Google+ boş mideye iki duble viski: galatasaray
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2013 Pazartesi

"Now I'm Thirstier With Nowhere to Go."

En büyük değil, tek ilham kaynağım Lanegan'ın "Don't Forget Me" parçasında geçer. Anlamı, "Daha çok susadım ve gidebileceğim hiç bir yer yok"tur. 
Günün başından beri yazmayı düşünüyordum. Ancak annemin tezini çürütemedim. Yeterli alkolü almadan ve hava yeterince kararmadan yazamadım. Denklem basittir: hava kararır, alkol bünyeye girer ve sıkıntılar klavye -çalışıyorsa daktilo- başında kusulur. Ardından yatağım göz kırpar ve sızarım.
Eski arkadaşlarımla buluştum dışarıda, bir iki bira içip eve döndüm. Yemek yedim, kurtlanma başladı...
12'de çıktım evden, sitedeki iki Tekel bayii de kapalı olduğu için aklımdan geçti bu parçanın sözleri. 

Kanser bir kadınla birlikte oldunuz mu hiç?
Veya o kadının yaşadığı acıyı hissettiniz mi?
Veya, o kadın sizin kanseriniz haline geldi mi? Yani ona tutunmaya, onu yaşatmaya çalıştınız mı?
Ertesinde gördünüz mü, gösterdiğiniz ilgi ve çabaya rağmen, onun fişi çoktan çektiğini?
İşte o fiş çekildiği an, ben kendi fişimi takmıştım. Artık devamı yoktu. Pespaye hayatına o devam edecekti, benimle yatmaya devam ettiği gibi. Hayatımda ilk defa, çarpık bir ilişkideki "fuck up" tarafı ben olmayacaktım ancak "ayrıntılar" vardı. 
Hayatı boşladığından ötürü, har vurup harman savuruyordu. Uyuşturucu kullanacaksa en pahalısına, yemek yiyecekse en lezzetlisine, içecekse en güzeline yöneliyordu. Bana eli boş gelmezdi. O, herhangi bir eğlence dönüşü zilimi çaldığında kapıyı açar, otomata basar ve o merdivenlerden çıkarken bira şişelerinin şangırdamasını dinlerdim. 
Geliş gidişleri, Amsterdam'a aldığı uçak biletleriyle sonlandı. Avrupa'ya veya Avrupa'yı gezmeye en ufak bir ilgisi olmayan ben, onunla Hollanda'nın yolunu tutacaktım. Şaka gibi... Evet Türkiye dışında bir yerde yaşamak harika olabilir ancak Avrupa'da konaklamalı bir tatil sikimde olmaz ki ne interrail yaptım, ne de Erasmus'tan faydalanabilecek kadar başarılı bir öğrenciydim. Sadece onun son dileklerinden birine yardımcı olduğumu düşünüyordum... 

O gece... Gerçekten onunla bir ilişkiye başladığımızı düşündüğüm gece... 
Yapmasına en çok tepki gösterdiğim ve sinirlendiğim şeyi yaptı. Kokain çekti, ayakucumda, seviştikten sonra uyuyakaldığımı düşünerek. Kıyameti kopardım ve sıradan, yozlaşmış olduğu düşünülen ilişkiye geri döndük; nam-ı diğer "fuckbuddy"liğe. 
Biraz daha böyle devam etti. Eridiğini görüyordum ama kontrolüm dışında erimesi rahatsızlık vermiyordu. Çünkü kahraman olmamam gereken bir pozisyondaydım, biliyordum. 
Bir gece, kalacak hiç bir yeri olmadığını; gerekirse bende kalabilmek için para vereceğini söyledi. Aklımı kaybetmiştim ve onun bu lanet halinden nefret etmeye başlamıştım. İşte o gece döküldü... "Ben seni hala çok seviyorum" dedi ve ağır konuştum: "Sadece bedava seks benim için, bu yaşadığımız." 
Aramayı kesti, konuşmayı kesti, mesaj atmayı kesti, Mersin'e gideceğim sabahın gecesine kadar... O gece görüşmek istedi ancak ben kartları çoktan dağıtılmış bir poker masasındaydım, planlarım belliydi. 

Mersin'e geldim, bu yaşa gelmiş olmama rağmen, Adana'ya uğradığımda; oradaki akrabalarım tarafından bana harçlık verildi. Hala, onsuz veya onunla, Amsterdam'a gitmek için bir şansım vardı. Topladığım harçlığın üzerine biraz kendim koyacaktım, biraz borç alacaktım ve döndüğüm gün İstanbul'a; Amsterdam'ın yolunu tutacaktım. En azından bu plan makuldü...
Lakin koparılmış bağlar ve geri adımı atılamayacak kararlar(ör: Elveda); ego ve gurur gibi karakteristik birer kütleyle birleşti, hayatımda her zaman olduğu gibi ve kırdım kafayı, her zaman olduğu gibi...

Ne imza törenini görebildiğim, ne de resmi açıklamasını okuyabildiğim bir futbolcuydu. Wesley Sneijder... "Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray" dedim ve paramın bir kısmıyla, Sneijder forması aldım. Geri kalanını da bir çift Sennheiser kulaklığa yatırıp, "Artık yok, Amsterdam da yok, kanserli kadın da..." dedim.

