Google+ boş mideye iki duble viski: sorunsal
sorunsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sorunsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Six Pack ve Ölüm Üzerine

Hayatım boyunca iyi bir adam olamadım. Kimsenin de adamı olmadım, diyemeyeceğim. Bildiğin iyi bir adam olamadım. Kendimi artık anti-kahraman zırvalarıyla savunacak halim de yok. Hoş, halim olsa anlamak isteyen de yok. Kısaca özetlersek, hayatım bitiyor. Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok? O da sadece alkollüyken oluyor.
Ne "Any Given Sunday" filminin o meşhur Al Pacino konuşma sahnesini izleyerek motive olabiliyorum, ne de Dishonored: The Knife of Dunwall'un intro'sunu izleyerek kendime gelebiliyorum. Sevdiğim her şeyden uzaklaşmaya başladım. Galatasaray'ın maçını bile izlemeyeceğim örneğin ki yarım saat sonra başlayacak olsa da evde bira içmeyi tercih ediyorum.
Son bir ayım kavga gürültüyle geçti. Evet, benim bir ilişkim vardı. Kavga gürültünün sonu tahmin edeceğiniz üzere terk edilmem oldu. Seneler sonra "İşte bu." dediğim ciddi bir ilişkim oldu. [Seneler=3 sene] Kısa takılmalar, bir aylık ilişkiler ve pazar sabahlarında yalnız kalmayı istemek, tek gecelikler... Hiç birinde ben, ben olamadım. Cesur değildim bu yüzden birlikte olduğum kişiyle ciddileşmek istemedim, değil. Bildiğin o çekimi hissetmedim. Siktir et, dedim; kimi zaman "siktir git." oldu bu. Şaka yapmıyorum, ciddileşmeye başlayan ve sadece 3 saat süren ilişkim oldu benim. Neden mi bir gün bile sürmedi? En nefret ettiğim şeyi yanımda yaptı, burundan çekti.
Tam dipten killi toprağı almış su yüzüne doğru süzülüyordum ki, ayağım bataklığa saplandı. Kemerburgaz'da bir bataklıkta nefessiz, leş gibi suyun içinde boğuluyorum. Bugün, son 24 saat boyunca bana "yararlı" olabilecek tek şeyi yaptım. Traş olup, dişimi fırçalayıp duşa girdim.
Barda dün çıkan kavganın misillemesi bugün olsa ve belindeki silahı gösteren adamlarla bugün karşılaşsam ne olur, diye düşündüm duştayken. Çıldırıp herifin gösterdiği tabancayı belinden çıkarır, kendi kafama doğrulturdum herhalde. "Hayırdır lan, beni mi vuracaksın? Senin taşşağın yetmez bunu yapmaya, al bak ben yardımcı olayım." diyerek. Bunu hayal etmedim. Düşündüm, taşındım, ne yapardım, diye. Bu kadar ileri gideceğime karar verdim. Ciddi ciddi böyle ilerlerdi sanki her şey. Hayatla bağım o kadar yitik...
Bundan yaklaşık dört ay önce -belki beş- bir ruh hastası "Ben sen hayatta kaldığın sürece dünyada yaşamaya devam ediyorum. Sen ölürsen beni de eski yerime (?) gönderecekler. Sadece dört ay ömrün kaldı, lütfen beni dinle ve benimle yarın yine bu saatte burada buluş." yazmıştı ask.fm'den.
Metafizik mevzularına hiçbir zaman inanmadığım için, soran kişinin kuruyla suluyu karıştırmış 20 yaşında bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Geçmişimle ilgili ayrıntı vermeye başlayınca, bu kişinin beni tanıdığını tahmin ettim. Beni tanıyan, şaka yapmak isteyen bir piçti belli ki. En azından böyle davrandım, taşşak oğlanı olmamak için, screenshot'larla. Bir iki gün, dört ay sonra ölür müyüm acaba, soruları aklımı yedi. "Hiç acı çekmeden öleceksin." demişti. Ölmemek için, hayata tekrardan bağlanman gerekiyor, diye de eklemişti.
Hayata değil de, beni terk eden kadına çok bağlanmıştım ve duşta aklıma gelen "ne yapardım" sorusuna verdiğim cevap, sanki yakında gerçekten bu şekilde sert davranarak kendi idam sehpamı tekmeleyeceğimi ve bu metafiziksel (belki de) yapının haklı çıkacağını gösterir gibiydi. Daha fazla kafa yormadım, duştan çıktım, sakal traşımı oldum ve bakkala gidip bir six-pack aldım.
Şimdi aynı şarkılar (All Over Again, Blue and Lonesome, Autumn Leaves, Feels Like the End of The World ve türevleri) çalıyor evimde, sidik gibi olan biramı yudumluyorum. Nemin önüne geçmek için açtığım kombinin sesi eşlik ediyor.
Eğer ki önümüzdeki bir ay boyunca hiçbir şekilde yazmazsam, emin olun, ölmüşümdür.
İyi pazarlar, şimdiden.


10 Haziran 2014 Salı

"Ben düşündüğünüz gibi bir adam değilim."

Başlıktaki cümleyi bambaşka bir adam sarf etseydi ve bu adam, rol modellerinizden biri olsaydı eminim Instagram albümlerinizin baş köşesine, gerek el yazısıyla, gerek satırlarıyla yerleşir ve tahtı bırakmazdı. Evet, bunu ben söyledim. Beni okuduğunu ve benimle aynı olduğunu söyleyen, ardından da umarsızca "Sevgilim var, birlikte yaramazlık yapabilir miyiz?" sorusunu soran bir kadına.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; bu satırlarda ya da ZSD'de* kendimi çok yanlış tanıttığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."

*zsd: Zamparanın Seyir Defteri'dir. zamparaninseyirdefteri.tumblr.com 'da ikamet eder.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Lanet olası kediler...

Birazdan karşı karşıya kalacağınız yazı, sinirlerinizi bozabileceği gibi, bana küfretmenize de sebep olabilir. Benim için hava hoş, her türlü...
Belli şeylere karşı mesafeli oldum hep. Bu bir ideoloji, tercih, canlı; olabilirdi. Tabii ki haksızlığa karşı dik durmaya çalıştım. Gerek kendi adıma, gerek yakın olduklarım adına, gerekse mesafeli olduklarım adına. Örneğin, benim için kediler ile homoseksüeller bu potaya girebilir. Olsalar da olur, olmasalar da olur. "Ay iki kedi olsa da oynasak?" veya "Off keşke gay arkadaşımız olsa, muhabbetini dinleyerek güleriz." gibi cümleler kurmadım hayatım boyunca. Yani, olsalar da olur, olmasalar da... Fakat kendini savunamayacak pozisyonda olan bir kediye tekme atan herifi de, cinsel tercihi ya da yaradılışı toplumsal değerlere ters düştüğü için gay'lere karşı ellerinde sopayla yürüyen esnafı da hep sikmek istemişimdir. Veya sike sike öldürmek... Suratlarına, işaret ve orta parmağımın arasına yerleştirdiğim bir jiletle tokat atmak istediğim de doğrudur. Ağır Roman filminin bize öğrettikleri...
Yaklaşık iki aydır ise, kedilerle başım dertte. Onlardan nefret etme aşamasına geldim.
Eve taşındığım gün, sadece bir yatağım vardı. Cumartesi günüydü, akşam dışarı çıktım. Şimdiye kadar her zaman kaldığım yerlerde gerek komşu, gerek güvenlik, gerekse gerizekalı ev arkadaşlarım sebebiyle problemlerim oldu. Hepsini ardımda bıraktığımı ve tek başıma bir hayat kurduğumu düşündüğüm gün; dışarı çıktım. Kapının kilidini açtım, elimdeki poşeti yere bıraktım ve bir tıkırtı duydum. İçeriden geliyordu. Parmaklarımın arasına anahtarlarımı geçirip, "Laaan!" diye bağırarak içeri girdim. Bir kediydi. Lanet olası bir kedi...
Mutfağın filtresini takmamış olduğum için evin içine, apartman boşluğundan dalan bir kedi; sinire kesmeme, dizlerimin titremesine sebep olmuştu. Ama bununla bitmedi tabii ki. Apartman boşluğuna girmelerini sağlayan, tellerin arasındaki boşluktu. Minik bir boşluk, veya; yırtılma diyelim biz ona. O kısmı kiremitlerle kapattım. Yüzsüz mahalle kedileri, bahçe katında olan evimden içeri dalamasınlar diye; pencerelerime de tel filtre yaptırdım. Her şey harikaydı. Ama içinde bulunduğum güvensizlik duygusu, belam olan kedilere de çıkışmama sebep oluyordu.
Apartman boşluğu ile denediler şanslarını ilk. Ama ne deneme... Kiremitleri devirmeye çalıştılar, deviremediler, ferforjla çarpışan kiremit, yatağa girmiş olan benim bir anda elimde ekmek bıçağıyla bahçe kapısına yönelmemi sağlamıştı bile. Kediler, diyip yatağa dönmüştüm.
Bir de, hala pencereden içeri girebileceklerini sandıkları için; pencerenin önündeki ferforja, tellere salça oluyorlardı. Hepsinde uyandım, "Noluyor lan!" diye bağırarak.
Araştırmaya başladım. Elektronik cihazlar vardı, kedi köpek kovucu cinsten. Fikrin ne kadar aptalca olduğunu ise eniştem belirtti. Sonuçta, cihazın yapacağı yüksek frekanslı gürültü; hem beni, hem de apartmanda yaşayan diğer kedi köpeği etkileyecekti. Çözümün ne olduğunu hala bilmiyorum. Hiç birine zarar vermek istemiyorum, ama; beni de rahat bırakın ulan artık.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Yaşamaya üşeniyorum.

