepsini?
-Bilmem. Geliyorlar bazen işte bazı bazı...
Alkolün gazıyla söylediğim bir çift laftı. Acaba alkol gerçekten bilinçaltımızı mı yansıtır; yoksa amacım o an arkadaşımı rahatsız etmek miydi; hatırlayamıyorum. Zaten biraz bira, biraz şarap önce değil; bayağı bir takım bira önceydi.
Ama düşünüyorum da, oraya giderken karşılaştığım dünyalar tatlısı mendilci bir kızın elini şişeye doldurduğu suyla yıkamasını, sırf tepkisini merak ettiğim için "Bu kadar para var üstümde"(Örneğin bir iki lira eksik) dediğim taksicinin "Canın sağolsun." cevabını aldığımda, yaşlandığı için oturarak namaz kılan; beyinsiz evlatları yüzünden kendi işini halletmeye çalışan ihtiyarları gördüğümde, ailemi veya arkadaşlarımı düşündüğümde (o küçücük çevreyi yani) insanların o kadar da kötü olmadığını; nefretin gereksizliğini sorguluyorum kendi içimde. Sonra diyorum ki; "İstisnalar kaideyi bozmaz."
Bir gün, bir soru gelmişti ve bayağı başarılıydı.
-Madem sevmiyorsun, neden o kadar aptal kadınla diyaloğa giriyorsun? Veya tanımadığın heriflerle barda otururken muhabbet ediyorsun? Sevmiyorsan neden barlara gidiyorsun, onları görmek için değil mi?
Cevaplamıştım...
-Erkekler bana içki ısmarlamak için, kadınlar ise peynirli whopperıma üflemek için varlar diye.
Muhtemelen benden beklediği cevap: "Her insandan öğreneceğin bir şeyler vardır." idi. Ancak o cevap gelmeyince sessizlik kapladı ortamı.
Özendiğim ve idol tuttuğum üç büyük yabancı yazardan biri(diğer ikisi Palahniuk ve Fante'dir) olan Bukowski'nin harika bir lafı var ki durumun özeti...
"İnsanlardan nefret etmiyorum. Sadece onlar etrafta değilken kendimi daha iyi hissediyorum."
Kişisel bazda devam edersem nefret veya kinin de sonu gelmiyor bende galiba.
----------------------------------------------------
-Ne yaptın ne yaptın?!
(Duymamıştı, tekrarlayıp üstüne basa basa anlatmam için sormuyordu... Taksim'de metroya yürüyorduk basit bir akşam ertesinde)
-Ürolojiye gittim. Bir şikayetim olmadığını ancak ne olur ne olmaz diye test yaptırmak istediğimi söyledim. Adam da aval aval bana baktı... Bakteriyel olabilir mi dedim. O da "Bakteriyel olsa akıntın veya kaşıntın olur." şeklinde salakça bir sebeple geçiştirdi.
-Ee?
-Serum testi yapın o zaman dedim ben de. Kan testi yaptırdım yani Hepatit, HIV falan sorgulamak adına. Temiz çıktım.
-Hayırlısı be gülüm.
-Oğlum sanırım temiz çıkmasam kadınlarla birlikte olmaya devam ederdim. Korunmalı ya da korunmasız.
-Oha, neden?
-İnsanlardan nefret ediyorum?
-Ben kendimi misantrof sanırdım; sen daha fenaymışsın lan! Öldürecek misin hepsini?
-Bilmem. Geliyorlar bazen işte bazı bazı...
Alkolün gazıyla söylediğim bir çift laftı. Acaba alkol gerçekten bilinçaltımızı mı yansıtır; yoksa amacım o an arkadaşımı rahatsız etmek miydi; hatırlayamıyorum. Zaten biraz bira, biraz şarap önce değil; bayağı bir takım bira önceydi.
Ama düşünüyorum da, oraya giderken karşılaştığım dünyalar tatlısı mendilci bir kızın elini şişeye doldurduğu suyla yıkamasını, sırf tepkisini merak ettiğim için "Bu kadar para var üstümde"(Örneğin bir iki lira eksik) dediğim taksicinin "Canın sağolsun." cevabını aldığımda, yaşlandığı için oturarak namaz kılan; beyinsiz evlatları yüzünden kendi işini halletmeye çalışan ihtiyarları gördüğümde, ailemi veya arkadaşlarımı düşündüğümde (o küçücük çevreyi yani) insanların o kadar da kötü olmadığını; nefretin gereksizliğini sorguluyorum kendi içimde. Sonra diyorum ki; "İstisnalar kaideyi bozmaz."
Bir gün, bir soru gelmişti ve bayağı başarılıydı.
-Madem sevmiyorsun, neden o kadar aptal kadınla diyaloğa giriyorsun? Veya tanımadığın heriflerle barda otururken muhabbet ediyorsun? Sevmiyorsan neden barlara gidiyorsun, onları görmek için değil mi?
Cevaplamıştım...
-Erkekler bana içki ısmarlamak için, kadınlar ise peynirli whopperıma üflemek için varlar diye.
Muhtemelen benden beklediği cevap: "Her insandan öğreneceğin bir şeyler vardır." idi. Ancak o cevap gelmeyince sessizlik kapladı ortamı.
Özendiğim ve idol tuttuğum üç büyük yabancı yazardan biri(diğer ikisi Palahniuk ve Fante'dir) olan Bukowski'nin harika bir lafı var ki durumun özeti...
"İnsanlardan nefret etmiyorum. Sadece onlar etrafta değilken kendimi daha iyi hissediyorum."
19 Ağustos 2012 Pazar
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 37
Stereotyping...
Türkçeleştirmeye çalışsak, "tek tipleştirme" diyebiliriz belki. Herkesin gözünde bu, faşizan ya da ırkçı bir hareket. Türkiye'de kime, insanları tek tipleştiren bir adam olduğunu söylesen üstüne yürür. Ne faşistliğin kalır, ne ırkçılığın... Çünkü kimileri daha insancıl "eğlenir." Kimiyse benim gibi, dalga geçerek. Ancak sadece "kendinden olmayanla" değil, her şeyle.
Örneğin üniversite birinci sınıftayken okulumuzdaki Asyalılar'a "Teriyaki Boyz" derdik lakabı "Gattuso" olan arkadaşımla beraber. Siyahi öğrencilerin lakabıysa belliydi, "50 Cent" ya da "Jay Z". Sinirleniyorlardı muhtemelen, çünkü büyük sancılar çekerek buraya geliyorlardı ve amaçları okumaktı. Ama biz sadece eğleniyorduk. Biz kendimizle de dalga geçiyorduk. "Allah'ın Türkleri" diyerek başladığımız zilyon muhabbet vardı.
Türkiye'de ırkçılık olduğuna inanmıyorum şeklinde bir çıkış yapmayacağım tabii ki, ancak kendisiyle bu kadar dalga geçen başka bir millet olduğunu da sanmıyorum. "Bir Türk, bir Fransız, bir İngiliz" şeklinde başlayan fıkralar mı dersin; laz fıkraları mı dersin, Ege şivesiyle -Egeliler dahil- herkesin dalga geçmesi mi dersin... Örnekler gırla. E ama dedim ya başta da, amaç hep eğlenmekti; en azından bizim için.
Oturup düşündüğüm zaman, çok yakın Kürt dostlarım var. Ancak "Amına kodumun Kürtleri gibi arabayı güneşin altına mı park ettin lan yine!" dediğim zamanlar da var. Veya keza; kendi kimliğimden örnekle yola çıkarsak; "Türk gibi yine interneti bulduğun anda porno sitelere sardın di mi at kafası?" şeklinde çıkışlarım da oldu. Sadece benim değil, yakınımda tuttuğum herkesin böyle çıkışları var.
Kısaltarak geçmek gerekirse, sadece eğleniyoruz. Art niyet yok. En azından bende, çünkü ırkçı değilim, hepinizden aynı düzeyde nefret ediyorum ve tek istediğim bir iki muhabbet... Japon turistlerin boynuna taktığı fotoğraf makinesiyle, Almanlar'ın İstanbul'daki ucuz barlardan çıkmamasıyla, burada yaşayan Amerikalılar'ın para biriktirmek için yaşıyor olmaları sebebiyle her şeyin ucuzuna kaçmak istemeleri ve "varyemez amca"yı oynamalarıyla, siyahi futbolculara taktığımız "Eminönü'nün saatçisi" benzetmesiyle (veya Shabani Nonda'ya, gittiğimiz Galatasaray maçlarında aletinin boyutu üzerinden tüm taraftar olarak yaptığımız 'stereotyping' ile), Aleviler'in "boğma rakıcı" olmasıyla, Yahudiler'in paragözlüğüyle ve daha bir çok örnekle dalga geçtiğimiz kadar, kendimizle de dalga geçiyoruz işte. Peki biz kim miyiz? Ben ve benim gibi düşünenler. (Kaç kişi? Üç?)
Altı üstü eğleniyoruz, abartmanın alemi ne?
Ama dipnot olarak geçmek lazım, bu "Abartmanın alemi ne?" cümlesinin altında; Türkiye'de yaşanan gerçek "Irkçılığı" (Emre'yi hatırlatırım, Zokora'yı da...) gözardı etmek yok. Çünkü gayet kötü niyetle yapılan hareketler de var... Ayrıca kendimi veya benim gibi düşünenleri hiç bir şekilde bir basın mensubu, bir siyasi, bir politik veya bir medya maymunuyla; köşe yazarıyla aynı kefeye koymam. Neden mi? Çünkü bizim çıkarlarımız yok, davranışlarımız açıklamalarımız veya yaptığımız şakaların bize tek getirisi; bir iki kahkaha. Onlarda durum böyle değil. Ve bu yüzden de bazı şakalara üzülmenizi anlayışla karşılayabiliyoruz. Ancak siz de bizi anlayışla karşılayın bazen, olur mu? Sonuç olarak, etnik köken veya ırsi kimliğiniz üzerinden size seslenen biri, her daim art niyet taşımıyordur. Ulan Rooney'nin "Turkey" şakası bile sikimde olmadı benim be...
Türkçeleştirmeye çalışsak, "tek tipleştirme" diyebiliriz belki. Herkesin gözünde bu, faşizan ya da ırkçı bir hareket. Türkiye'de kime, insanları tek tipleştiren bir adam olduğunu söylesen üstüne yürür. Ne faşistliğin kalır, ne ırkçılığın... Çünkü kimileri daha insancıl "eğlenir." Kimiyse benim gibi, dalga geçerek. Ancak sadece "kendinden olmayanla" değil, her şeyle.
Örneğin üniversite birinci sınıftayken okulumuzdaki Asyalılar'a "Teriyaki Boyz" derdik lakabı "Gattuso" olan arkadaşımla beraber. Siyahi öğrencilerin lakabıysa belliydi, "50 Cent" ya da "Jay Z". Sinirleniyorlardı muhtemelen, çünkü büyük sancılar çekerek buraya geliyorlardı ve amaçları okumaktı. Ama biz sadece eğleniyorduk. Biz kendimizle de dalga geçiyorduk. "Allah'ın Türkleri" diyerek başladığımız zilyon muhabbet vardı.
Türkiye'de ırkçılık olduğuna inanmıyorum şeklinde bir çıkış yapmayacağım tabii ki, ancak kendisiyle bu kadar dalga geçen başka bir millet olduğunu da sanmıyorum. "Bir Türk, bir Fransız, bir İngiliz" şeklinde başlayan fıkralar mı dersin; laz fıkraları mı dersin, Ege şivesiyle -Egeliler dahil- herkesin dalga geçmesi mi dersin... Örnekler gırla. E ama dedim ya başta da, amaç hep eğlenmekti; en azından bizim için.
Oturup düşündüğüm zaman, çok yakın Kürt dostlarım var. Ancak "Amına kodumun Kürtleri gibi arabayı güneşin altına mı park ettin lan yine!" dediğim zamanlar da var. Veya keza; kendi kimliğimden örnekle yola çıkarsak; "Türk gibi yine interneti bulduğun anda porno sitelere sardın di mi at kafası?" şeklinde çıkışlarım da oldu. Sadece benim değil, yakınımda tuttuğum herkesin böyle çıkışları var.
Kısaltarak geçmek gerekirse, sadece eğleniyoruz. Art niyet yok. En azından bende, çünkü ırkçı değilim, hepinizden aynı düzeyde nefret ediyorum ve tek istediğim bir iki muhabbet... Japon turistlerin boynuna taktığı fotoğraf makinesiyle, Almanlar'ın İstanbul'daki ucuz barlardan çıkmamasıyla, burada yaşayan Amerikalılar'ın para biriktirmek için yaşıyor olmaları sebebiyle her şeyin ucuzuna kaçmak istemeleri ve "varyemez amca"yı oynamalarıyla, siyahi futbolculara taktığımız "Eminönü'nün saatçisi" benzetmesiyle (veya Shabani Nonda'ya, gittiğimiz Galatasaray maçlarında aletinin boyutu üzerinden tüm taraftar olarak yaptığımız 'stereotyping' ile), Aleviler'in "boğma rakıcı" olmasıyla, Yahudiler'in paragözlüğüyle ve daha bir çok örnekle dalga geçtiğimiz kadar, kendimizle de dalga geçiyoruz işte. Peki biz kim miyiz? Ben ve benim gibi düşünenler. (Kaç kişi? Üç?)
