8 seneden fazla geçmiş üzerinden.
İstanbul'a attığım ilk adım olduğu için, benim nazarımda bambaşka bir değeri vardı bu konserin. Düşünsene, hayatını etkileyecek sınav geride kalmış ve "Siz değil, ben kazandım." diyebilecek bir konuma gelmişsin. Az çok eminsin, ortalamanın üzerinde bir okulda veya bölümde soluğu alacağından. Dünya, senin için güzel. Dünya, senin keyfin etrafına kurulu, sadece bir yaz için bile olsa.
Yedikule Zindanları'nda gerçekleşmişti bu konser. O dönem birlikte çaldığımız bir grup vardı Mersin'den. Grup da değil, arkadaş ortamı. 4 kişiydik biz. Ben, Yusuf, Murat, Ferhat. Grubun adını verirsem, bu yazıyı okuyan herkesin yaptığı gibi grubun adını Youtube'a yazacak ve rezil video'larımızdan biriyle karşılaşacaksınız. Evet, müzik bu değildi, ancak konser buydu. Ben, Yusuf, Murat, tuttuk İstanbul'un yolunu. Kalacağımız, gideceğimiz yerler ayrıydı ama "Konserde buluşuruz."
16 yaşında, geleceğinden az çok emin bir şekilde İstanbul'a inen bir karakterdim. Sırtımda bir haftalık çamaşırlarımı ve kot, t-shirt'lerimi barındıran bir çanta ve başka hiçbir şeyim yok. Ablam ağırladı beni tabii ki... Beşiktaş'ta bir ev, güzel bir konser ve ardından o zamanki hayalim olan İstanbul'u soluyabileceğim tam bir hafta.
Adını hatırlamadığım İstanbullu bir iki kadınla flörtleşiyordum. Bir tanesiyle, Galatasaray Lisesi'ni hemen geçince solda olan, o zamanlar ismi South Park olan barda buluşmuştum. Adresi belki de yanlış hatırlıyorum, emin değilim. Ben bir iki bira içtim, o bir iki çay kahve, dağıldık.
Akabinde, ertesi günü ikinci kadınla buluşmuştum. Karınca, isimli saçma sapan bir nargile kafedeydik. Punk ve emo kadınların, 25 yaşındaki çok metalci abilerle takıldığı bir mekandı. Oradan kalkıp, Büyükparmakkapı Sokak'ta başka bir nargileciye gitmiştik, daha sonra oraya alkol de geldi ama adını hatırlamıyorum, cidden. Çoktan kapanmıştır zaten, bu bahsettiğim yerler, muhtemelen.
Nihayetinde dayanamayıp içmeye karar vermişlerdi ve Katharsis'in kapısında bitmiştik. Katharsis Eyüp yaş, kimlik falan sormaz, demişlerdi, Eyüp sordu. Ona rağmen "Çaktırmadan için." dedi, içtik. Bir anda şimşekler patlamaya başladı. Gündüzün beşi bile değildi saat ancak ben sarhoş olmaya başlamıştım. Kızlarsa kendi aralarında öpüşmeye... French kiss, belki daha da fazlası. Lezbiyen ya da bi seksüel değillerdi ancak onların öpüşmesini izlemekten büyük keyif almıştım.
Benim, gülücüğe odaklanmalı ve asla skorla sonlanmayan fantezilerimi bir kenara bırakırsak, hala saklarım bu bileti. Konserin kendisi değil, belli ki, içinde bulunduğum dönem çok şey ifade etmiş bana zamanında.
Ha konserde ne mi oldu?
Bir kadını konser boyu kestim. O bana bakmamıştı sanırım ama çok güzeldi. Çilekeş'in gitaristinin sevgilisi olduğunu bilmiyordum.
Ha bir de kafası kıyak bir hatun götümü avuçlamıştı. Tacize uğramaktan keyif almıştım, hatun güzel olmasa da. Ehe.
üniversiteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üniversiteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Kasım 2014 Cumartesi
3 Ekim 2014 Cuma
"All of this Could've Been Yours" - Burgaz'dan bölüm 2
Darlanan bünyenin ihtiyaçları bellidir. Bedava seks, parayla tatil ya da alabildiğine alkol.
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...
Soluğu kaçınca almak - Burgaz'dan bölüm 1
Neden burada olduğumu hiç sormadım kendime.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
13 Haziran 2013 Perşembe
Tatildeyken bile kaybedenler
Bu da sondu. Zaten ardından dergi askıya alındı. Puhuu, seni unutmayacağım. Kanat gerdiniz... Sağolun...
Tatil planları yapan biri değildi. Tatile gitmekten korkardı hatta. "Of, gidersem; kesin dönmek istemem, lobide sabahlarım." diye düşünürdü. Yurtdışına çıkmazdı yine aynı sebeple, kaçak göçek çalışmak isteyeceğini düşünürdü hep. Özgür bir ruhtan ziyade, iradesine hakim olamayan biriydi Yılmaz.
Telefonu, sabahın bir köründe çalınca irkildi. Arayan amcaoğlu Sedat'tı.
-Alo?
-Bak hele, Manavgat'a gidiyorum ben. online ayarladım mevzuyu. Ek yatak getirtebilirim odaya. Sen de 200 lira verirsen benimle 3 gece kalırsın.
-Ohaa, tamam geliyorum.
Telefonu kapattı, buldu buluşturdu ve 200 lira gönderdi mevzu bahis web sitesine. Ufak bir çanta doldurdu ve yoldaydı; Antalya Manavgat onu beklerdi.
Yaklaşık 16 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından; İstanbul'u geride bırakmış, soluğu Manavgat'ta almıştı. Klas görünmek istediği için taksiye zıplamıştı otogardan. Taksiciye elli lira vermesine rağmen; otelin önünde kuzenini görünce sevinmişti.
-Vaay Sedat! Oğlum yine buluştuk lan!
-İçeri girelim de sen karıları gör!
-Tatil köyü değil mi burası? Yani gece dışarı çıkmak zorunda falan değiliz...
-Aynen öyle.
İçeri girdiler, resepsiyon görevlisi işlemlerini hallederken, şöyle bir lobiye bakındılar.
-Herhalde sadece lobi böyledir. Değil mi lan?
-İnşallah öyledir, dedi Yılmaz.
İşlemlerini bitirdikten sonra, odaya çıktılar. Sırıtan bir suratla bahşiş bekleyen görevliye beş lira verip; paketlediler. Mayolar çekildi, parmak arası terlikler giyildi ve deniz, havuz onları bekliyordu. Aylardan eylül, Türk insanından yoksun bir otel. "İşte tatil bu." dedi Yılmaz.
Havuzbaşına baktıklarında, morallerini bozmamaya çalışsalar da; gördükleri buruşuk tenli Alman kuru kalabalık sebebiyle biraz rahatsız oldular. Öğle yemeğini koca koca tabaklarda, koca koca -yenmeyecek- öğünler şeklinde mideye indirmiş olsalar da; çok daha fazlasını bekledikleri kesindi. İki Rus kadın, kızlı erkekli bir Alman arkadaş grubu, İngiliz bir çift... Herhangi bir şekilde 18 yaşından fazla, 30 yaşından az insan topluluğu onlara yetecekti ve tek dilekleri buydu.
Sırtlarına omuzlarına güneş yağını sürüp güneşlenmeye çekildi, Yılmaz ile Sedat. Bir yandan güneş gözlüğü altından etrafı kesmeyi de ihmal etmiyorlardı tabii. Astarsız Billabong mayoları ise tatilin bonusuydu. Erekte duruma geçtikleri anda, tüm otel bunun farkına varacaktı. Rahat durmaya çalıştılar, İstanbul'un pisliğini çekerek çalıştıkları zamanlarda yaptıkları gibi.
Bakındılar etrafa, birer atmaca gibi. 60 yaşındaki, vücudu boydan boya dövmeli Alman kadın dışında dikkatlerini çeken bir şey, ya da birileri yoktu.
-Yapacağımız işi, yapacağımız tatili... Ne olacağız biz?
-Boş ver, animasyonlara gireriz.
Üç günlük tatillerinin ilk gününde, tüm animasyonlara katılmış; tüm animatörlerle hesapta "kanka" olmuşlardı. Boş zaman öldürme, internetten; işten güçten uzak ama sıkıcı bir hayat...
İkinci gün, beyaz bayrağı çektikleri gündü. Animatörlerle ilgilenmekten ziyade, sabahın köründe bira içen Almanlar'ın kültürüne küfrediyorlar, tatil köyündeki tek Türkler olmanın tadını çıkarıyorlardı. Milletle dalga geçiyor, yaşlı çiftlerle tanışıyor; onların esprilerine Türkçe küfürlerle karşılık veriyorlardı. Gemiler yakılmış, köprüler atılmıştı. Girmedikleri turnuva, oynamadıkları su topu, bocca, yemedikleri ıstakozlu fesleğenli makarna kalmamıştı.
Nefret hissediyorlardı. Özellikle Sedat, hayal ettiği tatilden çok daha farklı; çok daha rezil bir tatil geçiriyor olmanın; verdiği paraya yanıyor olmanın etkisiyle yemeyeceği rostoları, tavuk ızgaraları tabağına doldururken, Yılmaz aldığı ucuz karikatür ve mizah dergilerini havuz başında okurken anıra anıra gülüyor, insanların kendisine fırlattığı bakışları görmezden geliyordu.
Vazgeçmişlerdi çoktan, kaybedecek bir şeyleri de yoktu. Umursamıyorlardı, insanların geçirdikleri tatilleri; anlattıkları anıları hatırladıkça sinir olmuyorlardı artık. Tatil köyünün pespaye gece kulübüne bile sadece alkol için gidiyorlardı. Kısacası, dünya; onlara uzaktı artık.
Yılmaz ve Sedat; artık sinirleri alınmış birer bitkisel hayat formuydu.
İkinci günün sonunda, ertesi gün o rezil tatil köyünden ayrılacaklarını bildikleri için bokunu çıkarmaya karar vermişlerdi. İki koldan saldıracaklardı. İnsanlara sardırıp, eğleneceklerdi. Artık tek amaçları buydu. Her Türk gencinin düşündüğü cinsel fantezilerin yanından geçemeyeceklerini biliyorlardı. Aradıkları tek şey, saracak bir arkadaş grubu; bir çift ya da bir insandı ki "kanka" diye hitap eden amatörler bunun için biçilmiş kaftan değildi.
Yılmaz, Sedat'a, bir plan anlattı. Ayrılacak, yalnız takılacaklardı. Muhtemelen oteldeki herkes -personel dahil- gay bir çift olduklarını düşünüyordu. İki yakın dosttan öte, iki aynı kandan arkadaşlardı ve bu cehennem misali tatilden beklentileri aynıydı aslen. Ayrıldılar, Yılmaz sahildeki bara adımlarken; Sedat lobi civarında olacaktı. Müsait birini bulduklarında tepesine çökeceklerdi.
Yılmaz, müsait kimseyi bulamadı. Kendi başına efkarlanarak içmek istedi; bu sefer de efkarlanacak bir şey bulamadı. Dört kırk yaş üstü erkeğin önünde çılgınca dans eden, giysilerini parçalamak isteyen otuz küsür yaşındaki Alman kadına baktı. "Bu saplardan hangisi, bu hatunun sevgilisiyse, bayağı şanslı." diye geçirdi içinden. Ancak içinden geçen, dışarı sıçramıştı ister istemez. Barmense, kesilen ortayı gole; Yılmaz'ın kalesine gömme derdindeydi.
-Kel ve uzun boylu herifin sevgilisi o.
-He, tamam.
Üç gün önce, cennet gibi bir tatile çıkacağını düşündüren aramayı yapan kuzeni; yine hattın öbür ucunda ona ulaşmaya çalışıyordu.
-Ne yaptın?
-Sahildeki bardayım işte. Hiç bir şey yok. Yani deli gibi dans eden sarhoş bir kadın var ama onun da sevgilisi var. Onun dışında boş...
-Tamam lobiye gel, ben iki kadının yanına çöktüm, ikisi de Çek Cumhuriyeti'nden.
Heyecanlandı ve koşar adımlarla lobinin yolunu tuttu Yılmaz.
Gördüğü manzara ise, aslında umutlarının bir dinamitle patlatılmasına yetecek düzeyde bir manzaraydı.
-Bunlardan mı bahsediyorsun?!
-Ne güzel kart oynuyoruz işte.
-Evet, çok güzel.
Kadınlardan biri kırklarının başındaydı, diğeriyse kırklarının orta yaş bunalımını çeken hatunun annesiydi. Kaçmak istiyordu ikisi de, ancak bunu nasıl kibarca ifade edeceklerini bilmiyorlardı. Yılmaz, kendi ayağına sıkmakla kalmadı; Sedat'ı da çileden çıkaracak o sözleri söyleyiverdi.
-Siz odanıza çekilin isterseniz. Saat geç oldu. Yarın kahvaltıda görüşürüz.
Yılmaz ile Sedat, son aksiyondan itibaren; gece boyunca konuşmadılar. Sabahleyin biri İstanbul'un, diğeri Ankara'nın yolunu tuttu.
Sedat; şu an üst düzey bir şirketin yöneticisi konumunda. Artık yapmak istediği tatillere, şirket tarafından gönderiliyor. Yurtdışına yaptığı iş gezileri ve seyahatlerini çok seviyor. Yılmaz ile artık küs değiller, kimi zaman görüşüp yine eski günleri ve yaptıkları rezil tatili yad ediyorlar.
Yılmaz; 30 yaşına geldi. Arkadaşları ona "Einstein" diyor. Çünkü ne iş bulabildi, ne okulunu bitirebildi, ne de evlenebildi. Beylikdüzü'nden batıya gidemedi, bu mevzudan sonra tatile gitmemeye yemin etti. İstanbul Kocamustafapaşa'da bir evde, kendi fare deliğinde nefes almaya çalışıyor.
Tatil planları yapan biri değildi. Tatile gitmekten korkardı hatta. "Of, gidersem; kesin dönmek istemem, lobide sabahlarım." diye düşünürdü. Yurtdışına çıkmazdı yine aynı sebeple, kaçak göçek çalışmak isteyeceğini düşünürdü hep. Özgür bir ruhtan ziyade, iradesine hakim olamayan biriydi Yılmaz.
Telefonu, sabahın bir köründe çalınca irkildi. Arayan amcaoğlu Sedat'tı.
-Alo?
-Bak hele, Manavgat'a gidiyorum ben. online ayarladım mevzuyu. Ek yatak getirtebilirim odaya. Sen de 200 lira verirsen benimle 3 gece kalırsın.
-Ohaa, tamam geliyorum.
Telefonu kapattı, buldu buluşturdu ve 200 lira gönderdi mevzu bahis web sitesine. Ufak bir çanta doldurdu ve yoldaydı; Antalya Manavgat onu beklerdi.
Yaklaşık 16 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından; İstanbul'u geride bırakmış, soluğu Manavgat'ta almıştı. Klas görünmek istediği için taksiye zıplamıştı otogardan. Taksiciye elli lira vermesine rağmen; otelin önünde kuzenini görünce sevinmişti.
-Vaay Sedat! Oğlum yine buluştuk lan!
-İçeri girelim de sen karıları gör!
-Tatil köyü değil mi burası? Yani gece dışarı çıkmak zorunda falan değiliz...
-Aynen öyle.
İçeri girdiler, resepsiyon görevlisi işlemlerini hallederken, şöyle bir lobiye bakındılar.
-Herhalde sadece lobi böyledir. Değil mi lan?
-İnşallah öyledir, dedi Yılmaz.
İşlemlerini bitirdikten sonra, odaya çıktılar. Sırıtan bir suratla bahşiş bekleyen görevliye beş lira verip; paketlediler. Mayolar çekildi, parmak arası terlikler giyildi ve deniz, havuz onları bekliyordu. Aylardan eylül, Türk insanından yoksun bir otel. "İşte tatil bu." dedi Yılmaz.