Formayı aldığım gün, attığım koca adım sebebiyle mutluydum. Çünkü farkındaydım... Pembe bulutlar ve uçan filleri bir kalemde silecek kadar ağır bir hamle yapıyordum. 

Dedim ya, her zaman kahraman olamam. İlk kez de olsa; kostümümü, üzerine benzin döküp yakmış bir eski kahramandım; "Watchers" filmine konu olacak cinsten rezil bir kahraman... 
Şimdi ne mi yapıyorum? Hala kendimi içinde "yaşamaya" hazır hissetmediğim Mersin'de, evimde, ılıman iklim 10 derece; sitenin, kuşların pislediği bir bankında oturmuş; bunları karalıyorum. Kulağımda Max Payne oyununun soundtracki var; Sennheiser'larımdan geliyor. (Oh evet, harikasın Sennheiser)
Arada aklıma geliyor, burada yediğim sağlam bir iki kazık ve kibar bir iki "siktir" ve düşünüyorum daha ne kadar kaybedebileceğimi. 
Ama farkındayım da bir yandan. Yanlış tercihlerde bulundum çokça, yanlış hayal ve umutlar peşinde koştum, yanlış şeyler de yaptım ki günah çıkarmak değil amacım. Sadece sanırım, artık büyüyorum ve bunu çeyrek asır ömür tükettikten sonra ilk kez bu kadar net söyleyebiliyorum. 

Evet hala üniversite öğrencisiyim, evet yaşıtlarım evlendi, evet yaşıtlarım yüksek lisansı bitirdi, evet yaşıtlarım 3000 liradan işe girdi. 
Afedersiniz de, beni karşılaştıracağınız her bireyi, teker teker boyarım ben laciverde. "Onlar benim yaşadıklarımın onda birini yaşasaydı..." demiyorum, sadece şunu biliyorum; onların el pençe divan durdukları iş arkadaşlarının ya da patronlarının önünde ben, dimdik durup istediğimi alabileceğim. 
Bu konuda neden mi eminim? 
Yıllar önce üniversiteden, beğendiğim bir kadın vardı. Blog yazdığımı öğrenince "Blog mu? Evet ya iş görüşmesinde bile soruyorlarmış artık! Ben de açacağım." demişti. Şu anda bu kadın yüksek profilli bir şirkette çalışıyor.(reklam yapmayacağım) Bense mezun bile olmadan onun patronunun okuduğu dergiye yazıyorum... 

NOT: mevzu bahis derginin ayrıntılarını daha sonra veririm, yeterince güneş açtım bu gecenin sonu için. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

eh madem herkes yazıyor; ben de yazayım bir 11. neyim eksik...

____________muslera____________
eboue___semih______ujfa(ya da transfer)___balta(ya da transfer)
transfer___selçuk____melo(ya da muadili transfer)___transfer
_____elmander_____transfer_____

şimdi, bu kadroda ya da transfer/transfer yazdığım isimler şampiyonlar liginde banko oynayabilir mesela. yabancı sınırlaması yok orada.

ancak; ideal 11'i düşünürken bir yandan da gelecek kiralık oyuncularımızı,  vereceğimiz kiralık oyuncuları falan da düşünmek gerekiyor. şu anda kadro gayet şişkin mesela... kim gide, kim kala? aşağıdaki analiz tamamen bu seneki performanslar gözönünde bulundurularak yapılmıştır. kamp dönemi her şeyin rengi değişebilir tabii ki.

kişisel yorumum, gece hayatının hızlı isimleri olarak görünen ve fatih terim için hayal kırıklığı yaratan yiğit ve sercan'ın sürekli 11'e girebilecekleri bir takıma kiralık gitmeleri.
futbolu bırakan ayhan; kontratı biten aykut ve servet ile beraber, riera, baros ve batdal'ın da takımdan gönderilmesi.(baros zaten şu saatten sonra bonservisiyle gider, diğerleri şüpheli) bu konuda benimle hemfikir olmayan yoktur tahminimce.
şimdi sıradan yazsak kadroyu:

eray
ufuk
muslera
eboue
sabri-(ben hala sabri'nin futbolu galatasaray'da bırakmasını düşünen dilencilerdenim.ayrıca; şampiyonlar liginde yanlış hatırlamıyorsam galatasaray'da yetişmiş en az 4 oyuncu kaydettirmemiz şart. ha kamptaki performansa göre başka bir genç de çıkarabiliriz.)
ujfalusi
semih
gökhan zan
hakan balta
çağlar birinci
selçuk inan
melo(soru işareti)
emre çolak
engin baytar
pino
culio
stancu
ceyhun
yekta
elmander
kazım kazım
necati

hali hazırda bu kadro 22 kişi farkettiyseniz. yani 3 tane transferle kapatacaksak ve nokta atışı transferler olacaksa transferlerimiz(ki yabancı kuralının bokunu çıkardılar, yeni statüyü bilmiyorum. sahada 5, evde 15 gibi bişeyse; yani sahada 5 yabancı; dışarıda sınırsız oynatılabiliyorsa biraz daha esnek davranılabilir, 6+2+2 ise farklı olur vs)

şimdi buraya yazdıklarım arasından yine soru işareti olanları da süzelim dilerseniz. süzgecin ucunda kimler kaldı?
ceyhun, yekta, çağlar, pino, stancu ve kazım kazım süzgecin tepesinde kalması muhtemel isimler. ancak bu isimleri de kadrodan çıkartırsak; zaten 21 kişilik hali hazırda bulunan kadromuz hepi topu 15 kişi kalacak. dolayısıyla fatih terim'i fena bir yol ayrımı beklemekte burada. kampta oyuncularını çok iyi gözlemesi; buna göre doğru kararları vermesi gerekiyor.