Altı üstü eğleniyoruz, abartmanın alemi ne?
Ama dipnot olarak geçmek lazım, bu "Abartmanın alemi ne?" cümlesinin altında; Türkiye'de yaşanan gerçek "Irkçılığı" (Emre'yi hatırlatırım, Zokora'yı da...) gözardı etmek yok. Çünkü gayet kötü niyetle yapılan hareketler de var... Ayrıca kendimi veya benim gibi düşünenleri hiç bir şekilde bir basın mensubu, bir siyasi, bir politik veya bir medya maymunuyla; köşe yazarıyla aynı kefeye koymam. Neden mi? Çünkü bizim çıkarlarımız yok, davranışlarımız açıklamalarımız veya yaptığımız şakaların bize tek getirisi; bir iki kahkaha. Onlarda durum böyle değil. Ve bu yüzden de bazı şakalara üzülmenizi anlayışla karşılayabiliyoruz. Ancak siz de bizi anlayışla karşılayın bazen, olur mu? Sonuç olarak, etnik köken veya ırsi kimliğiniz üzerinden size seslenen biri, her daim art niyet taşımıyordur. Ulan Rooney'nin "Turkey" şakası bile sikimde olmadı benim be...
16 Ağustos 2012 Perşembe
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 36
Evet mutluyum ama hayat, bağımsız avrupa filmlerindeki gibi(misal: amelie) toz pembe değil. en azından kırmızı bir ferrariniz, sürekli aldattığınız bir sevgiliniz yoksa.
Mutluluğu bunlar getirmez. Bunlar sadece dünyada olan biteni unutmanızı, kendinizi düşünmenizi sağlar. "Ignorance is bliss." (ing. Umursamamak, kutsaldır - gerçi tam bir İngilizce karşılığını bulamayız ama neyse) Ancak aynı şekilde, televizyonu bile olmayan; gazete okumayan, interneti takip etmeyen, köy hayatı yaşayan bir taşralı emin olun hepinizden daha mutludur. Çünkü dünya onun için köyünden, kasabasından ibarettir. Burada aşağıladığınız köylüler,veya Amerika'da aşağılanan "Redneck" ya da "White Trash" diye adlandırılan güney eyaletlerinin çiftlik beyazları, veya Afrika'da kabile hayatı yaşayan ilkeller... Hepsi sizden daha mutlu ve hayat onlara da toz pembe, hayallerinizdekileri ellerinde tutmasalar bile.
Geçen yaz, alkolü kesmem gerekmişti Roaccutane'dan ötürü. Alkolü kesmişken hazır, sigarayı da bırakayım ulan dedim kendi kendime. Eh, tabi o zamanlar bir de sevgilim vardı. Hayat güllük gülistanlık, sevgili terk edince senaryo bir kez daha ters düz oldu. Tekrar sigaraya başladım, alkolle Roaccutane'ları yuvarlıyordum. Her "başarıyla çıktığım" karaciğer testinden sonra bir kez daha dinliyordum; Alice In Chains'ten Rooster'ı. Ancak bir yanım da kendimi o kadar inandırmıştı ki sigarayı tekrar bırakırsam mutlu mesut yaşayacağıma; iki gün bırakıyor; üçüncü gün tekrar içiyordum. Bir hafta bırakıyor, bir haftanın sonunda tekrar başlıyordum. Arkadaşlarım arasında makara konusu olmuştu benim sigarayı bırakmam. Hesapta sigarayı bırakınca spora tekrar ağırlık verecektim, eski sevgiliyi unutacaktım, alkolü daha az alacaktım... Saçma hayaller ve planlar.
Bugün spordan çıkarken, son bir haftayı ne kadar mutlu geçirdiğimi farkettim. Eski ben oluyordum. Ondan önceki ben. Ancak sigaraya da devam ediyordum. Alakası yoktu ve bunu yeni fark ediyordum. Mutluydum artık çünkü onu silebilmiştim. Üstesinden gelebilmiştim. Harika bir histi. Nasıl tanımlayabilirim; üniversitedeyken uzun süre evinize dönmezsiniz. Bir gece otobüsüyle varırsınız evinize. Ağzınız sigara dumanı ve otobüste ikram edilen iğrenç topkekten ötürü tiksinç bir hal almıştır. Açsınızdır, aç karna sigara üstüne sigara yakmışsınızdır her molada. Evinize dönersiniz, memleketinize... Kapıyı kendi anahtarınızla açarsınız o mesajı bir kez daha vermek için. "Burası hala benim evim." diyebilmek için. Anneniz boynunuza atlar, babanız size sarılır ve kahvaltı sofrasının güneşin altına hazırlanmış olduğunu görürsünüz. İşte o kahvaltı sofrasını fark etmek gibi bir şeydi üstesinden geldiğimi fark etmem. Sonra her eve dönüşümde kahvaltı bitince yaptığım gibi, çayın son yudumunu alıp yaktığım sigarayı yakıyordum adeta. Ağzımda Powerade tadı vardı, saat akşamın dokuzuydu ve yalnız başıma yürüyordum sokakta; ayağımda parmak arası terlik, üstüm terli... Ancak hissettiklerim birebir aynıydı. Kendimizi şartlamak yersizdir, "Mutlu olmak için şunu yapmalıyım" diye. Çünkü mutluluk bir anda geliverir, kapınıza. Tıpkı uzun zaman görüşmediğiniz arkadaşınızın altılı bira pakediyle kapınızı çalması gibi...
Mutluluğu bunlar getirmez. Bunlar sadece dünyada olan biteni unutmanızı, kendinizi düşünmenizi sağlar. "Ignorance is bliss." (ing. Umursamamak, kutsaldır - gerçi tam bir İngilizce karşılığını bulamayız ama neyse) Ancak aynı şekilde, televizyonu bile olmayan; gazete okumayan, interneti takip etmeyen, köy hayatı yaşayan bir taşralı emin olun hepinizden daha mutludur. Çünkü dünya onun için köyünden, kasabasından ibarettir. Burada aşağıladığınız köylüler,veya Amerika'da aşağılanan "Redneck" ya da "White Trash" diye adlandırılan güney eyaletlerinin çiftlik beyazları, veya Afrika'da kabile hayatı yaşayan ilkeller... Hepsi sizden daha mutlu ve hayat onlara da toz pembe, hayallerinizdekileri ellerinde tutmasalar bile.
Geçen yaz, alkolü kesmem gerekmişti Roaccutane'dan ötürü. Alkolü kesmişken hazır, sigarayı da bırakayım ulan dedim kendi kendime. Eh, tabi o zamanlar bir de sevgilim vardı. Hayat güllük gülistanlık, sevgili terk edince senaryo bir kez daha ters düz oldu. Tekrar sigaraya başladım, alkolle Roaccutane'ları yuvarlıyordum. Her "başarıyla çıktığım" karaciğer testinden sonra bir kez daha dinliyordum; Alice In Chains'ten Rooster'ı. Ancak bir yanım da kendimi o kadar inandırmıştı ki sigarayı tekrar bırakırsam mutlu mesut yaşayacağıma; iki gün bırakıyor; üçüncü gün tekrar içiyordum. Bir hafta bırakıyor, bir haftanın sonunda tekrar başlıyordum. Arkadaşlarım arasında makara konusu olmuştu benim sigarayı bırakmam. Hesapta sigarayı bırakınca spora tekrar ağırlık verecektim, eski sevgiliyi unutacaktım, alkolü daha az alacaktım... Saçma hayaller ve planlar.
Bugün spordan çıkarken, son bir haftayı ne kadar mutlu geçirdiğimi farkettim. Eski ben oluyordum. Ondan önceki ben. Ancak sigaraya da devam ediyordum. Alakası yoktu ve bunu yeni fark ediyordum. Mutluydum artık çünkü onu silebilmiştim. Üstesinden gelebilmiştim. Harika bir histi. Nasıl tanımlayabilirim; üniversitedeyken uzun süre evinize dönmezsiniz. Bir gece otobüsüyle varırsınız evinize. Ağzınız sigara dumanı ve otobüste ikram edilen iğrenç topkekten ötürü tiksinç bir hal almıştır. Açsınızdır, aç karna sigara üstüne sigara yakmışsınızdır her molada. Evinize dönersiniz, memleketinize... Kapıyı kendi anahtarınızla açarsınız o mesajı bir kez daha vermek için. "Burası hala benim evim." diyebilmek için. Anneniz boynunuza atlar, babanız size sarılır ve kahvaltı sofrasının güneşin altına hazırlanmış olduğunu görürsünüz. İşte o kahvaltı sofrasını fark etmek gibi bir şeydi üstesinden geldiğimi fark etmem. Sonra her eve dönüşümde kahvaltı bitince yaptığım gibi, çayın son yudumunu alıp yaktığım sigarayı yakıyordum adeta. Ağzımda Powerade tadı vardı, saat akşamın dokuzuydu ve yalnız başıma yürüyordum sokakta; ayağımda parmak arası terlik, üstüm terli... Ancak hissettiklerim birebir aynıydı. Kendimizi şartlamak yersizdir, "Mutlu olmak için şunu yapmalıyım" diye. Çünkü mutluluk bir anda geliverir, kapınıza. Tıpkı uzun zaman görüşmediğiniz arkadaşınızın altılı bira pakediyle kapınızı çalması gibi...
14 Ağustos 2012 Salı
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 35
Çok takipçim yok. Olmasa da olur zaten. Ancak burayı, veya Facebook'umu, veya Twitter hesabımı takip eden bu kadar insan arasında gerçekten değer verdiklerim de var. Aile, arkadaşlar, kadınlar(evet bazı kadınlara gerçekten büyük değer veriyorum böylece bana seksist damgası yapıştıramıyorsunuz) var, gerçekten sevdiğim bir düzine insanın içinde bulunanlar.
Yazdığım her yazıda, veya attığım her kısa iletide zaten ne olduğumu; neyle dalga geçtiğimi bir nebze belirtmeye çalıştım bu boka başladığımdan beri. Asosyal, seksomanyak(saksomanyak?), kadın delisi, yalnız, boş gibi bir çok sıfat aldım. Hak ediyorum da bir çoğunu. Umursamıyorum da sıfatları, tanımadıklarımdan gelenleri; veya yukarıda bahsettiğim çevrenin dışından gelenleri... Ancak o çevreden -üslup ve kimi zaman da içerik- yüzünden aldığım ağır(harbi ağır) eleştiriler bazen bitiriyor beni. Çöküyorum ve güvensiz hissediyorum.
Bunu okuyan herkese belirtmek istediğim tek bir şey var. Sadece eğleniyorum. Yani sizin dışarıda gece kulüplerinde, bilgisayar oyunlarında, sinemada veya standart arkadaş buluşmalarında yaptığınız şeyi yapıyorum. Benim hayatımda çok fazla etken yok. Benim hayatımda çok fazla insan yok. Benim hayatımda amaçsızca dışarı çıkmak yok. Benim hayatımda gece kulüplerinde onlarca haplanmış dangalağın arasında dans etmek yok. Benim hayatımda Machine gibi, 365 gibi mekanlar yok belirli olaylar dışında(belirli olay=doğum günü, hatır meselesi vs).
Böyle eğlenmemin kiminin kırılmasına sebebiyet vereceğini biliyorum ve yazdığım her yazının sorumluluğunu alıyorum. Ancak siz de bazı şeyleri anlamıyorsunuz. Basitliği veya şurada yazdığım üç beş kelimeyle eğlenebildiğimi, içimi dökebildiğimi veya hayatımda yaşadığım en iyi orgazmı her yazının son noktasında yaşadığımı, tuşları bile doğru düzgün çalışmayan; tutukluk yapan bir daktilonun başında geçirdiğim vaktin haddinin hesabının olmadığını ve her yazdığımı yayınlamadığımı, bu işten beklentilerimi uzun zaman önce sıfırladığımı, rol modeliniz olmadığımı, herhangi bir hareketin liderliğini üstlenecek karakter olmayacağımı, çevrenizin örnek olarak gösterdiği adam olmayacığımı, argo veya cinsellik içerikte olmadığı zaman bir şeylerin eksik kalacağını, gerek eleştirmenlerden(evet uzun zaman önce bir iki eleştirmen, editörle yazmak üzerine konuşmuştuk, yazdıklarımı paylaşmıştım) gerek yakın çevremden gelen "aslında küfür, argo, cinsel ifadeler kullanmasan bir yerlere gelebilirsin." tavsiyesine rağmen bir yerlere geleceksem de kendi 18+ üslubumla gelmek isteyeceğimi anlamıyorsunuz.
Hadi sıradan insanlar, beni tanımayanlar ve benim sallamadıklarım anlamazsa anlamasın da, neden siz?
Veya dediğiniz yoldan gidip geçmiş üzerine anılar paylaşarak, doksanlar ruhunu akla getirerek; efendi bir üslupla yazarak, değiştirerek; yazıların orijinallerindeki argo ifadelere bakarak kendimi çürütüp yüzlerce takipçim olmasına sevinebilir miydim? Veya her şeyi bıraktım; ben böyle yazsaydım; sizce eğlenebilir miydim?