Uzun zamandır doğru düzgün yazamıyordum. Sanırım bir süre de yazamayacağım. İş durumları, duygusal çöküş, içe kapanma ve telefonlara bakmama gibi durumlar mevcut. Hoş, telefonla ulaşmaya çalışan da ya akraba, ya Avea...
Sanki büyük bir başarısızlık var her hareketimde.
İşe girdim, işten soğudum, işten çıktım.
Kısa vadede oluşturulacak ve eş dosttan alınacak destekle iyi yerlere gelebilecek bir start-up fikrim oldu, iki aydır kağıda döküp briefini oluşturamadım.
Cinsel tecrübelerimle koltuklarım kabarırdı, cinsel hayatım yerlerde sürünüyor.
Okul başımdaki en büyük belaydı, mezuniyetimi doya doya kutlamaya üşendim.
Altı ay öncesine kadar fazlasıyla aşama kaydettiğim bir kitap yazıyordum. Kitap, altı ay önceki halinde duruyor, rötuşlarını bile yaptırmadım.
Yeni bir blog açtım, keyfime göre post giriyorum. Doğru düzgün patlama bile yapamadı.
İş başvuruları yaptım, görüşme hatta şartları konuşma aşamalarına geldim, işleri alamadım. 
Son zamanlarda, aynada baktığım suratıma bile dayanamıyorum.
Bir iki intihar planladım, kısa vadeli çözümlerdi. Askere gitmek aralarında en uzun vadeli olanıydı. Uzun dönem gidip, muhtemelen doğuda ücre bir köye verilecek, bir yandan cebe para indirip, bir yandan da "Emret Komutanım" çekecektim. Kafayı güzelce boşaltabileceğin başka nasıl bir mecra olabilir ki? Yemedi...
Yazmakla övünürdüm, yazamıyorum. Vakit olmadığından ya da ilhamım kaybolduğundan değil, üşendiğimden... 
Her gün, kendimi öldürüyorum bir miktar, alkolle. Orta yaş krizine girmiş, iki çocuk babası bir erkek gibiyim. İşten geri kalan zamanlarımda yaptığım tek şey mal gibi bu ekrana bakmak ve uyumak. Yemek yemeye bile mecalim yok. Yaşamaya üşeniyorum.
Eskiden en azından bir çizgim, bir sebebim vardı. O sebebi bile unuttum. Hayat üstüme gelmedi, ben de onun üstüne gitmedim. Taşındığım zaman, huzurumu bulduğum zaman her şeyin düzeleceğine kendimi o kadar inandırmıştım ki, hiçbir şeyin değişmemesi hayatımda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu.
Kendimi sadece bir iki kez iyi hissettim. O da jazz müziğe denk geldiğim anlardaydı, televizyon karşısında. Olmuyor, galiba tükendim, daha çok erken olsa da. 

10 Ekim 2013 Perşembe

Düşkün değil, düşmüşün anıları 2

Dün geceden sonra, bugün daha da emin oldum. Deli kadınlar beni buluyor değil, deli kadınların bulunduğu yerlerde çok fazla bulunuyorum. Aşk ya da ilişki aradığım yok. Geceyi sonlandırabileceğim bir kadın arayışındayım, her gece ki önceki geceyi yalnız geçirmesem bile, sürekli arıyorum. Daha doğrusu aranıyorum.
Ağlamaya başladı... Neden ağladığı konusunda hiç bir fikrim yoktu. Bir kadının ağlaması, belki seneler önce beni duygulandırırdı. Mekandaki diğer kadınlara bakmaya başladım, çünkü gecenin sonunda bir şey olmayacağını baştan belirtmişti, kısa bir diyalog ile.
-Neden benimle buluştun?
-Sabah mutlu uyanırım diye.
-Öyle bir şey olamaz. Reglim.
-Sakso yapabilirsin belki?
-İlk randevuda yapmıyorum onu.
Zorlamadım, ama egosunu yerle bir ettim. Yurtdışında yaşadığı süre içersinde verdiği pornografik pozlardan girip, uyuşturucu bağımlılığından ve aptallığından dem vurdum. Onun gibi, yurtdışında yüksek lisans hayali kuran; onun yerinde olmak için yırtınan insanlardan bahsettim. Baba gibi öğüt vermiyordum, yüzüne karşı gerizekalının teki olduğunu söylüyordum.
Biseksüel bir kadındı, kısa boylu. Biseksüel olmadığını, sadece arayış içersinde olduğunu söyledim. Ağlamaya devam etti. Herkes bize bakıyordu, bense ne onu; ne de herkesin bize bakıyor oluşunu sikliyordum. Ama dayanamadım, neden ağladığını sordum.
"Çünkü benden etkilenmedin, beni hiç sevmedin."
Neden sevecektim ki? BeN zaten kimseyi sevmiyordum. Sevmeye çalıştığımda da ya onun gibi delilere, ya da kariyer hedefleri peşinde koşup giderken yabancılaşan, arkadaşlarına ya da karşı cinse vakit ayıramayan ve sürekli şikayet eden kadınlara rastlıyordum... Dolayısıyla birini insan olarak bile sevmek, yapıma aykırı hale getirmeye çalıştığım yegane şeydi.
Doğrulup, kendime gelmeye çalıştım çünkü bir diğer deliyle, bir diğer barda karşı karşıyaydım. Hesabı ödedik, soldan devam edip eve gitmek istedi. "Sağdan." dedim ve arkama bakmadan yürüdüm. Gelmedi, ağlaya ağlaya evine gitti; ben Turgut Abi'nin yolunu tutarken. Üç shot viskiyi üst üste çaktım, minibüs duraklarına yürümeye başladım.
Telefonum çaldı, "Üzgünüm, yapamazdım." gibi dram dolu aptal bir mesaj yazmış. Telefon açtım, "Senden bi sik olmaz. Bunu bilmen yeterli." dedim. Tekrar özür diledi. Bir daha görüşmeyeceğiz, diyip kapattım telefonu.
Telefonu kapatmamla, yere düşürmem bir oldu. Ellerim titriyordu yine. Son bir ay içinde yere düşürdüğüm sigaranın, sodanın, bira bardağının haddi hesabı yok. Bir de telefon eklendi buna, gider ayak.
Bugün yazarken, aklıma önce 90d göğüsleri, ardından da girdiğimiz bir diğer diyalog geldi.
-Bu kadar şeyi biliyorsun, ilişkilerin ve insanların tüm tepkilerini, reaksiyonlarını ezberlemişsin. Her şey sana oyun gibi geliyor.
-Konunun adı "Oyun" zaten.
-Evet de, mutlu musun?
-Mutluyum, çünkü birine aşık olmaya; birini deliler gibi sevmeye, uyuşturuculara, "Çok para lazım." dedirtecek şeylere ihtiyacım yok. Benim uyuşturucularım belli zaten; güç, kadınlar ve yazmak.
-Peki nasıl anlaşabiliyorsun insanlarla?
-Ağlayan palyaçoyu oynayarak. Onları eğlendirsem ya da etkilesem de, etkilenmiyorum.
En son ne zaman birinden etkilendiğimi düşündüm. Kısa süre önceydi. Harika bir kadındı ama 2. kategoridendi. Kariyer endişesine sahipti, zengin bir ailenin çocuğu olsa da. Gücü seviyordu, benim gibi...