Havuzbaşına baktıklarında, morallerini bozmamaya çalışsalar da; gördükleri buruşuk tenli Alman kuru kalabalık sebebiyle biraz rahatsız oldular. Öğle yemeğini koca koca tabaklarda, koca koca -yenmeyecek- öğünler şeklinde mideye indirmiş olsalar da; çok daha fazlasını bekledikleri kesindi. İki Rus kadın, kızlı erkekli bir Alman arkadaş grubu, İngiliz bir çift... Herhangi bir şekilde 18 yaşından fazla, 30 yaşından az insan topluluğu onlara yetecekti ve tek dilekleri buydu.
Sırtlarına omuzlarına güneş yağını sürüp güneşlenmeye çekildi, Yılmaz ile Sedat. Bir yandan güneş gözlüğü altından etrafı kesmeyi de ihmal etmiyorlardı tabii. Astarsız Billabong mayoları ise tatilin bonusuydu. Erekte duruma geçtikleri anda, tüm otel bunun farkına varacaktı. Rahat durmaya çalıştılar, İstanbul'un pisliğini çekerek çalıştıkları zamanlarda yaptıkları gibi.
Bakındılar etrafa, birer atmaca gibi. 60 yaşındaki, vücudu boydan boya dövmeli Alman kadın dışında dikkatlerini çeken bir şey, ya da birileri yoktu.
-Yapacağımız işi, yapacağımız tatili... Ne olacağız biz?
-Boş ver, animasyonlara gireriz.
Üç günlük tatillerinin ilk gününde, tüm animasyonlara katılmış; tüm animatörlerle hesapta "kanka" olmuşlardı. Boş zaman öldürme, internetten; işten güçten uzak ama sıkıcı bir hayat...
İkinci gün, beyaz bayrağı çektikleri gündü. Animatörlerle ilgilenmekten ziyade, sabahın köründe bira içen Almanlar'ın kültürüne küfrediyorlar, tatil köyündeki tek Türkler olmanın tadını çıkarıyorlardı. Milletle dalga geçiyor, yaşlı çiftlerle tanışıyor; onların esprilerine Türkçe küfürlerle karşılık veriyorlardı. Gemiler yakılmış, köprüler atılmıştı. Girmedikleri turnuva, oynamadıkları su topu, bocca, yemedikleri ıstakozlu fesleğenli makarna kalmamıştı.
Nefret hissediyorlardı. Özellikle Sedat, hayal ettiği tatilden çok daha farklı; çok daha rezil bir tatil geçiriyor olmanın; verdiği paraya yanıyor olmanın etkisiyle yemeyeceği rostoları, tavuk ızgaraları tabağına doldururken, Yılmaz aldığı ucuz karikatür ve mizah dergilerini havuz başında okurken anıra anıra gülüyor, insanların kendisine fırlattığı bakışları görmezden geliyordu.
Vazgeçmişlerdi çoktan, kaybedecek bir şeyleri de yoktu. Umursamıyorlardı, insanların geçirdikleri tatilleri; anlattıkları anıları hatırladıkça sinir olmuyorlardı artık. Tatil köyünün pespaye gece kulübüne bile sadece alkol için gidiyorlardı. Kısacası, dünya; onlara uzaktı artık.
Yılmaz ve Sedat; artık sinirleri alınmış birer bitkisel hayat formuydu.
İkinci günün sonunda, ertesi gün o rezil tatil köyünden ayrılacaklarını bildikleri için bokunu çıkarmaya karar vermişlerdi. İki koldan saldıracaklardı. İnsanlara sardırıp, eğleneceklerdi. Artık tek amaçları buydu. Her Türk gencinin düşündüğü cinsel fantezilerin yanından geçemeyeceklerini biliyorlardı. Aradıkları tek şey, saracak bir arkadaş grubu; bir çift ya da bir insandı ki "kanka" diye hitap eden amatörler bunun için biçilmiş kaftan değildi.
Yılmaz, Sedat'a, bir plan anlattı. Ayrılacak, yalnız takılacaklardı. Muhtemelen oteldeki herkes -personel dahil- gay bir çift olduklarını düşünüyordu. İki yakın dosttan öte, iki aynı kandan arkadaşlardı ve bu cehennem misali tatilden beklentileri aynıydı aslen. Ayrıldılar, Yılmaz sahildeki bara adımlarken; Sedat lobi civarında olacaktı. Müsait birini bulduklarında tepesine çökeceklerdi.
Yılmaz, müsait kimseyi bulamadı. Kendi başına efkarlanarak içmek istedi; bu sefer de efkarlanacak bir şey bulamadı. Dört kırk yaş üstü erkeğin önünde çılgınca dans eden, giysilerini parçalamak isteyen otuz küsür yaşındaki Alman kadına baktı. "Bu saplardan hangisi, bu hatunun sevgilisiyse, bayağı şanslı." diye geçirdi içinden. Ancak içinden geçen, dışarı sıçramıştı ister istemez. Barmense, kesilen ortayı gole; Yılmaz'ın kalesine gömme derdindeydi.
-Kel ve uzun boylu herifin sevgilisi o.
-He, tamam.
Üç gün önce, cennet gibi bir tatile çıkacağını düşündüren aramayı yapan kuzeni; yine hattın öbür ucunda ona ulaşmaya çalışıyordu.
-Ne yaptın?
-Sahildeki bardayım işte. Hiç bir şey yok. Yani deli gibi dans eden sarhoş bir kadın var ama onun da sevgilisi var. Onun dışında boş...
-Tamam lobiye gel, ben iki kadının yanına çöktüm, ikisi de Çek Cumhuriyeti'nden.
Heyecanlandı ve koşar adımlarla lobinin yolunu tuttu Yılmaz.
Gördüğü manzara ise, aslında umutlarının bir dinamitle patlatılmasına yetecek düzeyde bir manzaraydı.
-Bunlardan mı bahsediyorsun?!
-Ne güzel kart oynuyoruz işte.
-Evet, çok güzel.
Kadınlardan biri kırklarının başındaydı, diğeriyse kırklarının orta yaş bunalımını çeken hatunun annesiydi. Kaçmak istiyordu ikisi de, ancak bunu nasıl kibarca ifade edeceklerini bilmiyorlardı. Yılmaz, kendi ayağına sıkmakla kalmadı; Sedat'ı da çileden çıkaracak o sözleri söyleyiverdi.
-Siz odanıza çekilin isterseniz. Saat geç oldu. Yarın kahvaltıda görüşürüz.
Yılmaz ile Sedat, son aksiyondan itibaren; gece boyunca konuşmadılar. Sabahleyin biri İstanbul'un, diğeri Ankara'nın yolunu tuttu.
Sedat; şu an üst düzey bir şirketin yöneticisi konumunda. Artık yapmak istediği tatillere, şirket tarafından gönderiliyor. Yurtdışına yaptığı iş gezileri ve seyahatlerini çok seviyor. Yılmaz ile artık küs değiller, kimi zaman görüşüp yine eski günleri ve yaptıkları rezil tatili yad ediyorlar.
Yılmaz; 30 yaşına geldi. Arkadaşları ona "Einstein" diyor. Çünkü ne iş bulabildi, ne okulunu bitirebildi, ne de evlenebildi. Beylikdüzü'nden batıya gidemedi, bu mevzudan sonra tatile gitmemeye yemin etti. İstanbul Kocamustafapaşa'da bir evde, kendi fare deliğinde nefes almaya çalışıyor.
Bir üniversiteli gencin dramı
Bu da Puhuu'ya yazdığım 2. yazıydı. Mizahi içeriğin sebebi, mizah dergisi olan Puhuu'dur. Güzeldir.
Uyandığında karşısında, bir tepsi üzerinde muzlu süt ve omlet vardı. Başlangıçta anlam veremedi, neler döndüğünün farkına varmak istiyordu. Pantolonu yerdeydi, çorapları döner sandalyenin üzerinde duruyordu. Burayı hatırlıyor olmalıydı...
"Oğlum günaydın."
"Anne?!"
"Hoşgeldin."
Her üniversiteli gencin yaşadığı klasik travmayı yaşıyordu. Hafif bir travmaydı bu. Önceki gece otobüse atlayıp dönmüştü memleketine ve dünün getirilerine adapte olmaya çalışıyordu. Kalktı ve kahvaltısını yaptı.
Ardından Türk insanının sudan daha fazla aradığı tek içecek olan çayla kahvaltısını yaptı. Babasıyla, okul durumu üzerine kısa bir diyaloğa girmişlerdi. Aslında aradığının tam ortasındaydı, fakat farkında değildi. Bu, Beyoğlu'ndaki barlarda arkadaşlarına sık sık bahsettiği hayat tarzıydı. Basit, güvenilir, dertsiz ve tasasız... Göbeğindeydi, hesaptaki hayatının.
Duşa girdi, üzerini giyindi ve "Ben çıkıyorum, akşama gelirim." diyerek evden çıktı. Arkadaşlarını aramamıştı. Zaten çok arkadaşı olmamıştı, memleketinde bulunduğu süre boyunca. Evden dışarı adımını atar atmaz bir sigara yaktı. Ailesi hala sigara içtiğini bilmiyordu. Önce boş bakışlarla arşınladı mahallesinin sokaklarını, ardından telefona sarıldı.
"Şehir dışındayım abi ben yahu."
"Yeni uyandım, akşam bir şeyler yapsak?"
"Çalışıyorum, öğleden sonra çıkacağım."
Aldığı üç cevap, yeterliydi hevesinin kırılmasına. Aval aval gezdi, memleketinin çarşısını, pazarını, kafesini, orduevinin önündeki parkını... Neden buraya gelmişti, buradan beklentileri neydi, bilmiyordu. Sadece gezgin bir ruhtu onunki. Daha doğrusu ılık bir ruh. Daha da doğrusu ne aradığını bilmeyen ergenin tekiydi.
Bir iki sigara içti, bir iki kafe gezdi ve evine döndü.
"Hoşgeldin oğlum."
Farkındaydı çünkü evi kürkçü dükkanıydı. Dönüp dolaşıp uğrayacağı yerdi. Akşamı bekliyordu. Bir iki bira, belki bir iki kızın olacağı hafif bir kafe ortamı... Heyecanlanmıştı. İlk geceden dışarı çıkacaktı.
-Baba, akşam dışarı çıkabilir miyim arkadaşlarla?
-Tamam, ama akşam 10'dan önce gelmeye çalış.
-Off, tamam ya. Erken dönerek sizi sevindirebilirsem, ne mutlu bana.
Duşunu aldı, güzelce giyindi. Akşam yemeğini yedi ve dışarı çıktı.
-Ooo hoşgeldin!
-Eyvallah Samim. Nasıl gidiyor?
-Boşver oğlum nasıl gittiğini... Melis'le iki tane kız arkadaşı gelecek akşam.
-Ooh, aktık!
Hüseyin, kızların güzelliğini düşünüyordu; Samim'le dolmuşa bindikleri sırada. Güzeller miydi, evleri var mıydı, evleri yoksa; otele gelirler miydi? Yirmi yaşındaydı ve yirmi senedir seks yapmamıştı. Heyecanla barın yolunu tuttular.
Küçük bir şehirdi burası. Gençlerin gidebileceği, alkol satılan toplam üç tane bar vardı Bilecik'te. Kızlar, bira ve bar fikri sebebiyle Hüseyin'in heyecanı katlanıyordu. Aslen Hüseyin, ezelden beridir Melis'e yanıktı; fakat Melis'in ona sarhoşken üç; ayıkken sekiz kez söylediği cümle aklından çıkmıyordu.
-Hüseyin, ya; üzgünüm. Ama ben seni gerçekten arkadaş olarak görüyorum. Yani, hani böyle insanın yüzüne bakarsın; gözlerinin içine bakarsın ve kendini çok iyi hissedersin ya, işte aynen bunu hissediyorum gözlerinin içine baktığımda. Hem, sen İstanbul'da okuyorsun. Ben sınava tekrar hazırlanıyorum ve uzaktan yürütülecek bir ilişkiye zaten açık değilim ben. Ayrıca bu sene sınava konsantre olmam gerekiyor. Bir erkek arkadaş istediğime emin değilim...
Hüseyin'in yaklaşık olarak aynı cümleleri duyduğu sayı üç kezdi. Çünkü sadece sarhoşken Melis'e açılabilmiş ve şansını "konuşarak" deneyebilmişti. Ayıkken ise Melis'e mesaj atar ve bu açıklamayı harfiyen okurdu. Muhtemelen Melis'in telefonunda Hüseyin'e gönderilmek üzere hazırda bekletilen bir mesaj şablonu bulunuyordu ve ne zaman bu konu açılsa, Melis Hüseyin'e bu mesajı gönderiyordu.
"Sınava konsantre olması lazımmış. Hadi lan oradan! Kızlarla dışarı çıkıp bira içmeyi biliyon ama. Geçen sene de hazırlanıyordun sınava ama Bilecik Üniversitesi'nin gülü Tayyar ile gününü gün ediyordun, sanki bilmiyoruz. Neyse, şu arkadaşların gelsin de, ben onlara güzelce bir yazarım, kıskançlıktan çatlarsın kevaşe!" diye düşündü Hüseyin. Fakat Hüseyin, bırakın duygusal zekayı, normal zeka seviyesi bile yerlerde sürünen bir çocuk olduğundan, düşünürken dolmuşçuya parayı uzatmayı unutmuş; ayrıca kaşlarını çatarak Melis'i düşündüğünden ötürü dolmuşçunun gözünün içine aval aval bakma gafletinde bulunmuştu.
-Hayırdır?
-Melis, sen görürsün kızım. Seni bitireceğim.
-Kardeşim hasta mısın, bineceksen bin, binmeyeceksen de defol git, in lan aşşağı!
Hüseyin'in aklı başına gelmişti.
-Iı abi şey, bir öğrenci.
Hüseyin parayı verdi, arkalara doğru Samim'in yanına geçti ve dayanamadı:
-Kızlar güzel mi lan, tanıyor musun kızları?
-Biri güzel, ötekini tanımıyorum.
-Melis'ten güzel mi?
-Bilmem.
Bara gittiklerindeyse Hüseyin şok üstüne şok yaşıyordu. Melis, 184 boyunda ve 40 kilo ağırlığında, tüy siklet; düşük omuzlu Hilal ve 155 boyunda, ağır siklet Grekoromen güreş şampiyonu Ayşe ile tanıştırmıştı Hüseyin'i.
Hüseyin, acil durum eylem planını yürürlüğe koymak zorundaydı. Zeka bakımından hala 15 yaşında bir ergendi, ancak yurtta kalırken internet ile Türkiye'nin imtihanı sırasında oluşturulmuş, nasilkizkaldirilir.com isimli bir siteden; kadınları kıskandırma yollarını öğrendiğini sanmıştı.
Hemen cep telefonunu çıkardı, okuldaki tek arkadaşına mesaj gönderdi.
-Aytuğ naber? Ben memleketteyim oralar nasıl? Bensiz akıyor musunuz alemlere?
Aytuğ ile mesajlaşırken telefonunu masanın altında tutuyor, kimi zaman birasından bir yudum alırken de Melis'in gözünün içine bakıyordu. Hilal ve Ayşe ise zaten konuşmaktan ziyade bira içerken "Ikh, mıkh" şeklinde sesler çıkarıyorlar, Melis ile Samim; yakınlaşmaya çalışıyorlardı.
Bu, yaklaşık bir saat sürdü. Hüseyin; hem Aytuğ'dan gelen, "Abi ben kaçıyorum, kendine iyi bak, gelince görüşürüz." mesajıyla acil durum eylem planından bir nebze de olsa vazgeçmişti (aslında Mehmet'e, Feyzi'ye, Reha'ya, Özgür'e de mesaj yazacaktı) hem de Samim ile Melis'in yakınlaşmalarından rahatsızlık duymaya başlamıştı. Konuya girdi.
-Ee Melis sen neler yapıyorsun, nasıl gidiyor çalışmalar? Ahahahahahahahaha. Geçen sene kaç puan çekmiştin?
-Iı, şey; Hüseyin, bir şey konuşuyoruz da, birazdan cevap versem olur mu? Özel yani...
Hüseyin geriye yaslandı. Hilal ve Ayşe'yi; üçüncü birasını garsondan aldığında süzmeye başladı. Aslında Hilal gidebilirdi yani. Gideri vardı Hilal'in. Evet evet Hilal'in kesinlikle gideri vardı.
-Siz nereden arkadaşsınız?
-Aynı mahallede oturmuştuk.