1 haziran gelsin, o zaman daha net bir şekil oluşur kafamızda.
saygılarımla

7 Aralık 2011 Çarşamba

Derbi Yorumu - Uzun Zaman Sonra Futbol ve Hissettirdikleri

Böyle başlamadı aslında eve gelişim, her ne kadar farklı görünse de.
Facebook'a bunu yazdım;


"bir iki dipnot: ujfalusi o pazubandı her taktığında kendimi daha iyi hissediyorum. minimal de olsa fair play sebebiyle -şimdi eski karşılaşmalardaki piçlikleri de biliyoruz yalan yok- fenerbahçe'nin futbolcularını tebrik ediyorum. öte yandan, fatih terim'in; iki tane 20 yaşındaki genci sahaya sürmesinden ötürü, taşşaklarını pantolonuna nasıl sığdırdığını hala uzun uzun düşünürüm. emre çolak'la ilgili umutlarım yok, hayatının maçını oynadı ve yeterli görünse de, yeni arda diye gazlamanın alemi yok. yobo'yu yakından gördüm, adam bildiğin kömür; eboue'yle yanyanayken hangisinin daha koyu olduğunu karşılaştıracaktım, üst tribünden pek de göremedim. ayhan akman gerçeğini atlamayalım. tamam, rütbe sebebiyle bu takımın ikinci kaptanıdır; birinci kaptan da sabri'dir lakin sabri dediğin amigo. bu maçta da kotla montla sahaya inip yine üçlü çektirdi, ayhan'sa liderlik vasfı bakımından sınıfta kalır. ama affettim keratayı; lviv maçından sonra kudurmuştum geçen sene, barış-ayhan-mustafa üçlüsünden tek ama tek yuhalanmayacak adamın ayhan olduğunu düşünürken; kendisinin ukrayna dönüşü havaalanı güvenlik görevlisine sorduğu "içerde taraftar var mı? hehe" sorusu aklımdan çıkmadı. fakat, arda turan'ın yeni formalara küfrettiği videoda kemal sunal filminden espri yapması dolayısıyla; zaten karakter olarak böyle "gevşek" bir yapıya sahip olduğunu gördüm ayhan kaptan'ın. neyse, galatasaray yazmayı bırakmıştım; bugüne özel kondurduk. öptm. kibs."

Metro boyuysa, geçen sene Fenerbahçe'nin şampiyonluk maçını düşündüm. O maç kaybetmelerini çok istemiştim. Kaan bizdeydi, sevgilisiyle konuşuyordu. Sevgilisi Eda, "Satılmış köpekler." diyordu Fenerbahçe'nin rakibine... Beni de sevindirmeye çalışıyordu sanırım. Kaan benim bilgisayarda ödev yapıyor, ben yardım ediyordum iki gün sonra sınavımız olmasına rağmen. Zerre bakmadık, çünkü ben o "ilk sevişmeden sonraki buluşma"yı ayarlamış olmanın heyecanıyla, istediğim kadını tekrar görebilecek olmanın heyecanıyla coşuyordum kendi kendime. Ve o gün buluşmuştuk, buraya gelmişti. Önce Bambi'de yemek yemiştik, ardından Robert's Coffee'de ben çay içmiştim, o da macchiato sikirokko bişeyler... Pazar günüydü. Aynı haftanın cuma akşamı buluşmuştuk ve hikaye öyle başlamıştı. Ne bileyim, boş geldi metroda bunu düşününce her şey. Derbiymiş, galibiyetmiş liderlikmiş; sırıtıyorum içten içe, ama kahkahalarla, coşkuyla karşılayamıyorum sanırım; hafızam sağolsun.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Ümit Karan tipi çalışmak/ders çalışmak

Ümit Karan'ı her daim sevmişimdir... Alemci futbolcuydu, idmanlara gelmezdi falan da; "Metin Oktay neydi?" diye sorarım Galatasaray taraftarı arkadaşlarıma bu muhabbet açıldığında. Ümit, son dönemleri hariç; golünü yazar mıydı, yazardı. Benim için de bu önemliydi. Galatasaray forması altındaki başarılarını bir kenara bırak, onun bu alemci tavrını sevmiştim ben. Bu Eric Cantona tavrını... Ama -sonucu hala açıklanmamış olsa da- lanet olsun ki şikeyle, bahisle adını kirletti. Yazık etti kendine ki ben, ondan daha fazla üzülüyorum bu duruma.

Gelgelelim, Ümit Karan tipi çalışmak nedir?
Samet Aybaba zamanında anlatmıştı...

"İdman 09.00'da başlar... Ümit 10.00'da gelir... Üstünü başını değiştirir ağır ağır, saat 10.30 falan olduğunda; tesisten bir kahve alır, önce onu içer. 11.00 gibi, yavaştan idman sahasına girer. Gezinir, gerinir. Hafif düz koşu yapar, arkadaşlarıyla şakalaşır. 12.00den sonra nasılsa yemek saati geldi diyip yemeğin başına otururdu... Ümit idman yapmazdı."