10 Mart 2013 Pazar

Çok Sosyallik Öldürür

"Too much love will kill you." - Çok fazla sevgi, seni öldürür.
Bunu ilk okuduğumda, "Devamını getirmeliyim." diye düşünmüştüm. Şuna çevirdim dayanamadan:
"Too much love will kill you, too much hate will bleed you." - Çok fazla sevgili seni öldürür, çok fazla nefret ise seni kanatır.
Tecrübe etmiştim değil, tecrübe ediyordum sürekli. Sanki hançeri ya da kılıcı göğsüme ya da karnıma saplamışım gibi değildi çektiğim. Böyle tasvir edilemezdi. Sadece kağıt kesiklerini düşünün. İşte onlardan binlerce aldığınızı düşünün, vücudunuzun her noktasında kağıt kesiği gibi; minik minik yaralar var ve kanıyorlar.
Sosyalleşmekten tiksiniyorum. Eskiden de tiksinirdim ancak yeni bir kadınla tanışabilme, sevişebilme ya da sadece telefon numaralarının takası için dışarı çıkardım. Bir de, öz veya üvey, "ailem" olan insanlar dışarı çağırdıklarında çıkardım. Sadece onlarla vakit geçirebilmek için. Kadınları kovalamayı bıraktım. Tanış, etkile, kartlarını oyna, belki bir iki numara, içki ısmarlama asla, bazı yalanlar söyle ya da manipülatif ol... İt-çek, it-çek... Bazen öfkeli ya da misantrof bir adam olduğun gerçeğiyle onu başbaşa bırak, bazense aslında zamanında yeterince "yaşadığını" ve "çektiğini" ima eden cümleler kullan ve elini tutarken, sarılırken duygulu olmaya çalış. Basit olduğu kadar sıkıcı bir döngü haline girince; sadece biriyle yatabilmek için kalabalığın içine çıkmanın gereksizliğinin farkına vardığımda da, interneti bu yönde daha aktif kullanmaya başlamıştım.
Peki ailelerime ne oldu? Öz ailemle eskisi kadar iyi değilim, önemsesem de fazlasıyla; darlanıyorum. Kan bağı ve bu bağa verdiğim önemden vazgeçmedim asla. Ancak eğlenmek için ailemle fasıla gidecek yaşı geçtim. Zaten fasıldan da, canlı müzikten de, bardağa konulmuş ve portakal suyuyla ıslatılmış uzun ince havuç dilimlerinden de nefret ettim her zaman. Üvey ailem? Kimi, beni daha fazla çekemeyeceği için defoldu gitti. Kimiyse büyüdü, evlendi ya da işe başladı, "Yoğunum bu aralar." da peşi sıra geldi bu başlangıçların. Sorgulamıyorum, zaten yalnızlığıma üzülmek de içine gireceğim en aptal ironik döngü olur muhtemelen.
Sonuç olarak, bıraktım. Çıkmıyorum artık. Nadiren, belki bir iki duble amacıyla; değer verdiğim üç beş kişiyle dışarıdayım, her ne kadar o bir iki dublenin ardından bir iki shot; üç beş bira er ya da geç gelse de...
Dün çıktım yine. Türkçe öğrettiğim Amerikalı bir öğrencim var. Bir saat ders karşılığı altı bira şeklinde bir anlaşmayla öğretiyorum Türkçe'yi. Hoşuma da gidiyor çünkü o ayrıldıktan sonra biraları mideye indirip yazmaya başladığım İngilizce romanın (evet, boyumdan büyük işlere kalkışıyorum artık)  yeni kısımlarını ona gönderiyorum. O da gramer ve noktalama kontrolü yapıyor.
Neyse, dediğim gibi; Brit geldi, kuzenim geldi, bir de internet üzerinden tanıştığım hesapta "ablam" bir kadın geldi. İç, iç, iç... Biraz da şuraya gidelim, biraz da buraya gidelim. Yolda yolluk bira alalım büfeden ve devam edelim yolumuza.
Akşam hep beraber bana gelin; hay hay. Geldiler, büfeden ısrarla istedikleri biraları bitiremedi hiç biri. Uyuyakaldılar. Bugün uyandığımdaysa kuzenimle kahvaltıya ve onun çok beğendiği ayakkabı için alışveriş merkezleri arasında bir tura çıktık. Dört alışveriş merkezine girip çıktım bugün. Eve girer girmez kustum, psikolojik olarak.
Çünkü bu filmi ben geçen hafta da görmüştüm. Kişiler değişse de, program hep aynı kalıyor. İstemiyorum çıkmak, mümkün mertebe bu fare deliğinde kalan on beyin hücremi öldürüp yatağa girmek daha çok hoşuma gidiyor. Cam açık şu an, dışarıda bir ambulansın sireni yankılanıyor, önümde dünden kalma biralardan biri var, yeni açtım.
Düşünüyorum da, ambulansın içindeki kimse, umrumda değil. Benim değer verdiğim herkes, teker teker ölüyor zaten. Onlardan çok daha önce ölmesi gereken bir sürü ahmak varken... "So, burn."
http://www.youtube.com/watch?v=Y-D-xASN4d4


5 Mart 2013 Salı

Kafam yarıldı, beynim akıyor...

Çok basit bir gün olacaktı halbuki. Birlikte derse gittiğim arkadaşım, sabah derse gelemeyeceğini söyleyince, ben de uykuyu tercih etmiştim. Zaten öğleden sonra da okulda işim yoktu; önce The Walking Dead'in yeni bölümünü izleyecektim, ardından da işime gücüme bakacaktım. İşte çamaşır yıka, yemek yap ye vs. Günlük ev kadını işleri yani...
Her şey yolunda gitti bir müddet. Yemek de harika oldu. Tıkırımdaydım yahu. Alkol almayacağıma dair kendime söz vermiştim. Saat dört sularında başladı... Telefon trafiği... Şu dünyada en çok nefret ettiğim şey, ayıkken insanlarla telefonda konuşmaktır. Zaten insanlarla yüz göz olmayı pek sevmem, ayıkken bunun gerçekleşmesi ise beni çıldırmaya yeterli. Sonuçta, bir arkadaşımın yaptığı gözleme göre, alkol almadığım zaman elimin titremesi artıyor., dışarıdaysam hemen eve dönmek istiyorum. Hatta kimi zaman alkol aldığım halde elimin titremesi geçmiyor, ancak eve dönünce rahatlayabiliyorum.
Velhasıl, önce annem aradı. Halimi hatrımı sormak istediğini söylediğinde kan beynime sıçradı. Önemli bir şey var sanmıştım. Her gün arar, her gün... Her gün halimi hatrımı sorar. Çıkıştığım için "Ne zamandır sohbet etmiyoruz ama!" dedi. Her gün konuştuğumuzdan ötürü etmiyoruz sohbet, bu kadar basit.
Ardından babam aradı... "Akşamları Facebook'ta paylaşım yapıyorsun. Okuluna dikkat ediyor musun?"
Evet dikkat ediyorum, gidip geliyorum işte daha ne yapayım?! Tam olarak bunları söylemesem de bunun daha kibarcasını söylemeyi başardım. Ellerim titremeye başladı, başım ağrımaya başladı, gözlerim kanlanıyordu. Uykuma kahvaltıma dikkat etmemi söyleyip kapattı telefonu. Zaten kavgalıydık, sanki harlıyor gibiydi.
Bir mesaj geldi ardından; bir arkadaşım İstanbul'a geliş tarihini yazmıştı. Derste olduğumu düşündüğünden akşam arayacağını söyledi.
Bunların hepsi yaklaşık bir saatlik bir zaman diliminde olmuştu ancak bana bu bir saat; sanki bir dakika gibi geliyordu. Sinirlenmeye başlıyordum ancak ona patlamamalıydım. "Tamam." şeklinde bir cevap attım.
Oyun oynayarak stres atmayı düşündüm, NBA 2K13'te playofflara kadar gelmiştim. İlk tur son ayak maçında (durum 3-3) kuzenim aradı bu sefer. Ne yaptığımı falan sordu. İyiyim falan dedim. Önceki gün görüşmüştük, ne kadar değişebilirdim ki? Onun yanında aldığım ayakkabılarımı giyip giymediğimi sordu, dışarı çıkmadığımı söyledim. Yaklaşık iki dakika boyunca kulağımda telefon, elimde gamepad; neden aradığını söylemesini bekledim. Ablamla buluşacakmış çarşamba günü; beni de davet etti. Tamam ayarlarız, dedim. (Buluşma da iptal oldu bugün, ablamın işi varmış.)
Kapı çaldı. Çıldırmak üzereydim. Eğer bir reklamcı ya da pazarlamacı gelse, bugünün gazetesinin; muhtemelen bugün çıkan Habertürk ya da Hürriyet gazetesinin 3. sayfasında; manşet olurdum. Daha kötüsü geldi... Zile yanlışlıkla basan, alt kata misafirliğe gelen aile. Ekmek bıçağını alıp aşağı indiğimi hayal ettim. Sonunda kendimi ekmek bıçağıyla anında öldüremeyeceğimi düşündüğümden vazgeçtim.
Titremem, başımın ağrısı, dizlerimdeki uyuşukluk, öfkem artmıştı. Yatağa uzandım. Uykum da vardı hafif, yaptığım makarna ağır gelmişti. Biraz Umut Sarıkaya okuyup uyuyakalacağımı düşünürken, telefon çaldı. Yine telefon çaldı. Arayan, İstanbul'a gelecek olan arkadaşımdı. Meşgule alıp uyku halinde olduğumu söyledim.
"Senin neyin var?" dedi.
"Uykum." dedim.
Trip attı, dellendi, çıldırdı, benimle bir daha konuşmak istemediğini söyledi. Uykum kaçtı, keyfim zaten yoktu. Geçtim bilgisayarın başına, gecenin dördüne kadar NBA oynadım. Takımımı şampiyon, kendi karakterimi MVP yaparken bir paket sigara içtim.
Sabah; içmediğim için kendimle gurur duyuyor, bir yandan da benimle bir daha konuşmak istemeyen arkadaşımla nasıl ortak payda bulabileceğimi düşünüyordum. Yeni ayakkabılarımı giydim, güneş gözlüğümü taktım; metrodan çıktığımda beynim o kadar bulanıktı ki, istasyonun ortasında sigara yakmıştım. Bunu fark ettiğimdeyse bozuntuya vermedim. İstasyon çıkışına kadar elimde sigarayla ilerledim. Yeni bir gün başlıyordu, ben içmemeye yine yemin ediyordum ancak akşama doğru fark ettim ki; ne yemin edeceğim lan? Olan karaciğerime olur en fazla. Sikerim böyle hayatı da, çalan telefonu da... 