-Peki.
Hilal yüz vermeyi kesince, Hüseyin çıldırma noktasına vardığını hissetti.
-Samim iki dakika gelir misin benimle?
-Geleyim abi.
Tuvalete doğru yürüdüler.
-Samim ayıp olmuyor mu kardeş?
-Ne gibi abi?
-Oğlum benim kıza yazıyorsun.
-Abi Melis benim de arkadaşım. Ayrıca yazmıyorum, muhabbet ediyoruz.
-Sus ulan! Cevap verme. Ne bok yediğinizi görmüyor muyum?! Sen yoksun kanka bundan sonra. Sildim seni defterden. Senin gibi arkadaşım olacağına, hiç olmasın daha iyi. Yazıklar olsun!
Hüseyin, hem alkol hem de saatin akşam ona yaklaşıyor olmasının etkisiyle bu kadar rahat konuşabiliyordu. Ayrıca, bardan bir hışımla çıkarsa hesabı da masadakilere kitleyebileceğini bildiği için, oyunu bir adım öteye taşıdı. Duygusal çöküntüsünü, maddi dadanmasıyla birleştirdi. Samim'e baktı, "Benim artık Samim diye bir arkadaşım yok!" diye bağırdı Samim'e, tuvaletin önünde. Bu çığlık, bardaki herkesin ilgisini çekmişti.
Masasına döndü, cekedini aldı ve evinin yolunu tuttu.
-Samim, niye böyle yaptı Hüseyin? Oha yoksa ondan hoşlandığını söyledin mi?
-Hayır, ağzımı açmadım. Tek kelime konuşmadım.
-Canım boş ver ya... Her şey yoluna girer.
Uyandığında karşısında, bir tepsi üzerinde muzlu süt ve omlet vardı. Başlangıçta anlam veremedi, neler döndüğünün farkına varmak istiyordu. Pantolonu yerdeydi, çorapları döner sandalyenin üzerinde duruyordu. Burayı hatırlıyor olmalıydı...
"Oğlum günaydın."
"Anne?!"
"Hoşgeldin."
Her üniversiteli gencin yaşadığı klasik travmayı yaşıyordu. Hafif bir travmaydı bu. Önceki gece otobüse atlayıp dönmüştü memleketine ve dünün getirilerine adapte olmaya çalışıyordu. Kalktı ve kahvaltısını yaptı.
Ardından Türk insanının sudan daha fazla aradığı tek içecek olan çayla kahvaltısını yaptı. Babasıyla, okul durumu üzerine kısa bir diyaloğa girmişlerdi. Aslında aradığının tam ortasındaydı, fakat farkında değildi. Bu, Beyoğlu'ndaki barlarda arkadaşlarına sık sık bahsettiği hayat tarzıydı. Basit, güvenilir, dertsiz ve tasasız... Göbeğindeydi, hesaptaki hayatının.
Duşa girdi, üzerini giyindi ve "Ben çıkıyorum, akşama gelirim." diyerek evden çıktı. Arkadaşlarını aramamıştı. Zaten çok arkadaşı olmamıştı, memleketinde bulunduğu süre boyunca. Evden dışarı adımını atar atmaz bir sigara yaktı. Ailesi hala sigara içtiğini bilmiyordu. Önce boş bakışlarla arşınladı mahallesinin sokaklarını, ardından telefona sarıldı.
"Şehir dışındayım abi ben yahu."
"Yeni uyandım, akşam bir şeyler yapsak?"
"Çalışıyorum, öğleden sonra çıkacağım."
Aldığı üç cevap, yeterliydi hevesinin kırılmasına. Aval aval gezdi, memleketinin çarşısını, pazarını, kafesini, orduevinin önündeki parkını... Neden buraya gelmişti, buradan beklentileri neydi, bilmiyordu. Sadece gezgin bir ruhtu onunki. Daha doğrusu ılık bir ruh. Daha da doğrusu ne aradığını bilmeyen ergenin tekiydi.
Bir iki sigara içti, bir iki kafe gezdi ve evine döndü.
"Hoşgeldin oğlum."
Farkındaydı çünkü evi kürkçü dükkanıydı. Dönüp dolaşıp uğrayacağı yerdi. Akşamı bekliyordu. Bir iki bira, belki bir iki kızın olacağı hafif bir kafe ortamı... Heyecanlanmıştı. İlk geceden dışarı çıkacaktı.
-Baba, akşam dışarı çıkabilir miyim arkadaşlarla?
-Tamam, ama akşam 10'dan önce gelmeye çalış.
-Off, tamam ya. Erken dönerek sizi sevindirebilirsem, ne mutlu bana.
Duşunu aldı, güzelce giyindi. Akşam yemeğini yedi ve dışarı çıktı.
-Ooo hoşgeldin!
-Eyvallah Samim. Nasıl gidiyor?
-Boşver oğlum nasıl gittiğini... Melis'le iki tane kız arkadaşı gelecek akşam.
-Ooh, aktık!
Hüseyin, kızların güzelliğini düşünüyordu; Samim'le dolmuşa bindikleri sırada. Güzeller miydi, evleri var mıydı, evleri yoksa; otele gelirler miydi? Yirmi yaşındaydı ve yirmi senedir seks yapmamıştı. Heyecanla barın yolunu tuttular.
Küçük bir şehirdi burası. Gençlerin gidebileceği, alkol satılan toplam üç tane bar vardı Bilecik'te. Kızlar, bira ve bar fikri sebebiyle Hüseyin'in heyecanı katlanıyordu. Aslen Hüseyin, ezelden beridir Melis'e yanıktı; fakat Melis'in ona sarhoşken üç; ayıkken sekiz kez söylediği cümle aklından çıkmıyordu.
-Hüseyin, ya; üzgünüm. Ama ben seni gerçekten arkadaş olarak görüyorum. Yani, hani böyle insanın yüzüne bakarsın; gözlerinin içine bakarsın ve kendini çok iyi hissedersin ya, işte aynen bunu hissediyorum gözlerinin içine baktığımda. Hem, sen İstanbul'da okuyorsun. Ben sınava tekrar hazırlanıyorum ve uzaktan yürütülecek bir ilişkiye zaten açık değilim ben. Ayrıca bu sene sınava konsantre olmam gerekiyor. Bir erkek arkadaş istediğime emin değilim...
Hüseyin'in yaklaşık olarak aynı cümleleri duyduğu sayı üç kezdi. Çünkü sadece sarhoşken Melis'e açılabilmiş ve şansını "konuşarak" deneyebilmişti. Ayıkken ise Melis'e mesaj atar ve bu açıklamayı harfiyen okurdu. Muhtemelen Melis'in telefonunda Hüseyin'e gönderilmek üzere hazırda bekletilen bir mesaj şablonu bulunuyordu ve ne zaman bu konu açılsa, Melis Hüseyin'e bu mesajı gönderiyordu.
"Sınava konsantre olması lazımmış. Hadi lan oradan! Kızlarla dışarı çıkıp bira içmeyi biliyon ama. Geçen sene de hazırlanıyordun sınava ama Bilecik Üniversitesi'nin gülü Tayyar ile gününü gün ediyordun, sanki bilmiyoruz. Neyse, şu arkadaşların gelsin de, ben onlara güzelce bir yazarım, kıskançlıktan çatlarsın kevaşe!" diye düşündü Hüseyin. Fakat Hüseyin, bırakın duygusal zekayı, normal zeka seviyesi bile yerlerde sürünen bir çocuk olduğundan, düşünürken dolmuşçuya parayı uzatmayı unutmuş; ayrıca kaşlarını çatarak Melis'i düşündüğünden ötürü dolmuşçunun gözünün içine aval aval bakma gafletinde bulunmuştu.
-Hayırdır?
-Melis, sen görürsün kızım. Seni bitireceğim.
-Kardeşim hasta mısın, bineceksen bin, binmeyeceksen de defol git, in lan aşşağı!
Hüseyin'in aklı başına gelmişti.
-Iı abi şey, bir öğrenci.
Hüseyin parayı verdi, arkalara doğru Samim'in yanına geçti ve dayanamadı:
-Kızlar güzel mi lan, tanıyor musun kızları?
-Biri güzel, ötekini tanımıyorum.
-Melis'ten güzel mi?
-Bilmem.
Bara gittiklerindeyse Hüseyin şok üstüne şok yaşıyordu. Melis, 184 boyunda ve 40 kilo ağırlığında, tüy siklet; düşük omuzlu Hilal ve 155 boyunda, ağır siklet Grekoromen güreş şampiyonu Ayşe ile tanıştırmıştı Hüseyin'i.
Hüseyin, acil durum eylem planını yürürlüğe koymak zorundaydı. Zeka bakımından hala 15 yaşında bir ergendi, ancak yurtta kalırken internet ile Türkiye'nin imtihanı sırasında oluşturulmuş, nasilkizkaldirilir.com isimli bir siteden; kadınları kıskandırma yollarını öğrendiğini sanmıştı.
Hemen cep telefonunu çıkardı, okuldaki tek arkadaşına mesaj gönderdi.
-Aytuğ naber? Ben memleketteyim oralar nasıl? Bensiz akıyor musunuz alemlere?
Aytuğ ile mesajlaşırken telefonunu masanın altında tutuyor, kimi zaman birasından bir yudum alırken de Melis'in gözünün içine bakıyordu. Hilal ve Ayşe ise zaten konuşmaktan ziyade bira içerken "Ikh, mıkh" şeklinde sesler çıkarıyorlar, Melis ile Samim; yakınlaşmaya çalışıyorlardı.
Bu, yaklaşık bir saat sürdü. Hüseyin; hem Aytuğ'dan gelen, "Abi ben kaçıyorum, kendine iyi bak, gelince görüşürüz." mesajıyla acil durum eylem planından bir nebze de olsa vazgeçmişti (aslında Mehmet'e, Feyzi'ye, Reha'ya, Özgür'e de mesaj yazacaktı) hem de Samim ile Melis'in yakınlaşmalarından rahatsızlık duymaya başlamıştı. Konuya girdi.
-Ee Melis sen neler yapıyorsun, nasıl gidiyor çalışmalar? Ahahahahahahahaha. Geçen sene kaç puan çekmiştin?
-Iı, şey; Hüseyin, bir şey konuşuyoruz da, birazdan cevap versem olur mu? Özel yani...
Hüseyin geriye yaslandı. Hilal ve Ayşe'yi; üçüncü birasını garsondan aldığında süzmeye başladı. Aslında Hilal gidebilirdi yani. Gideri vardı Hilal'in. Evet evet Hilal'in kesinlikle gideri vardı.
-Siz nereden arkadaşsınız?
-Aynı mahallede oturmuştuk.
-Peki.
Hilal yüz vermeyi kesince, Hüseyin çıldırma noktasına vardığını hissetti.
-Samim iki dakika gelir misin benimle?
-Geleyim abi.
Tuvalete doğru yürüdüler.
-Samim ayıp olmuyor mu kardeş?
-Ne gibi abi?
-Oğlum benim kıza yazıyorsun.
-Abi Melis benim de arkadaşım. Ayrıca yazmıyorum, muhabbet ediyoruz.
-Sus ulan! Cevap verme. Ne bok yediğinizi görmüyor muyum?! Sen yoksun kanka bundan sonra. Sildim seni defterden. Senin gibi arkadaşım olacağına, hiç olmasın daha iyi. Yazıklar olsun!
Hüseyin, hem alkol hem de saatin akşam ona yaklaşıyor olmasının etkisiyle bu kadar rahat konuşabiliyordu. Ayrıca, bardan bir hışımla çıkarsa hesabı da masadakilere kitleyebileceğini bildiği için, oyunu bir adım öteye taşıdı. Duygusal çöküntüsünü, maddi dadanmasıyla birleştirdi. Samim'e baktı, "Benim artık Samim diye bir arkadaşım yok!" diye bağırdı Samim'e, tuvaletin önünde. Bu çığlık, bardaki herkesin ilgisini çekmişti.
Masasına döndü, cekedini aldı ve evinin yolunu tuttu.
-Samim, niye böyle yaptı Hüseyin? Oha yoksa ondan hoşlandığını söyledin mi?
-Hayır, ağzımı açmadım. Tek kelime konuşmadım.
-Canım boş ver ya... Her şey yoluna girer.
5 Mart 2013 Salı
Ben bi' bok yedim...
Bir sene önce sorsanız; "Bunu yazar mısın?" diye, "Hayır, kesinlikle hayır." cevabını verirdim. Ne bir açıklamam, ne bir sebebim olurdu. Yazamazdım sadece, bunu biliyorum. Sanırım bir sene, aklımı başımdan aldı ya da aklımı başıma getirdi; bilmiyorum.
Belki de sadece, dokuz bölüm yazdığım yazıdaki kimseyi daha fazla önemsemeyeceğimi anladım. Sallamıyordum hiç birini. Topunun da canı cehenneme... Alakam yoktu hiç biriyle çünkü artık. Olmasını istediğime de emin değildim. Bomboş insan sürüsüydü, benim toprağımdan olanlar dışında; ha bir de, mevzu bahis iki baş rol kadın dışında. Maziye saygısızlık ettiğimi düşünmem hiç bir zaman; yazarken özellikle. Çünkü başımdan ne geçerse, onu yazarım ki kadınlarımın arkasından bir kez kötü söz söylediğim görülmemiştir.
Velhasıl; yazdım. Sanırım, unutmuştum onları, başaımdan geçenleri ve umursamıyordum. Geçen sene bu konuda neden tepkili olabileceğimi bile bilmiyordum. Ancak kafamın içinde, laf lafı açtı ve emin oldum.
Değil, hiç biri değil yaşadıklarımızın... Ben yedi sene önce canımı yakan kadını rahatlıkla yazabiliyorum. Ya da beni reddeden herhangi bir kadını süsleye süsleye yazabiliyorum. Hayal kırıklığı yaratan, beni terk eden kadınların da bir çoğunu yazabiliyorum.
Neden mi? Evet ben kendi hayatını afişe eden bir "yazarım", pardon "blog yazarıyım."
Çünkü şimdiye kadar yazdığım biri; -hakkında en çok yazdığım biri- dışında artık hiç bir şey hissetmiyorum. Ayrıntıları hatırlayabiliyorum, onlara gülüp geçebiliyorum veya onları özene bezene tasvir edebiliyorum ancak sebebi belli işte. Sevmiyorum, veya aşık değilim eskisi gibi. Bir zamanlar birlikte olamadığımız için veya bir zamanlar beni terk ettikleri için öfkeliydim onlara uzun süre; ancak hiç biri bir anlam ifade etmiyor artık.
Acıyı, bir üst seviyeye; gerçekten tek bir kadına odaklayınca insan bambaşka oluyormuş. Hoş, o kadından da bir beklentisi olmayınca insanın; bambaşka oluyormuş diyelim biz daha ziyade. Birini gerçekten ne zaman seversiniz biliyor musunuz? Fazlasıyla arabesk olacak(nur içinde yat Müslüm Baba) ancak onun mutlu olmasını istediğinizde onu gerçekten seversiniz. Elleriniz yukarıda, yüzünüz duvara dönük; beklerken ona aşıksınızdır. Onun mutluluğunu kıskandığınızda ya da onun başka biriyle olmasına imrendiğinizde değil.
Ben o dokuz bölümü yazarken neden tamamiyle nötrdüm? Onu hep yalnız görmek istediğim, başkalarıyla birlikte olduğunu, mutluluğu tattığını hissettiğimde dayanamadığım için. O benim hep kuyruk acım olmuştu, üç senemi yemişti.
Sonra başka kuyruk acıları girdi sokumdan içeri... Başka kadınlar mübalağalı deyimsel anlatımla suratıma işedi ve onu unuttum. Onu gördüğümde eskiden selam vermez ve dudaklarımı büker, kaşlarımı kaldırırdım. Artık onu gördüğümde yarım dudak gülümsüyor ve geçiyordum. Bir yerden sonra da onu görmez oldum.
Ama dedim ya; geçen hafta dayanamadım, ben bunu yazmalıyım diye düşündüm ve yazdım. Onunla alakalı her şeyi, hatırlayabildiğim kadarıyla; kendi gözümden yazdım. Sonra bir an durukladım, mesaj attım. "Ben bunları bunları yazdım, değiştirmemi ister misin?" dedim.
