Google+ boş mideye iki duble viski: baba
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2013 Salı

Vazgeçemediğim tek "mekan"

Dünyaya gözlerimi açtığımda buradaydım. Ailemin evi yandığında, buradaydım. (Babam, kundaktan beni kurtarandı derler) Yanan evimizin ardından babaannemin evinde geçirdiğim iki senelik sürgünde de buradaydım.
Uzatmak istesem, uzatırım da; gerek yok.
Yine gidiyorum ben, çünkü sekiz senedir burada değilim. Ailemin yaşadığı; her sene en az bir kez Türk bayrağı yakılan; mekanları haftaiçi blues, haftasonu Türkçe pop çalan; denizine dünya alemi hayran bırakan; beni büyüten kadını, lisedeki tek arkadaşımı gömdüğüm yeri bırakıp gidiyorum ki bu sefer, eminim.
Uzun zaman görüşmeyeceğiz.
İyi bak lan kendine Mersin. Nice herifler, nice kadınlar unuttu seni; ben unutmayacağım.

13 Haziran 2013 Perşembe

Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun?

Artık yayınlanmayan Puhuu Dergi bana bir şans vermişti. Orada yazdığım ilk yazıdır...

Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Ne Olursun...
2004 ya da 2005. “Tutulamayanlar”danım, erken kaybedenler cinsi. Ergen isyanım bir yana, yaptığım mastürbasyonun haddi hesabı yok. Zaten lise döneminde sanırım iki kız arkadaşım oldu toplam. Onların da en fazla elini “tutabilmişim”dir. Hoş, ikisini de güzel tavlamıştım şimdi.
Neyse, geçmişe saygısızlık edip, nasıl tanıştığımı falan anlatmayacağım. Dediğim gibi, tema olarak “ergen isyanı” zamanları. Suratım küllüm sivilce, müzik grubu kurmaya çalışıyorum; ama ne gitar çalmayı biliyorum ne de şarkı söylemeyi. Sorsan, hepsini harika yaptığımı düşünürüm. Bana progresif bir death metal şarkısı ver, biraz çalışsam çalarım yani o derece.
Basketbol oynuyorum, lisanslıyım. Maçlara ilk beş başlayamıyorum genellikle. Zaten sırf boyum uzun diye(lise 2den beri boy atmadım) oynatılıyorum sanırım. Top tut desen tutamaz, heyecanlanırım.
Bu ayrıntıları neden mi veriyorum? Tutulamayan olmamın sebebini sizinle paylaşmak istiyorum çünkü.
Ha bir de tabii, babamın; okuduğum lisede öğretmen olması durumu var ki o küllüm evlere şenlik. Lisede yapılabilecek hiç bir serseriliğe elimi süremiyorum, kavga edemem, ders kıramam, okuldan kaçamam. Bok gibi bir lise hayatım oldu anlayacağınız ve o “Lise dönemleri hep hatırlanır, özlenir.” durumunu yaşamadım. Eziğin tekiydim, şu andan farksız olarak.
Bir biyoloji hocamız vardı, ismini hatırlayamıyorum ancak kadıncağız; Sakıncalı Düşünceler filmindeki “Michelle Pfeiffer” karakterine kendini kaptırmıştı. İdealist, aynı zamanda sert durmaya çalışan bir kadındı. Aramızda Emilio da yoktu halbuki, veya hamile kız da... Neden bu denli katıydı bilmez, genelde sorunun temeline inmek yerine farklı farklı iddialar ortaya atar, güler geçerdik. Çok net hatırlıyorum, yaptığı yazılılar on, bazen yirmi soruluk olurdu. “Tansiyonu yükselen birine ne verilir?” diye bir soru vardı. “Tansiyon ilacı” yazmıştım. Sınıfta bu cevabı yüksek sesle okuyup beni azarlamış, arkadaşlarımın taşşak konusu olmama izin vermişti. Gerçi ben de “Dalgacı Mahmut”tum, ben de gülmüştüm.
Mevzu bahis Pfeiffer, bir Perşembe günü; bizi “laboratuar”a indireceğini söylemişti. Eğer Robert’te, Kabataş’ta veya herhangi bir yabancı menşeili özel lisede okumuyorsanız; lise biyoloji laboratuarı Türkiye’nin her yerinde aynıdır. İçinde cenin bulunan bir kavanoz, bir plastik insan iskeleti ve sıra sıra dizilmiş saçma sapan kitaplar. Ama sorsan, laboratuara gidiyorduk. Kurbağa bile kesmezdik laboratuarda, ne öğrenmeye; ne yapmaya gidiyorduk merak ediyordum. “İleride bunlar ne işimize yarayacak?” sorusundan daha büyük merak uyandırıyordu çünkü bu gerçeklik bende. Aramızda, ileride tıp okumak isteyen; hatta “Boğaziçi Tıp’ta okuyacağım.” diyen adamlar bile vardı ancak onlar sorgulamaz, aval aval hocanın ağzının içine bakar ve not tutarlardı.