2 Mart 2013 Cumartesi

Misantrof

Arkadaşlarım, ailem, kadınlarım var evet.
Bir de kocaman kocaman duvarlarım var; insanlar fark edemese de.
O duvarların içine girmeyi başarmış; çok sevdiğim bir çok insan var, buna da tamam.
Ama dayanamıyorum. İnsanlara, kalabalığa, topluluklara, barlara kafelere kahvaltılara ve tanımadığım herhangi bir insan sürüsüyle aynı atmosferi solumaya...
Hastayım ben. Ruh hastasıyım.
Suratınıza baktığım zaman düşündüğüm iki baskın derya var.
Birincisi, benim yakınlarım ölürken; siz nasıl yaşayabiliyorsunuz? Önce sizin ölmeniz gerekmiyor muydu?
İkincisi, siz kimsiniz? Beni tanıyor musunuz tabii ki hayır da; beni tanımak istediğinize emin misiniz?
Dışarı çıkmıyorum, vazgeçtim artık o işten. Evdeyken neden bu kadar rahat hissettiğimi düşünüyordum günlerdir. Ama bugün onu da çözdüm. İnsanlar üstüme üstüme geliyor, ne zaman eğlenmeye Taksim'e ya da Kadıköy'e gitsem... Götüm götüm ilerleyip bir masaya tünesem de aynı bu; barda otursam da aynı. Çok kalabalıklar, bir zombi sürüsü gibiler. Sadece bana programlanmamışlar; evet ancak ben onların arasında olmamaya programlanmışım işte.
Akşam rezil bir planımız vardı. Kuzenimle dışarı çıkacaktık. Önce Tophane'de bir sanat galerisine, çok yakın bir arkadaşımızın galerisine uğrayacak; ardından da ayı gibi maç izleyecektik. Zaten galeriyi bir kez tavaf etmemiz toplamda on beş dakikayı geçmedi. İkimiz de mühendis adamlarız, işimiz gücümüz olmaz ki soyutla; anlatımla, fotoğrafla...
Maça geçtik, "Aslanım" denilen mekana. Maç dışında zerre çekilebilecek bir yer değildir Aslanım. Yani aranızda kız arkadaşıyla ya da kızlı erkekli arkadaş grubuyla oraya gitmek isteyecek kadar aptal olan varsa; söylesin. Madalya takacağım.
Çıkışta tek amacımız, Nevizade'de bir yerlerde kokoreç yemek; akabinde de bir iki bira içmekti. Lanet olsun.
Aval aval mekan bakınırken ya da garsonla pazarlık yaparken yolu tıkayan mı dersin; yolun ortasında öküz gibi bekleyen mi dersin... Siz bana fazlasınız yahu, gerçekten çok fazlasınız. Ben sizin gibi gece kulübünden önce içmelik yer aramıyorum arkadaşım. Kızlı erkekli arkadaş grubumu "Rakıya gidelim mi?" şeklinde gaza getirmiyorum arkadaşım. Dansöz ya da fasıl ekibi yoksa; herhangi bir meyhaneden voltamı da almıyorum arkadaşım. Benim tek amacım beynimdeki üç beş hücreyi öldürmek ve gecenin sonunda eve dönüp pantolonumla uyumak.
Ancak siz öyle değilsiniz. Her şey sizin için zaten... Fasıl da size geliyor, dansöz de, rakıyla dans ve çektirilen fotoğraflar da... Ben istemiyorum bunları, istemediğim için semtimdem çıkmıyorum işte sikikler! Ben rakı yudumlarken ya da biraya abanırken sohbet etmek istiyorum, sakin müzik istiyorum, Zeki Müren çalsın; dertleneyim istiyorum. Sizse "Nereden kimi kaparız ne yaparız?" derdindesiniz.
Sikeyim sizi.
Ben o üç dubleyi ya da üç litre birayı içmediğimde elim ayağım titriyor. Sizin böyle dertleriniz yok. Siz sigarayı da sadece alkolle bir iki tane içiyorsunuz, "Alkol kullanır mısınız?" sorusuna "Sosyal İçici" cevabı veriyorsunuz, mezenin de en iyisini biliyorsunuz, Irish Pub'ın da müdavimisiniz. Futbol izlemezsiniz ama Liverpool'u desteklersiniz; basketbolla alakanız yoktur ancak NBA Finali için sabahlarsınız (sabah sporunuzdan sonra tabii ki), sadece Facebook ve Twitter'a girmek için Macbook alırsınız ve kadınsanız fularınız, erkekseniz boyna bağlamalık açık pembe renk kazağınız eksik olmaz. Siz kimsiniz ulan? Ne sikime yararsınız?
O taksi dolmuşçu abinin söylediği gibi; "Nefret ediyorum insanlardan!" 


10 Şubat 2013 Pazar

"Fuck Up"

2011 yazının sonlarına doğru bitirmiştim kitabı. Türkiye'de herhangi bir kitabevine gidip bu kitabı sorduğunuzda alacağınız cevap basitti o zamanlar: "Ha, 'Siktir Et' isimli kitabı mı soruyorsunuz?"
Alakası yoktu. Kitabın Türkçe'ye çevrilmiş halinde bile isim olarak "Fuck Up" yazıyordu. Aslında ismi "Sikik" olabilirmiş, şimdi düşününce aklıma bu geldi.
Gelgelelim, ilk okuduğumda çok etkilenmiştim kitaptan.. New York'ta yaşayan bir sikiğin anılarından ibaretti kelimeler, cümleler, paragraflar...
Ancak şimdi etrafıma baktığımda, arkadaşlarımı ve birlikte dışarı çıktığım insanları gözlemlediğimde; birlikte olmaktan keyif aldığım kadınları izlediğimde; en az o kitabın ana karakteri kadar büyük bir "Fuck Up" olduğumu görüyorum. Hoşuma gidiyor evet. Ancak biraz kekremsi... Hayallerini kendi ego okyanusunda boğulduğu için gerçekleştiremeyen, çirkin bir dış görünümü olan, rezil rüsva bir adamım. Aşağılık kompleksim değil; iri, irin ve cerahat dolu bir sivilce, çıban büyüklüğünde komplekslerim var. Ego, gurur ve "göt kalkıklığı" anahtar kelimeler ve ben yürüyorum. Yürümeye çalışıyorum daha doğrusu... Attığım ilk adımı göremedim, ailemin doğduğum zamanda para verip alabileceği bir video kamerası olmadığından ötürü. Ancak o günden beri yürüyorum işte; evrim geçiriyorum. Beynim sulanıyor bazen, gözüm seğiriyor, sigarayı tersten yakacak kadar aptallaşıyorum, Attığım adımlar geriye oluyor.
Ya da ne bileyim, bir şeyler aklımı kurcalamaya; beynimi kemirmeye başlıyor. Uzun süre etkisinden kurtulamıyorum. Sadece şimdiye kadar attığım hiç bir adımdan pişmanlık duymadığımı fark ettiğimde rahatlıyorum; duruluyorum.
O durulma anında bir şarkı çalıyor hep aklımda... Kyuss'tan; Demon Cleaner. Sanki Garcia geliyor ve iblislerimle sürdürdüğüm savaşı görüyor ve onları yok ediyor. Dedim ya, garip...

28 Ocak 2013 Pazartesi

"Now I'm Thirstier With Nowhere to Go."

En büyük değil, tek ilham kaynağım Lanegan'ın "Don't Forget Me" parçasında geçer. Anlamı, "Daha çok susadım ve gidebileceğim hiç bir yer yok"tur. 
Günün başından beri yazmayı düşünüyordum. Ancak annemin tezini çürütemedim. Yeterli alkolü almadan ve hava yeterince kararmadan yazamadım. Denklem basittir: hava kararır, alkol bünyeye girer ve sıkıntılar klavye -çalışıyorsa daktilo- başında kusulur. Ardından yatağım göz kırpar ve sızarım.
Eski arkadaşlarımla buluştum dışarıda, bir iki bira içip eve döndüm. Yemek yedim, kurtlanma başladı...
12'de çıktım evden, sitedeki iki Tekel bayii de kapalı olduğu için aklımdan geçti bu parçanın sözleri. 

Kanser bir kadınla birlikte oldunuz mu hiç?
Veya o kadının yaşadığı acıyı hissettiniz mi?
Veya, o kadın sizin kanseriniz haline geldi mi? Yani ona tutunmaya, onu yaşatmaya çalıştınız mı?
Ertesinde gördünüz mü, gösterdiğiniz ilgi ve çabaya rağmen, onun fişi çoktan çektiğini?
İşte o fiş çekildiği an, ben kendi fişimi takmıştım. Artık devamı yoktu. Pespaye hayatına o devam edecekti, benimle yatmaya devam ettiği gibi. Hayatımda ilk defa, çarpık bir ilişkideki "fuck up" tarafı ben olmayacaktım ancak "ayrıntılar" vardı. 
Hayatı boşladığından ötürü, har vurup harman savuruyordu. Uyuşturucu kullanacaksa en pahalısına, yemek yiyecekse en lezzetlisine, içecekse en güzeline yöneliyordu. Bana eli boş gelmezdi. O, herhangi bir eğlence dönüşü zilimi çaldığında kapıyı açar, otomata basar ve o merdivenlerden çıkarken bira şişelerinin şangırdamasını dinlerdim. 
Geliş gidişleri, Amsterdam'a aldığı uçak biletleriyle sonlandı. Avrupa'ya veya Avrupa'yı gezmeye en ufak bir ilgisi olmayan ben, onunla Hollanda'nın yolunu tutacaktım. Şaka gibi... Evet Türkiye dışında bir yerde yaşamak harika olabilir ancak Avrupa'da konaklamalı bir tatil sikimde olmaz ki ne interrail yaptım, ne de Erasmus'tan faydalanabilecek kadar başarılı bir öğrenciydim. Sadece onun son dileklerinden birine yardımcı olduğumu düşünüyordum... 