"Elim ayağım titriyor lütfen isimleri değiştir." dedi.
Değiştirdim.
Şimdi mi? Bildiğin goygoy yapıyoruz. Abdi İpekçi Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan iki sap gibi... İnsanoğlunun yapısı çok değişik. Kanlı bıçaklı olduğun birini; bir başka gelen "acı" unutturuveriyor. Neden kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyorsun ancak seneler önceki hisleri ona karşı beslemediğini hissediyorsun ve Serra Yılmaz'ın kafa siken bir videosuna (Serra Yılmaz - Islak Köpek) birlikte dalga geçme amaçlı yaklaşabiliyorsun; birlikte.
İkimisikimisikimisikimiikimisikimi!
NOT: Bunu yazmazsam ölürüm. Bir aydır girmediğim Starbuck's; içmediğim şekil kahve kalmadı. Sadece Bağdat Caddesi üzerinde bulunan bir dişçilik öğrencisi arkadaşıma muayene olmam, ona kanal tedavisi yaptırmam sebebiyle. İmanım gevredi imanım... Cadde çocuğu oldum ben. Bir sürü insan tanıdım, bir çok cins kahve içtim, mokokolar, latteler, az köpüklüler havada uçuştu ben her ne kadar bu tarz yerlere girdiğimde "filtre kahve, sade" desem de. "Yeter ulan"; diyemedim.
İşte bu şekilde geçirdiğim günlerin birinde; yakın bir arkadaşımla buluştum. Beni yaklaşık on dakikada çözümledi piç kurusu. "Sen, içiyorsun, sıçıyorsun, sevişiyorsun. Birine ihtiyacın yok. Asla da olmadı. Herhangi bir arkadaşının arkadaş çevresinden biriyle birlikte olmadın. Kimseden; biriyle tanışmak adına yardım istemedin. İstediğini elde ettin ve haftada en az iki farklı kadınla yatıyorsun. Meltem'i özlediğin falan yok senin. Meltem sadece senin aklını başına toplamanı sağlayan bir etmen. İnsan olduğunun farkına varıyorsun onu hatırladığında. Aranızda da hiç bir şey olmayacak. Unutmanın süresi maksimum altı aydır abi."
edit: En az bir farklı kadınla yatıyorsun demişti, seceresini tutmuş herif... Ama en az bir farklı kadın doğru gelmedi gibi. O yüzden iki yaptım. Yaptım, oldu.
Belki de sadece, dokuz bölüm yazdığım yazıdaki kimseyi daha fazla önemsemeyeceğimi anladım. Sallamıyordum hiç birini. Topunun da canı cehenneme... Alakam yoktu hiç biriyle çünkü artık. Olmasını istediğime de emin değildim. Bomboş insan sürüsüydü, benim toprağımdan olanlar dışında; ha bir de, mevzu bahis iki baş rol kadın dışında. Maziye saygısızlık ettiğimi düşünmem hiç bir zaman; yazarken özellikle. Çünkü başımdan ne geçerse, onu yazarım ki kadınlarımın arkasından bir kez kötü söz söylediğim görülmemiştir.
Velhasıl; yazdım. Sanırım, unutmuştum onları, başaımdan geçenleri ve umursamıyordum. Geçen sene bu konuda neden tepkili olabileceğimi bile bilmiyordum. Ancak kafamın içinde, laf lafı açtı ve emin oldum.
Değil, hiç biri değil yaşadıklarımızın... Ben yedi sene önce canımı yakan kadını rahatlıkla yazabiliyorum. Ya da beni reddeden herhangi bir kadını süsleye süsleye yazabiliyorum. Hayal kırıklığı yaratan, beni terk eden kadınların da bir çoğunu yazabiliyorum.
Neden mi? Evet ben kendi hayatını afişe eden bir "yazarım", pardon "blog yazarıyım."
Çünkü şimdiye kadar yazdığım biri; -hakkında en çok yazdığım biri- dışında artık hiç bir şey hissetmiyorum. Ayrıntıları hatırlayabiliyorum, onlara gülüp geçebiliyorum veya onları özene bezene tasvir edebiliyorum ancak sebebi belli işte. Sevmiyorum, veya aşık değilim eskisi gibi. Bir zamanlar birlikte olamadığımız için veya bir zamanlar beni terk ettikleri için öfkeliydim onlara uzun süre; ancak hiç biri bir anlam ifade etmiyor artık.
Acıyı, bir üst seviyeye; gerçekten tek bir kadına odaklayınca insan bambaşka oluyormuş. Hoş, o kadından da bir beklentisi olmayınca insanın; bambaşka oluyormuş diyelim biz daha ziyade. Birini gerçekten ne zaman seversiniz biliyor musunuz? Fazlasıyla arabesk olacak(nur içinde yat Müslüm Baba) ancak onun mutlu olmasını istediğinizde onu gerçekten seversiniz. Elleriniz yukarıda, yüzünüz duvara dönük; beklerken ona aşıksınızdır. Onun mutluluğunu kıskandığınızda ya da onun başka biriyle olmasına imrendiğinizde değil.
Ben o dokuz bölümü yazarken neden tamamiyle nötrdüm? Onu hep yalnız görmek istediğim, başkalarıyla birlikte olduğunu, mutluluğu tattığını hissettiğimde dayanamadığım için. O benim hep kuyruk acım olmuştu, üç senemi yemişti.
Sonra başka kuyruk acıları girdi sokumdan içeri... Başka kadınlar mübalağalı deyimsel anlatımla suratıma işedi ve onu unuttum. Onu gördüğümde eskiden selam vermez ve dudaklarımı büker, kaşlarımı kaldırırdım. Artık onu gördüğümde yarım dudak gülümsüyor ve geçiyordum. Bir yerden sonra da onu görmez oldum.
Ama dedim ya; geçen hafta dayanamadım, ben bunu yazmalıyım diye düşündüm ve yazdım. Onunla alakalı her şeyi, hatırlayabildiğim kadarıyla; kendi gözümden yazdım. Sonra bir an durukladım, mesaj attım. "Ben bunları bunları yazdım, değiştirmemi ister misin?" dedim.
"Elim ayağım titriyor lütfen isimleri değiştir." dedi.
Değiştirdim.
Şimdi mi? Bildiğin goygoy yapıyoruz. Abdi İpekçi Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan iki sap gibi... İnsanoğlunun yapısı çok değişik. Kanlı bıçaklı olduğun birini; bir başka gelen "acı" unutturuveriyor. Neden kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyorsun ancak seneler önceki hisleri ona karşı beslemediğini hissediyorsun ve Serra Yılmaz'ın kafa siken bir videosuna (Serra Yılmaz - Islak Köpek) birlikte dalga geçme amaçlı yaklaşabiliyorsun; birlikte.
İkimisikimisikimisikimiikimisikimi!
NOT: Bunu yazmazsam ölürüm. Bir aydır girmediğim Starbuck's; içmediğim şekil kahve kalmadı. Sadece Bağdat Caddesi üzerinde bulunan bir dişçilik öğrencisi arkadaşıma muayene olmam, ona kanal tedavisi yaptırmam sebebiyle. İmanım gevredi imanım... Cadde çocuğu oldum ben. Bir sürü insan tanıdım, bir çok cins kahve içtim, mokokolar, latteler, az köpüklüler havada uçuştu ben her ne kadar bu tarz yerlere girdiğimde "filtre kahve, sade" desem de. "Yeter ulan"; diyemedim.
İşte bu şekilde geçirdiğim günlerin birinde; yakın bir arkadaşımla buluştum. Beni yaklaşık on dakikada çözümledi piç kurusu. "Sen, içiyorsun, sıçıyorsun, sevişiyorsun. Birine ihtiyacın yok. Asla da olmadı. Herhangi bir arkadaşının arkadaş çevresinden biriyle birlikte olmadın. Kimseden; biriyle tanışmak adına yardım istemedin. İstediğini elde ettin ve haftada en az iki farklı kadınla yatıyorsun. Meltem'i özlediğin falan yok senin. Meltem sadece senin aklını başına toplamanı sağlayan bir etmen. İnsan olduğunun farkına varıyorsun onu hatırladığında. Aranızda da hiç bir şey olmayacak. Unutmanın süresi maksimum altı aydır abi."
edit: En az bir farklı kadınla yatıyorsun demişti, seceresini tutmuş herif... Ama en az bir farklı kadın doğru gelmedi gibi. O yüzden iki yaptım. Yaptım, oldu.
Kafam yarıldı, beynim akıyor...
Çok basit bir gün olacaktı halbuki. Birlikte derse gittiğim arkadaşım, sabah derse gelemeyeceğini söyleyince, ben de uykuyu tercih etmiştim. Zaten öğleden sonra da okulda işim yoktu; önce The Walking Dead'in yeni bölümünü izleyecektim, ardından da işime gücüme bakacaktım. İşte çamaşır yıka, yemek yap ye vs. Günlük ev kadını işleri yani...
Her şey yolunda gitti bir müddet. Yemek de harika oldu. Tıkırımdaydım yahu. Alkol almayacağıma dair kendime söz vermiştim. Saat dört sularında başladı... Telefon trafiği... Şu dünyada en çok nefret ettiğim şey, ayıkken insanlarla telefonda konuşmaktır. Zaten insanlarla yüz göz olmayı pek sevmem, ayıkken bunun gerçekleşmesi ise beni çıldırmaya yeterli. Sonuçta, bir arkadaşımın yaptığı gözleme göre, alkol almadığım zaman elimin titremesi artıyor., dışarıdaysam hemen eve dönmek istiyorum. Hatta kimi zaman alkol aldığım halde elimin titremesi geçmiyor, ancak eve dönünce rahatlayabiliyorum.
Velhasıl, önce annem aradı. Halimi hatrımı sormak istediğini söylediğinde kan beynime sıçradı. Önemli bir şey var sanmıştım. Her gün arar, her gün... Her gün halimi hatrımı sorar. Çıkıştığım için "Ne zamandır sohbet etmiyoruz ama!" dedi. Her gün konuştuğumuzdan ötürü etmiyoruz sohbet, bu kadar basit.
Ardından babam aradı... "Akşamları Facebook'ta paylaşım yapıyorsun. Okuluna dikkat ediyor musun?"
Evet dikkat ediyorum, gidip geliyorum işte daha ne yapayım?! Tam olarak bunları söylemesem de bunun daha kibarcasını söylemeyi başardım. Ellerim titremeye başladı, başım ağrımaya başladı, gözlerim kanlanıyordu. Uykuma kahvaltıma dikkat etmemi söyleyip kapattı telefonu. Zaten kavgalıydık, sanki harlıyor gibiydi.
Bir mesaj geldi ardından; bir arkadaşım İstanbul'a geliş tarihini yazmıştı. Derste olduğumu düşündüğünden akşam arayacağını söyledi.
Bunların hepsi yaklaşık bir saatlik bir zaman diliminde olmuştu ancak bana bu bir saat; sanki bir dakika gibi geliyordu. Sinirlenmeye başlıyordum ancak ona patlamamalıydım. "Tamam." şeklinde bir cevap attım.
Oyun oynayarak stres atmayı düşündüm, NBA 2K13'te playofflara kadar gelmiştim. İlk tur son ayak maçında (durum 3-3) kuzenim aradı bu sefer. Ne yaptığımı falan sordu. İyiyim falan dedim. Önceki gün görüşmüştük, ne kadar değişebilirdim ki? Onun yanında aldığım ayakkabılarımı giyip giymediğimi sordu, dışarı çıkmadığımı söyledim. Yaklaşık iki dakika boyunca kulağımda telefon, elimde gamepad; neden aradığını söylemesini bekledim. Ablamla buluşacakmış çarşamba günü; beni de davet etti. Tamam ayarlarız, dedim. (Buluşma da iptal oldu bugün, ablamın işi varmış.)
Kapı çaldı. Çıldırmak üzereydim. Eğer bir reklamcı ya da pazarlamacı gelse, bugünün gazetesinin; muhtemelen bugün çıkan Habertürk ya da Hürriyet gazetesinin 3. sayfasında; manşet olurdum. Daha kötüsü geldi... Zile yanlışlıkla basan, alt kata misafirliğe gelen aile. Ekmek bıçağını alıp aşağı indiğimi hayal ettim. Sonunda kendimi ekmek bıçağıyla anında öldüremeyeceğimi düşündüğümden vazgeçtim.
Titremem, başımın ağrısı, dizlerimdeki uyuşukluk, öfkem artmıştı. Yatağa uzandım. Uykum da vardı hafif, yaptığım makarna ağır gelmişti. Biraz Umut Sarıkaya okuyup uyuyakalacağımı düşünürken, telefon çaldı. Yine telefon çaldı. Arayan, İstanbul'a gelecek olan arkadaşımdı. Meşgule alıp uyku halinde olduğumu söyledim.
"Senin neyin var?" dedi.
"Uykum." dedim.
Trip attı, dellendi, çıldırdı, benimle bir daha konuşmak istemediğini söyledi. Uykum kaçtı, keyfim zaten yoktu. Geçtim bilgisayarın başına, gecenin dördüne kadar NBA oynadım. Takımımı şampiyon, kendi karakterimi MVP yaparken bir paket sigara içtim.
Sabah; içmediğim için kendimle gurur duyuyor, bir yandan da benimle bir daha konuşmak istemeyen arkadaşımla nasıl ortak payda bulabileceğimi düşünüyordum. Yeni ayakkabılarımı giydim, güneş gözlüğümü taktım; metrodan çıktığımda beynim o kadar bulanıktı ki, istasyonun ortasında sigara yakmıştım. Bunu fark ettiğimdeyse bozuntuya vermedim. İstasyon çıkışına kadar elimde sigarayla ilerledim. Yeni bir gün başlıyordu, ben içmemeye yine yemin ediyordum ancak akşama doğru fark ettim ki; ne yemin edeceğim lan? Olan karaciğerime olur en fazla. Sikerim böyle hayatı da, çalan telefonu da...
Her şey yolunda gitti bir müddet. Yemek de harika oldu. Tıkırımdaydım yahu. Alkol almayacağıma dair kendime söz vermiştim. Saat dört sularında başladı... Telefon trafiği... Şu dünyada en çok nefret ettiğim şey, ayıkken insanlarla telefonda konuşmaktır. Zaten insanlarla yüz göz olmayı pek sevmem, ayıkken bunun gerçekleşmesi ise beni çıldırmaya yeterli. Sonuçta, bir arkadaşımın yaptığı gözleme göre, alkol almadığım zaman elimin titremesi artıyor., dışarıdaysam hemen eve dönmek istiyorum. Hatta kimi zaman alkol aldığım halde elimin titremesi geçmiyor, ancak eve dönünce rahatlayabiliyorum.
Velhasıl, önce annem aradı. Halimi hatrımı sormak istediğini söylediğinde kan beynime sıçradı. Önemli bir şey var sanmıştım. Her gün arar, her gün... Her gün halimi hatrımı sorar. Çıkıştığım için "Ne zamandır sohbet etmiyoruz ama!" dedi. Her gün konuştuğumuzdan ötürü etmiyoruz sohbet, bu kadar basit.
Ardından babam aradı... "Akşamları Facebook'ta paylaşım yapıyorsun. Okuluna dikkat ediyor musun?"
Evet dikkat ediyorum, gidip geliyorum işte daha ne yapayım?! Tam olarak bunları söylemesem de bunun daha kibarcasını söylemeyi başardım. Ellerim titremeye başladı, başım ağrımaya başladı, gözlerim kanlanıyordu. Uykuma kahvaltıma dikkat etmemi söyleyip kapattı telefonu. Zaten kavgalıydık, sanki harlıyor gibiydi.
Bir mesaj geldi ardından; bir arkadaşım İstanbul'a geliş tarihini yazmıştı. Derste olduğumu düşündüğünden akşam arayacağını söyledi.
Bunların hepsi yaklaşık bir saatlik bir zaman diliminde olmuştu ancak bana bu bir saat; sanki bir dakika gibi geliyordu. Sinirlenmeye başlıyordum ancak ona patlamamalıydım. "Tamam." şeklinde bir cevap attım.