Hocayı takip ettikçe, aslında laboratuara değil; genellikle özel üniversite –pardon, vakıf üniversitesi- tanıtımlarının yapıldığı o boktan konferans odasına gittiğimizi anlamıştım. Bu oda, aslında sandalyelerin hemen yanlarında aparat şeklinde minik masalara sahip olduğu, basık, nemli, bir adet tepegöz ve bir adet projeksiyon cihazından oluşan; “konferans” odasıydı. İsmini duyan, okul yönetim kurulu toplantılarının burada yapıldığını düşünürdü ancak bu oda kullanılmadığı zamanlarda hademelerin eşyalarını bıraktıkları ve sigara içtikleri bir yerden ibaretti. Yaklaşık elli, atmış yanlamalı sandalye sığabiliyordu buraya. Bir de hoca kürsüsü işte... Cephesi, batı ve biz lanet olası bir sıcak ilkbahar gününün dördünde oradaydık.
Sıcak, terliyoruz, projeksiyon cihazı ve toplu alınan her masaüstü bilgisayarın yanında verilen ikili gri hoparlörler; eski bir dizüstü bilgisayara bağlı. Ekranda, DNA ile alakalı bir film dönüyor, genetik vs. En arka sıralarda oturmuş, izler gibi yapıyorum. Terliyordum, uyumaya çalışıyordum; olmuyordu. Çekilmiş olan perdeye baktım. Aslında camlar açıktı ve sadece perdeler çekilmişti. Kaçmak için yeterli ortam elimde olabilirdi. Şaş Vedat da benimle aynı şeyleri düşünüyordu ki perdenin etrafında geziniyordu. Son dersti, yoklama alınmıştı ve kaçabilsek kimsenin umrunda olmayacaktı belki de... Seçtiğim pencere, hocanın kürsüsünden görünmüyordu kocaman kolon sebebiyle. Usulca yaklaştım, Vedat da yaklaştı perdeye. Atlamasını fısıldadım. Bir buçuk, en fazla iki metreydi yükseklik. Atladı, ancak yanlış atladı. Ayağını burkup sövmüştü... Ardından ben de atladım ve tabanları yağladık.
Eve gittiğimdeyse o acı haber, arkadaşımdan gelmişti. Hoca, bizim dersten kaçtığımızı anlamıştı. Babam neden yanımda değildi o gün ve neden eve yalnız başıma dönmüştüm, hatırlamıyorum. Babamı beklemeye başladım heyecanla. Çıldırmak üzereydim. Geldiğinde beni dövmeyecekti, ancak öyle laflar edecek, öyle bağıracaktı ki itin götüne girip girip çıkacaktım.
Geldi, akşam sekiz sularında, elinde bizim sitenin bahçesinden topladığı bir tomar çiçek ve bahçe makasıyla. Suratıma baktı ve çok kısa bir cümle söyledi: “Yarın al bunları da yanına ve hocandan özür dile.”
Bakışları zaten bitirmişti beni.
“Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam, görürsen bir gün şaşırma...” şarkısı dilimde, arkadaşlarımın dalga geçen bakışları arasında öğretmenler odasına gittim. Hoca, ben, babam ve Şaş Vedat; müdür yardımcısının odasına doğru yürüyorduk. Ellerimde çiçeklerle ben, İlhan Şeşen’den farksızdım çünkü zaten hoca ve babam beni ortalarda bırakmıştı, şimdiyse kapısına gittiğimiz bir müdür yardımcısı vardı. Babam aradan çekildi, “Eti senin, kemiği de senin hoca!” dedi sırıtarak ve yine sert bir bakış attı bana. Terliyordum...
Girdik müdür yardımcısının odasına. Hoca, tam bir Pfeiffer örneği göstererek savunmasını yaptı. “Ya başınıza bir şey gelseydi? Ben sizden sorumluyum çocuklar, bunu anlayın. Sıkıcı da olsa bunları size öğretmek istiyorum sadece. Ama bu seferlik affediyorum.” Müdür yardımcısıysa yüzüme bakıp bıyıkaltından gülüyordu. Ellerimdeki çiçekleri hocaya bıraktıktan sonra, sınıfıma gittim. Ders zili çoktan çalmıştı.
Sınıfa girdim ve karakterini en çok sevdiğim hocalardan biri; dersi anlatıyordu. Murat Hoca, fizikçi... Geçtim yerime, ders anlatmayı kesmiş, sırıtıyordu.  Herkes bana bakıyordu, hoca da dahil. “Mahmut, buranın yerden yüksekliği kaç metredir?” “Bilmem hocam.” “Oğlum atlayıp matlama da, bu sefer hiç birimiz kurtulamayız.”