Yazdığım her yazıda, veya attığım her kısa iletide zaten ne olduğumu; neyle dalga geçtiğimi bir nebze belirtmeye çalıştım bu boka başladığımdan beri. Asosyal, seksomanyak(saksomanyak?), kadın delisi, yalnız, boş gibi bir çok sıfat aldım. Hak ediyorum da bir çoğunu. Umursamıyorum da sıfatları, tanımadıklarımdan gelenleri; veya yukarıda bahsettiğim çevrenin dışından gelenleri... Ancak o çevreden -üslup ve kimi zaman da içerik- yüzünden aldığım ağır(harbi ağır) eleştiriler bazen bitiriyor beni. Çöküyorum ve güvensiz hissediyorum.
Bunu okuyan herkese belirtmek istediğim tek bir şey var. Sadece eğleniyorum. Yani sizin dışarıda gece kulüplerinde, bilgisayar oyunlarında, sinemada veya standart arkadaş buluşmalarında yaptığınız şeyi yapıyorum. Benim hayatımda çok fazla etken yok. Benim hayatımda çok fazla insan yok. Benim hayatımda amaçsızca dışarı çıkmak yok. Benim hayatımda gece kulüplerinde onlarca haplanmış dangalağın arasında dans etmek yok. Benim hayatımda Machine gibi, 365 gibi mekanlar yok belirli olaylar dışında(belirli olay=doğum günü, hatır meselesi vs).
Böyle eğlenmemin kiminin kırılmasına sebebiyet vereceğini biliyorum ve yazdığım her yazının sorumluluğunu alıyorum. Ancak siz de bazı şeyleri anlamıyorsunuz. Basitliği veya şurada yazdığım üç beş kelimeyle eğlenebildiğimi, içimi dökebildiğimi veya hayatımda yaşadığım en iyi orgazmı her yazının son noktasında yaşadığımı, tuşları bile doğru düzgün çalışmayan; tutukluk yapan bir daktilonun başında geçirdiğim vaktin haddinin hesabının olmadığını ve her yazdığımı yayınlamadığımı, bu işten beklentilerimi uzun zaman önce sıfırladığımı, rol modeliniz olmadığımı, herhangi bir hareketin liderliğini üstlenecek karakter olmayacağımı, çevrenizin örnek olarak gösterdiği adam olmayacığımı, argo veya cinsellik içerikte olmadığı zaman bir şeylerin eksik kalacağını, gerek eleştirmenlerden(evet uzun zaman önce bir iki eleştirmen, editörle yazmak üzerine konuşmuştuk, yazdıklarımı paylaşmıştım) gerek yakın çevremden gelen "aslında küfür, argo, cinsel ifadeler kullanmasan bir yerlere gelebilirsin." tavsiyesine rağmen bir yerlere geleceksem de kendi 18+ üslubumla gelmek isteyeceğimi anlamıyorsunuz.
Hadi sıradan insanlar, beni tanımayanlar ve benim sallamadıklarım anlamazsa anlamasın da, neden siz?
Veya dediğiniz yoldan gidip geçmiş üzerine anılar paylaşarak, doksanlar ruhunu akla getirerek; efendi bir üslupla yazarak, değiştirerek; yazıların orijinallerindeki argo ifadelere bakarak kendimi çürütüp yüzlerce takipçim olmasına sevinebilir miydim? Veya her şeyi bıraktım; ben böyle yazsaydım; sizce eğlenebilir miydim?
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 34
Konuşmak istediğim bir çok şey oldu hayatım boyunca. Ama erteledim hep. Yazarken ise böyle değildim. Zaten konuşurken söyleyemediklerimi yazarak içimden atıyor olmam bir yana, konuşurken yaptığım ertelemenin intikamını aldım her yazıda, her beyin kemirgeninde... Bu yüzden de bu seri her bölümü bir konu üzerine kurulmuş aptal bir drama dizisi olmadı. Ki olmasın...
Girizgahtan anladığınız üzere bu sefer de bir çok aptal konuya gireceğim, kitap okumaya üşendiği biçin bir sayfalık blog yazıları takip eden sizler de kendinizi okur yazar sanacaksınız.
İlk konu... Bir kitap okuduğumda veya film-dizi izlediğimde kendimden bir şeyler bulabildiğim bir karakter gördüğüm anda özdeşleşiyor ve etkisinde kalıyorum. O etkiyi genellikle üzerimden atamıyorum. Sanırım bu yüzden hayatım boyunca gördüğüm bir çok "şey"in kombinasyonu olabildim sadece ve özgün olamadım. Sizin rol modelleriniz vardı, babanız gibi, ağabeyiniz gibi, benimse anti kahramanlarım... Bu belki de hayatımda yaptığım en içten itiraf olacak lakin o kahramanlarla büyümekle kalmadım, hala aynı anti kahramanlar karakterimi şekillendiriyor. Ne yazık ki...
İki... Hayatında neyden asla kurtulamadın diye sorusa aklıma gelecek ilk cevap "anadolu çocuğu olmaktan..." Yani erkek kavramının içini doldurmaktan, maço kelimesinin karşılığı olmaktan. Trickster, yazar, dj, çapkın veya pick up artist... Her biri rol oynadı bende ancak değişmeyen tek bir durum vardı; "erkek" olmak. Geniş olduğum söylenebilir özellikle de sadece yattığım ve duygu beslemediğim kadınlar konusunda... Ancak belli başlı durumlarda ise tutamıyorum kendimi. Değer verdiğim bir kadının göz göre göre hata yaptığını, aldatıldığını ama "devam ettiğini" görünce mesela... "Ya ama öyle değil işte, yaşamadan bilemezsin..." Yaşamayayım, bilmeyeyim ancak hatalısın ve bu sabit. Seni korumak için elimden geleni yapıyorum sense sonunda ağlayacağını kestiremiyorsun. Belki de bu kavgalarım sebebiyle çok kadın arkadaşım yoktur, çoğu kadın arkadaşımla yatmamdan ziyade...
Üç... Ev arkadaşı arayışlarım sürüyor. Ancak en ideal adaya bile evet demek içimden gelmiyor. Hep yalnızdım. Ailemin yanında yaşarken bir an önce odama çekilirdim. Üniversite yurt hayatım bir çift kulaklıkla, ev hayatım ise odamda geçti hep. Yaklaşık üç aydır yalnız yaşıyorum ve "ev" bazında hayatımın en güzel zamanları sanki bunlar. Kısacası, alıştım işte... Hem de fazlasıyla... Ancak ekonomik olarak başka bir çıkış yolum yok. Kendinize yetebildiğinizi fark ettiğinizde arkadaşlarınızla aşağıda top oynamak yerine vaktinizi evinizde bilgisayar başında geçirirsiniz ya; böyle bir durum işte...
2010'da başladığım, yaklaşık elli sayfa yazdığım ve bilgisayarımın sabit diskinin yanması sebebiyle bıraktığım bir roman vardı. Kurgu, toplam sayfa sayısı, karakterler gibi ayrıntılar aklımdaydı ancak keyfim kaçmıştı ve bırakmıştım. "Biri" sayesinde yeniden başlama kararı aldım, tamamen bambaşka bir konuda roman yazmaya. Bu sefer yedekleyerek yazarım... O "biri" dediğim arkadaşa da buradan teşekkürler, yazmak konusunda dört günde tekrar şevklendirebildiği için beni...
m
14.08.2012
Girizgahtan anladığınız üzere bu sefer de bir çok aptal konuya gireceğim, kitap okumaya üşendiği biçin bir sayfalık blog yazıları takip eden sizler de kendinizi okur yazar sanacaksınız.
İlk konu... Bir kitap okuduğumda veya film-dizi izlediğimde kendimden bir şeyler bulabildiğim bir karakter gördüğüm anda özdeşleşiyor ve etkisinde kalıyorum. O etkiyi genellikle üzerimden atamıyorum. Sanırım bu yüzden hayatım boyunca gördüğüm bir çok "şey"in kombinasyonu olabildim sadece ve özgün olamadım. Sizin rol modelleriniz vardı, babanız gibi, ağabeyiniz gibi, benimse anti kahramanlarım... Bu belki de hayatımda yaptığım en içten itiraf olacak lakin o kahramanlarla büyümekle kalmadım, hala aynı anti kahramanlar karakterimi şekillendiriyor. Ne yazık ki...
İki... Hayatında neyden asla kurtulamadın diye sorusa aklıma gelecek ilk cevap "anadolu çocuğu olmaktan..." Yani erkek kavramının içini doldurmaktan, maço kelimesinin karşılığı olmaktan. Trickster, yazar, dj, çapkın veya pick up artist... Her biri rol oynadı bende ancak değişmeyen tek bir durum vardı; "erkek" olmak. Geniş olduğum söylenebilir özellikle de sadece yattığım ve duygu beslemediğim kadınlar konusunda... Ancak belli başlı durumlarda ise tutamıyorum kendimi. Değer verdiğim bir kadının göz göre göre hata yaptığını, aldatıldığını ama "devam ettiğini" görünce mesela... "Ya ama öyle değil işte, yaşamadan bilemezsin..." Yaşamayayım, bilmeyeyim ancak hatalısın ve bu sabit. Seni korumak için elimden geleni yapıyorum sense sonunda ağlayacağını kestiremiyorsun. Belki de bu kavgalarım sebebiyle çok kadın arkadaşım yoktur, çoğu kadın arkadaşımla yatmamdan ziyade...
Üç... Ev arkadaşı arayışlarım sürüyor. Ancak en ideal adaya bile evet demek içimden gelmiyor. Hep yalnızdım. Ailemin yanında yaşarken bir an önce odama çekilirdim. Üniversite yurt hayatım bir çift kulaklıkla, ev hayatım ise odamda geçti hep. Yaklaşık üç aydır yalnız yaşıyorum ve "ev" bazında hayatımın en güzel zamanları sanki bunlar. Kısacası, alıştım işte... Hem de fazlasıyla... Ancak ekonomik olarak başka bir çıkış yolum yok. Kendinize yetebildiğinizi fark ettiğinizde arkadaşlarınızla aşağıda top oynamak yerine vaktinizi evinizde bilgisayar başında geçirirsiniz ya; böyle bir durum işte...
2010'da başladığım, yaklaşık elli sayfa yazdığım ve bilgisayarımın sabit diskinin yanması sebebiyle bıraktığım bir roman vardı. Kurgu, toplam sayfa sayısı, karakterler gibi ayrıntılar aklımdaydı ancak keyfim kaçmıştı ve bırakmıştım. "Biri" sayesinde yeniden başlama kararı aldım, tamamen bambaşka bir konuda roman yazmaya. Bu sefer yedekleyerek yazarım... O "biri" dediğim arkadaşa da buradan teşekkürler, yazmak konusunda dört günde tekrar şevklendirebildiği için beni...
m
14.08.2012
11 Ağustos 2012 Cumartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 33
Şikayet etmek, sakız çiğnemekten bile daha kolay. Gerçekten... Bir laf duymuştum yakın zamanda "Dertler sik gibidir, en büyüğü benimki sanırsın." Komik, ancak gerçeklik payı da fazlasıyla var.
Çok fazla şikayet ediyorsun hayatından. Dertlerin var ancak dünyada daha büyük dert yok mu? Tabii ki var. Evine ekmek götüremeyen baba var, başlık parasıyla evlendirilen on dört yaşındaki kız var, şehit yakını olan var; var oğlu var...
Şimdi düz mantıkla, "En büyük derdiniz, yaşadığınız dert olsun be..." diyecek değilim. Tabii ki herkesin değer yargıları var, herkesin bireysel sıkıntıları var ve herkesin pireyi deve yapma durumları var.
Ancak her derdinde "şikayet eden" adam kadar nefret ettiğim bir şey yok dünyada. Gerçekten... Hatta bunu bir de Facebook'ta uzun uzun iletiler paylaşarak yapıyorlar ya, ayrı fitil oluyorum. Peki sen nesin diye soracaksın değil mi, ben başıma gelenleri yazıyorum; şikayet etmiyorum ve "eğip başımı usul usul yürüyorum." (Masumiyet, Haluk Bilginer)
Büyük bir şirkette çalışmaya başlar, beyaz yakalı olursun; stresten şikayet edersin. Küçük şirkette yüksek mevkiden çalışmaya başlarsın, şirketin kurumsal olmamasından şikayet edersin.
Araba alır, arabanın klimasının ve teybinin yokuş yukarı giderken birlikte çalışamamasından şikayet edersin.
Tatile gider, otelde Rus kız olmamasından şikayet edersin.
Yeni eve taşınır, evin saten boya olmamasından şikayet edersin.
İstediğin okulda yüksek lisansa başlar, yaptığın veya yapacağı belge işleri, getir götür başlangıçlarından şikayet edersin.
Erasmus'la yurtdışına gider, aileni göremediğinden şikayet edersin.
Yurtdışında çalışmaya başlar, yurtdışında Türk yemeği yiyemediğinden şikayet edersin.