Oyun oynayarak stres atmayı düşündüm, NBA 2K13'te playofflara kadar gelmiştim. İlk tur son ayak maçında (durum 3-3) kuzenim aradı bu sefer. Ne yaptığımı falan sordu. İyiyim falan dedim. Önceki gün görüşmüştük, ne kadar değişebilirdim ki? Onun yanında aldığım ayakkabılarımı giyip giymediğimi sordu, dışarı çıkmadığımı söyledim. Yaklaşık iki dakika boyunca kulağımda telefon, elimde gamepad; neden aradığını söylemesini bekledim. Ablamla buluşacakmış çarşamba günü; beni de davet etti. Tamam ayarlarız, dedim. (Buluşma da iptal oldu bugün, ablamın işi varmış.)
Kapı çaldı. Çıldırmak üzereydim. Eğer bir reklamcı ya da pazarlamacı gelse, bugünün gazetesinin; muhtemelen bugün çıkan Habertürk ya da Hürriyet gazetesinin 3. sayfasında; manşet olurdum. Daha kötüsü geldi... Zile yanlışlıkla basan, alt kata misafirliğe gelen aile. Ekmek bıçağını alıp aşağı indiğimi hayal ettim. Sonunda kendimi ekmek bıçağıyla anında öldüremeyeceğimi düşündüğümden vazgeçtim.
Titremem, başımın ağrısı, dizlerimdeki uyuşukluk, öfkem artmıştı. Yatağa uzandım. Uykum da vardı hafif, yaptığım makarna ağır gelmişti. Biraz Umut Sarıkaya okuyup uyuyakalacağımı düşünürken, telefon çaldı. Yine telefon çaldı. Arayan, İstanbul'a gelecek olan arkadaşımdı. Meşgule alıp uyku halinde olduğumu söyledim.
"Senin neyin var?" dedi.
"Uykum." dedim.
Trip attı, dellendi, çıldırdı, benimle bir daha konuşmak istemediğini söyledi. Uykum kaçtı, keyfim zaten yoktu. Geçtim bilgisayarın başına, gecenin dördüne kadar NBA oynadım. Takımımı şampiyon, kendi karakterimi MVP yaparken bir paket sigara içtim.
Sabah; içmediğim için kendimle gurur duyuyor, bir yandan da benimle bir daha konuşmak istemeyen arkadaşımla nasıl ortak payda bulabileceğimi düşünüyordum. Yeni ayakkabılarımı giydim, güneş gözlüğümü taktım; metrodan çıktığımda beynim o kadar bulanıktı ki, istasyonun ortasında sigara yakmıştım. Bunu fark ettiğimdeyse bozuntuya vermedim. İstasyon çıkışına kadar elimde sigarayla ilerledim. Yeni bir gün başlıyordu, ben içmemeye yine yemin ediyordum ancak akşama doğru fark ettim ki; ne yemin edeceğim lan? Olan karaciğerime olur en fazla. Sikerim böyle hayatı da, çalan telefonu da...
3 Mart 2013 Pazar
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 9 Son Perde
Sahne aldığım bir konsere geldi sadece.
Zaten ben sahnedeyken yoktu, bizden üstte çalan grubu izleyebildi. Bense yoğun alkolün etkisiyle zaten kendi performansım bitince; hızlıca voltamı almıştım.
Ancak karşılaşmalarımız asla bitmeyecekti...
Bu dizinin bir kısmında bahsettiğim bir bar vardı; benim favori barımdı o zamanlar, Thales.
Onunla Thales'te karşılaşmalarımızdan birinde, KafePi'de tanışıp numarasını aldığım Koç Üniversiteli bir kadınla beraberdim. Hiç bir şey yapmak istemiyordum çünkü o benim için yırtınıyordu. Elimi tutmak, bana sarılmak, kucağıma oturmak, dudaklarıma yapışmak istiyordu. Bunu her yaptığında da onu itiyordum. Ben ittikçe, o daha çok istiyordu beni.
O gün de; aynı rutinde devam ediyorduk işte. Gizem sahne alıp da altı sapla benim yanımdaki masaya oturunca, dayanamadım. Koçlu kızın dudaklarına yapıştım. Deliler gibi öpüştük, liseliler gibi yiyiştik. Gizem ve arkadaşları kalkana kadar devam ettik ki bu; yarım saat bile sürmedi.
Yaz geldi.
Ben Mersin'e döndüm. Yaz okulu yapmadım, sadece staj yaptım ve onu da Mersin'de gerçekleştirdim. Kadınlar girip çıktılar hayatıma. Yeni evime taşınmıştım ablamla birlikte, Beşiktaş'ta. Sigarayı bırakmıştım, derslerim iyiye gidiyordu, spor yapıyordum ve bunların hepsi; Gizem'in yokluğunda oluyordu.
İstanbul'a dönüşüm ise sağlamdı. Thales'e gittik. Bir masaya geçtik, arkadaşlarımla. Sadece saplardık ancak sağlam içiyorduk. Üçüncü biranın ardından emindim artık, Gizem; Thales'te çalışmaya başlamıştı. Gerçekliği algılayabilmem için bazen alkole ihtiyacım oluyor, evet. Gizem, bizim masaya bakmaya başladığındaysa topu göğsümde yumuşatıp, vole vurmaya hazırdım.
-Bir tane daha? diye sordu.
-Hayır. Jack Daniel's alayım, bir duble.
-Jack Daniel's yok yalnız bizde.
-O zaman Black Label, dedim tam bir pislik gibi gülümseyerek.
-O da yok yalnız, dedi.
-Ben arkandaki rafta görüyorum bir şişe, dedim.
-Pardon, hemen getiriyorum.
-İki buzlu.
O gün eve gittiğimde ondan mesaj geleceğini aklımın ucundan geçirmezdim açıkçası.
"Birbirimize yaptığımız, ayıp olmuyor mu?"
Biraz konuştuk, ben içmeye devam ederken; internet üzerinden. Beni özlediğini, arkadaşlığımı özlediğini söyledi. Yüzyüze konuşmayı teklif ettim. Kabul etti. Buluştuk, okulda...
-Sigara içeceksen dışarıda oturalım, dedim.
-Fark etmez, dedi.
Dimdik duruyordum, içimden kopup gitmiş kocaman bir kütle vardı ancak böyle durmam gerekiyordu.
-Ne konuşacağız?
-Nasılsın?
-Vallahi sen gittiğinden beri çok iyiyim. Gözetimden çıktım, sigarayı bıraktım. Spora başladım. Her şey yolunda yani.
-Peki.
Toplamda beş dakika bile konuşmadık. Sadece sonunda döndü ve;
-Gitmek istiyorsan seni azat edebilirim, dedi.
Oz dizisindeki Dino Ortolani'nin, eşiyle son görüşmesinin ardından cama iki kez tıklaması aklıma geldi.
-Gerek yok, ben gidiyorum; dedim.
Masaya iki kez tıklattım. Arkamı döndüm gittim. Ardından yaklaşık 4 sene geçti, hiç konuşmadık. Arada arkadaşlarım onu bana anlatıyorlardı. He deyip geçiyordum. Kimler geldi kimler geçti de; ikimiz de hala mezun olamadık. İkimiz de hala okuldayız, ancak artık karşılaşmıyoruz. Rezilliğin doruklarını yalnız yaşamamak güzel hissettiriyor aslında.
Bir yandan da, beşinci bölümden sonra ona yazıyı gönderdim. Bu vesileyle konuştuk sadece. "Kaldır ya da isimleri değiştir!" ihtarı dışında bir diyalog da dönmedi aramızda.
Zaten ben sahnedeyken yoktu, bizden üstte çalan grubu izleyebildi. Bense yoğun alkolün etkisiyle zaten kendi performansım bitince; hızlıca voltamı almıştım.
Ancak karşılaşmalarımız asla bitmeyecekti...
Bu dizinin bir kısmında bahsettiğim bir bar vardı; benim favori barımdı o zamanlar, Thales.
Onunla Thales'te karşılaşmalarımızdan birinde, KafePi'de tanışıp numarasını aldığım Koç Üniversiteli bir kadınla beraberdim. Hiç bir şey yapmak istemiyordum çünkü o benim için yırtınıyordu. Elimi tutmak, bana sarılmak, kucağıma oturmak, dudaklarıma yapışmak istiyordu. Bunu her yaptığında da onu itiyordum. Ben ittikçe, o daha çok istiyordu beni.
O gün de; aynı rutinde devam ediyorduk işte. Gizem sahne alıp da altı sapla benim yanımdaki masaya oturunca, dayanamadım. Koçlu kızın dudaklarına yapıştım. Deliler gibi öpüştük, liseliler gibi yiyiştik. Gizem ve arkadaşları kalkana kadar devam ettik ki bu; yarım saat bile sürmedi.
Yaz geldi.
Ben Mersin'e döndüm. Yaz okulu yapmadım, sadece staj yaptım ve onu da Mersin'de gerçekleştirdim. Kadınlar girip çıktılar hayatıma. Yeni evime taşınmıştım ablamla birlikte, Beşiktaş'ta. Sigarayı bırakmıştım, derslerim iyiye gidiyordu, spor yapıyordum ve bunların hepsi; Gizem'in yokluğunda oluyordu.
İstanbul'a dönüşüm ise sağlamdı. Thales'e gittik. Bir masaya geçtik, arkadaşlarımla. Sadece saplardık ancak sağlam içiyorduk. Üçüncü biranın ardından emindim artık, Gizem; Thales'te çalışmaya başlamıştı. Gerçekliği algılayabilmem için bazen alkole ihtiyacım oluyor, evet. Gizem, bizim masaya bakmaya başladığındaysa topu göğsümde yumuşatıp, vole vurmaya hazırdım.
-Bir tane daha? diye sordu.
-Hayır. Jack Daniel's alayım, bir duble.
-Jack Daniel's yok yalnız bizde.
-O zaman Black Label, dedim tam bir pislik gibi gülümseyerek.
-O da yok yalnız, dedi.
-Ben arkandaki rafta görüyorum bir şişe, dedim.
-Pardon, hemen getiriyorum.
-İki buzlu.
O gün eve gittiğimde ondan mesaj geleceğini aklımın ucundan geçirmezdim açıkçası.
"Birbirimize yaptığımız, ayıp olmuyor mu?"
Biraz konuştuk, ben içmeye devam ederken; internet üzerinden. Beni özlediğini, arkadaşlığımı özlediğini söyledi. Yüzyüze konuşmayı teklif ettim. Kabul etti. Buluştuk, okulda...
-Sigara içeceksen dışarıda oturalım, dedim.
-Fark etmez, dedi.
Dimdik duruyordum, içimden kopup gitmiş kocaman bir kütle vardı ancak böyle durmam gerekiyordu.
-Ne konuşacağız?
-Nasılsın?
-Vallahi sen gittiğinden beri çok iyiyim. Gözetimden çıktım, sigarayı bıraktım. Spora başladım. Her şey yolunda yani.
-Peki.
Toplamda beş dakika bile konuşmadık. Sadece sonunda döndü ve;
-Gitmek istiyorsan seni azat edebilirim, dedi.
Oz dizisindeki Dino Ortolani'nin, eşiyle son görüşmesinin ardından cama iki kez tıklaması aklıma geldi.
-Gerek yok, ben gidiyorum; dedim.
Masaya iki kez tıklattım. Arkamı döndüm gittim. Ardından yaklaşık 4 sene geçti, hiç konuşmadık. Arada arkadaşlarım onu bana anlatıyorlardı. He deyip geçiyordum. Kimler geldi kimler geçti de; ikimiz de hala mezun olamadık. İkimiz de hala okuldayız, ancak artık karşılaşmıyoruz. Rezilliğin doruklarını yalnız yaşamamak güzel hissettiriyor aslında.
Bir yandan da, beşinci bölümden sonra ona yazıyı gönderdim. Bu vesileyle konuştuk sadece. "Kaldır ya da isimleri değiştir!" ihtarı dışında bir diyalog da dönmedi aramızda.
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 8
Arkadaşlarımla beraber ortalığı yalandan toplamış, eve dönüp sabahın keyfini çıkarmıştım.
Uyandığımda ilk iş Gizem'e nasıl olduğunu sordum. Toparlanmıştı, uyanmıştı. Açtı... Sarıyer'e gidelim, dedim. Yola çıktım. Tam yedide buluşacaktık.
Evimden Sarıyer'e gitmek, arabasızken tam bir belaydı. Ancak doğru saatte doğru yerde olmama rağmen Gizem beni yaklaşık yarım saat bekletmişti. Gizem doğru insan değildi ve bu barizdi; yılın ilk gününe bekletilerek giriyordum ancak kaşımaktan da kendimi alamıyordum. İlla o yarayı kaşıyacaktım.
Yemeklerimizi yiyip dağıldık. Evde, doğru planı yapmaya başladım. Arabası olan bir arkadaşım vardı o zamanlar. Ona, beni ve Gizem'i bir akşam güzel bir manzaraya götürüp götüremeyeceğini sordum. Cevabı netti: "Kapıyı bana açtırmayacaksan problem değil, götürürüm."
Hemen bir şişe viski almaya çıktım. İki bardak hediyeli bir şişe Black Label hazırdı. Bir de Biletix'ten, yakın zamanda gerçekleşebilecek bir Teoman ya da Şebnem Ferah konser bileti araştırdım. Bunları severdi çünkü. Viskiyi içip kelle bir şekilde konsere gitmek uygun olacaktı her şey için. Her şey harika olacaktı hatta.
Ev arkadaşım ara ara gelip şişeyi açmak istiyordu. Ben de uzaklaştırıyordum, bu atakları savuşturuyordum. Ertesi gün, midesi yine bozulduğu için Gizem'in yanına gittim. Yurdunun önünde birer kahve içtik. Sohbet ettik, muhabbet ettik. Vakit geçirdik, sadece yarım saat kadar.
O bile yetiyordu bana, çünkü kördüm.
Eve döndüm, bilgisayarımın başına kuruldum. Human Pets diye bir oyun vardı eskiden, Facebook eklentisiydi. İnsanları alıp satardın; hayvan gibi. Gizem'inse fiyatı deli gibi artmıştı. Çünkü herkes onu almak istiyordu; bense izin vermiyordum. Aynı zamanda herkes beni de almak istiyordu ancak o beni bırakmak istemiyordu oyunda. Birbirimize sahiptik; "soulm8" yazmıştık birbirimize takma isim olarak. (soulmate=ruh ikizi) Kafamızı sikeyim, biz de az salak değilmişiz...
Oyunda biraz vakit geçirdikten sonra MSN'i açtım. Biraz konuştuk, sonra ben FM oynamaya başladım. FM'yi kapatıp masaüstüme dönünce zaten son kale de düştü...
İletisinde şu yazıyordu: "Buldum, buldum! KafePi'deki çocuğu buldum!"
Hemen, ileride yakın arkadaş olacağım bir kadına; beni satın almasını söyledim; Human Pets'te. Akabinde bu yabancı kadın, benim fiyatımı da yükseltti ve Gizem beni satın alamadı. O, kadına neden böyle yaptığını sordu ve bunun tamamen benim kontrolüm dahilinde gerçekleştiğini öğrendi.
O, bunu öğrenene kadar; ben, beni ilk reddettiği zaman içtiğim şişeyi bulup etrafına bir not iliştiriyordum. Az çok; yapmayı planladığım sürprizi, dolu şişeyi içtiğimi, bu boş Black Label şişesinin de önceki kuyruk acımda içtiğim şişe olduğunu anlatmıştım notta.
Oysa direkt sordu; neden?
Her şeyi anlattım. Her şeyi... Arkadaş kalamaz mıyız?
"Hayır kalamayız, bir senem cehennemde geçti seninle arkadaş kalarak; seni kıskanarak." dedim. Peki şimdi ne olacak, dedi; "birbirimizi görmezden geleceğiz." dedim.
Hakikaten de böyle oldu.
Aylarca ağzımızı açmadık. Ben zaten bambaşka arkadaş ortamlarına giriyor, konserlere çıkıyor ve o konserlere Gizem'in gelmesi için her gün yırtınıyordum. Bir şekilde öğrense ve gelse; Pantera'dan This Love söyleyen beni sahnede görse; gözünün içine baka baka devam etsem; "You keep this love fist, scar, break" şeklinde...