O gece... Gerçekten onunla bir ilişkiye başladığımızı düşündüğüm gece... 
Yapmasına en çok tepki gösterdiğim ve sinirlendiğim şeyi yaptı. Kokain çekti, ayakucumda, seviştikten sonra uyuyakaldığımı düşünerek. Kıyameti kopardım ve sıradan, yozlaşmış olduğu düşünülen ilişkiye geri döndük; nam-ı diğer "fuckbuddy"liğe. 
Biraz daha böyle devam etti. Eridiğini görüyordum ama kontrolüm dışında erimesi rahatsızlık vermiyordu. Çünkü kahraman olmamam gereken bir pozisyondaydım, biliyordum. 
Bir gece, kalacak hiç bir yeri olmadığını; gerekirse bende kalabilmek için para vereceğini söyledi. Aklımı kaybetmiştim ve onun bu lanet halinden nefret etmeye başlamıştım. İşte o gece döküldü... "Ben seni hala çok seviyorum" dedi ve ağır konuştum: "Sadece bedava seks benim için, bu yaşadığımız." 
Aramayı kesti, konuşmayı kesti, mesaj atmayı kesti, Mersin'e gideceğim sabahın gecesine kadar... O gece görüşmek istedi ancak ben kartları çoktan dağıtılmış bir poker masasındaydım, planlarım belliydi. 

Mersin'e geldim, bu yaşa gelmiş olmama rağmen, Adana'ya uğradığımda; oradaki akrabalarım tarafından bana harçlık verildi. Hala, onsuz veya onunla, Amsterdam'a gitmek için bir şansım vardı. Topladığım harçlığın üzerine biraz kendim koyacaktım, biraz borç alacaktım ve döndüğüm gün İstanbul'a; Amsterdam'ın yolunu tutacaktım. En azından bu plan makuldü...
Lakin koparılmış bağlar ve geri adımı atılamayacak kararlar(ör: Elveda); ego ve gurur gibi karakteristik birer kütleyle birleşti, hayatımda her zaman olduğu gibi ve kırdım kafayı, her zaman olduğu gibi...

Ne imza törenini görebildiğim, ne de resmi açıklamasını okuyabildiğim bir futbolcuydu. Wesley Sneijder... "Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray" dedim ve paramın bir kısmıyla, Sneijder forması aldım. Geri kalanını da bir çift Sennheiser kulaklığa yatırıp, "Artık yok, Amsterdam da yok, kanserli kadın da..." dedim.

Formayı aldığım gün, attığım koca adım sebebiyle mutluydum. Çünkü farkındaydım... Pembe bulutlar ve uçan filleri bir kalemde silecek kadar ağır bir hamle yapıyordum. 

Dedim ya, her zaman kahraman olamam. İlk kez de olsa; kostümümü, üzerine benzin döküp yakmış bir eski kahramandım; "Watchers" filmine konu olacak cinsten rezil bir kahraman... 
Şimdi ne mi yapıyorum? Hala kendimi içinde "yaşamaya" hazır hissetmediğim Mersin'de, evimde, ılıman iklim 10 derece; sitenin, kuşların pislediği bir bankında oturmuş; bunları karalıyorum. Kulağımda Max Payne oyununun soundtracki var; Sennheiser'larımdan geliyor. (Oh evet, harikasın Sennheiser)
Arada aklıma geliyor, burada yediğim sağlam bir iki kazık ve kibar bir iki "siktir" ve düşünüyorum daha ne kadar kaybedebileceğimi. 
Ama farkındayım da bir yandan. Yanlış tercihlerde bulundum çokça, yanlış hayal ve umutlar peşinde koştum, yanlış şeyler de yaptım ki günah çıkarmak değil amacım. Sadece sanırım, artık büyüyorum ve bunu çeyrek asır ömür tükettikten sonra ilk kez bu kadar net söyleyebiliyorum. 

Evet hala üniversite öğrencisiyim, evet yaşıtlarım evlendi, evet yaşıtlarım yüksek lisansı bitirdi, evet yaşıtlarım 3000 liradan işe girdi. 
Afedersiniz de, beni karşılaştıracağınız her bireyi, teker teker boyarım ben laciverde. "Onlar benim yaşadıklarımın onda birini yaşasaydı..." demiyorum, sadece şunu biliyorum; onların el pençe divan durdukları iş arkadaşlarının ya da patronlarının önünde ben, dimdik durup istediğimi alabileceğim. 
Bu konuda neden mi eminim? 
Yıllar önce üniversiteden, beğendiğim bir kadın vardı. Blog yazdığımı öğrenince "Blog mu? Evet ya iş görüşmesinde bile soruyorlarmış artık! Ben de açacağım." demişti. Şu anda bu kadın yüksek profilli bir şirkette çalışıyor.(reklam yapmayacağım) Bense mezun bile olmadan onun patronunun okuduğu dergiye yazıyorum... 

NOT: mevzu bahis derginin ayrıntılarını daha sonra veririm, yeterince güneş açtım bu gecenin sonu için. 

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni nesle öğütler

Konsantrasyon günümüzün en büyük problemi.
Gelecek kaygısıyla birlikte en büyük problemi diyelim.
Eğer ki herhangi bir mühendislik bölümünde öğrenciyseniz, birazdan duyacaklarınız ruh sağlığınıza zararlı olabilir. Öncelikle, mezun olduğunuz bölümden; hiç bir sik bilmeden mezun olacaksınız ve buna rağmen, en az 2000 lira maaşla işe başlayacağınızı sanacaksınız. Özgeçmişinizde yazan "Stajlar" kısmının işvereninizin gözünü boyayacağını düşüneceksiniz ancak hayır. Bunu iyi dinleyin. "Kimse sizi sikine takmıyor!"
Yüksek lisansa koşacaksınız ve bunun için birincil olarak seçtiğiniz ülke Amerika Birleşik Devletleri. Amerika'nın "ucuz yollu" devlet üniversiteleri sizi bok diye sıçmaz, bunu bilin. Zira iş tecrübesine sahip olmadan "İşletme Masterı" yapamıyorsunuz oralarda. Minimum iş tecrübesi olarak da iki seneye ihtiyacınız var. Kısacası, kafasını alırsınız. Ha eğer paranız varsa, sadece Amerika'da değil, dünyanın her yerinde yüksek lisans yapabilirsiniz.
Gelgelelim, hiç birinizi sağlam bir gelecek beklemiyor; burada anlaşalım.
Evlilik düşünen olabilir aranızdan. Veya uzun süreli ilişki vs... Siz o ilişkiyi askerdeyken yaşayın bir de. Sevgiliniz muhtemelen gidişinizin ikinci haftasında Beyoğlu'nun sikik bir barında sikik bir adamla tanışacak, onunla yatacak; ardından o adamın yüzüne bakmayacak(evet o adam bendim çoğu zaman) ve çarşı izinlerinizde sizinle buluşacak. Size çok yakın davranacak ve kendinizi harika hissedeceksiniz ancak bu hayatınız boyunca inanmak isteyeceğiniz "en büyük yalan." Dolayısıyla önce mezuniyet, ardından askerlik, sonunda evlilik şeklindeki planlarınızı da bir köşeye fırlatıp atın.
Neden bu kadar karamsar olduğumu soracak kadar beni tanımayan varsa, bu blogu terk-i diyar eylemenin de bir yolu vardır elbet. Öte yandan, bu soruyu soran kardeşlerimiz çok değil, en fazla beş sene sonra bana hak vereceklerdir.
O düşlediğiniz, televizyonlarda gördüğünüz, takım elbiseler ve "Off trafikten çok sıkıldım!"tweetleri attığınız hayat otuz beşinizden önce size vurmayacak! Anlayın artık... Ne Asmalımescit'te dilediğiniz gibi yiyip içebileceksiniz, ne de film festivallerine toplu bilet alabilecek paranız olacak. Ne olacağını söyleyeyim mi size? Hep bir yerlerden kısmak zorunda kalacaksınız. Kimi zaman teknolojik zevklerinizden, kimi zaman giyim kuşamınızdan, kimi zaman da ailenizden para isteyeceğiniz için gururunuzdan.
Çünkü hayat budur, gerçeklik budur.
Gelgelelim; kendimle ilgili bir iki dipnot geçmeliyim sanırım. Şimdiye kadar aradığı zaman açmadığım çok insan oldu hayatımda kadın ya da erkek. İşte ben yukarıdaki cümleleri kurmaya çalıştığım için, yukarıda yazdıklarımı günler boyunca düşündüğüm için bazen kimseyle konuşmak istemiyorum. Çünkü benim "akıntıya" kendimi kaptırabilecek lüksüm yok, bir an önce bitirmem lazım ve gerekirse binler hanesinde "2" rakamını görmeyen bir işte çalışmaya başlamam lazım. Torpil gibi bir etmeni araya sokmadan mümkünse... Bu yüzden de bazen tepem atıyor, açmıyorum telefonlarınızı. Eğer ki bu sebeple şimdiye kadar bana fitil olduysanız, ya da ifrit olduysanız; bu yazıyı okuyorsunuzdur ve bana hak veriyorsunuzdur. Ancak aynı sebepten benden nefret ediyorsanız ve bunu okumuyorsanız; size herhangi bir şekilde özür borçlu değilim. İyi geceler.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Metro Yolculuğu Değil Cehennem Azabı