Ağlarsın, her zaman, susmadan... Ve asla bilmezsin ki şikayet ettiklerin, aslında senin verdiğin kararın sonuçlarıdır. Dertlenirsin, ancak kendi kararların yüzünden dertlenirsin ve bu yüzden işte senin sikindirik birincil dünya dertlerine değil, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde gördüklerime, bir kadının içine giremeden daha on sekiz yaşında yaka paça doğuya gönderilen askerlere, unutulup gidilen, sokakta yaşayan anne babalara, sevdiği kadını, istenen başlık parasını denkleştirecek gücü veya diploma sahibi olmadığı için öpemeyen adamlara üzülürüm ben.
Defolun gidin, cidden. İnsani yönüm fazlasıyla az zaten, o azıcık insancıl yanımı da sizin ağız kokunuzu, pişmanlıklarınızı ve boş dertlerinizi dinleyerek köreltmeyeyim.
Çok fazla şikayet ediyorsun hayatından. Dertlerin var ancak dünyada daha büyük dert yok mu? Tabii ki var. Evine ekmek götüremeyen baba var, başlık parasıyla evlendirilen on dört yaşındaki kız var, şehit yakını olan var; var oğlu var...
Şimdi düz mantıkla, "En büyük derdiniz, yaşadığınız dert olsun be..." diyecek değilim. Tabii ki herkesin değer yargıları var, herkesin bireysel sıkıntıları var ve herkesin pireyi deve yapma durumları var.
Ancak her derdinde "şikayet eden" adam kadar nefret ettiğim bir şey yok dünyada. Gerçekten... Hatta bunu bir de Facebook'ta uzun uzun iletiler paylaşarak yapıyorlar ya, ayrı fitil oluyorum. Peki sen nesin diye soracaksın değil mi, ben başıma gelenleri yazıyorum; şikayet etmiyorum ve "eğip başımı usul usul yürüyorum." (Masumiyet, Haluk Bilginer)
Büyük bir şirkette çalışmaya başlar, beyaz yakalı olursun; stresten şikayet edersin. Küçük şirkette yüksek mevkiden çalışmaya başlarsın, şirketin kurumsal olmamasından şikayet edersin.
Araba alır, arabanın klimasının ve teybinin yokuş yukarı giderken birlikte çalışamamasından şikayet edersin.
Tatile gider, otelde Rus kız olmamasından şikayet edersin.
Yeni eve taşınır, evin saten boya olmamasından şikayet edersin.
İstediğin okulda yüksek lisansa başlar, yaptığın veya yapacağı belge işleri, getir götür başlangıçlarından şikayet edersin.
Erasmus'la yurtdışına gider, aileni göremediğinden şikayet edersin.
Yurtdışında çalışmaya başlar, yurtdışında Türk yemeği yiyemediğinden şikayet edersin.
Ağlarsın, her zaman, susmadan... Ve asla bilmezsin ki şikayet ettiklerin, aslında senin verdiğin kararın sonuçlarıdır. Dertlenirsin, ancak kendi kararların yüzünden dertlenirsin ve bu yüzden işte senin sikindirik birincil dünya dertlerine değil, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde gördüklerime, bir kadının içine giremeden daha on sekiz yaşında yaka paça doğuya gönderilen askerlere, unutulup gidilen, sokakta yaşayan anne babalara, sevdiği kadını, istenen başlık parasını denkleştirecek gücü veya diploma sahibi olmadığı için öpemeyen adamlara üzülürüm ben.
Defolun gidin, cidden. İnsani yönüm fazlasıyla az zaten, o azıcık insancıl yanımı da sizin ağız kokunuzu, pişmanlıklarınızı ve boş dertlerinizi dinleyerek köreltmeyeyim.
28 Temmuz 2012 Cumartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 32
Şunu dinleyerek okuyun, ki ben bunu dinleyerek yazdım:
Aile ilişkileriniz nasıl? İyi değil mi? Aslında çok da umrumda değil... Bir baştan, bir sondan şeklinde gideceğimiz bir yazı bu. Konusu? Konuyu boş ver, bırak dağınık kalsın, oralara gelemedik daha.
Gün boyu aklımdaydı bir şeyler karalamak, yazmak veya kusmak. Küfür etmek? Hayır tarzım değil, en azından bugün için. Her şeyin başlangıcı, evimde bulduğum Lombak dergileridir. Evimde derken, öyle öğrenci evinden değil; gerçek “ev”imden bahsediyorum. Üç ya da dört gün önce eve döndüm, orayı burayı kurcalarken üniversite birinci sınıfta aldığım Lombak dergilerini gördüm. Ki şu an dilendiğiniz, taptığınız çoğu karikatürist zamanında Lombak çizeriydi. Yiğit Özgürler, Uğur Gürsoylar, Umut Sarıkayalar...
Ancak bazen gülemezsin işte, karikatür dergilerine bile. Çünkü Lombak, bana iki durumu ve iki anıyı hatırlatır, deliler gibi sıkıldığım 2002 yazında Gökova’da, televizyonu bile olmayan bir evde geçirdiğim –yazlık- zamanını ve 2005 yazında, suratım ve sırtımın komple sivilceyle kaplı olduğu, ağızdan bile çekmeden içtiğim sigaraların üstümü leş gibi yaptığı, Merkez Final dershanesinde sevdiğim bir kadını hatırlatır. O kadın kim miydi? Şuradan buyrun(Heart Shaped Box)
Dün bir dal sigara yakmıştım onu düşünerek, aptalca... Eviniz sitede; apartmanlardan birinin en üst katındaysa, merdiven arasında sadece düşünerek sigara içebilirsiniz. Neden evin içinde içmediğimi soracaksınız; nedeni şu: aileme sigara içmeyeceğime dair verdiğim söz. İçtiğimi biliyorlar, alenen söylediğimi de; ancak evin içinde içmek, garip geliyor... Özellikle de sigarayı kırk sene içip iki yıl önce bırakmış bir babaya sahipseniz ki ailemin evini sigara dumanına maruz bırakmak istemem.
Kadının adı Dilara’ydı –kız/kadın ayrımı yapmaktan nefret ettiğimi daha önce de söylemiştim- içime oturdu, araştırdım. Facebook’tan buldum, -ekleme ve mesaj gönderme dahil- hiç bir şey yapamazdım. Beni engellediğinden ötürü olduğunu sanmıyorum, daha ziyade bulunsa da ulaşılmak istemiyordu. Twitter’ına ulaştım, bir ileti gönderdim; umursamadı. Umursamayacağı da belliydi başından beri, ama ne bileyim, belki bir umut, veya standart bir “çay”.
Uyandım, havuza girdim, takıldım; içtim ve eve döndüm. Aslına bakarsanız Mersin’in en çekici mekanlarından birinde güzel güzel içtik, eğlenir taklidi yaptık ve eve dönüş yolundayken arkadaşlarım bir gece kulübüne gitmek istediler. Üzerimizdeyse şortlar vardı, eve döndük –siteye- ve ben umarsızca “Yok abi ben buraya geldikten sonra hayatta bir daha dışarı çıkmam” demiştim, onlar şortları pantolonla değiştirme planları yaparken.
Onlar yola çıktı; bense bakkaldan iki bira alıp, eve girdim. Orucu kaçırmayan annemi gördüm, öptüm ve şunu söyledim; “Burası senin kutsalın, biliyorum ancak bir şeyler karalamam lazım. Bugüne mahsus evde içmemin sakıncası var mı?”
Bunu söylemeden de gayet içebilirdim evde, el altından; veya göstere göstere. Ancak büyüyordum. Veya büyüdüğümü hissediyordum. Onu kırmak; daha doğrusu bu noktaya gelmemdeki en büyük katkıyı sağlamış iki insandan birini kırmak (diğeri tabii ki babamdır) hayatımda isteyeceğim en son şeydi. Siz her ne kadar ailenize küfreden ergen takımından olsanız da; ailemde en çok benimsediğim taraf babamın tarafı olsa da; annemi üzmeyi asla istemem.
Velhasıl; geçtim bilgisayarın başına ki aklımda şunları yazmak varken...
Büyümek mi istiyorsunuz? Ya da olgunlaşmak? Hatalarınız elbet olacaktır, ancak yapmanız gereken bazı şeyler de vardır.
Bir numara... Asla, ancak asla sadece o gecelik kadınınız olacak kişiye; veya sadece bir kaç günlük kadınınız olacak kişiye; hatta “takılıyoruz abi yeaaa, fuckbuddy kıvamı” dediğiniz kadına kötü davranmayın. Neden mi? O kadın sizin ter kokan kıllı aletinizi yalamak zorunda değil. O kadın sizinle yatmak zorunda da değil. Ne olursa olsun o kadın sizi çekici bulmuş ve size katlanmayı kabul etmiş bir kadın. O size “vermiyor”; siz, onunla bir şeyler paylaşıyorsunuz. Ona kendini iyi hissettirmek sizin amacınız olmalı. Yoksa, onunla birlikte olduktan sonra kıçını dönüp yatan kendi çapında “ıssız adam” olmanın manası ne? Çok mu serseri hissediyorsun kendini? Böyle serseri olunmaz. Böyle olsan olsan; öküzün önde gideni olursun. “Hayır ben hiç bir şey hissetmiyorum; sadece sevişmek istedim ve seviştikten sonra pişman oldum” diyen ve ne yaptığının farkında olmayan ergen gerisi sefilsen sen; en azından işin bittiğinde onun boynuna veya dudaklarına yapışmayı bileceksin.
İki numara... Yine kadınlarla ilgili; bazı şeyleri hala öğrenemediysen anlatayım. Onlar sadece seninle yatsalar da; seninle daha fazlasını düşleyenlerdir. Asla ama asla onlarla sadece o çok dilendiğin şekil “fuckbuddy” olamazsın. Sana katlanırlar; ancak sen, bu sırada asla onlara eski sevgililerinden bahsetme, veya onlar yanındayken başka kadınlarla yazışma. Çünkü senin karşındaki bir “nymphe”. Seni sadece birlikte olduğunuz zaman arzulayan bir seks makinası değil; daha fazlası ki o bunu asla belli etmez.
Üç numara... “Aileni seninle ilgili yanlışlar konusunda suçladığın kadar, seninle ilgili doğru olan şeyler için sevmeyi bil.” –The Game, Neil Strauss. Ailen olmadan sen ne olurdun? Neye yarardın? Onlar olmasa nereye gelebilirdin? Bana burada liseli şekli yapma, anında suratının üzerinde bira şişesini kırarım. “Ailem olmasa ben şu anda harika bir kemancıydım.” Biliyor musun, benim ailem beni dizginlemese ben belki de konservatuar üzerinden devam edecektim, veya basketbol hayatımı bitirmeyecektim. Fakat onlar olmasa; aynı şekilde İstanbul’da kendi cehennemimin kralı olamayacaktım. Bunu da gözönünde bulundurarak konuşuyorum. Ha bir de, annen ile baban ayrıysa; bu, onların kararıdır. Anladın mı?
Dört numara... Kendini sevme, insanları da. Dairelerin olsun, birinci dairen; ikinci dairen; üçüncü dairen... Birinci daireye sadece aileni ve en sevdiğin arkadaşlarını koy. Yani dostlarını; sen düşerken de yanında olanları ve varsa sevgilini. İkinci daireye arkadaşların, yakından tanıdığın diğer insanlar girsin ve üçüncü daireye sadece selamlaştıkların girsin. Kimi, hangi daireye koyacağını iyi bil.
Beş numara... Eski sevgililerini düşünerek üzülme. Bittiyse, bitmiştir; sen dünyaya isyan etsen de... Ve geçmişe dönüp baktığında yüzünde her daim gülümseme olsun; sahte olmayan. Çünkü onları yaşamak senin hakkındı, onlara üzülmek de senin hakkındı; ancak dedim ya, “bittiyse bitmiştir.” Bunu söyle kendine sadece, “İyi ki yaşamışım.”
Bu gecelik bu kadar.
Kendi özelime gelirsek;
“They call me the matador,
I settle all the scores.”
16 Haziran 2012 Cumartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 31
Bir diyalog, kısa kısa...
Yaklaşık 3 haftadır Ağaç Ev'de çalmaya devam ediyorum. Radyonun lansman partisiyle başladı teras macerası, süregeldi... Aranızdan Ağaç Ev'i ziyaret eden var mı, bilmem; benim bulunduğum bölge, barın arkasındaki bilgisayarın başı. Barmen de, zamanında "Pencü Se" isimli, ilk programda kovulduğumuz İTÜ radyo yayınını birlikte yaptığımız Erinç... Tencere yuvarlanır kapağını bulur hesabı, Ağaç Ev terasta barın arkasındaydık.
Diyalog şuydu:
-Biz, asla kadınların birinci tercihi olamayacağız. Sadece kadınların sevgililerini aldattıkları adam olacağız.
-Neden lan?
-Ne zamandır aynaya bakmıyorsun?