Uyandığımda ilk iş Gizem'e nasıl olduğunu sordum. Toparlanmıştı, uyanmıştı. Açtı... Sarıyer'e gidelim, dedim. Yola çıktım. Tam yedide buluşacaktık.
Evimden Sarıyer'e gitmek, arabasızken tam bir belaydı. Ancak doğru saatte doğru yerde olmama rağmen Gizem beni yaklaşık yarım saat bekletmişti. Gizem doğru insan değildi ve bu barizdi; yılın ilk gününe bekletilerek giriyordum ancak kaşımaktan da kendimi alamıyordum. İlla o yarayı kaşıyacaktım.
Yemeklerimizi yiyip dağıldık. Evde, doğru planı yapmaya başladım. Arabası olan bir arkadaşım vardı o zamanlar. Ona, beni ve Gizem'i bir akşam güzel bir manzaraya götürüp götüremeyeceğini sordum. Cevabı netti: "Kapıyı bana açtırmayacaksan problem değil, götürürüm."
Hemen bir şişe viski almaya çıktım. İki bardak hediyeli bir şişe Black Label hazırdı. Bir de Biletix'ten, yakın zamanda gerçekleşebilecek bir Teoman ya da Şebnem Ferah konser bileti araştırdım. Bunları severdi çünkü. Viskiyi içip kelle bir şekilde konsere gitmek uygun olacaktı her şey için. Her şey harika olacaktı hatta.
Ev arkadaşım ara ara gelip şişeyi açmak istiyordu. Ben de uzaklaştırıyordum, bu atakları savuşturuyordum. Ertesi gün, midesi yine bozulduğu için Gizem'in yanına gittim. Yurdunun önünde birer kahve içtik. Sohbet ettik, muhabbet ettik. Vakit geçirdik, sadece yarım saat kadar.
O bile yetiyordu bana, çünkü kördüm.
Eve döndüm, bilgisayarımın başına kuruldum. Human Pets diye bir oyun vardı eskiden, Facebook eklentisiydi. İnsanları alıp satardın; hayvan gibi. Gizem'inse fiyatı deli gibi artmıştı. Çünkü herkes onu almak istiyordu; bense izin vermiyordum. Aynı zamanda herkes beni de almak istiyordu ancak o beni bırakmak istemiyordu oyunda. Birbirimize sahiptik; "soulm8" yazmıştık birbirimize takma isim olarak. (soulmate=ruh ikizi) Kafamızı sikeyim, biz de az salak değilmişiz...
Oyunda biraz vakit geçirdikten sonra MSN'i açtım. Biraz konuştuk, sonra ben FM oynamaya başladım. FM'yi kapatıp masaüstüme dönünce zaten son kale de düştü...
İletisinde şu yazıyordu: "Buldum, buldum! KafePi'deki çocuğu buldum!"
Hemen, ileride yakın arkadaş olacağım bir kadına; beni satın almasını söyledim; Human Pets'te. Akabinde bu yabancı kadın, benim fiyatımı da yükseltti ve Gizem beni satın alamadı. O, kadına neden böyle yaptığını sordu ve bunun tamamen benim kontrolüm dahilinde gerçekleştiğini öğrendi.
O, bunu öğrenene kadar; ben, beni ilk reddettiği zaman içtiğim şişeyi bulup etrafına bir not iliştiriyordum. Az çok; yapmayı planladığım sürprizi, dolu şişeyi içtiğimi, bu boş Black Label şişesinin de önceki kuyruk acımda içtiğim şişe olduğunu anlatmıştım notta.
Oysa direkt sordu; neden?
Her şeyi anlattım. Her şeyi... Arkadaş kalamaz mıyız?
"Hayır kalamayız, bir senem cehennemde geçti seninle arkadaş kalarak; seni kıskanarak." dedim. Peki şimdi ne olacak, dedi; "birbirimizi görmezden geleceğiz." dedim.
Hakikaten de böyle oldu.
Aylarca ağzımızı açmadık. Ben zaten bambaşka arkadaş ortamlarına giriyor, konserlere çıkıyor ve o konserlere Gizem'in gelmesi için her gün yırtınıyordum. Bir şekilde öğrense ve gelse; Pantera'dan This Love söyleyen beni sahnede görse; gözünün içine baka baka devam etsem; "You keep this love fist, scar, break" şeklinde...
2 Mart 2013 Cumartesi
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 7
Bir süre devam etti, bu halde. Hesapta arkadaşız ancak benim içim yanıyor tabii... Bekledim, erketeye yattım kısaca. İnsanlar gelip gidecekti, o bu gelip gidenleri görecek ve bana dönecekti. Planım buydu. Ulan ben bu kadını favori barıma götürdüm bir de bu arkadaşlık konumundayken.
Sigara yasağı yoktu o zamanlar. Rahat rahat sigara içilebilen, istediğim her şeyi çalan bir bardı o zamanlar Thales. Tek şubeydi ve tek katlıydı. Onu ve ılıktan hallice arkadaşını bir gün Thales'e götürmüştüm. Sanırım, okul kayıtlarımızın olduğu zamandı.
En sevdiğim iki şarkıyı istemiştim işletmeciden, çalması için. Incubus'tan "Drive" ve Oasis'ten "Wonderwall". Çaldı, sağolsun. O an Gizem'in gözlerinin parlaması, görmeye değerdi. Sadece onu mutlu edebildiğim için, mutlu olmuştum.
Yılbaşı geldi çattı. Yani bizim o boku yememizin üzerinden bir sene geçmişti neredeyse. Yılbaşı partisi düzenliyordu kuzenim. Sevgilisinin evinde düzenlenecek partiye onu davet etmemin tek sebebi; kendisiydi. Ancak onunla birlikte gelecek saplardan haberimiz yoktu o sırada. Yeterli mazotu çantama koydum; onu ve kızlı erkekli arkadaş grubunu kampüsten aldım ve parti evine doğru yola çıktık.
İçtik, içtim, içildi. Saat 12'yi göremeyecek duruma gelmiştim. Sarhoştum, iyiydim, dünya da umrumda değildi; o da... Beraberimde getirdiğim kadınlardan biriyle yatağa girdim. Parti evinin partiye en uzak kısmında içtiğim için; yanıma gelmişti. "Hani eğlenecektik?" diye bağırdı önce. Ben de onu kolundan tuttum; eğlence burada diyerek en yakın odaya götürdüm. Sadece öpüştük. Göğüslerine uzandığımda "Elini çek!" dedi. Elimi çektim, üstüme çıktı, biraz sürtündü ve bir anda durdu; sanırım durduğu an, boşaldığı andı. "Neden durdun?" dedim, "Anlamsız geldi." şeklinde anlamsızca olduğunu düşündüğüm bir cevap verdi. Boşalmıştı. Üstümde gidip gelerek... Aptalca, çocukluk, lanet olası çocukluk.
Bir mesaj geldi...
Gizem'den.
"Sevişiyor musun ne yapıyorsun bilmiyorum ancak içeri gelmeni istiyorum! Hemen!"
İçeri gittim, gömleğimin düğmeleri bile bağlanamamış halde. Odadaki kadınaysa; "Benden beş dakika sonra çık ki, belli olmasın." demiştim.
Gizem... Lanet olsun ki kusuyordu. Midesini bozmuştu. Önce kendim kustum. Ardından Gizem'i aldım. Önceki kadınla yattığımız odaya ve önceki kadının yanına. İkisinin arasına ben kıvrıldım. Elimde Tansaş poşetleriyle. Buruşuk lanet poşetleri elimde tutarak, Gizem'e yardım etmeye çalışarak geçirdim gecemi. Sordum, bir ihtiyacın var mı cinsinden soruları.
Sabahın altısına kadar uyumadım.
Uyandığımda ise Gizem'in lanet olası arkadaşları "Hadi gidelim!" cinsinden darlıyorlardı onu. İki kadının ortasında uyanmıştım ancak senaryo tam olarak bu değildi. İki kadın da, aynı anda uyandılar ve gittiler.
Yine yalnızdım, ama son kartımı oynamamıştım...
Sigara yasağı yoktu o zamanlar. Rahat rahat sigara içilebilen, istediğim her şeyi çalan bir bardı o zamanlar Thales. Tek şubeydi ve tek katlıydı. Onu ve ılıktan hallice arkadaşını bir gün Thales'e götürmüştüm. Sanırım, okul kayıtlarımızın olduğu zamandı.
En sevdiğim iki şarkıyı istemiştim işletmeciden, çalması için. Incubus'tan "Drive" ve Oasis'ten "Wonderwall". Çaldı, sağolsun. O an Gizem'in gözlerinin parlaması, görmeye değerdi. Sadece onu mutlu edebildiğim için, mutlu olmuştum.
Yılbaşı geldi çattı. Yani bizim o boku yememizin üzerinden bir sene geçmişti neredeyse. Yılbaşı partisi düzenliyordu kuzenim. Sevgilisinin evinde düzenlenecek partiye onu davet etmemin tek sebebi; kendisiydi. Ancak onunla birlikte gelecek saplardan haberimiz yoktu o sırada. Yeterli mazotu çantama koydum; onu ve kızlı erkekli arkadaş grubunu kampüsten aldım ve parti evine doğru yola çıktık.
İçtik, içtim, içildi. Saat 12'yi göremeyecek duruma gelmiştim. Sarhoştum, iyiydim, dünya da umrumda değildi; o da... Beraberimde getirdiğim kadınlardan biriyle yatağa girdim. Parti evinin partiye en uzak kısmında içtiğim için; yanıma gelmişti. "Hani eğlenecektik?" diye bağırdı önce. Ben de onu kolundan tuttum; eğlence burada diyerek en yakın odaya götürdüm. Sadece öpüştük. Göğüslerine uzandığımda "Elini çek!" dedi. Elimi çektim, üstüme çıktı, biraz sürtündü ve bir anda durdu; sanırım durduğu an, boşaldığı andı. "Neden durdun?" dedim, "Anlamsız geldi." şeklinde anlamsızca olduğunu düşündüğüm bir cevap verdi. Boşalmıştı. Üstümde gidip gelerek... Aptalca, çocukluk, lanet olası çocukluk.
Bir mesaj geldi...
Gizem'den.
"Sevişiyor musun ne yapıyorsun bilmiyorum ancak içeri gelmeni istiyorum! Hemen!"
İçeri gittim, gömleğimin düğmeleri bile bağlanamamış halde. Odadaki kadınaysa; "Benden beş dakika sonra çık ki, belli olmasın." demiştim.
Gizem... Lanet olsun ki kusuyordu. Midesini bozmuştu. Önce kendim kustum. Ardından Gizem'i aldım. Önceki kadınla yattığımız odaya ve önceki kadının yanına. İkisinin arasına ben kıvrıldım. Elimde Tansaş poşetleriyle. Buruşuk lanet poşetleri elimde tutarak, Gizem'e yardım etmeye çalışarak geçirdim gecemi. Sordum, bir ihtiyacın var mı cinsinden soruları.
Sabahın altısına kadar uyumadım.
Uyandığımda ise Gizem'in lanet olası arkadaşları "Hadi gidelim!" cinsinden darlıyorlardı onu. İki kadının ortasında uyanmıştım ancak senaryo tam olarak bu değildi. İki kadın da, aynı anda uyandılar ve gittiler.
Yine yalnızdım, ama son kartımı oynamamıştım...
1 Mart 2013 Cuma
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 5
Otobüse bindik; önce 4 Levent'e; ardından da Taksim'e geçecektik.
Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum ancak boş yer olmasına rağmen otobüsün orta kısmında, ellerimizde tutacaklarla 4 Levent'e varmayı bekliyorduk. Aslında, sarhoş da değildik ancak o zamanlar enerji varmış demek ki bünyede.
4 Levent'ten, Taksim'e doğru yol aldık. Nevizade, Akdeniz; günlerce MSN üzerinden konuştuğumuz o yer: "Akdeniz'deki akvaryumlu katın yanındaki masa." Oturduk, zaten haftaiçiydi ve erken saatlerde gitmiştik. Ardından yine aynı titreşimli, animasyonlu gülücüklü program üzerinden "Jack Daniel's'ı nasıl sevdiğimizden" bahsetmiştik günler önce. Hoş, benim içtiğim JD'nin toplamı bir litre etmezdi; keza onun da... Gerçi yok yahu, ben taşradan geliyordum; ondan daha az içmiş olmam lazımdı. Ama onun da muhtemelen Jack'ten ziyade, vodkalar ve romlar kullanılıyordu içtiği bombastik kokteyllerde. Evet kesinlikle öndeydim.
Neyse, konumuza dönelim. İçtik, ikişer duble Jack; birer buzlu... Ardından biralar; dedim ya, erken gelmiştik. Son metroyu yakalayabilecek kadar erken gelmiştik de denilebilir. Metroya bindik, sanırım şimdiye kadar birlikte çektirdiğimiz ilk ve tek fotoğrafın pozunu verdik. Telefonumun kamerasıyla çekip günlerce baktığım bir pozdu. Vardık... 4 Levent. Dolmuşa bindik, Tarabya yönü. Okulun önünde inersin, güvenlikleri geçersin ancak bitmesini istemezsin. Her şeyi yapabilecek durumdasındır ancak üniversitede, arkadaşlarının önünde bir sürü kadınla öpüşmene rağmen; takometre sadece biri gösteriyordur. Onunla birlikte olmak, sadece Amerikan yarı amateur pornolarda gerçekleşebilecek bir şeydir. Zaten pornografi de amacın değildir.
Güvenlik geçilmişti, Sabahtan beri yaptığımız şeyi yapıyorduk ancak çalıların arkasında. İşemek istediğini söyleyip daha derindeki ağaç ve çalıların arasına girdi. Sadece çimleri uzanmıştım, senelerdir her gün yaptığım gibi, yarını düşünmeden.
Döndü, üzerime çıktı. Ellerim, istemsizce kalçalarındaydı. Kalçaları çok güzel değildi, basenleri hafif kalındı;sadece uzun boyluydu ve harika bir gülümsemesi vardı. Zaten benim bittiğim, onun ölü bakışları, dolgun dudakları ve gülümsemesiydi.
Bir müddet devam ettik, hiç bir hareketim olmadı; Hiç bir ağır hamlem de olmadı. Sadece keyif alıyordum; onu hissetmekten. Neden bilmiyorum, ancak içinde gibi hissettim. Son bir kez öpüştük ve yurtlarımıza doğru "yol aldık."
Devamı? Devamı yarına... Üzgünüm, bu gece yeterli düzeye eriştim.
Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum ancak boş yer olmasına rağmen otobüsün orta kısmında, ellerimizde tutacaklarla 4 Levent'e varmayı bekliyorduk. Aslında, sarhoş da değildik ancak o zamanlar enerji varmış demek ki bünyede.
4 Levent'ten, Taksim'e doğru yol aldık. Nevizade, Akdeniz; günlerce MSN üzerinden konuştuğumuz o yer: "Akdeniz'deki akvaryumlu katın yanındaki masa." Oturduk, zaten haftaiçiydi ve erken saatlerde gitmiştik. Ardından yine aynı titreşimli, animasyonlu gülücüklü program üzerinden "Jack Daniel's'ı nasıl sevdiğimizden" bahsetmiştik günler önce. Hoş, benim içtiğim JD'nin toplamı bir litre etmezdi; keza onun da... Gerçi yok yahu, ben taşradan geliyordum; ondan daha az içmiş olmam lazımdı. Ama onun da muhtemelen Jack'ten ziyade, vodkalar ve romlar kullanılıyordu içtiği bombastik kokteyllerde. Evet kesinlikle öndeydim.
Neyse, konumuza dönelim. İçtik, ikişer duble Jack; birer buzlu... Ardından biralar; dedim ya, erken gelmiştik. Son metroyu yakalayabilecek kadar erken gelmiştik de denilebilir. Metroya bindik, sanırım şimdiye kadar birlikte çektirdiğimiz ilk ve tek fotoğrafın pozunu verdik. Telefonumun kamerasıyla çekip günlerce baktığım bir pozdu. Vardık... 4 Levent. Dolmuşa bindik, Tarabya yönü. Okulun önünde inersin, güvenlikleri geçersin ancak bitmesini istemezsin. Her şeyi yapabilecek durumdasındır ancak üniversitede, arkadaşlarının önünde bir sürü kadınla öpüşmene rağmen; takometre sadece biri gösteriyordur. Onunla birlikte olmak, sadece Amerikan yarı amateur pornolarda gerçekleşebilecek bir şeydir. Zaten pornografi de amacın değildir.