7 Mayıs 2013 Salı

Neden "Boş Mideye İki Duble Viski?"

Bu hikayeyi anlatma gereği duymamın sebebi, Twitter'daki kardeşim Can Erol'dur. (@canerrol) Blog adresimi sevdiğini söylemiş, ben de hikayeyi anlatma gereği duydum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.

29 Ocak 2013 Salı

Ölümle ilk imtihan; 1997'den kısa kısa...

8 katlı bir apartmanda, güzel bir sitede oturuyorduk. Şimdi oturduğumuz yerdeydik yani.
Çok arkadaşım yoktu sitede. Yaşıtlarım ya sportif ya da zengin çocuklardı ve ben henüz basketbol oynamaya başlamamıştım. Futbol sahasında telef etmekteydim kendimi. Bilgisayarım da yoktu, atarim de...
Oturduğumuz apartmanda Almancı bir aile yaşardı o aralar. (En son Alanya'da otel açtı babaları, apart. Oradalardır belki hala, bilmiyorum) İki oğulları vardı, biri benim yaşıtım, biri de benden bir yaş küçük. Sürekli onlarla zaman geçirirdim. Almancı oldukları için iskambil kağıtları bile farklıydı. (UNO oynarlardı) Oyuncakları, çikolataları, her şeyleri cezbediciydi.
Aynı apartmanda, bizim bir alt katta da babamın tanıdığı, bahsettiğim çocukların babalarının da yakından aile dostu yine Almancı bir çift otururdu. Benden iki yaş küçük bir kızları vardı ki, babam bizi daha ufakken baş göz etmeye çalışmıştı. (Babamın üç kader birleştirme denemesinden ilkiydi)
Almancı çift, kızlarını da alıp taşındı... Evlerineyse bahsettiğim kardeşlerin babaları bakıyordu. Borcu varsa öder, aidatlarıyla ilgilenir vs vs...
Bir gün bu kardeşler, yatak odasına girip evin anahtarını aldılar. Çıktık eve, nem kokuyordu. Her kanepenin, yatağın üstü örtülerle kaplı, güneşte hiç bir şey bırakılmamış, terk edilmiş bir ev işte... Hemen erkek çocuğun odasına koştular. O çocukla ben tanışmamıştım çünkü benden yaş olarak bayağı büyüktü. Basketbolcuydu bir de, yanlış hatırlamıyorsam. Odasında bir yatak ve kocaman bir kitaplık/çalışma masası kombinasyonu vardı. Masaya çıktı büyük kardeş, kitaplığın en üst rafından dikdörtgen şeklinde bir kutu indirdi. Kutuyu açtı... 9 milimetrelik bir tabanca ve yanında mermiler, düzgünce dizilmiş.
Bir mermi koydu şarjöre, şarjörü sürdü ve mermiyi namlunun ağzına verdi. Alnıma doğrulttu.
Nasıl yaptığımı bilmiyorum ancak büyük bir soğukkanlılıkla "Çek şunu." demiştim. (Tıpkı annem ve teyzemin ev baktıkları sitede elime bir adet Magnum dondurma vermeleri ve beklememi söylediklerinde, boncuklu pompalı tüfekle arkadaşlarına hava atan çocuğun "Çocuğun dondurmasına sıkayım mı?" demesine; sadece gözlerimle verdiğim cevapta olduğu gibi...)
Silahı suratımdan çekti. Silahı bir kez daha hazır konuma getirmek için yaptığı hareketle mermiyi dışarı fırlattırdı, yerine koydu. Silahı da yerleştirip kutuyu kapattı; masaya çıkıp bulunduğu yere koydu ve hayatlarımıza devam ettik.
Yine aynı sitede, aynı evdeyim şu an. Sigara içmeye balkona çıktım ki Mersin'de sigarayı da alkolü de fazlasıyla dizginlediğim söylenebilir. Bu yüzden nadiren, sabahladığım gecelerde balkonda bir adet sigara tüttürürüm en fazla. İzmariti aşağıya atarken alt katımızdaki eve bakınca aklıma geldi bu anı.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27