Şimdiye kadar ne inişler, ne çıkışlar, ne mental çözülmeler yaşadım, hiç biri bugünkü kadar etkili değildi.
Geçtiğimiz haftasonu telefonumu takside unuttum. Unuttuğumu farkettiğimde, taksi 100 metre uzağımda hareket halindeydi. Ardından alkolün etkisiyle yaşadığım kararsızlık... O saatte taksi durağı dışında açık hiç bir yer olmamasından ötürü telefonu uzun uzun arattır taksiciye, sonrasında "Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor" anonsu gelsin ve küfür salla...
Ertesi gün BTK'yı arayıp IMEI numarasıyla telefonu kilitletmemden sonra, bugün kütüphanedeydim. Sevdiğim bir arkadaşımın verdiği yedek telefonla... Müzik dinleyemiyordum, dinleyerek çalışamadığım için de konsantre olamıyordum. Çalınma olayından beri beş yüz kez girdiğim operatör sitesine, taahhütlü cihazları araştırmak için tekrar tekrar bakıyordum kütüphanenin bilgisayarlarından. Mevzuyu bilen, bu konulara kafası basan bir arkadaşımı aradım telefonla... "Acele etme" ikazı yeterli olmuştu yiyeceğim kazığı anlamama.
Çıktım kütüphaneden, "Boş ver hakikaten" diyerek metroya yürüdüm. Metro istasyonu ise cehennem azabının başlangıcıydı. Önce asansöre yöneldim, asansör arızalıydı. Döndüğümde karşılaştığım ilk surat, bir kadına aitti. İsmini hatırlamıyorum...

----------------------------------------------------------------------
Bundan yaklaşık üç ay önce internetten tanışıp buluşmuştuk. Alkolün etkisiyle tavırları bir acayipleşmişti... Yanıma kadar sokuldu Thales Room'da, "Beni seksi bulmadığını söylemiştin, şimdi seksi miyim?" diyerek göğüslerini masaya koymuştu. Ardından burada atladığım ancak dileyene anlatacağım bir iki ince detaydan sonra "Bu gece hiç bir şey olmayacak. Sırf beni arzuladığını görebilmek için buluştum seninle." dedi. Daha önce görüşmediğim ancak yine internetten tanıştığım başka bir kadını yedek oyuncu olarak araya soktum. "Benim bir arkadaşım daha gelecek." dedim. Pişti o ya, o hatun da Taksim'deydi. "Niye geliyor şimdi o?" diyerek kıskançlık krizine girdi. Ardından yedek oyuncu sahaya girdiği anda ise beni öpmeye, bana sarılmaya, elini kolunu atmaya başladı. Bazen oyun basittir, ve egosu yüksek bir kadın diğerini asla çekemez. Çılgına dönmüştü, ancak ben ona kapıları kapatmıştım. Ayrıca, sonradan gelen yedeğimin karakteri daha olgundu, yaşı da... Adeta nöbetçi golcü gibiydi. Ve o gece üçümüz birlikte taksiye bindiğimizde, kıskançlık krizindekini evine bırakıp; nöbetçi golcüde geceyi bitirmiştik. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi...

----------------------------------------------------------------------
Kanlı canlı karşımdaydı, yüreğim ağzıma gelmişti. Hemen yönümü değiştirip yollanmıştım diğer metro çıkışına. Utanç duymuyordum, ancak eğer ki Allah ya da Tanrı gerçekten yukarıdaysa, beni cehennemde yakması için en büyük sebeplerden biriydi.
İstasyona diğer yürüyen merdiven ile inerken, bambaşka birini görmüştüm. Bu kişiyse, sanırım hayatımdaki en büyük hatayı yaptığım kişiydi. Alkolün de etkisiyle tabii...


----------------------------------------------------------------------
Radyo yayınına başladığımdan iki hafta sonra, Ağaç Ev'in teras açılışında çalmam üzerine bir teklif gelmişti. Alkol için çalacaktım ve bana fazlasıyla "uyar"dı bu. O gecenin sonunda, bir çift; barda oturuyorlardı. Çiftle aramızda diyalog başladı. Alkollü muhabbet, bol kakara kikiri... Kız, döndü ve sordu:
-Bizim seninle aynı dertten muzdarip bir arkadaşımız var. Onunla tanıştırsak seni?
-Niye, arkadaşınız da mı eskortlara para yetiştirmekte zorlanıyor?
-Ay yok, o da yalnız işte senin gibi...
Ardından Facebook üzerinden tanıştık. Tanıştığımız günün gecesinde yayına girersin, dünyanın en geniş ve ruh hastası çifti olan iki çok yakın arkadaşınla... Mikrofonu açık unutursun, küfürler havada uçuşurken kızın Facebook profiline girilir. Yorumlar arka arkaya patlatılır. Tümü belden aşağı espriler, alkolle yürür gider. Bir gün sonra kız tüm yayının ses kaydını aldığını ve savcılığa gideceğini söyler.
"Foul Play"... Üçümüzden de davacı olacaktır. Ve sonuna kadar da haklıdır aslında. Güç bela vazgeçer dava açmaktan ancak pişmanlık içinde baki kalır insanın... Ulan biz ne yaptık diye düşünür durursun.

----------------------------------------------------------------------
Aha işte peronda da karşılaştım mı bu kızla... Sanki Cem Yılmaz'ın anlattığının aynısıydı cehennem. Bir mikrodalga var(Temmuz'da İstanbul), seni orada kavururken günahlarının videosunu gösteriyorlar.
"Off ne olur bitsin bu" diyerek not defterimi alıp kaba taslak bu yazıyı yazdım ben de kimsenin yüzüne bakmak istemediğim için. Zaten sabahları aynaya bakmakta zorlanacak kadar kendini sevmeyen biriyim, bir de bu yargılamaya tabii tutulunca; tam oldum tam.
Telefon olayı ne mi oldu peki? Eve gelince son kez karar kıldım, evet, taahhütle bir telefon alacaktım. Ancak Müşteri Hizmetleri zaten umutlarımı püskürttü. "Bir cihazın taksidi bitmeden başka bir cihaza geçemezsiniz."
Tıpkı, "Bir günahınızın, hatanızın, pişmanlığınızın süresi bitmeden yenileriyle karşılaşamazsınız." dercesine... Hayat basittir, ancak hayatın bize sunduğu sınavlar zordur işte.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

"But remember, respect is everything."

Bu sözler, GTA 2'de; yeni oyuna başladığınız an kulaklarınızda çınlardı.
Saygı.. Nedir saygı? Veya önemi ne denli büyüktür? Misal, Behzat Ç.'deki Ercüment Çözer gibi insan doğrar mısınız size saygı göstermediği için?
Veya mahalledeki veletlerin size "Abi" "Abla" dememesi umrunuzda değil midir?

Bugünkü muhabbet de bunun üzerine...
Soru bir... Aile büyüklerinize neden saygı duyuyorsunuz?
Sadece sizden büyük oldukları için mi? Eğer öyleyse defolun gidin mesela. Onlara saygı duymalısınız, bunun sebebiyse ucundan kıyısından da olsa; sizin gelişiminize -her ne şekilde olursa olsun- katkıda bulundukları içindir. Sağcı, solcu, ülkücü, orta yolcu, Demirel'ci gibi yaftaları bir kenara bırakırsak kocaman adam veya genç kız olmanızda etkileri olmuştur. Özellikle de analarınız ve babalarınız...

Bunu kabullenmek size zarar verecek bir süre, onlardan nefret edeceksiniz kimi zaman üstünüze fazla düştükleri için; kimi zamansa siyasi veya sosyolojik kimliklerini beğenmediğiniz için. Ancak onlara, sadece yaşları dolayısıyla saygı duyacaksanız; kapatın gidin dükkanı.

Geçtik... Hayatınızda kaç kişiye "abi" diyorsunuz? Laf arasında, ismini belirtmeden "abi" demek değil mevzu bahis. Ciddi bazda, "Ahmet Abi", "Mehmet Abi" vs... Neden onlara abi dediğinizi düşündünüz mü? İşyerinizde sizden daha uzun süredir mi varlar? Veya mahallenizde sizden daha mı eskiler? Bu mudur saygınızın tabanı?

Gelelim bu yazıyı yazan, güzel bir mayıs akşamında mayışmış pozisyonda birasını yudumlayan çakma djiniz, yazarınız, öğrenciniz ve benzeri sıfatları sonuna kadar hak eden her şeyinize... Yani size seslenen standarda.

Saygı duymadığım birine kolay kolay "abi" demem,
Saygı duymadığım birinin "elini öpmem",
Saygı duymadığım birini kolay kolay yanaşmam

ve sonuç olarak o standart serzeniş gelir:
"Bana saygı duymalısın! Fikirlerime saygı göstereceksin!"

ve cevap gecikmez;
"Saygı, kazanılır. Sana bir hak olarak verilmez."

20 Mayıs 2012 Pazar

Aldatmak üzerine, Marquez'den farklı...