Güvenlik geçilmişti, Sabahtan beri yaptığımız şeyi yapıyorduk ancak çalıların arkasında. İşemek istediğini söyleyip daha derindeki ağaç ve çalıların arasına girdi. Sadece çimleri uzanmıştım, senelerdir her gün yaptığım gibi, yarını düşünmeden.
Döndü, üzerime çıktı. Ellerim, istemsizce kalçalarındaydı. Kalçaları çok güzel değildi, basenleri hafif kalındı;sadece uzun boyluydu ve harika bir gülümsemesi vardı. Zaten benim bittiğim, onun ölü bakışları, dolgun dudakları ve gülümsemesiydi.
Bir müddet devam ettik, hiç bir hareketim olmadı; Hiç bir ağır hamlem de olmadı. Sadece keyif alıyordum; onu hissetmekten. Neden bilmiyorum, ancak içinde gibi hissettim. Son bir kez öpüştük ve yurtlarımıza doğru "yol aldık."
Devamı? Devamı yarına... Üzgünüm, bu gece yeterli düzeye eriştim.
28 Şubat 2013 Perşembe
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 4
Alkollü aksiyonlu gecenin akabinde, adam olup; Efsun'a açıldım. Gizem'i boş viteste kullandım uzun bir süre. Ona yaklaşmamaya özen gösterdim. Efsun ise onu resmen kıskanırdı... Birlikte topluca dışarı çıkışlarımızda; sadece Efsun ile ilgilenir, Gizem'in yanımda oturması ve beni sürekli dürtmesine maruz kalırdım.
Daha on yedi yaşındaydım ancak benden bir yaş büyük iki kadının arasında aşk üçgeninde kalmıştım. Yersen... Ardından Efsun'la ayrıldık, sudan bir sebeple. Aslında sudan bir sebep de değildi, sebep Gizem'di.
-Neredesin?
-Diğer kampüsteyim.
-Tamam ben kantindeyim bekleyeyim seni?
-Olur.
Bir daha aradım çünkü sıkılmıştım merkez kantinde beklemekten.
-Neredesin?
-Hala buradayım.
-Off sıkıldım ben yurda gidiyorum akşam yurdun oralarda buluşuruz.
diyerek telefonu kapattım. Kantinde mal mal gezinirken Gizem'le karşılaştık. Hemen Efsun'a mesaj attım. "Tamam şimdi yalnız değilim, Gizem burada, onunla muhabbet ediyoruz; bekliyoruz."
Efsun'un da nasıl bir altıncı hissi varmış bilmem, ya da kadınların, ancak Gizem olayında başından beri boş olmadığımı tahmin edebilmişti. Geldiği anda surat yaptı, surat yapmaktan bıkmadı; Gizem zaten kendini kötü hissedip gitti; Efsun ben ve Efsun'un cephesi(arkadaşları vs) aynı kantinde oturuyorduk ancak birbirimize öfkeyle bakıyorduk.
-Sikerim hepinizi ben yurda gidiyorum, diyerek kalktım.
İnsanlar yine, her zamanki gibi kocaman gözleriyle bana bakıyorlardı. Bunu yapanlar, zamanında "Sen çok iyi gitar çalıyormuşsun ehe ehe" şeklinde benimle dalga geçen sap arkadaşlarıma verdiğim "Ben çok iyi kayarım da yalnız." cevabına ağır şaşıran kızlardı.
Kalktım, kantinin önüne çıktım ve Efsun koşarak geldi.
-Ne yapıyorsun sen?
-Esas sen ne yapıyorsun?
-Gizem olmasa kalmayacaktın burada!
-Gidiyorum ben.
-Şimdi gidersen bi daha beni göremezsin.
-Ringe yetişmemi engelliyorsun.
Son sözümü söyledim ve yurduma gittim. Sanırım, Efsun'la; başladığımız rüya bitmişti. (Rüya? Evet, ona bir süprizim olduğunu söylemiştim ve onu yurdunun arkasına, boğaz manzarası izlemeye götürmüştüm. O yurt arkasında ise, en sevdiği on parça; en sevdiğim on parçanın winamp'te shufflelandığı bir laptop, bir şişe şarap, iki şarap kadehi, iki puro, bir bitter çikolata ve biraz peynir vardı. O yaşta, bunları düşünebiliyordum, hala düşünebiliyorum ancak uygulamaya koymak umrumda olmuyor çünkü değer vermiyorum.)
Yurda döndüm, bir sigara yaktım ve gitmesi konusunda aptallaştım.
Gitmişti Efsun, bitmişti yani.
14 Şubat'tan iki gün önce "Iyy sevgililer günü mü? Sikerim sevgililer gününü nefret ederim!" mesajı attığım ancak aslında bir Pantera, bir de Children of Bodom albümü alıp; her birinin cdsini diğerinin kabına yerleştirerek jest yaptığım; bu jesti veya resti veya yalanı anlamadığı için bana hiç bir şey almayacan ancak gece boyu gittiğimiz her yerde hesabı ödemek için tutturan ve söylediğini yapan; kadın gidiyordu. Hoş, 14 Şubat'ta, cüzdanımda gördüğü condom ilişkimizi yıkıp atmıştı; orası da ayrı konu.
Efsun gitmişti ve bir hafta ertesinde, ben ve Gizem; yine Akdeniz'e gidiyorduk. Ancak başbaşa...
Daha on yedi yaşındaydım ancak benden bir yaş büyük iki kadının arasında aşk üçgeninde kalmıştım. Yersen... Ardından Efsun'la ayrıldık, sudan bir sebeple. Aslında sudan bir sebep de değildi, sebep Gizem'di.
-Neredesin?
-Diğer kampüsteyim.
-Tamam ben kantindeyim bekleyeyim seni?
-Olur.
Bir daha aradım çünkü sıkılmıştım merkez kantinde beklemekten.
-Neredesin?
-Hala buradayım.
-Off sıkıldım ben yurda gidiyorum akşam yurdun oralarda buluşuruz.
diyerek telefonu kapattım. Kantinde mal mal gezinirken Gizem'le karşılaştık. Hemen Efsun'a mesaj attım. "Tamam şimdi yalnız değilim, Gizem burada, onunla muhabbet ediyoruz; bekliyoruz."
Efsun'un da nasıl bir altıncı hissi varmış bilmem, ya da kadınların, ancak Gizem olayında başından beri boş olmadığımı tahmin edebilmişti. Geldiği anda surat yaptı, surat yapmaktan bıkmadı; Gizem zaten kendini kötü hissedip gitti; Efsun ben ve Efsun'un cephesi(arkadaşları vs) aynı kantinde oturuyorduk ancak birbirimize öfkeyle bakıyorduk.
-Sikerim hepinizi ben yurda gidiyorum, diyerek kalktım.
İnsanlar yine, her zamanki gibi kocaman gözleriyle bana bakıyorlardı. Bunu yapanlar, zamanında "Sen çok iyi gitar çalıyormuşsun ehe ehe" şeklinde benimle dalga geçen sap arkadaşlarıma verdiğim "Ben çok iyi kayarım da yalnız." cevabına ağır şaşıran kızlardı.
Kalktım, kantinin önüne çıktım ve Efsun koşarak geldi.
-Ne yapıyorsun sen?
-Esas sen ne yapıyorsun?
-Gizem olmasa kalmayacaktın burada!
-Gidiyorum ben.
-Şimdi gidersen bi daha beni göremezsin.
-Ringe yetişmemi engelliyorsun.
Son sözümü söyledim ve yurduma gittim. Sanırım, Efsun'la; başladığımız rüya bitmişti. (Rüya? Evet, ona bir süprizim olduğunu söylemiştim ve onu yurdunun arkasına, boğaz manzarası izlemeye götürmüştüm. O yurt arkasında ise, en sevdiği on parça; en sevdiğim on parçanın winamp'te shufflelandığı bir laptop, bir şişe şarap, iki şarap kadehi, iki puro, bir bitter çikolata ve biraz peynir vardı. O yaşta, bunları düşünebiliyordum, hala düşünebiliyorum ancak uygulamaya koymak umrumda olmuyor çünkü değer vermiyorum.)
Yurda döndüm, bir sigara yaktım ve gitmesi konusunda aptallaştım.
Gitmişti Efsun, bitmişti yani.
14 Şubat'tan iki gün önce "Iyy sevgililer günü mü? Sikerim sevgililer gününü nefret ederim!" mesajı attığım ancak aslında bir Pantera, bir de Children of Bodom albümü alıp; her birinin cdsini diğerinin kabına yerleştirerek jest yaptığım; bu jesti veya resti veya yalanı anlamadığı için bana hiç bir şey almayacan ancak gece boyu gittiğimiz her yerde hesabı ödemek için tutturan ve söylediğini yapan; kadın gidiyordu. Hoş, 14 Şubat'ta, cüzdanımda gördüğü condom ilişkimizi yıkıp atmıştı; orası da ayrı konu.
Efsun gitmişti ve bir hafta ertesinde, ben ve Gizem; yine Akdeniz'e gidiyorduk. Ancak başbaşa...
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 3
O akşam, Cem hemen arkamdan konuşmaya başlamıştı. Alenen yazılıyordu çünkü Gizem'e, Gizem ise onu zerre sallamıyordu. Aynı memlekettenlerdi (Ankara) ancak ben, hesapta taşradan gelen çocuk; resmen Cem'in yoluna taş koyuyordum.
Aslında keyif de almıyor değildim Cem'in sinirlenmesinden. Ancak esas hedefim olan Efsun'un da bulunduğu bir MSN toplu konuşmasında "En büyük abaza Mahmut ahahah" demesi beni çileden çıkartmıştı.
Ekledim Cem'i, yanımdaki Vanlı, ama Mersin'de büyümüş arkadaşım Serhan'ın gazlamalarıyla konuşmaya başladım. Serhan liseden arkadaşımdı ve kendi yurt odasından çok benim odada takılırdı. "Bir şeyler duydum?" diye başlayan muhabbet, Cem'in inceden tırsması ve benim "Ben kıskanmayı da, kıskanılmayı da iyi bilirim; ancak bir daha arkamdan konuştuğunu duymayacağım, oldu mu?" dememle son buldu. Zaten muhabbetin tümünü Serhan yazdırmıştı.
Ertesi haftasonu; Gizem'in de olduğu bir haftasonu akşamı hep beraber dışarı çıktık. Aslen planım, Mersin'de tanıştığım Ankaralı sevgilim yanına gitmekti. Evet, hızlı yaşıyordum ve uzaktan bir ilişki de yürütüyordum iki kadının arasında. Efsun'un o akşam gelmeme sebebiyse Cem dangalağının kırdığı "En büyük abaza" potuydu. Hande Ankara'da bekliyordu, biletlerimi almıştım. O gece oradaki herkes Ankara'ya gideceğimi bilmekle beraber, Serhan'ın da verdiği "İşte bu arkadaşımız da Lost'taki Sawyer gibidir. Ankara'da, Eskişehir'de sevgilileri vardır." gazını alıyordu.
10.30 gibi kalktım masadan. Muhabbete doyum olmaz dedim, Akdeniz barda oturuyorduk bu yüzden hesabı da kasada ödedim. 110 otobüsüne doğru yola çıktım, resmen Ankara'ya gidiyordum, sevgilimin yanına; hesaptaki sevgilimin yanına, hatta sadece bir kez öpüştüğüm, liseli bir kızın yanına. Benden iki yaş küçüktü bir de...
110 otobüsüne bindiğimde, lisedeyken aldığım, renkli ekranı olmamasına takılmadığım mp3 playerımı açıp "Shuffle" tuşuna bastım. Gelen ilk şarkı manidardı. Metallica'nın "So What?" yorumu... Gitmek istemiyordum, Akdeniz'de kızlar vardı, Gizem vardı, muhabbet vardı.
Geri döndüm. Biletleri masaya attım.
Garson bizim masaya geldiği an bir duble Jack dedim.
Shot yaptım dubleyi, yuvarladım midemden içeri. Adam gitmeden bir tane daha istediğimi söyledim. Gizem suratıma bakıyordu, kocaman gözlerle. Cem ise masanın en köşesinde sikik bir şekilde oturuyordu.
"Niye gitmedin?" dediler, "Bilmiyorum." dedim. Gitmedim işte, niye sorguluyorsunuz ki? Başım dönmeye başlıyordu. İkinci Jack'i yavaş içmeliyim dedim ancak alkol sınırımı çoktan aşmıştım. Başımı masaya koydum, masadaki kızlar ağladığımı düşündü. Başımı kaldırdım, sarhoş olduğumu düşündüler. Tekrar başımı masaya koyunca kızlar sırayla yanıma oturup, "Boş ver, en doğrusunu yaptın." diyorlardı. Bense o sırada yere kusuyordum ince ince, yavaş yavaş işleyerek. Gizem ise kulağıma gelip "İyi misin? Gerçekten soruyorum. Takılma bu kadar, lütfen bizi de üzüyorsun." diyordu. Ben de "Hea" diyip kusmaya devam ediyordum. Aslında iyiydim de ne yaptığımın farkında değildim, o masaya başımı koyma amacım kusmaktı.
Zaten ardından Serhan'ın kırdığı bir pot ile ortamlar gerildi, yollara çıkıldı ve metroyla yurda doğru yaptığımız uzun yolculuk başladı.
Metrodayken ise Cem; "Yea, birisi montuma kusmuş yea" diye ağlıyordu, ben metronun içinde yaktığım sigarayla sırıtırken...
Aslında keyif de almıyor değildim Cem'in sinirlenmesinden. Ancak esas hedefim olan Efsun'un da bulunduğu bir MSN toplu konuşmasında "En büyük abaza Mahmut ahahah" demesi beni çileden çıkartmıştı.
Ekledim Cem'i, yanımdaki Vanlı, ama Mersin'de büyümüş arkadaşım Serhan'ın gazlamalarıyla konuşmaya başladım. Serhan liseden arkadaşımdı ve kendi yurt odasından çok benim odada takılırdı. "Bir şeyler duydum?" diye başlayan muhabbet, Cem'in inceden tırsması ve benim "Ben kıskanmayı da, kıskanılmayı da iyi bilirim; ancak bir daha arkamdan konuştuğunu duymayacağım, oldu mu?" dememle son buldu. Zaten muhabbetin tümünü Serhan yazdırmıştı.
Ertesi haftasonu; Gizem'in de olduğu bir haftasonu akşamı hep beraber dışarı çıktık. Aslen planım, Mersin'de tanıştığım Ankaralı sevgilim yanına gitmekti. Evet, hızlı yaşıyordum ve uzaktan bir ilişki de yürütüyordum iki kadının arasında. Efsun'un o akşam gelmeme sebebiyse Cem dangalağının kırdığı "En büyük abaza" potuydu. Hande Ankara'da bekliyordu, biletlerimi almıştım. O gece oradaki herkes Ankara'ya gideceğimi bilmekle beraber, Serhan'ın da verdiği "İşte bu arkadaşımız da Lost'taki Sawyer gibidir. Ankara'da, Eskişehir'de sevgilileri vardır." gazını alıyordu.
10.30 gibi kalktım masadan. Muhabbete doyum olmaz dedim, Akdeniz barda oturuyorduk bu yüzden hesabı da kasada ödedim. 110 otobüsüne doğru yola çıktım, resmen Ankara'ya gidiyordum, sevgilimin yanına; hesaptaki sevgilimin yanına, hatta sadece bir kez öpüştüğüm, liseli bir kızın yanına. Benden iki yaş küçüktü bir de...
110 otobüsüne bindiğimde, lisedeyken aldığım, renkli ekranı olmamasına takılmadığım mp3 playerımı açıp "Shuffle" tuşuna bastım. Gelen ilk şarkı manidardı. Metallica'nın "So What?" yorumu... Gitmek istemiyordum, Akdeniz'de kızlar vardı, Gizem vardı, muhabbet vardı.
Geri döndüm. Biletleri masaya attım.
Garson bizim masaya geldiği an bir duble Jack dedim.