Saat 03.14.
Göz kırpıyor bana sağ üst köşeden. Kafamda deli sorular, ama dökülememişim; çünkü burada, evimdeyim. Özlemini ağır ağır çektiğim yerde. Zihinse, bambaşka yerlerde. Şişeleri taşa çalmak, gökyüzüne çıkmak, dalgacı olup her sabah boyamak oraları aklımda gezenler... Bir yandan da realite var, İstanbul'da ne kadar mutsuzsam, burada da bu kadar mutlu olduğuma dair yalan gerçeklik. Hazır değilim. Bunu fark ettim. Ya Mersin'in durağanlığına, ya da ana kucağına hazır değilim. İlk kez bunu hissettim çünkü ilk kez amacım buraya dönmekti, temelli. Ne temelli dönebildim, ne de iki haftalık tatilimi benimseyebildim. Burayı her zaman benimsedim ve gömüleceğim yerin bura olacağını vücuduma şart koştum. Doğru ancak bir yandan da insan garip hissediyor işte. Yedi senedir ailenden uzaktasın, başarısız; rezil bir adamsın. Sıkıntı olmadığı zaman, rahatlık vardır ve bu sana batar. Dedim ya; tıpkı bir Opeth parçası gibi eve dönüşüm bu sefer: "In time of my need". 
Yazamadım, bir cümle bile yazamadım. Ne zaman sıkıntılı hissetsem veya ilham perisi gelse, "mutlu ve sıcak" yuvama dönüp her şeyi unuttum. Barlara, elimde laptopla gitmeyi; oralarda içerken yazmayı düşündüm, yöre halkının tepkisi tırstırdı. Veya tam hazır olduğumda, önüme bambaşka bir şey çıktı; günlerdir içimde biriktirdiklerimi yazamadım. Bazen bunu ağır ağır hissediyorum çünkü biliyorum; ben sıkıntıdan, cerahattan, pislikten ve bitiklikten beslenen bir adamım. O bitikliği benden alırsan, ben de biterim. Biliyorum...

Günler önce bir yorum görmüştüm çok beğendiğim bir kadının sayfasında. Yorumu atan, kadının davulcusuydu. Mevzu bahis fotoğraf ise zamanında sanatçı ablamın bana yakıştırdığı kadını içeriyordu. O zamanlar hiç beğenmemiştim. Daha doğrusu, tıpkı şu an memleketime hazır olmadığım gibi; o kadına da hazır değildim. İlginç durumlar, efsane kafalar... Şimdi düşünüyorum da, o zaman aklımı başıma devşirip böyle bir şeye başlasaydım, ne şu an bunu karalıyor olabilecektim; ne de Zeki Müren dinliyor olabilecektim... Olsam olsam, sağlam bir şirkette işe başlayan sağlam bir elektrik mühendisi olurdum ve okulum 2 sene önce bitmiş olurdu. Hayat; beni negatife sürükledi atmadığım adımdan ötürü, onuysa sanat/müzik camiasının ortasına yerleştirdi. Adı mı? Adını salla... Olmamış, yaşanmamış ve bitmemiş saçma sapan bir hayalin izdüşümünden bahsediyorum. Yine boşverdik, zaten hep boşveriyoruz...