Açıklamaları tam olarak bu değildi belki, ama Ümit yetenekti. En azından topu ayağında geveleyen forvetler gibi değildi. Varsın auta çıksın top, farketmezdi onun için. Vururdu çatırt diye. "Van Basten misin Ümit?" denmişti zamanında ona...

Şimdi kendime bakıyorum da, benim içimde de bir Ümit Karan var lan. Yetenekli değilim ancak size iki örnek vereceğim...

İşyerimde, mesai 8.30ta başlar... Ben, 9.15-9.30 gibi ofiste olurum. Az gerinirim, yoldan aldığım simit poğaçayı masama koyarım. Tuvalette yüzümü yıkarım... Bilgisayarın açılmasını beklerim. Bilgisayar açılır, dikkat çekmemek için telefonumdan kontrol ederim mailimi facebookumu. Gerine gerine, esneye esneye bir şeyler yapıyormuş gibi davranırım saat 10.00'a kadar. 10.00'da çay molası başlar. 10.00'dan 10.30'a kadar çay içip, öğle arasına kadar olan bir buçuk saatte didinir, bir şeyler yaparım çok kasmadan... Ha ama yalan yok, öğleden sonra; aldığım ilaçların aptallaştırıcı etkisine rağmen; performansım tavan yapar.

Okulda mı? Kütüphaneye giderim... Önce bir çay alırım. Onu yudumlarım inceden inceye... Sonra günün gazetelerini incelerim. Mailimi kontrol ederim. Arkadaşları ararım ne zaman geleceksiniz diye... Takılırım bir yarım saat daha ve bir bakarım ki, geldiğimden beri 2 saat geçmiş. Çalışmaya oturmadan önce bir çay daha... Döngü uzar gider.

Yalnız sıkıntı şu ki, Ümit başarılıydı... Ya ben? Yetenek de yok ki?

4 Nisan 2011 Pazartesi

Galatasaray, nam-ı diğer Aşk

Ben takım tutmamıştım uzun bir süre. Babam 3 büyükleri yenen her takımı desteklerdi. Ben "Hangi takımı tutayım?" diye sorduğumdaysa Eskişehir bayrağı bağlamıştı boynuma bir tane. Küçüktüm daha, sonra vurdu kıçıma, "İn aşağıya, bakkal Aydın amcana, Eskişehir'in Galatasaray'ı nasıl si... Yendiğini sor" demişti.
Dediklerini harfiyen yerine getirip parkta oynamaya indiğimdeyse, salıncaktan düşmüş ve dizimi yarmıştım. Eskişehir taraftarı olmam bununla sonlanmıştı. 6 yaşındaydım ve Eskişehirspor'dan nefret ediyordum.
Akabinde rahmetli eniştemden ötürü elime bir fikstür geçmişti. Beşiktaş'ın lig maçları fikstürü... Cebimde taşıyordum ama ne Beşiktaşlı bir futbolcu, ne de Beşiktaş'ın herhangi bir başarısından haberdardım. 7 yaşına girmiştim, ve hala "Hangi takımlısın?" dendiğinde bırakın "Milli Takım" demeyi, verecek cevap bile bulamıyordum.
Sonra kuzenimle geçirdik bir yazı, komple... Koyu Galatasaray taraftarıydı, bana sorduğundaysa cevap veremediğimden mütevellit, benden beş sene erken doğduğu için; döverdi beni. Suratıma yumruk atmamıştı da, kabadayı tavırlarıyla bezdirmişti. İşte böyle Galatasaraylı olmuştum ben. Ne UEFA kupası, ne şampiyonluklar... Tamamen dayakla...
Bir de Fatih Abi vardı o zamanlar. Evimize müzik seti kuran, babamın yakın arkadaşı. Kuzenimin bezdirme politikasından sonra, Galatasaray'dı benim için hayat. Onunla yatıp, onunla kalkmaya başlamıştım. Fakat Fatih Abi, bize her geldiğinde; babamla içtiği ilk duble rakıdan sonra; Fenerbahçe taraftarı olursam, bana forma, kaşkol, şort alacağını söylüyordu. Göz alıcıydı belki, ancak ben andımı çoktan içmiştim. Anacığımın pazardan bana aldığı Bank Ekspres logolu Galatasaray formasıydı benim içinde olduğum; başkasına, başka renklere tahammülüm yoktu.
Zaman geçti, tarih 17 Mayıs 2000'e dayandı. Fenerbahçeli bir arkadaşım, annesiyle iddiaya girmişti; Galatasaray UEFA Kupası'nı alamayacak diyerekten. Kaybederse, bir ay boyunca Galatasaraylı olacaktı. Ve kırık kollu Kaptan Bülent, Popescu, kırmızıyı bekletmeden gören Hagi ve H. Şükür yedirmişti laflarını arkadaşıma. 18 Mayıs 2000 günü, hayatımın en mutlu günlerinden biriydi.
Sonra liseli oldum. 2. Fatih Terim dönemi, Hagi dönemi kabustan ibaretti, ama birisi vardı... Adeta üzerimize güneş gibi doğmuştu. Alnındaki kan, alnımızın akıydı. Eric Gerets'ti ismi ve bizi o zorluklara, imkansızlıklara rağmen şampiyon yapmıştı. O dönem soğuduğum ama maçlarını da takip ettiğim Galatasaray, tekrar doğuyor gibiydi; ta ki, üniversitede oyuncuların ıslıklandığını, mabed denilen Ali Sami Yen'in yakıldığını gözlerimle görene kadar. Askıya aldım taraftarlığımı ben işte o dönem. Lanetler ettim, yeminler ettim daha da futbolla ilgilenmeyeceğim diye... 80'lik dede takımın başına gelmiş, kime ne? FM'de çalıştırdığım takımdan öte değildi Galatasaray benim için. Üzmekten başka bir işe yaramazdı ve o sene bir şampiyonluk geldi. Teknik direktörsüz şampiyon olmuştu hayatımın anlamı, anlık sevinmiştim, coşmuştum, çıldırmıştım ancak öngörüye sahip değildim; bugünlere gelmemizin öngörüsüne...
Neden mi anlattım bunları? Her ne olursa olsun, Galatasaray umudu, aşkı, sevgisi veya her ne derseniz diyin aşkı vardı içimde her zaman. Şimdi de var. Bugün de var, yarın da olacak ama ciğeri beş para etmez topçularımız; iki elle bir siki doğrultamayan yöneticilerimiz sağolsun, Galatasaray diyince artık aklıma sadece şu pankart geliyor:
"SİZ EN GÜZEL DUYGULARIN KATİLİSİNİZ."