Haklı olduğuma bu kadar emin hissettiğim bir sınavım olmadı hayatım boyunca, veya bir davam. Ardından müziği verdim tekrar; o sürekli dalga geçtiğim grubun parçasıydı çalan... Tam her şeyi yoluna koydum, unuttum dediğim anda karşıma çıkan parça; "En Güzel Yerinde Evin".
http://www.youtube.com/watch?v=hbFX3NhS3AE
Yaklaşık 3 haftadır Ağaç Ev'de çalmaya devam ediyorum. Radyonun lansman partisiyle başladı teras macerası, süregeldi... Aranızdan Ağaç Ev'i ziyaret eden var mı, bilmem; benim bulunduğum bölge, barın arkasındaki bilgisayarın başı. Barmen de, zamanında "Pencü Se" isimli, ilk programda kovulduğumuz İTÜ radyo yayınını birlikte yaptığımız Erinç... Tencere yuvarlanır kapağını bulur hesabı, Ağaç Ev terasta barın arkasındaydık.
Diyalog şuydu:
-Biz, asla kadınların birinci tercihi olamayacağız. Sadece kadınların sevgililerini aldattıkları adam olacağız.
-Neden lan?
-Ne zamandır aynaya bakmıyorsun?
Haklı olduğuma bu kadar emin hissettiğim bir sınavım olmadı hayatım boyunca, veya bir davam. Ardından müziği verdim tekrar; o sürekli dalga geçtiğim grubun parçasıydı çalan... Tam her şeyi yoluna koydum, unuttum dediğim anda karşıma çıkan parça; "En Güzel Yerinde Evin".
http://www.youtube.com/watch?v=hbFX3NhS3AE
14 Haziran 2012 Perşembe
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 30 "Uyandıran Düğün"
Annem ve anne tarafından akrabalarım İstanbul'daydı geçen hafta.
Diyalog...
-Oğlum Çırağan'da X teyzenin oğlu Y'nin düğünü olacak. Gelmek ister misin sen de?
-Çırağan'daysa evet. Kaç yaşında ki bu çocuk?
-Yirmi beş...
Neyse takım elbiseler giyildi, traşlar olundu; tuttuk Çırağan'ın yolunu. Damadı şimdiye kadar hayatımda sadece bir kez görmüştüm. Beş yaşındayım... Pek değişmemiş. Düğün boyunca hiç bir şeye "Vaouvvv..." diye bakmamıştım. Hatta "Allah daha fazlasını versin." kalıbını bile kullanmıştım. Ardından nikahı kıymak için Mustafa Sarıgül sahneye geldiğinde düşüncelere daldım.
"Ben Şişli sakiniyim, Sarıgül bana hayatı boyunca 'kardeşim' diye hitap etmedi." ile başladım, akrabam olan damadın "Galatasaraylı İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi" olduğunu duyunca düşünceler deryasının dibine kadar değdim ve kumu çıkardım...
Ben şu son iki durumda olamayacaktım hiç bir zaman. Bunun, benim büyük adam olma potansiyelimle alakası da yoktu. Hoş, o potansiyeli de hiç bir zaman çok yüksek görmedim ama neyse... Biraz ayıldım, kendime geldim.
Yemek faslı bitince de "Bana yollar görünür." diyerek, ortamdan uzaklaştım. Beşiktaş'a kadar yürüdüm. Bıraktığım halde bir paket sigara aldım, bir tane de ufak Bomonti bira. Beşiktaş'ta, yine Mark Lanegan eşliğinde yürüyordum. "Yine" kalıbını kullanmamın bir sebebi var... Şu...
http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/09/beyin-kemirgenleri-bolum-15.html
O zamanlar da, Meltem'in bir daha geri dönmeyeceğini güç bela idrak ettiğim gece yapmıştım bu hareketi. Bazen, yaşadıklarınızın bir rüyadan ibaret olduğunu anlar ve uyanırsınız. Bu, gerçek uykunuzda yaşayacağınız en kötü kabustan, karabasandan bile daha sert bir uyanıştır. Sonra bilemezsiniz ne yapabileceğinizi, sadece yürürsünüz. Boş, bomboş... Ve bu yürüyüş için en ideal yol, Beşiktaş'tadır. İstikametiniz neresi olursa olsun...
Ancak bir yandan da, iyi ki bunları yaşamışım diyorum. Özellikle Pazar günkü düğünde zerre eğlenmesem de iyi ki gitmişim ve uyanmışım diyorum. Çünkü, bir şekilde bu bana görüş kattı. Saçma değil mi? Ancak hayatımda nefret ettiğim çoğu durumun, olayın, şartın, kişinin gelip geçici olacağını anladım. En basitinden her gün önünden geçtiğim Okyanus Kitabevi'nin kitaplarını çıkardığı internet fenomenlerinin saman alevi misali sönüşlerini hatırladım tekrardan. Ve bu konuda tartıştığım birine şunu diyebildim:
" tarih; gerçek kralları, imparatorları, savaşçıları, düşünce adamlarını, edebiyatçıları, şarkıcıları yazdı şimdiye kadar. ve yine gerçekleri yazacak; ama subjektif, ama değil.
bu tip; attention whore'lar (atwa da dahil), sosyal medya fenomenleriyse silinip gidecekler... saman alevi gibi söneceklerdir. andy warhol'un dediği gibi, "15 minutes of fame" "
Uyanış iyidir. Tatlı bir bahar uykusundan uyanırken yaşadığınız zorluğu, zihinsel bir uyanışta da tecrübe edersiniz. Ancak bahar gelmiştir ve görür, yorumlar, analiz edebilirsiniz çünkü ayıksınızdır artık.
Diyalog...
-Oğlum Çırağan'da X teyzenin oğlu Y'nin düğünü olacak. Gelmek ister misin sen de?
-Çırağan'daysa evet. Kaç yaşında ki bu çocuk?
-Yirmi beş...
Neyse takım elbiseler giyildi, traşlar olundu; tuttuk Çırağan'ın yolunu. Damadı şimdiye kadar hayatımda sadece bir kez görmüştüm. Beş yaşındayım... Pek değişmemiş. Düğün boyunca hiç bir şeye "Vaouvvv..." diye bakmamıştım. Hatta "Allah daha fazlasını versin." kalıbını bile kullanmıştım. Ardından nikahı kıymak için Mustafa Sarıgül sahneye geldiğinde düşüncelere daldım.
"Ben Şişli sakiniyim, Sarıgül bana hayatı boyunca 'kardeşim' diye hitap etmedi." ile başladım, akrabam olan damadın "Galatasaraylı İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi" olduğunu duyunca düşünceler deryasının dibine kadar değdim ve kumu çıkardım...
Ben şu son iki durumda olamayacaktım hiç bir zaman. Bunun, benim büyük adam olma potansiyelimle alakası da yoktu. Hoş, o potansiyeli de hiç bir zaman çok yüksek görmedim ama neyse... Biraz ayıldım, kendime geldim.
Yemek faslı bitince de "Bana yollar görünür." diyerek, ortamdan uzaklaştım. Beşiktaş'a kadar yürüdüm. Bıraktığım halde bir paket sigara aldım, bir tane de ufak Bomonti bira. Beşiktaş'ta, yine Mark Lanegan eşliğinde yürüyordum. "Yine" kalıbını kullanmamın bir sebebi var... Şu...
http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/09/beyin-kemirgenleri-bolum-15.html
O zamanlar da, Meltem'in bir daha geri dönmeyeceğini güç bela idrak ettiğim gece yapmıştım bu hareketi. Bazen, yaşadıklarınızın bir rüyadan ibaret olduğunu anlar ve uyanırsınız. Bu, gerçek uykunuzda yaşayacağınız en kötü kabustan, karabasandan bile daha sert bir uyanıştır. Sonra bilemezsiniz ne yapabileceğinizi, sadece yürürsünüz. Boş, bomboş... Ve bu yürüyüş için en ideal yol, Beşiktaş'tadır. İstikametiniz neresi olursa olsun...
Ancak bir yandan da, iyi ki bunları yaşamışım diyorum. Özellikle Pazar günkü düğünde zerre eğlenmesem de iyi ki gitmişim ve uyanmışım diyorum. Çünkü, bir şekilde bu bana görüş kattı. Saçma değil mi? Ancak hayatımda nefret ettiğim çoğu durumun, olayın, şartın, kişinin gelip geçici olacağını anladım. En basitinden her gün önünden geçtiğim Okyanus Kitabevi'nin kitaplarını çıkardığı internet fenomenlerinin saman alevi misali sönüşlerini hatırladım tekrardan. Ve bu konuda tartıştığım birine şunu diyebildim:
" tarih; gerçek kralları, imparatorları, savaşçıları, düşünce adamlarını, edebiyatçıları, şarkıcıları yazdı şimdiye kadar. ve yine gerçekleri yazacak; ama subjektif, ama değil.
bu tip; attention whore'lar (atwa da dahil), sosyal medya fenomenleriyse silinip gidecekler... saman alevi gibi söneceklerdir. andy warhol'un dediği gibi, "15 minutes of fame" "
Uyanış iyidir. Tatlı bir bahar uykusundan uyanırken yaşadığınız zorluğu, zihinsel bir uyanışta da tecrübe edersiniz. Ancak bahar gelmiştir ve görür, yorumlar, analiz edebilirsiniz çünkü ayıksınızdır artık.
21 Nisan 2012 Cumartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 29
İki ayda, 4 sezonunu yemiştim Sons Of Anarchy'nin. Çatır çatır izledik, yalan yok. Ardından biraz vakit geçti. Soundtrack albümünü edindim, bildiğim parçalardan ötürü. Ancak bir parça vardı ki, 2 haftadır kafamda...
Parçanın adı Terrible Tommy, söyleyense Ryan Horne. 27 senedir tek başına, bir hücrede cezasını çeken bir adamı anlatıyor. Belki inanmayacaksınız ancak evet, Terrible Tommy gerçek. Ufak bir google araştırmasıyla kendisine erişebilirsiniz. Bunu yapmak, suçluyu öldürmekten beterdir fakat ben işin biraz daha bireysel boyutuna; yani kendi boyutuma yaklaşacağım.
Tatlı geçen günler olur, sonra bodoslama bitersiniz. Sert düşüştür bunun adı. Veya Ryan Horne'un söylediği şekilde, "It's such a hard way to fall."
İki veya üç sene önceki halimle şu anki halimi kıyaslıyorum. Alkolik olmayan ben vardı o zamanlar, biraz daha insancıl gibi hani; daha eğlenceli de bir çok yönden. Daha az coşan, daha az karşısındakilere parlayan, daha mutlu; hayata daha bağlı gibi. Şimdiyse telefonda "Koparacağım kafanı." şeklinde beni tehdit eden adama "Kopar lan. Valla kopar... Ancak kopardıktan sonra da telefonumu eline al ve korumaya çalıştığın kişinin bana attığı ve cevaplamadığım mesajları gör olur mu?" diyebiliyorum. Veya tanıştığım bir kadından hoşlandığımda; kendisiyle bir ilişkiye sahip olma hayalleri yerine; cacık olmaz, nasılsa başlamaz; başlasa da çabucak bitiverir diye düşünüyorum. Az çok kahvaltı alışkanlığına sahip ben; sabahları işe giderken çantama simit atmayı tercih ediyorum evdeki sütü kafaya dikmek yerine. Ertesi gün iş veya sabah ders olduğu zaman alkole yanaşmayan ben; işyerimden "Sen hap mı kullanıyorsun? Geçen gün gözlerinin altı şiş bir haldeydi" mesajını alıyorum.
Ve aslına bakarsanız karakterimde bir sivrilme olduğu ortada, hayatımda da; ancak değişmedim. Asla değişmeyeceğimi bağırsam da, bir değişim için ölüyorum. Fakat değişimler, biraz daha karanlığa bırakıyor kendini. Süregelen karamsarlık...
Sonra parçanın şu kısmı geliyor tekrar aklıma.
"well i got 20 years behind me
almost all that i can take
i’ve built up this raging anger
i fill my soul with foreign hate
i got no hope left inside me
they is no joy left to give
cause i am just an animal to all my prison friends
there ain’t no good reason why
that i should still be alive today."
Ne köpeğime tutunabildim, ne ilişkime, ne hayatıma, ne okula, ne işime(Mayıs başı ayrılıyorum)... "It's such a hard way to fall."
http://www.youtube.com/watch?v=NaWG9koUY74
18 Şubat 2012 Cumartesi
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 28
Yazın, on numara bir hayat geçirirken (roaccutane, içki sigara yok, sevgili var); ara ara çok darlanırdım. İçip, sakinleşemezdim, yasaktı. Sigaraya bulaşmak istemiyordum. Spor yapmak da sinirlerimi gevşetmemeye başlamıştı bir yerden sonra.
"Everybody shut the fuck up please?!" yazmıştım iletime. Yerli, yabancı; tüm arkadaşlarımı, tanıdıklarımı susturmak istemiştim. İşe yaramamıştı belki, hatırlamıyorum. Evde boş boş takılmayı, yalnızlığı sevmiştim bir süre.
Yazın geçirdiğim dönem, tam tersine döndü. Sevgili ve roaccutane yok; ki "sevgili" kelimesi uzun zamandır uğramıyor buralara, içki var, sigara var. Sapıtma arefesi... Ve herkes susuverdi bir anda. Bu sefer kontrolüm dışında olduğu için, sinirimi bozdu birazcık. Aslında tam olarak kontrolüm dışında da değildi, sonuçta bu noktaya ben getirdim herkesi.