Buraya gelişimden iki üç gün önceydi. Dışarı çıkmıştım. Enteresandı... Taksim meydana vardığımda dizlerim titriyordu çünkü günlerdir "sosyal faaliyet" bazında bir yere çıkmamıştım. Gittiğim yerler hep "ev" idi. Kuzenimin evi, halamın evi, onun evi, bunun evi... Hep evlere gitmiştim. Hatta bu son bir ayımı kapsıyor bile olabilirdi. Bu yüzden Taksim meydan, dizlerimi titretmeye yetmişti. İşin ilginci, kuzenimle rakı içmeye çıkmış ve soluğu bir ev partisinde almıştım. Dizlerin titremesini boşver gitsin de, hayatımda gördüğüm ilk viski şişesi; Southern Comfort'ı; o evde görmem aklımı başımdan almıştı. Mal gibi kaldım çünkü o marka, rahmetli eniştemden halama; yayla evinde miras bırakılan bir şişenin üstünde de vardı. Dedim hep kaybettik, kaybetmeye mahkum bırakılmadık ama hep kaybettik. Bir boş Southern Comfort şişesi, bir de Marlboro karton sigarayla beraber zamanında Free Shop'tan gelen iskambil kağıtları, iki senedir uğramadığım yayla eviyle ilgili aklımda kalan iki ayrıntı. Başka bir şey hatırlamak istiyor muyum? Bir haftada bitirdiğim beş yüz küsür sayfalık Yunan Mitolojisi derlemesi dışında hayır. 

Dedim ya, yazamıyorum... Sanırım İstanbul'a dönene kadar da yazamayacağım. Yazdığım bu blog postunun çıktısını alıp, kıçınızı silin. Çünkü burada, en büyük bağımlılığım; yazmayı bile gerçekleştiremiyorum. Sıkıntı yok, dert yok, tasa yok; en yücesi hep bana kalıyor, aşk oluyor ve gözüm hep doyuyor. 

ha bir de dipnot: bu bir metropol notu değildir, bir güney şehrine ait günlükten öte gidemez. 

17 Ocak 2013 Perşembe

Akşamdan kalma tesirli metropol notları 25

"Babasının mesleği, insanın siyasi görüşünü doğrudan etkiler."
Memur çocuğu, asker çocuğu, polis çocuğu... Kimin çocuğu olduğunuz önemli değildir. Önemli olan babanızın mesleğidir. Örneğin bir asker çocuğu; militarist ya da milliyetçi olabilir. Tabii babasıyla ilişkilerine bağlı olarak tam ters istikamete, yani anti-militarizme de yönelebilir. Bunun sebebi basittir. Baba figürü... Tıpkı, babanın hayat görüşünün insanın hayat görüşünü doğrudan etkilemesi gibi. Peki neden bu, böyledir? Hadi 20 sene öncesinde bu denli derin araştırma imkanı yoktu kimsenin elinde diyelim. Ya da babasını şark görevinde kaybeden asker/polis çocuklarını geçelim. Yeni nesilden bahsediyorsak eğer, yeni nesil kısaca "mal". Genelliyorum, evet yeni nesil mal. Okumayan, bilmeyen, umursamayan aptal ordusu. Farkındaysanız bir siyasi görüşe indirgemedim. Sağcısı, solcusu, gericisi, anarşisti, "Demirel"cisi, alayı mal... Çünkü ne okurlar, ne araştırırlar. "Bilmemek, güzeldir." lafından yola çıktıklarını da sanmam ki arkadaşlarının, sevgililerinin, popüler dizilerde rol alan karakterlerin ve aktörlerin içini dışını bilirler. Bir sonraki perdeyse basittir, rakı sofrasında ya da hafif alkollüyken kurtarılan ülkeler. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsun." cümleleri ve bitmek tükenmek bilmeyen atışmalar.