Aldatmak...
Kulağa hoş gelmiyor. Çağrıştırdıkları; direkt olarak TV draması. İçi boş bir kelime değil, ancak tınısı bile rezalet. İngilizce'de "affair" ve "cheat" diye geçer; ancak bu iki kelimenin İngilizce'de bambaşka anlamları da vardır. Bizdeki aldatmanın iki anlamı var; kandırmak ve sevgiliyi başka biriyle birlikte olarak "boynuzlamak" -az çok-
"Kandırmak" anlamını ise sadece futbol maçlarında tecrübe ederiz. "Hakemi aldatmaya yönelik hareketten sarı kart..." Standart kalıp, standart futbol.
Aldatmak, herkes tarafından en az bir kez yaşanılmalıdır; tıpkı aldatılmak gibi. Aldatılmak insanın derin bir şok geçirmesine sebebiyet verir ve aldatıldıktan sonra ayağa kalkabilen; yürüyebilen insanın ileride tekrar "düşmesi" zorlaşır. Bir nevi manevi acıya karşı kazanılan bağışıklık...
Aldatmanın tecrübe edilmesinin sebebi peki? Kötü geçen, beklentileri boşa çıkaran bir yasak meyve tüketimi, buluşmak, sevişmek, görüşmek; insana sevgilisinin; eşinin değerini hatırlatabilir. Bu hatırlatma sonucu insan sevdiğine, daha sıkı sarılır. Onunla yatağa sadece şehvet ve tatmin hisleri sebebiyle girmez.
Bunun rahatsızlık verici bir gerçek olduğu ortada. Peki ya yasak meyvenin tadı güzelse?
Meyve, sadece yasak olduğu için değil; her yönüyle lezzetliyse? İşte o an sonuçlar terse döner. "Flip the script." Kartlar açılır ve sevdiğinizi sandığınız kişi, sizin için sıradan biridir artık.
Bununla beraber sevmediğiniz biriyle, sadece kalp kırıklığınızı veya yalnızlığınızı unutmak için birlikteyseniz; o kırık, yıkılmış ruh halinizi unutturma temelli bir ilişkiniz varsa? Nefret ettiğiniz tüm "insanlık"tan intikam almak için aldatmayı seçebilirsiniz. Olan, stepne sevgilinize olur.
Stepne sevgilinizse özellikle intikam almak istediğiniz; oyun tamamen karanlık bir atmosferde devam eder. İntikam dışında, hayatınız boyunca elde edememiş ve edemeyecek olduğunuz değerler, metalar ondadır, bunu gördükten sonra sırf o pis hırsınız için onunla birlikte olursunuz; onu aldatırsınız ve psikolojik kan, ter ve gözyaşı yerini alır fiziksel diş izlerinin, morlukların...

Yazarken dinledim:
Deftones - Change
Depeche Mode - Corrupt

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ölüm

Ölüm, hepimizin ciddiyetle yaklaştığı yegane olaydır. Biri öldüğünde, cenaze evinde televizyon açılmaz; sükunet korunur, sessiz konuşulur, kolay kolay gülünmez vs. (Sadece Türkler'den bahsetmiyorum bu konuda)
Ancak, ölüm, aslında şakanın ta kendisidir. Yaşanmışlıklar, alışkanlıklar, iş, aile, arkadaşlar; ve hepsinin bir anda bitişidir. Ne kadar komik değil mi? Absürd… Bir anda her şey yok oluyor. İnanışlara göre ise cennete veya cehenneme gidiyorsun; hatta reenkarne oluyorsun. Ancak ölümden sonraki hayat bile senin için bir resetten ibaret. Yani, reenkarne olsan da, cennete gitsen de, cehenneme gitsen de; önceki hayatında elinde olanlarının hiç biri kalmıyor. Şaka, kocaman; aptal bir şaka.
Nasıl mı bu kadar ciddiyetsiz yaklaşıyorum? Ölüme insanların yaklaşımını gördüğüm için. Samimiyetsiz, ahmakça, duygu sömürüsü... Adını sen koy. Ve, ölüm sizi ünlü kılar. "15 dakikalığına da olsa"...
Kaybettiğim arkadaşlarım, ailem oldu. Ve mesela on senelik bir arkadaşımı kaybettiğimde; ölüm öncesi, koma sırası; Facebook duvarına girip girip "Hepimiz seninleyiz :(" yazan andavallar vardı. İşte ölümü benim için şaka yapan etmenlerden biri buydu örneğin.
Veya MJ öldüğünde, herkes danslar yapmaya başladı; MJ parçaları paylaşıldı, mekanlarda MJ çalındı sık sık, kabak tadı verdiğinde bile durmadılar; Yetenek Sizsiniz'e başvuran yarışmacıların yüzde 70'inin MJ taklidiyle başvurduğunu biliyor muydunuz?
Amy Winehouse öldüğünde, hayatı boyunca bir iki Winehouse parçasını çat pat bilen tipler sosyal medyayı Winehouse parçalarıyla spamlamak adına programlandılar... Keza aynısını diğer ölümü tatmış(Zincirlikuyu Mezarlığı) bir çok ünlü için, dangalak toplumun verdiği reaksiyona bakarak da söyleyebiliriz. Ha en fazla abartılan ve benim gözümde "bok yenen"i MJ idi de neyse...
Bir de şu "Hepimiz X'iz" mevzuu var. Yakın arkadaşlarımdan bir tanesi, "Bülent Ersoy öldüğünde de hepimiz transseksüeliz diyecek misiniz?" yazmıştı iletisine. Saygı duyduğum ve sevdiğim Hrant Dink'in ölümünün ardından "Hepimiz Ermeniyiz" pankartı; benim gözümde dünyanın en basit, en pislik pankartlarından biridir. İçerisinde Ermeni geçtiği için değil, Hrant Dink'i sadece "Ermeni" olmasıyla tanımladığı ve ağza sakız edildiği için pisliktir.

Çöp, alayımız çöp. Bir bok denizinde yüzüyoruz; vantuz balıklarıyla beraber. Göremiyor, görmek istemiyorsunuz. Çünkü hep, mağdurun ve ölünün hayranı kesiliyorsunuz bir anda. Bunun sebebini sağlamaya çalıştığınız sosyal medya rantı olarak görmek istemiyordum başlarda, ancak yavaş yavaş özentilikle birlikte bu noktaya da kaydığınızı görüyorum ve üzülmüyorum, sadece nefret ediyorum. Çünkü kimisini ayakta tutan hayata duyduğu sevgidir, inançtır, aşktır; kimisini hayata bağlayan ise nefrettir.

Bir göndermeyle bitirelim, Children of Bodom; Needled 24/7'ın son sözleriyle...
"Death, what do you all know about death?"

10 Nisan 2012 Salı

İki hareketle, beyaz bayrak çektirdiniz, helal.

Sabah basit değil, zordu. Her zamanki gibi... Önceki gece Feyzi'yle bira içip, blues çalmıştık. Güzel şarkılar da çıkmıştı ortaya yalan yok. Sabah ise karnım fena ağrıyordu. Camı açık unutmuşum yatarken, İstanbul'un pis havaları... İşe gittim, sabah çayı gelmeden iznimi alıp eve geçtim.
Biraz bir şeyler yiyip uyudum. Uyandığımda aklımda tek bir şey vardı. Ders çalışmak... Vize için... 1 gün sürem vardı. Bir şeyler yerken, Linked.in profili açtım mal gibi. İlgimi çekmedi değil, çünkü ülkemizde 80000 sosyal medya uzmanı olduğunu, çalışanların yüzde doksanının yönetici, müdür vs. olduğunu gördüm. Saçma işler... Ancak hesabı açtığım anda davetiye gitti bir yerlere.
Ardından gelen bir mail, ters köşeye yatmama yetti. Cevaplar verildi karşılıklı. Sonuçta, 6 aydan uzun süredir ondan tek bir kelime, tek bir cümle duymamıştım. Heyecan yaptım biraz, ancak hissettiklerimin çoğu karanlıktı. Bir bok olacağı yoktu ve bu aptal site yüzünden tekrar yüzyüze gelmiştik. Gelen mail mi? "Kaybol, bıktım artık!" temalı bir mail... Haklı olarak atılmış...
Ayılmaya çalışıyordum. Attığı mail mantıklıydı, ama ne bileyim. Yağmurlu bir İstanbul gününün, rüyayla karışık gerçekliği gibiydi. Dolapta önceki günden kalan son biraya sarıldım. Dipledim... Sigara üstüne sigara...
Toparlandım, toparlanmam gerekliydi. Ve evden çıkmak üzere yola koyulduğumda telefonum çalıyordu. 1.5 hafta önce Bourbon'u verdiğim aile arıyordu, hala "İyi mi yaptık kötü mü yaptık acaba?" diyerekten ikilemini hissettiğim sahiplendirme işleminin sorunsallığı kapanmamışken aramalarıyla bir kez daha beynimden vurulmuşa döndüm. Sonunda dayanamadım. Yolumu değiştirdim, bakkala uğradım; bir paket sigara, meze, ufak rakı, iki tane cila birası... Evdeyim şimdi. İçiyorum, düşünüyorum, ne onu unutabildim; ne can dostumu... Kadın niye mi aramıştı? "Bu köpek günde 10 kez işiyor :(" demek için...

Ve hakem penaltıyı çalmıştı aslında kadının aramasıyla birlikte. Kalede tek başımaydım, yenik durumda; 1-0'dan maçı çevirebilecektim belki de bu penaltıyı kurtararak da, duygular ağır bastı. Hayatım ve geleceğimin karşısındaysa ağır basan duygularım oldu.