"Akşam ne yapıyorsun?" sorusunun cevabı; "Meyhaneye gider içerim herhalde veya evde takılırım" oldu sabit.
"Sabah kahvaltıya gidelim mi?" - Takdir edersiniz ki, bu soruyu bana soran, keyif sigarasını içen bir kadın olmadı asla. Genelde eş dostun alkol sonrası sorularındandı... "Yok..."
"İçmeye gidiyorum ben Taksim'e, geliyon mu?" ev arkadaşım, hep davet eder. "Yok."
Sadece maddiyat değil esasen problem, ama inancımı yitirmeye başladım eğlence anlayışlarına, kadınlara, muhabbetlere, cinselliğe, ilişkilere... Temelinde de, bilinçaltımdaki sebep yatıyor; biliyorum. Ondan iyisini de bulurum, biliyorum. Fakat kasedi geri sarmak çok zor geliyor artık. Tekrar spor salonuna dönmek, sigara ve alkolden uzaklaşmak, yeni bir kadınla tanışmak ve onunla bir çok şeyi paylaşmak.. Zaten, kasetler böyledir. Bir tarafa doğru yavaşça sararken, bir tarafa doğru sarması güçlük çeker kasetçaların.
Dolayısıyla, "eğdim başımı, usul usul yürüyorum." bir sonraki şarkıyı umarsızca bekleyerek. Çünkü albüm yeni, bir sürü yeni parça olacak elbette; ama hiç birinin ne olduğunu merak etmiyorum. Kafam bir şarkıyı loop'a almış, döndürüyor.
"I'm afraid of my fade away..."
"Everybody shut the fuck up please?!" yazmıştım iletime. Yerli, yabancı; tüm arkadaşlarımı, tanıdıklarımı susturmak istemiştim. İşe yaramamıştı belki, hatırlamıyorum. Evde boş boş takılmayı, yalnızlığı sevmiştim bir süre.
Yazın geçirdiğim dönem, tam tersine döndü. Sevgili ve roaccutane yok; ki "sevgili" kelimesi uzun zamandır uğramıyor buralara, içki var, sigara var. Sapıtma arefesi... Ve herkes susuverdi bir anda. Bu sefer kontrolüm dışında olduğu için, sinirimi bozdu birazcık. Aslında tam olarak kontrolüm dışında da değildi, sonuçta bu noktaya ben getirdim herkesi.
"Akşam ne yapıyorsun?" sorusunun cevabı; "Meyhaneye gider içerim herhalde veya evde takılırım" oldu sabit.
"Sabah kahvaltıya gidelim mi?" - Takdir edersiniz ki, bu soruyu bana soran, keyif sigarasını içen bir kadın olmadı asla. Genelde eş dostun alkol sonrası sorularındandı... "Yok..."
"İçmeye gidiyorum ben Taksim'e, geliyon mu?" ev arkadaşım, hep davet eder. "Yok."
Sadece maddiyat değil esasen problem, ama inancımı yitirmeye başladım eğlence anlayışlarına, kadınlara, muhabbetlere, cinselliğe, ilişkilere... Temelinde de, bilinçaltımdaki sebep yatıyor; biliyorum. Ondan iyisini de bulurum, biliyorum. Fakat kasedi geri sarmak çok zor geliyor artık. Tekrar spor salonuna dönmek, sigara ve alkolden uzaklaşmak, yeni bir kadınla tanışmak ve onunla bir çok şeyi paylaşmak.. Zaten, kasetler böyledir. Bir tarafa doğru yavaşça sararken, bir tarafa doğru sarması güçlük çeker kasetçaların.
Dolayısıyla, "eğdim başımı, usul usul yürüyorum." bir sonraki şarkıyı umarsızca bekleyerek. Çünkü albüm yeni, bir sürü yeni parça olacak elbette; ama hiç birinin ne olduğunu merak etmiyorum. Kafam bir şarkıyı loop'a almış, döndürüyor.
"I'm afraid of my fade away..."
7 Şubat 2012 Salı
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 27
Annem Mersin'de tirad çekmişti.
"Oğlum, diplomatik olmak önemlidir. Sen çok, 'straightforward'sın. Bu, iyi bişey, ancak zararları da var."
"Zararları umrumda değil, insanların ne düşündüğü de..."
"Baban da böyle. Umursamıyor hiç sonuçları. Ama..."
"Ama" ile başlayan her cümle, bir öncekinin antitezidir. "Sen, sen çok tatlısın, çok iyi birisin, 'AMA' ...." gibi. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır, eğer ki başarılı bir Kazanova değilseniz ki başarılı Kazanova'ların da buralara uğrayacağını pek sanmam. Zaten, kendini başarılı bulan bir Kazanova da yoktur çünkü insan, doyumsuz bir hayvandır ve daha da iyisini istediği için, başarılı olduğunu düşünmez.
Velhasıl; annemin dediklerini, geçen gün bir kız arkadaşım da tekrarladı. "Mahmut o kadar çok cinsel muhabbet yapıyorsun ki ergen gibi görünüyorsun. Bak, bunları daha az yaparsan şansın da artacak biliyorsun!"
"Evet yavrum da herkes benim düşündüğümü düşünüyor. Sadece dile getirmeye çekiniyorlar. Benim yapımdaysa bu var, ne kadar sinirinize dokunsa da... Bir şeyleri içimde biriktireceğime, o an söylerim ki bu seks üzerine bir espri de olabilir, sinirli bir anım da olabilir."
Sanırım arızalık bakımından insanlarla aramdaki fark açılıyor yavaş yavaş. Bir de sakinleşmemi sağlayabilen çok az şey var. Alkol eskiden yarayışlıydı, eve gelir; bir duble içersin, veya iki tek atarsın, kendine gelirsin. Ancak bu sefer durum onu birazcık aştı. Alkol almadığım zamanlarda garip bir biçimde kendimi daha iyi hissediyorum. Hoş, sabah gördüğü anda,
"Abi blogunu okudum, yine depresyona girdim yaaaaa!" diyen hatuna,
"Okuma o zaman." demem, sanırım alkolsüz zamanlarımın da mutlu geçmediğine bir işaret. Ben kabul ediyorum, mutsuzum. Peki ya siz?
"Oğlum, diplomatik olmak önemlidir. Sen çok, 'straightforward'sın. Bu, iyi bişey, ancak zararları da var."
"Zararları umrumda değil, insanların ne düşündüğü de..."
"Baban da böyle. Umursamıyor hiç sonuçları. Ama..."
"Ama" ile başlayan her cümle, bir öncekinin antitezidir. "Sen, sen çok tatlısın, çok iyi birisin, 'AMA' ...." gibi. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır, eğer ki başarılı bir Kazanova değilseniz ki başarılı Kazanova'ların da buralara uğrayacağını pek sanmam. Zaten, kendini başarılı bulan bir Kazanova da yoktur çünkü insan, doyumsuz bir hayvandır ve daha da iyisini istediği için, başarılı olduğunu düşünmez.
Velhasıl; annemin dediklerini, geçen gün bir kız arkadaşım da tekrarladı. "Mahmut o kadar çok cinsel muhabbet yapıyorsun ki ergen gibi görünüyorsun. Bak, bunları daha az yaparsan şansın da artacak biliyorsun!"
"Evet yavrum da herkes benim düşündüğümü düşünüyor. Sadece dile getirmeye çekiniyorlar. Benim yapımdaysa bu var, ne kadar sinirinize dokunsa da... Bir şeyleri içimde biriktireceğime, o an söylerim ki bu seks üzerine bir espri de olabilir, sinirli bir anım da olabilir."
Sanırım arızalık bakımından insanlarla aramdaki fark açılıyor yavaş yavaş. Bir de sakinleşmemi sağlayabilen çok az şey var. Alkol eskiden yarayışlıydı, eve gelir; bir duble içersin, veya iki tek atarsın, kendine gelirsin. Ancak bu sefer durum onu birazcık aştı. Alkol almadığım zamanlarda garip bir biçimde kendimi daha iyi hissediyorum. Hoş, sabah gördüğü anda,
"Abi blogunu okudum, yine depresyona girdim yaaaaa!" diyen hatuna,
"Okuma o zaman." demem, sanırım alkolsüz zamanlarımın da mutlu geçmediğine bir işaret. Ben kabul ediyorum, mutsuzum. Peki ya siz?
5 Şubat 2012 Pazar
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 26
Bugün bir arkadaşım; "Adam yaşamaya üşeniyor." dedi, haklıydı. "Gel intihar edek lan" diye de ekldi, sırıttım. Uğruna yaşanacak bir şey yoksa, yaşamak için bu kadar hevesli olmanın anlamı ne, değil mi?
Yavaş yavaş, sarıyor ruhu ağır depresyon. Bana, Roaccutane(ki tedavim bitti) kullandığım dönemlerde yaklaştı, fare gibi yaşamak keyif vermeye başladı o zamanlardan itibaren. Kaybetmiştim, ancak Kaybedenler Kulübü modeli değil; yani sadece kadınımı değil, aklımı kaybetmiştim. Oynadığımız poker oyunları, yapamadığım kart numaraları veya ardında bakmadan -haklı olarak- giden kadın değildi, okul veya iş durumum hiç değildi kaybettiğimi hissettiren... Tamamen ruh sağlığımdaki değişim, ihmalkarlık veya sallamamaktaki kutsallığın yerini agresyona bırakmasıydı kaybettiğimi hissettiğim her an.
Ardından, hayata karşı her zaman tutunduğum tavır; onu bir rakip olarak görmem, değişmeye başlamıştı. Dibe doğru çekiliyordum, sigarayı bırakarak; spora başlayarak, yeni bir kadınla birlikte olarak, alkolü keserek, bir köpek edinerek çırpınmıştım; ancak manasızdı. Ardından çırpınmayı bıraktım, Bourbon'u; yavrumu bırakamadım.
Bir altıpatlar almayı düşündüm. Kısa namlulu, basit bir altıpatlar. İçinde bulunduğum ruh hali ve aldığım medikal tedavi sebebiyle bunu yasal yoldan edinemeyeceğimin farkına vardım. Seri numarası silinmiş veya kaçak bir silah etkili olacaktı. Sordum, soruşturdum... Fiyatı öğrenince çenem masaya vurdu tabii. Elimde ne var ne yoksa teminat olarak gösterip kredi çeksem bile edinemezdim bir tabanca. Amacım ne miydi? Her gün, kendi başıma Rus ruleti oynamak. Tek bir kurşun, rastgele yerleştirilmiş; her gün kafama sıkacaktım. Bunu da beceremedim.
Şimdi yine tutunmaya çalışıyorum, yine çırpınıyorum bu bataklığın içinde; ancak tutunabileceğim tek dal; fazlasıyla cılız. Bourbon... Beni kayıtsız şartsız seven, bana tapan tek canlı; "kanımdan" olanlar dışında. Onun dışında olumlu giden bir şeyler de yok hayatımda. Çırpınmaya devam mı? Sanmıyorum. Bourbon'a tutunacağım sadece, deneyeceğim. Denemeye çalışacağım veya...
Bilgisayarımın masaüstünde "Favorites" adında bir klasör var, vasiyetim orada yazılı. Geriye bırakacağım çok bişey olmayacak muhtemelen, ancak kalanlar konusunda aptalca tartışmalar da istemem tabii ki.
Son olarak, başaramazsam; cehennemde görüşürüz.
Yavaş yavaş, sarıyor ruhu ağır depresyon. Bana, Roaccutane(ki tedavim bitti) kullandığım dönemlerde yaklaştı, fare gibi yaşamak keyif vermeye başladı o zamanlardan itibaren. Kaybetmiştim, ancak Kaybedenler Kulübü modeli değil; yani sadece kadınımı değil, aklımı kaybetmiştim. Oynadığımız poker oyunları, yapamadığım kart numaraları veya ardında bakmadan -haklı olarak- giden kadın değildi, okul veya iş durumum hiç değildi kaybettiğimi hissettiren... Tamamen ruh sağlığımdaki değişim, ihmalkarlık veya sallamamaktaki kutsallığın yerini agresyona bırakmasıydı kaybettiğimi hissettiğim her an.
Ardından, hayata karşı her zaman tutunduğum tavır; onu bir rakip olarak görmem, değişmeye başlamıştı. Dibe doğru çekiliyordum, sigarayı bırakarak; spora başlayarak, yeni bir kadınla birlikte olarak, alkolü keserek, bir köpek edinerek çırpınmıştım; ancak manasızdı. Ardından çırpınmayı bıraktım, Bourbon'u; yavrumu bırakamadım.
Bir altıpatlar almayı düşündüm. Kısa namlulu, basit bir altıpatlar. İçinde bulunduğum ruh hali ve aldığım medikal tedavi sebebiyle bunu yasal yoldan edinemeyeceğimin farkına vardım. Seri numarası silinmiş veya kaçak bir silah etkili olacaktı. Sordum, soruşturdum... Fiyatı öğrenince çenem masaya vurdu tabii. Elimde ne var ne yoksa teminat olarak gösterip kredi çeksem bile edinemezdim bir tabanca. Amacım ne miydi? Her gün, kendi başıma Rus ruleti oynamak. Tek bir kurşun, rastgele yerleştirilmiş; her gün kafama sıkacaktım. Bunu da beceremedim.