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Galatasaray 2010-2011 Sezonu Yapılanması

ekşisözlük'e yazdım bunu. daha sonra paylaşayım her yerde dedim. görüş, fikir belirtin seviyelice.

pls öptüm kibs.

şu yazacağım entry'yi dikkatle okuması gereken kulüptür efendim.

evet, ben de kendi çapımda bir fm2010 teknik direktörüyüm ve kafamda şablon çıkartıyorum. kağıt kalemi aldım elime kadroyu yazdım, gidenler-gelenler; gitmesi gerekenler-gelmesi gerekenler şeklinde oluşturuverdim bir tablo.

şimdi efendim her sene revizyona girip neşter vuruyor galatasaray kadroya, ancak bu sefer vurulan neşter derinden olacak; bunun sinyallerini alıyorum gönderilen oyunculara bakarak.

profesyonellik abidesi emre aşık veda etti futbol hayatına. umarız galatasaray'ın kapısından bir kez daha girer bir şekilde. jo, caner, gio kiralık kontratları bittiği için giden oyuncular. jo'nun takımda kalacağını beklemek, kiralık anlaşması yapıldığı gün bile bir hayaldi bunun farkındayız. gelgelelim parantez açılması gereken isimler ise; bence caner ve gio.
tam kontrat olayı nedir, ne yapılır ne yapılabilir hiç bir fikrim yok; bu konuda beni aydınlatırsanız sevinirim ancak opsiyonlar hala kullanılabiliyorsa bu iki gencin takımda kalması için elinden geleni yapmalıdır bu yönetim. neden mi? bu iki arkadaş da süper yetenekli ve genç. hele caner'deki at fiziği süper lig'de oynayan çoğu oyuncuda yok veya gio'daki ani hızlanma. (aaah, aah, overmars bekler dururdu bu taraftar yıllar yılı) şimdi bu iki genç adamı oynattık mı, oynattık bir süre. e takımla uyum da oluştu gibi benim gözümde. veya şöyle diyeyim, arda turan haricindeki arkadaşlarla artık tanışıp kaynaştıklarını varsayıyorum. e o zaman ne gerek var bambaşka transferlere? hele bir soluklan yeğenim. caner dediğin adamın fl pozisyonuna çekildiğinde neler yaptığını gördük. ayrıca sol beki de yedekler. e gio'yu da izledik, kumaşını; kalitesini anladık. ha ama derseniz ki, atı alan üsküdar'ı geçti; transfer opsiyonunu kullanamayacak galatasaray artık, tamam der susarım.

gelelim kaleye. ufuk ve aykut gibi iki isim varken(franco'nun bir şekilde gönderileceğini varsayıyorum), yabancı kaleci transferi; daha doğrusu yabancı kontenjanını kaleciyle doldurmak gibi bir hataya düşmez umarım yönetim. alınabiliyorsa sinan bolat alınır, (ki şu şartlarda hiç sanmıyorum transferinin gerçekleşeceğini); yoksa da bu 2 arkadaş artı bir genç oyuncuyla kaleci rotasyonu yapılır. form durumlarına göre aykut veya ufuk kaleyi korur.

geri dörtlüye bakacak olursak(ki bakacağız) burada büyük bir kaos hakim. servet ve gökhan zan gibi insan azmanı iki topçumuz var ki bu adamların bir de maşşallahı var. tank gibi adamlar. ama felaket ağırlar ki türksel süper lig(evet türksel) gibi, rakiplerin büyük takımlar karşısında kapandığı bir ligde ağır santrafor kullanmak gereksizdir. bunun yerine tekmeye kafa sokan, kademe bilgisine sahip, kesici özellikleri olan ve teknik kapasitesi(bu oyun şablonu için özellikle) vasat üstü stoperlerin tercih edilmesi yerinde olacaktır. topu şişirmekten inatla vazgeçmeyen servet ve onun can yoldaşı cam adam gökhan zan'la bu oyunu oynayamayacağımız açıktır. gökhan zan'a alıcı çıkacağını sanmıyorum. takasta kullanmak yerinde bir hareket olabilir. servet'e ise geçen seneki gibi bir teklifin gelme ihtimali çok düşük. ya o da takasta kullanılacaktır, ya da yurtdışına(rusya servet'le ilgilenen ülkelerin başında gelecektir) gönderilecektir.