"Bir Nord'un son düşünceleri, eviyle ilgili olmalıdır."
orj. "A Nord's last thoughts should be of home."
Bir önceki cümleyi kendim kurmuştum. Buysa Skyrim isimli -oyun değil-şaheserden geliyor. Oyunun başında idama giden karakterimizle birlikte, aynı at arabasının arkasında oturan cesur savaşçının sözü. Oyunun temeline inip senaryosunu anmak yersiz.
Ancak sadece bir Nord'un değil, benliğini unutmamaya yeminli herkesin ölmeden önce düşünmesi gereken şey; evi olmalıdır. Saçma bir laf vardı Mersin gruplarından birinde; "Mersinli, elbet bir gün Mersin'e dönecektir, ölü ya da diri." şeklinde. Yüksek dozajda şehir faşizmi içeren, burada yazım hatalarını değiştirerek sizinle paylaştığım bir laftı. Serbest çağrışım...

"Aptallık, en büyük günahtır." 
orj. "The greatest of all sins is stupidity."
Bir kitabını bile okumadığım Oscar Wilde'ın sözü. Aklıma kazınma nedeniyse, lisede öğretmenim olan babamın yıllığıma yazdığı yazı. Bu bir benzetme değil. Babam hayatımın her döneminde öğretmenim oldu, lakin lisedeyken gerçek anlamda öğretmenimdi. Kafama vura vura öğretmişti bazı şeyleri. Akıllıdan ziyade yarım akıllı bir adam olsa da, mal yetişmememi sağladığı için ona da bir teşekkür.

"Dünyada tek ölen sen değilsin." 
 Savaşmayı, yaşamayı bırakan bir kadına ettiğim en ağır laftı ki bir değil, iki değil, defalarca söyledim bunu. Çünkü intihar etmekle, hastalığa yakalanıp hayatı umursamamak arasında ince bir çizgi vardır. Savaşçı olanlar, hayattan zevk almasalar da; sırf hayata inat kalmaya çalışırlar hayatta. Pes etmeye yatkın olanlar ise "Eh nasılsa intiharı düşünüyordum, iyi oldu bu hihi." şeklinde aptal bir zihniyete bürünürler ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında. Dünyayı siklemez görünürler ancak hayatın her damlasını umursadıkları her hareketlerinden bellidir. Tutarsızlık ve ahmaklık birleşir, hayatta olan ve uzun süre hayatta kalacak olan; kaderine razı olanı bir yerden sonra çekemez hale gelir. Dayanamaz ve parlar, gözyaşlarının üzerine dökülür kelimeler. Drama ihtiyaç yoktur.

"Bazı şeyleri aşmak lazım. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendin olmaktır."
Bir gün aileme uzun uzadıya anlatmıştım durumumu. Kaybettiğim arkadaşlarımı, bozuk psikolojimi, uykusuzluğumu, nefretimi, başarısızlığımı... Her şeyi ve sonunda dayanamayıp eklemiştim; "Ben telefonda konuştuğunuz, ayda yılda bir gördüğünüz adam değilim. Sadece size karşı böyle davranıyorum; benim yüzümden acı çekmeyin diye." Kalın puntolarla yazılmış olan cevap, babamdan gelmişti. Kimi zaman dalga geçtiğim, kimi zaman yücelttiğim babamın ağzından çıkmıştı. Şok olmuştum telefonda... Kazındı kafaya... 
 

13 Temmuz 2012 Cuma

Çok özledim be, ama bu sefer evimi değil.

http://www.youtube.com/watch?v=LlKfOMPXess&feature=BFa&list=PL3AF68D243F3C6728
Şunu dinleyerek yazdım.