Şimdi yine tutunmaya çalışıyorum, yine çırpınıyorum bu bataklığın içinde; ancak tutunabileceğim tek dal; fazlasıyla cılız. Bourbon... Beni kayıtsız şartsız seven, bana tapan tek canlı; "kanımdan" olanlar dışında. Onun dışında olumlu giden bir şeyler de yok hayatımda. Çırpınmaya devam mı? Sanmıyorum. Bourbon'a tutunacağım sadece, deneyeceğim. Denemeye çalışacağım veya...
Bilgisayarımın masaüstünde "Favorites" adında bir klasör var, vasiyetim orada yazılı. Geriye bırakacağım çok bişey olmayacak muhtemelen, ancak kalanlar konusunda aptalca tartışmalar da istemem tabii ki.
Son olarak, başaramazsam; cehennemde görüşürüz.
22 Ocak 2012 Pazar
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 25
Büstün, Lombak ve Uykusuz'dayken, Kötü Kedi Şerafettin dışında bir de, "Gittin Gideli Bebek" serisini çizerdi. Okuyanlar hatırlar belki, mevzubahis seri tıpkı "Prensiplerim Vardır"'a benzerdi. Amacım kesinlikle beyin kemirgenlerinden buraya zıplamak değil. Üç beş kelam yazar kaçarım, yarın "uçuyorum" Mersin'e.
Eh, devre arası; memleketi görmeden geçmez. Burayı okuyorlar mıdır bilmem, ancak birlikte olma ihtimalimin sıfıra yakınsadığı kadınlara; "Ben Mersin'e dönüyorum. İstanbul'a geri gelmeyebilirim." dedim bile. Tabi bu, yakınsaklık durumunda bir değişikliğe sebep olmadı. Velhasıl, gerçekten çok isterdim burayı terketmeyi; mezun olmayı, metropol hayatından en azından bir aylığına, hevesim geçene kadar kafamı kaldırmayı, lakin kısmet yarına değilmiş.
Dönerken dinleyeceğim şarkıyı da kazıdım çoktan aklıma... ""House of the Rising Sun". Büyük buhran döneminin anonim şarkılarındandır, New Orleans'ta yaşayan bir fahişenin hayatını anlatır ki, zaten hiç birimizi büyük şehre büyük hayallerle gelmiş Coyote Ugly kızlarından farklı değiliz. Belki fiziksel olarak ağzımıza tıkılan bir top veya makatımıza giren bir kamış yok; ancak psikolojide işin rengi fazlasıyla değişiyor.
Yazıya başlama sebebimse bambaşkaydı, kaydık gittik yine New Orleans'ta yaşayan bir orospunun hayal dünyasına... Bir şeyler karalamak geçiyordu aklımdan; şuna benzer.
"Gittin gideli bebek" kimseye sarılamadım, İstanbul'u benimseyemedim. İçimde kuruyup giden duyguları canlandırmak, kabaran şehveti dindirmek için bir oğul edindim; veya bir can dost. Ancak gidiyorum şimdi, bu yüzden o da ablamın evinin yolunu tuttu bir haftalığına. Az önce yeni yuvasına geçti, şimdiden özledim. Seni bu kadar çabuk özlesem belki yollarımız, zamanlarımız, anılarımız bambaşka olacaktı; olmadı, dağınık ve yarım kaldı.
Eskiden, "sen" diye hitap ettiğim kişi; karaladıklarımı ayrılmış olmamıza rağmen okurdu. Bunu nereden mi biliyorum? Kendisiyle ayrılıktan aylar sonra geçen bir diyaloğu da yazmıştım. Yazıdan iki gün sonra yazdıklarımın yanlış olduğunu, kendisini yazarsam da; "adam gibi yazmamı" söylemişti. Çünkü bahsettiğim diyalogda bir yeri yanlış anlamıştım, 8/8 hatalıydım. Bilirsiniz, kül olmuş sevişmelerin ertesinde yapacağınız en küçük hata her zaman ölümcüldür.
Velhasıl, House of the Rising Sun değil de; Georgia on My Mind veya Walking Away dinleyerek çıkarım muhtemelen yola; belki Lynyrd Skynyrd, "Coming Home". Dönüşteyse parmaklar yine House of the Rising Sun'ın üzerinde dolaşıverir.
Çok da sallayacağınızı veya dinleyeceğinizi düşünmesem de, şarkıların linkleri de aşağıda amme hizmeti bazında. "Biz, iyiydik lan biz..."
http://www.youtube.com/watch?v=mmdPQp6Jcdk
http://www.youtube.com/watch?v=BlLUMwo_VVU
http://www.youtube.com/watch?v=KJH82SPhiZM
http://www.youtube.com/watch?v=IwQgHxbjibo
Eh, devre arası; memleketi görmeden geçmez. Burayı okuyorlar mıdır bilmem, ancak birlikte olma ihtimalimin sıfıra yakınsadığı kadınlara; "Ben Mersin'e dönüyorum. İstanbul'a geri gelmeyebilirim." dedim bile. Tabi bu, yakınsaklık durumunda bir değişikliğe sebep olmadı. Velhasıl, gerçekten çok isterdim burayı terketmeyi; mezun olmayı, metropol hayatından en azından bir aylığına, hevesim geçene kadar kafamı kaldırmayı, lakin kısmet yarına değilmiş.
Dönerken dinleyeceğim şarkıyı da kazıdım çoktan aklıma... ""House of the Rising Sun". Büyük buhran döneminin anonim şarkılarındandır, New Orleans'ta yaşayan bir fahişenin hayatını anlatır ki, zaten hiç birimizi büyük şehre büyük hayallerle gelmiş Coyote Ugly kızlarından farklı değiliz. Belki fiziksel olarak ağzımıza tıkılan bir top veya makatımıza giren bir kamış yok; ancak psikolojide işin rengi fazlasıyla değişiyor.
Yazıya başlama sebebimse bambaşkaydı, kaydık gittik yine New Orleans'ta yaşayan bir orospunun hayal dünyasına... Bir şeyler karalamak geçiyordu aklımdan; şuna benzer.
"Gittin gideli bebek" kimseye sarılamadım, İstanbul'u benimseyemedim. İçimde kuruyup giden duyguları canlandırmak, kabaran şehveti dindirmek için bir oğul edindim; veya bir can dost. Ancak gidiyorum şimdi, bu yüzden o da ablamın evinin yolunu tuttu bir haftalığına. Az önce yeni yuvasına geçti, şimdiden özledim. Seni bu kadar çabuk özlesem belki yollarımız, zamanlarımız, anılarımız bambaşka olacaktı; olmadı, dağınık ve yarım kaldı.
Eskiden, "sen" diye hitap ettiğim kişi; karaladıklarımı ayrılmış olmamıza rağmen okurdu. Bunu nereden mi biliyorum? Kendisiyle ayrılıktan aylar sonra geçen bir diyaloğu da yazmıştım. Yazıdan iki gün sonra yazdıklarımın yanlış olduğunu, kendisini yazarsam da; "adam gibi yazmamı" söylemişti. Çünkü bahsettiğim diyalogda bir yeri yanlış anlamıştım, 8/8 hatalıydım. Bilirsiniz, kül olmuş sevişmelerin ertesinde yapacağınız en küçük hata her zaman ölümcüldür.
Velhasıl, House of the Rising Sun değil de; Georgia on My Mind veya Walking Away dinleyerek çıkarım muhtemelen yola; belki Lynyrd Skynyrd, "Coming Home". Dönüşteyse parmaklar yine House of the Rising Sun'ın üzerinde dolaşıverir.
Çok da sallayacağınızı veya dinleyeceğinizi düşünmesem de, şarkıların linkleri de aşağıda amme hizmeti bazında. "Biz, iyiydik lan biz..."
http://www.youtube.com/watch?v=mmdPQp6Jcdk
http://www.youtube.com/watch?v=BlLUMwo_VVU
http://www.youtube.com/watch?v=KJH82SPhiZM
http://www.youtube.com/watch?v=IwQgHxbjibo
22 Aralık 2011 Perşembe
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 24
Hayatımı defalarca düzdüm ve defalarca da "Seni seviyorum." dedim. Aynı şekilde defalarca aldattım ve defalarca "Onlarla birlikteyken hep seni düşünüyordum." yalanını söyledim. Sevgilim gibi hayatım var; ama hayatımda bir sevgilim yok. Geçinip gidiyoruz, o bana veriyor; ben onu düzüyorum. O bana daha fazla veriyor, ben onu düzmeye devam ediyorum. Sonra "Üçlü yapalım mı?" dediğimde patlatıveriyor tokadı suratıma ve ben ölümle başbaşa kalıyorum. Ölümse çok sıkıcı olan metresim. Aslında sadece benim metresim değil, hepimizin metresi sıradan bir pavyon karısı. Ancak parayla değil; yaşla, kazayla, kanserle veya benzer ödemelerle çalışıyor. Kimine göreyse onunla oynaşmak, flörtleşmek veya öpüşmek fazlasıyla keyifli, misal; rus ruleti...
Gelgelelim, hayatımı daha çok sevmem gerekiyor. Bir haftadır hesap kitap yapıyorum, sigarayı bırakmaya uğraşsam tekrardan; alkolü tamamiyle değil de; en azından hafta içi kessem; okulu nasıl bitiririm, en azından sabahları yüzüne bakarken gülümseyebileceğim bir sevgilim olsa vs vs... Aslında hesap kitap değil de; birazcık hayaller. Ha bu hayallerin en tepesindeyse, 90larda Lassie'lerle, Bingo'larla büyüyen bir velet olduğumdan mütevellit; bir köpek sahiplenmek var.
Sanırım ezelden gelen hayalimle; yani bir Rottweiler'la başlayacağım her şeye. 4,5 aylık erkek bir yavru buldum; aşıları tam(kuduz hariç); cumartesi gidip sahipleniyorum. Sene başında, o kadar düzenliydi ki hayatım; işe bile girmiştim. Hala çalışıyorum ama o düzen çoktan kayboldu. Gece belli bir saatte kesinlikle uykuya dalmak, okulu veya işi aksatmamak vs... Hayır, olmadı. Ben daha çok düzensizliğe gittim. Daha çok seviştim, daha çok içtim, daha çok oynadım, daha çok eğlendim. Topluca gittiğimiz her bar gecesinde, doggy pozisyonunda önümde uzanan her kadında, aldığım her telefon numarasında, patrondan her "Teşekkür ederim"i kaptığımda, insanları manipüle ettiğim her anda aklımda tek bir parça döndü... Machine Head - I'm Your God Now.
Bu denli egoist yaşamanın asosyal olmakla paralelliğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Şimdiyse aynı egoyu, bencilliği kaybetmeden; daha sosyal ve başarılı bir adam olmaya çalışıyorum. Önümde uzun bir yol, final haftasında teslim edilecek olan projeler, ödevler; girilecek finaller, "Paşa"yı gezdirecek parklar, onunla birlikte geçirilecek zamanlar, içine girilecek olan bir ilişki(mümkünse cinsellik barındıran, Umut Sarıkaya'nın "seksli meksli ilişki" tanımına uyacak ve "o"nu unutturabilecek bir ilişki), zam isteyecek yüzümün olabileceği bir iş performansı var.
"Yarın, geri kalan ömrümüzün ilk günüdür."
Ben değil, hayatım değişecek; yani sevgilim. Onun değişimi de, her ilişkide olduğu gibi, benim değişmeme bağlı. Fakat şu da bir gerçek; "Ben değişmem." Güçlü bir karakterim olduğundan ötürü değil, hiç birimizin değişmediğinden ötürü. "Ben çok değiştim İrem." Hadi lan oradan...
Zorlayacağım en azından ve şu anda bile her şey o kadar flu ve zor görünüyor ki, Hugh Laurie'nin "Let Them Talk"u ve 2 gün tamamiyle ayık kaldığım süreçten sonra içtiğim bira bile yardımcı olmuyor. Ancak hayat, zaten bizi test etmek için yaratılan bir sevgiliden ibaret değil midir?
Uyan, ağlama; gülümse ve dene. Bir kez daha. Son bir kez değil, deneyebileceğin bir sürü kez var. Ve onu değiştir.
Gelgelelim, hayatımı daha çok sevmem gerekiyor. Bir haftadır hesap kitap yapıyorum, sigarayı bırakmaya uğraşsam tekrardan; alkolü tamamiyle değil de; en azından hafta içi kessem; okulu nasıl bitiririm, en azından sabahları yüzüne bakarken gülümseyebileceğim bir sevgilim olsa vs vs... Aslında hesap kitap değil de; birazcık hayaller. Ha bu hayallerin en tepesindeyse, 90larda Lassie'lerle, Bingo'larla büyüyen bir velet olduğumdan mütevellit; bir köpek sahiplenmek var.