diğer stoperlerimize gelirsek, taraftarın sevgilisi ve avusturalya ekolünün bir diğer temsilcisi lucas neill; kendine bakmayı bilen futbolcu hakan balta, her sene taraftarı kanser eden lakin sakatlanmadan önce rijkaard'ın sözünü dinlediğinde neler yapabileceğini gördüğümüz sabri ve sarı kırmızı formayı sırtına geçirmek için kadro dışı kalan, sağ bek-stoper oynayabilen ali turan bu bölümün kemiğini oluşturan oyunculardır. iki anti parantez de bu sene forma şansı bulamamış; türksel süper lig'de(bursaspor'da oynarken) maça çıkmış en geç oyuncu ünvanını 16 yaşındayken kapan serkan kurtuluş ve yaklaşık 2 senelik ağır bir sakatlık döneminden çıkan ve bekleneni veremeyen uğur uçar için açılmalı. şu an 20 yaşındaki serkan kurtuluş'un idman durumu, formu rijkaard'ın gözünden kaçmamıştır ve belki de bu yüzden oynayamamıştır. ama takımda kalmasından yanayım. öte yandan uğur'unsa bu seneki formsuzluğunun tamamen mental olduğunu düşünüyorum. konyasporlu kasabın teki seni 2 sene futboldan etsin; ve taraftar hala senin tekmeye kafa sokmanı beklesin! yok öyle... küçük kaptan biraz daha sabrı kesinlikle hakediyor. öte yandan hakan balta gibi soğukkanlı ve dengeli oyunu da onun iyi bir rotasyon oyuncusu olabileceğini gösteriyor. şimdi stoper oynayabilecek oyuncuları sayarsak bu kadroda; ali turan, lucas neill ve emre güngör'ü görüyoruz. bu bölüme takviye yapılması kesinlikle şart. minimum 4 stoper, optimum 5 stoper oynayabilecek futbolcu bulundurmalıdır takımlar. eğer bulundurmazsanız, kewell gibi bir adamı oraya çekmek zorunda kalırsınız.
çağlar birinci şu anda taraftarın hakan balta olmasını beklediği bir adam. zaman gösterecek ne yapacağını. hoş, transfer de resmiyet kazanmadı bekleyip göreceğiz.
orta saha ve kanatlara gelirsek; yani oyunun en önemli kısmında oynayabilecek alternatifler an itibariyle elano, barış, sarp, ayhan, musa çağıran, arda turan ve emre çolak. aslına bakarsanız esas kaos burada baş gösteriyor. dünya kupası performansları büyük rol oynayacak elano için, aynı şekilde rijkaard'ın aklındaki sistem(bir box-to-box, bir dmc ve bir playmaker mı; iki dmc, bir playmaker mı; iki mc bir dmc mi burası gerçekten masaya yatırılması gereken bir konu.) ancak ilk etapta ayhan'ın ilerleyen yaşı sebebiyle bu takımda daha fazla tutulmasının anlamsızlığı sorgulanabilir. takasta kullanılması veya bir köşede bekletilmesi ihtimaller. yalnız altı çizilmesi gereken kısım ise; ayhan'ın ilk 3 opsiyondan biri olmaması gerektiği. elden ayaktan yavaş yavaş düşmesiyle birlikte, hem defansif yönü zayıflamış; hem de ileriye pas atmak gibi bir durumu kalmamış. musa çağıran tamamen kapalı kutu, ne olacağı belli değil ancak genç. ateşlendiği zaman neler yapabildiğini gördüğümüz, çılgın sarp ve almancı barış da bu rotasyonda kullanılması gereken iki oyuncu. barış, şartlar ne olursa olsun sinmeyen bir egoya sahip ve sırf bu yüzden takımda tutulması kanaatindeyim herkesin aksine. ayrıca muhtemelen 8 ciğerle falan oynamakta. defansif yönü süper kuvvetli değil, veya tereyağından kıl çeker gibi top çalamıyor ama takımda kalması yerinde olur. hele eğer ki mental yönden geliştirebilirse rijkaard ve ekibi onu; bambaşka bir barış izleyebiliriz. bir senede geliştiremedi şimdi mi geliştirecek demeyin, kimin ne zaman çıkış yapacağı belli olmaz.
emre çolak ve son iki maçta(yanlış hatırlamıyorsam) oynatılan cumhur... emre ve cumhur için konuşmak, hele ki şimdi çok erken. özellikle emre gayet teknik, yetenekli ama önemli olan o yeteneği işlemek. herhangi bir şekilde "yeni arda" lakabı takmaktan ziyade, beklentiye girmemek gerek.
arda turan ve elano ise iki kilit isim. harika istatistiklere imza attı bu sene arda, ancak sert şutlar çıkaramaması(özellikle fl,fr olarak kullanıldığı zaman) ve mental zayıflığı ilk göze çarpan eksileri. mental olarak, özellikle yeniçeri ocağı ekolünden olmasıyla; üstündeki ilgi, medya ve baskı birleşince, ne yaptığı konusunda hiç bir fikri olmayan arda turan izledik. özellikle topa basması, oyunu yavaşlatması kimi zaman; bireyselliği, yabancılara pas atmaması antipatikliğini arttırdı. yargılamaktan ziyade takım otobüsünün arka koltuğunda karakteri yeni yeni oturan bir gencin beynini yıkayanları yargılamak, sorgulamak gerekir esasen. yönetimin kaptanlık pazubandını genç yıldıza teslim etmesi ise ayrıca masaya yatırılması gereken konulardan bir tanesi ve burası yeri ve zamanı değil. olan oldu çünkü... velhasıl kelam, arda turan türkiye'de miladını doldurdu. minimum 8 milyon euro'ya yurtdışına gönderilirse hem onun için, hem camia için, hem de arma için en iyisi olacak görünen o ki. çünkü özellikle bu yeniçeri ekolüne vurulması gerekiyor neşterin ve eğer ki arda turan bu sene de gitmezse yurtdışına; galatasaray'ın yeni hasan şaş'ı olmaması için hiç bir sebep kalmayacak.
orta sahanın en pahalı ismi elano'yu ise; yanında ne yaptığının bilincinde iki adamla izlemek daha doğru olur. tabi burada dünya kupası da apayrı bir soru işareti. eğer ki dünya kupası'nda iyi bir performans gösterirse isteyeni artacaktır ama oyunu iki yönlü oynayabilen ve türkiye'de bu kadar milimetrik paslar atabilen; diğer brezilyalılar'ın aksine formasının hakkını sonuna kadar veren, kaptırdığı topun arkasından çılgınlar gibi koşan ve (özellikle madrid maçlarında gördüm ben bunu) bırakın kendisine, takım arkadaşlarına bile sert bir hareket yapıldığında oracıkta bitiveren; takım ruhundan bihaber olmayan elano'nun gitmesinden yana değilim.
keita'yla ilgili yazmak bile gereksiz. top ayağına yakışıyor, fizikli olduğu kadar da teknikli, mücadeleci ve sami yen'de taraftarı arkasına aldığı zaman uçan-uçuran bir keita izledik bu sene. kimi deplasman maçlarındaki sönük performansı hariç, göze hitap eden güzel bir oyun ortaya koydu keita. takımda kalmalı.
serdar özkan içinse şu anda yazmayı uygun görmüyorum. büyük bir kumar oynadı galatasaray. masaya açılan son kartla straight de yapabilir, elindekini de kaybedebilir. ancak bir royal flush yapamayacağı kesin. serdar özkan ve aydın yılmaz, keita'yı yedekleyecek isimler olacaklardır. veya aydın da takasta kullanılabilir bu sene de o beklenen çıkışı yapamazsa.
uç bölgeyse, takviyeye en aç bölgelerden biri. baros ve mehmet batdal'ın yeterlilikleri kuşkusuz ki özellikle mehmet batdal en fazla beklentiye sahip olduğum adam. eğer ki gece hayatına kaptırmazsa kendini; takıma sağlayacağı fayda kuşkusuz. ancak eğer cem sultan veya muadili bir altyapı oyuncusu takıma monte edilmeyecekse, mustafa pektemek misali; yerli bir santraforla yedeklenmesi gerekiyor bu kısmın.