Çöktüm, topu hayava; rakıyı kafaya diktim. Neden üstüste gelirsiniz, neden önemli zamanlarda denk gelir muhtelif olaylar? Benim mutlulukla ne zorum var ki???

14 Mart 2012 Çarşamba

Blogger vs. Twitter

Dün Bourbon'un üzerine sçması için Hürriyet almaya gittim bakkala. Uzun zamandır eski gazete vermiyor bakkal -sabıkalı(dolandırıcılık)- Bülent. Neyse baktım Hürriyet yok, bir Zaman, bir de Radikal aldım. Radikal'i yatmadan önce okurum diye...

İlginç bir araştırma vardı, Twitter'ın blogları yıktığı söyleniyordu. Pucca bile yorum yapmış, günde bir entry bile yazamıyorum bloguma şeklinde serzenişte bulunmuş. Daha doğrusu zırlamış; tarzına uygun şekilde. Neyse, bakkalı da Pucca'yı da(ki bakkala daha fazla değer veririm) bir kenara bırakarak başlığa dönelim...

Efendim, blog mevzuu patladığında; birincil yaklaşım, arkadaşlık sitesi olduğu yönündeydi. Özellikle ülkemizde her siteyi tabir-i caizse; kendince "kız kaldırma" amaçlı kullanan bir kitle var. Açıkçası, bir çok platformda tanıştığım kadınlarla birlikte oldum ancak yaklaşımım belli başlı sitelere -misal Twitter, misal Blogger, misal Ekşisözlük(kıllı ve kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan dişi gorillerle işim olmaz çok; en fazla yoklukta gider)- bu şekilde olmadı asla. Velhasıl, bir hevesle herkes blog açtı, karaladı; sonra salladı.

Ardından bir kesim üç beş yazarın kitabını veya köşe yazısını okuyup gaza geldi, üç beş yazı yazdı ve bıraktı. Bu maymun iştahlı kesimin daha sonra Tumblr'a kaydığının da altını çizelim. Orada da muhtemelen üç beş fotoğraf paylaşıp Tumblr adreslerini Facebook info panellerine girmek dışında bir şey yapmamışlardır.

Gelgelelim; Twitter'ın; bloglara tercih edilmesinin en büyük sebebinin altını çizelim: TEMBELLİK. Günümüzün hastalığı, bir nevi "Filmini yapsınlar izleyelim."cilik, bilgiye açlığımızı üç beş cümleyle pekiştirme isteği... Ancak gördüğüm kadarıyla bu içgüdü, bu üşenme durumu o kadar arttı ki insanlar hiç bir şartta okumaz oldu. Ne gazete, ne kitap, ne dergi ne de bunların yanına bile yaklaşamayacak olan -Kindle almış olmama rağmen- e-booklar, bloglar piyasanın külüstürleri haline geldi. Halbuki "Sefiller"i 15 yaşında okuyup Cihangir'in leş ama entellektüel kafelerinde hava atardı eskiden gençlik. Muhtemelen aynı gençlik hala var, ancak bu sefer hava atma şekilleri; Twitter fenomenleri tarafından kendilerine cevap verilmiş olması... Yazık bile demiyorum artık, kendi bataklığınızda; küçük dünyanızda boğulmaya mahkumsunuz işte, bu kadar basit.

Eskiden sadece ülkeden tiksinirdim, zamanla dünyadan tiksinir oldum.


12 Mart 2012 Pazartesi

Korku

Şu dünyada çok sosyal kadın kadar hiç bir şeyden korkmadım arkadaş. Gerek sevgili, gerek arada bir takıldığın kadın, gerek arkadaş olarak desteğini aradığın kadın, gerek dizinde yatmak isteyeceğin kadın...

Çok sosyal kadın, her zaman içimde ukte kaldı. Sebebi de, benden sosyal olması değil, bana vakit ayıramamasıydı. Bu yazıya başlangıç nedenim, az önce; uzun zamandır büyük aralıklarla takıldığım bir kadını facebook'ta online görmeme dayanıyor. Mesela beş kez çağırsam, birinde gelirdi. Daha sonra bu istatistik beşte birden daha da aşağılara düştü, ben de peşini bıraktım. Ha şimdi evin önündeyim dese kapıyı açarım orası ayrı...

Keza aynı şekilde, sosyalliğinden ve işkadını olmasından ötürü uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım var. Çok teklif yaptık, çok ısrarda bulunduk, istatistikler; bir önceki örnekte olduğu gibi şekillendi. Şimdi söylesem bunu kendisine, veya yazıda etiketlesem; "Çok ayıp ediyorsun ama Mahmuuuğt" demez, kendini bilir; delikanlı kadındır ama yeter ulan, az da bize zaman ayırın; çok mu şey istiyoruz? Zaten arkadaşlarımın sayısı iki elin parmaklarını geçmezken...

Hayır onu beşi geçtim; sevgililerim de genelde böyle oldu benim. Evde oturmak isterim; film festivali derler. Okulda bira içmek isterim, beşinci kişiden tanıdığım bir puştun doğumgünü olur zorla oraya sürüklerler. Hayır, ben gerekli güveni de hissetmişim; sana biri sarkıntılık etmese de ağzının payını vereceğine eminim; kıskanmıyorum da, sen git diyorum; ama neden ben de gidiyorum?

Kadınları anlamak zor değildir, bak ben şırak diye yapıştırdım etiketi mesela; ancak bazı mantıkları veya zihniyetleri anlamak gerçekten çok zor.

O doğumgünü olan Berkecan cinsi herifleri de hayatımda tek görüşüm, sürüklendiğim doğumgünleridir. Amin.

30 Aralık 2011 Cuma

Kabullenmesi güç, ancak mümkün gerçekler

-Hiç bir Türk erkeği, İtalyan veya İspanyol erkeklerine benzemiyor. "Akdeniz erkeği" ortak noktanız olsa da, asla İtalyanlar veya İspanyollar kadar prim yapamayacaksınız.
-25 yaş altı hiç bir göçmen asıllı kızın, göçtüğü ülkenin kökeni ağır basmıyor. Kezbandan hiç bir farkınız olmuyor, boşuna gerinmeyin şuradan buradan göçtüm diye.
-Asla o dizilerde, reklamlarda, filmlerde gördüğünüz ışıltılı hayata; spor arabaya, mükemmel villaya sahip olamayacaksınız. Onun yerine sabah 9 akşam 5 çalışacak, çoluk çocuk sesi dinleyecek ve karı dırdırı çekeceksiniz. Sizin kaderiniz böyle, hayal kurmayın yani.
-Mükemmel değilsiniz, olamayacaksınız da. Çünkü mükemmeliyetçi değilseniz, zaten mükemmel olmaya uğraşmazsınız. Eğer mükemmeliyetçiyseniz, bu sefer de kendinizi asla mükemmel göremezsiniz. Akışına bırakacaksınız ve en boktan görüntüye sahip olduğunuzu düşündüğünüz; hiç bir beklenti içinde bulunmadığınız gün, ona çarpılacaksınız. Oysa sizi silik görüntünüz sebebiyle bir kez süzecek ve yoluna gidecek.
-Hiç bir şeyi unutamayacaksınız, sadece unutamadıklarınızın; özlediklerinizin artık sizinle olmadığı realitesine alışacaksınız.
-Er ya da geç, babanızın veya annenizin mezarının başında dikileceksiniz gözünüzde yaşlarla. Tabi bir cesaret örneği değil, kararlılık örneği gösterip kendinizi onlardan önce vurmazsanız.
-Çocuğunuz olacak. Her türlü sosyal aktiviteye alıştıracaksınız. Gitar dersi, tenis kursu, kitap kulübü, satranç derken çocuğunuzu kendi küçük orospunuz yapacak; gençliğinizde tecrübe edemediğiniz her şeyi ona tecrübe ettirmek isteyecek ve evladınızı bir piyondan öte geçiremeyeceksiniz. O evlat yalnız başına yaşadığı zaman da fatal error verir, benden söylemesi.
-Üniversite 1. sınıfta yaptığınız tüm muhabbetler bir süre sonra size aptalca gelecek. Metallica mı Megadeth mi? Yüzüklerin Efendisi mi, Star Wars mu? gibi aptalca karşılaştırmalar yaptığınız için kendinize güleceksiniz. Akabinde siyasi ve politik tartışmalara bir gram bilgisiz girdiğinizi hatırlayacak, sırıtıp geçeceksiniz. Unutmayın, kendisiyle dalga geçebilen insan sağlıklıdır.
-Rastalarınız, piercingleriniz ve bilimum yüzüğünüz, kolyeniz, aksesuarınız; "sosyal medya uzmanı" isimli götten uydurma isimli bir işe girmediğiniz sürece; zamanla kaybolacak. Onların yerini keten pantolonlar, gömlekler, kemik çerçeve gözlükler ve patronu etkilemek için sürdüğünüz ağır parfümler alacak. Ha siz de patronunkini alacaksınız sonra da, bu noktadan sonrası başka bir yazının konusu olur.

9 Aralık 2011 Cuma

blogger yokken daktilo vardı, buzdolabı yokken de şarap...

(daktilo çıkışıdır. noktası virgülüne dokunmadan yazarsam bir halta benzemez. ama küçük harf kullanıyorum sadece, daktiloda yazdığım gibi)

mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...

ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...

bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.

akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.

yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.

gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.

aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.

pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)

we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)

aralık 11

md