Sanırım ezelden gelen hayalimle; yani bir Rottweiler'la başlayacağım her şeye. 4,5 aylık erkek bir yavru buldum; aşıları tam(kuduz hariç); cumartesi gidip sahipleniyorum. Sene başında, o kadar düzenliydi ki hayatım; işe bile girmiştim. Hala çalışıyorum ama o düzen çoktan kayboldu. Gece belli bir saatte kesinlikle uykuya dalmak, okulu veya işi aksatmamak vs... Hayır, olmadı. Ben daha çok düzensizliğe gittim. Daha çok seviştim, daha çok içtim, daha çok oynadım, daha çok eğlendim. Topluca gittiğimiz her bar gecesinde, doggy pozisyonunda önümde uzanan her kadında, aldığım her telefon numarasında, patrondan her "Teşekkür ederim"i kaptığımda, insanları manipüle ettiğim her anda aklımda tek bir parça döndü... Machine Head - I'm Your God Now.
Bu denli egoist yaşamanın asosyal olmakla paralelliğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Şimdiyse aynı egoyu, bencilliği kaybetmeden; daha sosyal ve başarılı bir adam olmaya çalışıyorum. Önümde uzun bir yol, final haftasında teslim edilecek olan projeler, ödevler; girilecek finaller, "Paşa"yı gezdirecek parklar, onunla birlikte geçirilecek zamanlar, içine girilecek olan bir ilişki(mümkünse cinsellik barındıran, Umut Sarıkaya'nın "seksli meksli ilişki" tanımına uyacak ve "o"nu unutturabilecek bir ilişki), zam isteyecek yüzümün olabileceği bir iş performansı var.
"Yarın, geri kalan ömrümüzün ilk günüdür."
Ben değil, hayatım değişecek; yani sevgilim. Onun değişimi de, her ilişkide olduğu gibi, benim değişmeme bağlı. Fakat şu da bir gerçek; "Ben değişmem." Güçlü bir karakterim olduğundan ötürü değil, hiç birimizin değişmediğinden ötürü. "Ben çok değiştim İrem." Hadi lan oradan...
Zorlayacağım en azından ve şu anda bile her şey o kadar flu ve zor görünüyor ki, Hugh Laurie'nin "Let Them Talk"u ve 2 gün tamamiyle ayık kaldığım süreçten sonra içtiğim bira bile yardımcı olmuyor. Ancak hayat, zaten bizi test etmek için yaratılan bir sevgiliden ibaret değil midir?
Uyan, ağlama; gülümse ve dene. Bir kez daha. Son bir kez değil, deneyebileceğin bir sürü kez var. Ve onu değiştir.
29 Kasım 2011 Salı
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 23
Egomu en "zirve" düzeyde tatmin etmek için, "Connected2.me" ye giriyorum bir iki haftadır. Genellikle de sayfayı açık bırakıp yatıyorum. Uyandığımda, bazı sapları kızdırmış olsam gerek; "Sen kimsin kodumun apaçisi?" mesajları ve bazı kadınları kızıştırmış olsam gerek, "Selam canım, bir kere öpeyim mi nolur?" mesajlarını okuyorum.
Saplar tarafından nefret edilmek de, en az kadınlar tarafından beğenilmek kadar hoş. Ha diyorsunuz ki, neden bu kadar beğeniyorlar veya nefret ediyorlar? Şu yüzden, sırtımın göründüğü bir fotoğraf var, dövmeydi vücuttu(ki o fotoğrafta 70 kiloydum maksimum), gören ya nefret ediyor, ya da bayılıyor falan filan. Övünmeyi bir kenara bırakıp, bugün girdiğim bir diyalogla devam edeyim...
Bir herif vardı, 9GAG'deki Yao Ming görselini kullanmış, iletisi de şu "30+ male, single, very single" Başladık muhabbete... Dedim sağında solunda kadınlarla uyansan da, o dönmediği sürece hep yalnız kalacaksın. Nasıl mı biliyorum... Biliyorum işte... "O bana dönmeyecek" dedi, "O da bana" diyerek karşılık verip daldım deryaya düşüncelerle dolu.
Üç hafta kadar flört etmiştim bir kadınla. Sık gittiğim barda çalıştığı için ve muhabbeti iskambil numaralarımla kurduğum için; onunla olmak benliğim için en büyük hedeflerden biriydi. Sonra o da gitti, sudan sebepler cart curt... Ama ben onunlayken bile, rüyamda; başkasını görüyordum. Kan ter içinde uyanırsın, uykun kaçar. Damağın kurur.
Velhasıl, gitmesi zerre koymadı tabii. Daha acısını yaşadım, yaşıyorum hala. Hırsıma yenik düştüğümü, kontrolüm dışında gerçekleştiği için bu kadar çok istediğimi söylüyorlar. Doğrudur belki de, bilmiyorum da; "Her şeyi al, bana beni geri ver bir şansım olsun."
Olmuyor işte, ben; ben olamıyorum. Her sabah uyanıp, "Yine aynı..." diyorum, komidinin üzerinde yırtık prezervatif poşetleri de olsa, bira şişeleri rakı bardakları da olsa... Unutmak için sığınırız çoğumuz, bedenlere; alkole, veya daha ağırlarına; uyuşturucuya, orospulara, yolculuklara. Ama sadece alışırız, asla unutmayız. Unuttuğumuzu sanarız veya, alıştığımız için.
http://www.youtube.com/watch?v=-8qifzv_F4Q
Bu da, "bana beni geri ver"in özeti...
Saplar tarafından nefret edilmek de, en az kadınlar tarafından beğenilmek kadar hoş. Ha diyorsunuz ki, neden bu kadar beğeniyorlar veya nefret ediyorlar? Şu yüzden, sırtımın göründüğü bir fotoğraf var, dövmeydi vücuttu(ki o fotoğrafta 70 kiloydum maksimum), gören ya nefret ediyor, ya da bayılıyor falan filan. Övünmeyi bir kenara bırakıp, bugün girdiğim bir diyalogla devam edeyim...
Bir herif vardı, 9GAG'deki Yao Ming görselini kullanmış, iletisi de şu "30+ male, single, very single" Başladık muhabbete... Dedim sağında solunda kadınlarla uyansan da, o dönmediği sürece hep yalnız kalacaksın. Nasıl mı biliyorum... Biliyorum işte... "O bana dönmeyecek" dedi, "O da bana" diyerek karşılık verip daldım deryaya düşüncelerle dolu.
Üç hafta kadar flört etmiştim bir kadınla. Sık gittiğim barda çalıştığı için ve muhabbeti iskambil numaralarımla kurduğum için; onunla olmak benliğim için en büyük hedeflerden biriydi. Sonra o da gitti, sudan sebepler cart curt... Ama ben onunlayken bile, rüyamda; başkasını görüyordum. Kan ter içinde uyanırsın, uykun kaçar. Damağın kurur.
Velhasıl, gitmesi zerre koymadı tabii. Daha acısını yaşadım, yaşıyorum hala. Hırsıma yenik düştüğümü, kontrolüm dışında gerçekleştiği için bu kadar çok istediğimi söylüyorlar. Doğrudur belki de, bilmiyorum da; "Her şeyi al, bana beni geri ver bir şansım olsun."
Olmuyor işte, ben; ben olamıyorum. Her sabah uyanıp, "Yine aynı..." diyorum, komidinin üzerinde yırtık prezervatif poşetleri de olsa, bira şişeleri rakı bardakları da olsa... Unutmak için sığınırız çoğumuz, bedenlere; alkole, veya daha ağırlarına; uyuşturucuya, orospulara, yolculuklara. Ama sadece alışırız, asla unutmayız. Unuttuğumuzu sanarız veya, alıştığımız için.
http://www.youtube.com/watch?v=-8qifzv_F4Q
Bu da, "bana beni geri ver"in özeti...
11 Kasım 2011 Cuma
Beyin Kemirgenleri Bölüm: 22
hiç dinlediniz mi? sessız bir sokaktan geçerken kulaklarınızda kulaklıkla, sessizliğin sesini? yüzünde hissettiğiniz soğuk yağmur damlalarının değil de, yalnızlığın üşümenize sebep olduğunu fark ettiniz mi?
hiç gördünüz mü? yalnızlığından değil de, soğuktan üşüyen bir çocuğun ekmek parası için size mendil satmaya çalıştığını? veya fark ettiniz mi aynı çocuk sayesinde, ne kadar basit dertleriniz olduğunu?
hiç bindiniz mi? bir akşam trenine? banliyö veya değil, o alkol kokusu sizi en kesif, sert ve pis haliyle karşıladı mı hiç? o trendeki ayyaşları eleştirmeden, onlarla ilgili sosyal tespit yapıp twit yazmadan önce onların gecenin bu saatinde alkollü ve savunmasız halleriyle gece trenine binecek kadar "kaybedecek bir şeylerinin olmadığını" gördünüz mü?
hiç acı hissettiniz mi? kendi problemleriniz veya arkadaşlarınızın problemleri için değil, bu tiksinç karmaşa içinde tutunmaya çalışan, yöntemleri farklı olduğu için "serseri" olarak adlandırılan "insan"ların sorunları için?
hiç kan ter içinde uyanıp gördüğünüz rüya sebebiyle bir daha yatağa giremediğiniz oldu mu? size çevreniz, uykusuzluğunuz sebebiyle akşamdan kalma yaftasını yapıştırdı mı?
hiç dışarı çıktınız mı? dışarı... facebook veya twitterınıza "buradayım" yazmak için değil, gerçekten dışarı çıkmak için dışarı çıktınız mı? özel olduğunu düşündüğünüz kişilerle buluşmak için dışarı?
hiç yalnız başınıza kutladınız mı doğumgününüzü? reşit olacağınız gece sahte kimliğinizle veya büyük görünmeniz sayesinde girdiğiniz barda ölümüne içerek... saat 12yi gösterince piçliğine dışarı çıkıp tekrar kimliğinizi göstererek doğumgününüzü ilk kutlayanın bir bar fedaisi olduğunu izlediniz mi?
siz hiç her şeyi yoluna koyduğunuzu düşündüğündüğünüz anda, rüyanızda "eski sevgilinizi" değil, sevdiğiniz ama sizi terk eden kadını görerek kan ter içinde uyanıp, kendinizi kandırdığınızı fark ettiniz mi?
siz hiç, "sen hiç sevdin mi lan?" diye soran arabesk arkadaşınızın samimiyetsiz aşklarını fark ettiniz mi?
son olarak, siz hiç bu yazının "ben hiç" adlı içki oyununa malzeme olması için değil, beyin kemirgenlerine devam niteliği için yazıldığını fark ettiniz mi?
md
hiç gördünüz mü? yalnızlığından değil de, soğuktan üşüyen bir çocuğun ekmek parası için size mendil satmaya çalıştığını? veya fark ettiniz mi aynı çocuk sayesinde, ne kadar basit dertleriniz olduğunu?
hiç bindiniz mi? bir akşam trenine? banliyö veya değil, o alkol kokusu sizi en kesif, sert ve pis haliyle karşıladı mı hiç? o trendeki ayyaşları eleştirmeden, onlarla ilgili sosyal tespit yapıp twit yazmadan önce onların gecenin bu saatinde alkollü ve savunmasız halleriyle gece trenine binecek kadar "kaybedecek bir şeylerinin olmadığını" gördünüz mü?
hiç acı hissettiniz mi? kendi problemleriniz veya arkadaşlarınızın problemleri için değil, bu tiksinç karmaşa içinde tutunmaya çalışan, yöntemleri farklı olduğu için "serseri" olarak adlandırılan "insan"ların sorunları için?
hiç kan ter içinde uyanıp gördüğünüz rüya sebebiyle bir daha yatağa giremediğiniz oldu mu? size çevreniz, uykusuzluğunuz sebebiyle akşamdan kalma yaftasını yapıştırdı mı?
hiç dışarı çıktınız mı? dışarı... facebook veya twitterınıza "buradayım" yazmak için değil, gerçekten dışarı çıkmak için dışarı çıktınız mı? özel olduğunu düşündüğünüz kişilerle buluşmak için dışarı?
hiç yalnız başınıza kutladınız mı doğumgününüzü? reşit olacağınız gece sahte kimliğinizle veya büyük görünmeniz sayesinde girdiğiniz barda ölümüne içerek... saat 12yi gösterince piçliğine dışarı çıkıp tekrar kimliğinizi göstererek doğumgününüzü ilk kutlayanın bir bar fedaisi olduğunu izlediniz mi?
siz hiç her şeyi yoluna koyduğunuzu düşündüğündüğünüz anda, rüyanızda "eski sevgilinizi" değil, sevdiğiniz ama sizi terk eden kadını görerek kan ter içinde uyanıp, kendinizi kandırdığınızı fark ettiniz mi?
siz hiç, "sen hiç sevdin mi lan?" diye soran arabesk arkadaşınızın samimiyetsiz aşklarını fark ettiniz mi?
son olarak, siz hiç bu yazının "ben hiç" adlı içki oyununa malzeme olması için değil, beyin kemirgenlerine devam niteliği için yazıldığını fark ettiniz mi?
md
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)