son olarak, harry kewell. olan oldu, ileriye bakmak lazım. neden kontratı dondurulması vs. sorular yersiz. dünya kupası'na mı bakacak bu yönetim yoksa yollar tamamen ayrıldı mı tartışılır. haldun üstünel'in açıklamalarına bakarsak; yollar kesinlikle ayrıldı ancak eğer ki yabancı kontenjanı kaleciden yana kullanılır da kewell gönderilirse yönetim büyük bir hataya düşecektir. #19138574

altyapıya tekrar bir parantez açalım; (hatta madde madde olsun)
-emre çolak ve -belki, sadece belki- cem sultan ile cumhur gelecek sene daha çok forma şansı bulacağını düşündüğüm gençler.
-hala resmi siteden onaylanmayan, gönderdiğimiz konuşulan çocuklar(murat akça, semih kaya, erhan şentürk, serdar eylik) için net bir şeyler söylemek zor. ancak eğer ki bu karar rijkaard'ın kararıysa, saygı duymak lazım. bu adamlar nerden baksan 20 yaşına geldiler ve a takımda bırakın sürekliliği; resmi 5 maçta forma giymemişlerdir. (belki giymişlerdir de işte metaforu anlayın)
-bir çetin vardı noldu ona demeden de edemiyorum. jan derks'in geçen sene teknik ekibe "niye oynatmıyorsunuz bu çocuğu?" diyerek fırça çektiği çetin. bu sene sürpriz yapabilir.

evet, mevcut kadroyla ilgili yorumlarım bu şekilde.

takviyelere gelirsek; oyunu iki yönlü ancak defansif yönü daha kuvvetli; biri yerli(böyle bir adam türkiye'de bulunduğu an kaçırılmamalı özellikle) biri yabancı iki ortasaha, bir yerli santrafor(veya dediğim gibi, altyapıdan takıma monte edilecek bir santrafor), tekmeye kafa sokan aynı zamanda teknik iki yerli (yabancıysa da yabancı, bunu yapabilecek türk varsa direk alınsın; yoksa yabancıya bakılsın misal) stoper, takımda tutulması gereken gio, kewell(bu adam konusunda çok duygusalım biliyorum) ve caner ile köpek gibi top oynayacaktır bu takım. söylemedi demeyin... ha eğer ki gio, kewell ve caner komple gidecekse; tabii ki iki yabancı kanat oyuncusu(stoch mükemmel olur bu bölgeye, veya babel) farz olacaktır.