Shot yaptım dubleyi, yuvarladım midemden içeri. Adam gitmeden bir tane daha istediğimi söyledim. Gizem suratıma bakıyordu, kocaman gözlerle. Cem ise masanın en köşesinde sikik bir şekilde oturuyordu.
"Niye gitmedin?" dediler, "Bilmiyorum." dedim. Gitmedim işte, niye sorguluyorsunuz ki? Başım dönmeye başlıyordu. İkinci Jack'i yavaş içmeliyim dedim ancak alkol sınırımı çoktan aşmıştım. Başımı masaya koydum, masadaki kızlar ağladığımı düşündü. Başımı kaldırdım, sarhoş olduğumu düşündüler. Tekrar başımı masaya koyunca kızlar sırayla yanıma oturup, "Boş ver, en doğrusunu yaptın." diyorlardı. Bense o sırada yere kusuyordum ince ince, yavaş yavaş işleyerek. Gizem ise kulağıma gelip "İyi misin? Gerçekten soruyorum. Takılma bu kadar, lütfen bizi de üzüyorsun." diyordu. Ben de "Hea" diyip kusmaya devam ediyordum. Aslında iyiydim de ne yaptığımın farkında değildim, o masaya başımı koyma amacım kusmaktı.
Zaten ardından Serhan'ın kırdığı bir pot ile ortamlar gerildi, yollara çıkıldı ve metroyla yurda doğru yaptığımız uzun yolculuk başladı.
Metrodayken ise Cem; "Yea, birisi montuma kusmuş yea" diye ağlıyordu, ben metronun içinde yaktığım sigarayla sırıtırken...
27 Şubat 2013 Çarşamba
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 2
Kaotik ortam sönmüştü. Sarhoşun etrafında iki çocuk,
onu yurduna götürüyorlardı. Ağlayan ise gözyaşlarını silmiş, yola koyulmuştu. O
zamanki aklımla "Amon Amarth yolu" dediğim yoldaydık. Yağmur çamur
pislik...
Yoldayken Gizem, arkadaşlarıyla önden yürüyordu.
Diğer arkadaşlarımın nerede yürüdüklerini bilmiyor ve umursamıyordum. Grubun en
arkasında, ağır adımlarla yürüyordum. Gizem bir Şebnem Ferah parçası açtı. İlk
albümlerden... "Sigara".
Telefonunun iğrenç hoparlöründen geliyordu ses. En
arkadan bağırdım, "Hanginiz açtı Şebnem Ferah'ı?" Gizem şok olmuştu
veya öyle olduğunu düşünmemi istemişti. Yanına yanaştım, "Güzel şarkıdır
bu." O ara Şebnem Ferah ikinci ergen neslini mezun etmemişti tabii;
dolayısıyla sıkıntı duyacak bir şey yok söylediğimde, şu an bile.
1500 kişilik erkek yurdumuza gittik, sarhoşu
yatırdık üç kişi. Kızları kantine oturttuk. Ardından bana, "Taşa oturma
hasta olursun." diyen kızdan aldığım aspirini sarhoşa götürdüm. Bir de
Türk kahvesi patlatıp uyuyakaldı ayyaş ya da ergen, "adını sen koy."
İyi çocuktu gerçi, ancak sarhoşa tahammülüm hiç olmadı.
Kantine geçtim, sarhoşun sevgilisine; sarhoşun gayet
iyi durumda olduğunu söyledim. Gizem'le nadiren konuşuyordum, ağzının içine
düşmemek için ancak; daha sonra herkesin sigaraya başlayacağı
"ortamımız"da sadece Gizem ve ben düzenli olarak sigara içiyorduk.
"Ben bi sigaraya çıkıyorum." diyip
kalktım,Gizem'in peşinden. Lafladık, gülümsemesi harikaydı çünkü otuz iki
dişini görebiliyordum o gülümserken. Dişleri çok güzeldi, boyu uzundu, saçları
da öyle. Konuşuyorduk boş boş... Hava, su, dersler, onun hazırlık arkadaşları
vesaire vesvete. Boş muhabbetler, sakıncasız düşünceler. Ağzının içine
düşmemeye çalışıyordum.
Gecenin sonlarına doğru, Ağır Roman var bende;
diyerekten laptopı kantine indirmem, filmin yarısını izleyen aptal kızların
sıkılması; sapların bilardoya geçişi; Gizem'in "Boş ver, ben kalanını
yurtta izlerim zaten." demesi ayrıntılardı. Gecenin sonundaysa Yeniköy'e
kahvaltıya gidilir, ben yine gömülürüm pek sallamadan insanları; Gizem onlardan
biri olmasına rağmen.
Ertesi gün ise, yurdumuzun kantininde misafir
ettiğimiz kızlar; bizi, kendi yurtlarına; yemeğe çağırıyorlardı. Hoş, yemek de
makarnaydı ancak sonuçta kızlarla haşır neşir olacaktık. Yoksa o mesafeyi
yürüyeceğime ya da o yurda kadar ring kullanarak gideceğime; gider yurdun
karşısındaki menemencide menemenin yanında bir litrelik kola açtırır ekmekle
dalardım.
(Farkındaysanız Bölüm 1'deki Efsun bu kısımların
hiç birinde yok. Neden, çünkü ben bir ateş böceğiyim o ara. Ateş böceği değilim
de, hesapta Efsun'u naza çekiyorum. Gerçi yok ya, naza çekme falan yok; Efsun'un da bana "Nasılsın" dediği bile yok; yakında kendini imha
edecek olan iletişim aracı MSN üzerinden.
Gittik, yemek dedikleri makarna salçalı ve iğrenç bir
şeydi; ses etmeyip gülümseyerek "elinize sağlık." dedik; güvenlik
görevlisi kadının gözü önünde, kızlara. Eşofmanlı kızlarla yemek faslı bitti ve
sigaraya çıkıldı yine. Gizem bu sefer Cem ile beraberdi. Cem sigara içmiyordu
ancak Abercrombie eşofman üstünün ceplerine elini sokmuş, götü dona dona; Gizem'in iki parmağıyla tuttuğu sigarasından nefes alışlarını izliyordu. Sohbet
ediyorlardı hesapta. Gizem bir metrelik duvarın üzerine tünemişti, Cem
ayaktaydı. Bende de o aralar nasıl bir özgüven varmış bilmem; Chesterfield
Turkish Gold'umu kaptığım gibi Gizem'in yanına tünemiştim.
Bir iki pozisyonda Cem'i bozup, yurdun içine geri
göndermiş; Gizem'le konuşmaya devam etmiştim. Mutlu muydum, hayır ama mutsuz da
değildim, Turkish Gold'u havaya üflerken... Pakedinde cami figürü olan sigara
mı olur lan!?!
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 1
İmleç
yanıp sönerken ekranda, tüm bunların ne ara başladığını düşünüyorum. Bir iki
boş beleş ilişki yaşamıştım lisede, bir kadına aşık olmuştum ve elimde
"sıfır" ile dönmüştüm kendi içime. Sanırım bir de ilkokuldaki, elini
bile tutamadığım sevgililerim vardı, hesapta...
Onunla
tanışmamız garipti aslında. Üniversitenin ilk senesindeydim, hazırlık
sınıfındakilerle; yani bizim yurtta kalan elemanlarla takılırdım. Bense birinci
sınıftım çünkü mükemmel bir İngilizce'm vardı. Mükemmel olmasa da, hazırlık
geçmeme yetmişti diyelim.
Yurttan
(1500 kişilik erkek yurdu) elemanlarla, iki kızı kolumuza takmış; yollara vurulmuştuk.
Taksim'de içilen bir iki bira ve çok düzgün iki kızın yurtlarına bırakılması
ardından oturduğumuz boğaz manzaralı kız yurdu arkası... Tahir kusuyordu, zaten
sarhoş olacaktı, olmuştu da. Ahmet "Ne bok yemeye burada oturuyoruz?"
diye soran bir Hataylı'ydı. Bense sanırım ilk kez Efsun'la iletişime
geçebildiğim için mutluydum. Gelecekteki sevgilimi az önce yurduna bırakmıştık
çünkü.
Derken;
Ahmet'e; gevşek arkadaşları Tolga ve Cem'den bir telefon geldi.
-Baba
biz madenin partisindeyiz yeaaa, kopuyor burasıııı!
Yürüdük,
madene. Yaklaşık on beş dakikalık yoldu ancak makat razıydı; tıpkı kamışın
Bağdat'tan kalkmaya razı olması gibi...
Leş bir
ortam vardı. Zaten çok içmiştim, gözlerimi açamıyordum. Sadece on yedi
yaşındaydım. Evet yanımdaki çocuklar hazırlık okuyordu, ben üniversite
birdeydim ancak onlardan da bir yaş küçüktüm. Matematiği yapın... Ağzım leş
gibi bira kokarken, gidip bir bardak da şarap aldım. Kadeh değil bardak diyorum
çünkü şarap plastik bardaktaydı.
Mevzu
bahis gevşek arkadaşlar, kız arkadaşlarıyla beraberlerdi. Aralarından bir tanesi
koşarak dışarı çıktı. Kusmaya başladı fakültenin önüne. Rezil herif... Bir anda
üç saptan, kızlı erkekli on beş kişilik bir arkadaş grubuna evrilen hesapta
"ortamımıza" kaos hakim oldu o andan itibaren. Bir rezil kusarken,
öteki ağlıyordu. "Ben herkesin hayatını kötüye çekiyorum, lanet olsun
kendimden nefret ediyorum." diyordu. Bu kaotik ortamda bir de birilerini
teselli etmeye çalışan tipler olur hep; ama kadın, ama erkek. Hah işte onlar da
görev başındaydı.
Benimse
ne ortamım, ne de arkadaşlarım sikimdeydi. Zaten hesapta "ergen"
olması gereken bendim, yaşımdan ötürü; ancak ergen gibi davrananlar
arkadaşlarımdı ve ne halt ettikleri umrumda değildi adeta. Kaldırıma çöktüm,
bir sigara yaktım ve plastik bardaktaki şarabı kafama dikip kaldırıma uzandım. Az
önce zil zurna olup kız yurtlarının oraya kusan Tahir; tepeme dikildi.
-İyi
içtik ha...
-O kadar
da değil... (Sarhoştum ancak bunları hatırlayabilecek kadar da bilincim
yerindeydi.)
-Sen kaç
tane içtin?
-Üç
yetmişlik. (O zamanlar barlarda yetmişlik bira servis edilirdi, şimdi servis
ediliyor mu; bilmiyorum çünkü pek dışarı çıkmıyorum)
Velhasıl;
bizim dangalaklar kendilerini paralarken; Tahir'e kaç tane içtiğini dahi
sormadım. Sadece mal mal bizimkileri izliyordum. Sağımdan bir ses yükseldi...
-Bak,
sanırım üniversitede ilk senen; ve tamam sarhoş değilsin bir şey içmemişsin ama
yere yatma, hasta olacaksın.
Yerimden
doğruldum, bana bunu söyleyen kadının dibine kadar girdim ve "Tamam
anne." dedim. Etrafındakiler koptu... İşte o an gördüm Gizem'i. Kahkaha
atanlardan biriydi.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27
Saat 03.14.
Göz kırpıyor bana sağ üst köşeden. Kafamda deli sorular, ama dökülememişim; çünkü burada, evimdeyim. Özlemini ağır ağır çektiğim yerde. Zihinse, bambaşka yerlerde. Şişeleri taşa çalmak, gökyüzüne çıkmak, dalgacı olup her sabah boyamak oraları aklımda gezenler... Bir yandan da realite var, İstanbul'da ne kadar mutsuzsam, burada da bu kadar mutlu olduğuma dair yalan gerçeklik. Hazır değilim. Bunu fark ettim. Ya Mersin'in durağanlığına, ya da ana kucağına hazır değilim. İlk kez bunu hissettim çünkü ilk kez amacım buraya dönmekti, temelli. Ne temelli dönebildim, ne de iki haftalık tatilimi benimseyebildim. Burayı her zaman benimsedim ve gömüleceğim yerin bura olacağını vücuduma şart koştum. Doğru ancak bir yandan da insan garip hissediyor işte. Yedi senedir ailenden uzaktasın, başarısız; rezil bir adamsın. Sıkıntı olmadığı zaman, rahatlık vardır ve bu sana batar. Dedim ya; tıpkı bir Opeth parçası gibi eve dönüşüm bu sefer: "In time of my need".
Yazamadım, bir cümle bile yazamadım. Ne zaman sıkıntılı hissetsem veya ilham perisi gelse, "mutlu ve sıcak" yuvama dönüp her şeyi unuttum. Barlara, elimde laptopla gitmeyi; oralarda içerken yazmayı düşündüm, yöre halkının tepkisi tırstırdı. Veya tam hazır olduğumda, önüme bambaşka bir şey çıktı; günlerdir içimde biriktirdiklerimi yazamadım. Bazen bunu ağır ağır hissediyorum çünkü biliyorum; ben sıkıntıdan, cerahattan, pislikten ve bitiklikten beslenen bir adamım. O bitikliği benden alırsan, ben de biterim. Biliyorum...
Günler önce bir yorum görmüştüm çok beğendiğim bir kadının sayfasında. Yorumu atan, kadının davulcusuydu. Mevzu bahis fotoğraf ise zamanında sanatçı ablamın bana yakıştırdığı kadını içeriyordu. O zamanlar hiç beğenmemiştim. Daha doğrusu, tıpkı şu an memleketime hazır olmadığım gibi; o kadına da hazır değildim. İlginç durumlar, efsane kafalar... Şimdi düşünüyorum da, o zaman aklımı başıma devşirip böyle bir şeye başlasaydım, ne şu an bunu karalıyor olabilecektim; ne de Zeki Müren dinliyor olabilecektim... Olsam olsam, sağlam bir şirkette işe başlayan sağlam bir elektrik mühendisi olurdum ve okulum 2 sene önce bitmiş olurdu. Hayat; beni negatife sürükledi atmadığım adımdan ötürü, onuysa sanat/müzik camiasının ortasına yerleştirdi. Adı mı? Adını salla... Olmamış, yaşanmamış ve bitmemiş saçma sapan bir hayalin izdüşümünden bahsediyorum. Yine boşverdik, zaten hep boşveriyoruz...
Buraya gelişimden iki üç gün önceydi. Dışarı çıkmıştım. Enteresandı... Taksim meydana vardığımda dizlerim titriyordu çünkü günlerdir "sosyal faaliyet" bazında bir yere çıkmamıştım. Gittiğim yerler hep "ev" idi. Kuzenimin evi, halamın evi, onun evi, bunun evi... Hep evlere gitmiştim. Hatta bu son bir ayımı kapsıyor bile olabilirdi. Bu yüzden Taksim meydan, dizlerimi titretmeye yetmişti. İşin ilginci, kuzenimle rakı içmeye çıkmış ve soluğu bir ev partisinde almıştım. Dizlerin titremesini boşver gitsin de, hayatımda gördüğüm ilk viski şişesi; Southern Comfort'ı; o evde görmem aklımı başımdan almıştı. Mal gibi kaldım çünkü o marka, rahmetli eniştemden halama; yayla evinde miras bırakılan bir şişenin üstünde de vardı. Dedim hep kaybettik, kaybetmeye mahkum bırakılmadık ama hep kaybettik. Bir boş Southern Comfort şişesi, bir de Marlboro karton sigarayla beraber zamanında Free Shop'tan gelen iskambil kağıtları, iki senedir uğramadığım yayla eviyle ilgili aklımda kalan iki ayrıntı. Başka bir şey hatırlamak istiyor muyum? Bir haftada bitirdiğim beş yüz küsür sayfalık Yunan Mitolojisi derlemesi dışında hayır.
Dedim ya, yazamıyorum... Sanırım İstanbul'a dönene kadar da yazamayacağım. Yazdığım bu blog postunun çıktısını alıp, kıçınızı silin. Çünkü burada, en büyük bağımlılığım; yazmayı bile gerçekleştiremiyorum. Sıkıntı yok, dert yok, tasa yok; en yücesi hep bana kalıyor, aşk oluyor ve gözüm hep doyuyor.
ha bir de dipnot: bu bir metropol notu değildir, bir güney şehrine ait günlükten öte gidemez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)