Yalnız yaşamak? Uzun zamandır hayalimdi. Hala da keyif alıyorum yalnız yaşamaktan.
Ancak zamanında sahiplendiğim, Labrador kırması Bourbon'umu özledim ben be. Videolarını mı izlemiyorum, fotoğraflarına mı bakmıyorum; rüyamda mı görmüyorum...
Ulan Bourbon, şartlar şu andaki gibi olsaydı, gerek maddi; gerek manevi; hayatta vermezdim seni be deli oğlan.
Bokun içinde yüzdüğüm zamanlarda yanımdaydın, dibi gördüğüm zamanlarda kucağımda uyurdun, odamda uyumana izin verdiğim zamanlarda sabah yalayarak uyandırırdın beni be evlat... Sonra yetmedi işte. Yetiremedim. Ne vaktimi, ne de paramı... Ne sabahları seni dışarı çıkarabiliyordum, ne de sana bir bahçe sağlayabiliyordum. Maman, aşın; belimi kırma noktasına gelmişti. Olmayacaktı belli... Ve ben burada yaşamayacağıma yemin etmiştim. Hala da yeminliyim, ancak çok istesem olurdu belki, seni de gittiğim yere götürebilirdim belki.
Derler ya, kediler nankör olur; aslında nankör olan sadece kediler değil, aynı zamanda insanlardır. Çünkü sizin en ufak bir tersinizde, kaçar giderler; köpekler ise, -anlatılmaz yaşanır- fakat ne yaparsanız yapın, sizin yanınızdadır.
Ve Bourbon, herhangi birinizin görebileceği en hasta köpekti. Psikolojik problemleri vardı, dominant karakterliydi ve benim gibiydi; egoist... Eve kim gelirse gelsin, kuyruğunu sallayarak yanımda durur, beklediğim bir arkadaşım da olsa, servisçi eleman da olsa; yapışıverirdi yakasına kendi çapında beni koruduğunu düşünerek. Birlikte Ali'nin Meyhaneye mi gitmemiştik, Mecidiyeköy'ün altını üstüne mi getirmemiştik; çapkınlığa mı çıkmamıştık. Şımarık piçin tekiydin de, benim kanımdın ulan. Umarım şu anda Beykoz'da rahatsındır, yoksa gelir yakarım Beykoz'u baştan sona... Hele bu dubleden sonra iki tane daha çaksam, şimdi bile gelir kaçırıveririm seni delioğlan. Belki beni hatırlamazsın başlangıçta gerçi... Sonra zorlarız şartlarımızı belki tekrardan, kim bilir...

9 Aralık 2011 Cuma

blogger yokken daktilo vardı, buzdolabı yokken de şarap...

(daktilo çıkışıdır. noktası virgülüne dokunmadan yazarsam bir halta benzemez. ama küçük harf kullanıyorum sadece, daktiloda yazdığım gibi)

mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...

ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...

bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.

akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.

yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.

gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.

aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.

pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)

we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)

aralık 11

md

9 Ağustos 2011 Salı

Babamı seviyorum evet (1)

Evet, kapışırız, didişiriz, tartışırız.
Bağırırız, çağırırız, uğraşırız didiniriz de...
Bugün babamla Arda Turan'ın transferi üzerine telefonda muhabbete başladık. Ben duygusallaşmıştım, o beni yatıştırıyordu Galatasaraylı olmamasına rağmen.

Dedi ki, "Ben de bir aralar gençtim, senin hissettiklerini hissettim. Lakin..." dedi ve bağladı "İyi oldu. Bırak, gitsin... Bu medya bitirecekti yoksa onu."
Haklıydı. Biraz daha futbol sohbeti ve geldik aynı noktaya.

"Benfica Trabzon'u elerken, Benfica topçularının milliyetini söylesene bana? Bir de Trabzon'unkileri söyle? Türkiye böyle bir yer işte evlat!"

Bana babam dışında herhangi bir karakter, "Evlat" diye hitap etse ne yapabileceğimi az çok tahmin ediyorsunuzdur bu blog'u takip ettiğinize göre. Ancak haklıydı... Bir kez daha... Ve neden bunu paylaştım biliyor musunuz? Benim babam GALATASARAYLI DEĞİL, FENERBAHÇELİ HİÇ DEĞİL, BEŞİKTAŞLI DA DEĞİL. Benim babam Anadolu kulüplerini destekleyen bir yapıya sahip olsa da; yeri geldiğinde desteklediği Trabzon'u da itin bir tarafına sokacak kadar "OBJEKTİF" üstüne basa basa tekrar söylüyorum "OBJEKTİF" bir adam. Hani gazetecilerin ve bilimum yalakaların yanından geçmeyeceği sıfat olan OBJEKTİF bir adam.

Selam ederim kendisine ve şunu bir kez daha belirtirim; "Böyle atalara sahip olmaktan gurur duyuyorum."