özet: seneye doğru transfer hamlelerini yaparsa yüzü gülecek olan takım.
(bkz: güzel günler göreceğiz çocuklar)

10 Mayıs 2009 Pazar

Galatasaray-Takım İçi Revizyon

-----Facebook'taki Galatasaraysözlük grubunda yazdığım yazıdan alıntıdır-------
amatör ruhla ve profesyonel yaklaşımla doğru bir revizyon yapılabilir. tabii ki gelecek hocanın tercihlerine ve kişiliğine göre revizyon yapılması yerinde olacaktır.


hasan şaş, ümit karan'dan başlanılacağı yazılıp çiziliyor lakin anlattığım ruh ve yaklaşım işte burada devreye giriyor. hasan şaş gibi bir adamın takımda kalmasında sakınca görmüyorum açıkçası. ya efendi gibi jübilesini yapar, ya da bir sene daha -veya ne kadar istiyorsa- oynar (mecazi anlamda). zira, hasan şaş galatasaray tarihi için değerli bir oyuncudur ne kadar formdan düşmüş, ne kadar göbek bağlamış olursa olsun...elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan ve her daim armaya bağlılığını gösteren bir adamdır. şahsi görüşüm, kulis yapıp takım içi ayrılıklar yaratacak bir aslan olmadığıdır. kalmasında bir sakınca yoktur. ancak yönetim kendisiyle ilgili öyle düşünmez muhtemelen ve sezonun faturasını hasan şaş'a, hasan şaş'ı oyuna sokmakta çekince görmeyen ve teknik direktörlüğe getirilmesinden, yaptığı oyuncu değişikliklerine anlam veremediğim bülent korkmaz'a keser büyük ihtimalle...

ümit karan'a gelecek olursak, yıllar yılı alemci futbolcu sıfatıyla anıldığı doğrudur. alemcidir evet, aynı zamanda aile babasıdır da... ancak kendisiyle ilgili çıkan bir dedikodu eğer ki gerçekse acilen gönderilmelidir. o dedikodu da hasta dedesini ziyaret edeceği için izin alıp barlarda sabahlamasıdır. huylu huyundan vazgeçmez evet ama bu kadar yıl forma terletmek bir oyuncuyu hiç değiştirmiyorsa ve o oyuncu formsuz olmasına rağmen bu kadar sorumsuz davranabiliyorsa gönderilmelidir.

lincoln konusunda tam bir fikir ayrılığı yaşanmakta sözlüğümüzde belki, ama bence pılını pırtını toplayıp bedavaya yollayacağımıza, transfer döneminde daha akıllı davranıp felix magath'a kendisini iteleyebilirsek çok şükela olur. ha bu konuya çok değinmek istemiyorum ancak yönetimi hakikaten zor bir sınav bekliyor lincoln konusunda.

sabri sarıoğlu her ne kadar kanser etse de cümlemizi, iyi bir rotasyon oyuncusu olabilir ve -kısmetse- gelecek sene üç kulvarda birden koşturan galatasaray'ın kilit yedeklerinden biri haline gelebilir. ama karakteri düşünüldüğünde işin içinden çıkmak biraz güçleşiyor, akıllanması için bir takıma kiralık vermek de mantıklı aslında, neyse, akşamın bu saatinde aklım bilemedi şimdi...

volkan yaman'ınsa işi bitmiştir artık, 1 milyon euro'ya alıp kendisini bedavaya bir kulübe yollamak kuvvetle muhtemeldir. zamanı gelmiştir artık... geldiğinde attığı frikik golüyle tanıdık kendisini ama zerre gelişme gösteremedi ve bu saatten sonra da göstereceğine inanamıyorum. ha frikik golleri mi? aman nolur kalsın.

görüşüm budur, baktım discussion board'da harbi diskaşın var, dedim biraz kaşınayım :)

dis ellerinizden öper.

saygılar ahali.


-----------alıntı-------

26 Nisan 2009 Pazar

Galatasaray

sezon başında büyük umutlarla, çok sağlam bir kadroyla başlamıştı aslanlar yola. lig, kupa ve avrupa'da başarı gibi ütopik hedefler koyduk kimine göre... şampiyonlar ligi'nden elendi türkiye'nin yıldızlar karması. neden mi yıldızlar karması diyorum? öyle bir kadro düşünün ki, yerli gençlerinin ardından tüm avrupa koşuyor... servet çetin'iyle, mehmet topal'ıyla, hatta ve hatta sabri sarıoğlu'suyla milli takımın belkemiğini oluşturan bir kadro. eklemeler yapın üstüne, başarıya aç olmasa da, artık kariyerinde patlamak isteyen bir milan baros, bir harry kewell. geçen sezon tüm taraftarın gözünde kredisini kaybeden bir lincoln, adeta bir top cambazı(ki skibbe'nin pohpohlamalarıyla harika bir ilk yarı geçirmişti)... adı sanı duyulmamış, ancak gelmesiyle ve çıkardığı başarılı maçlarla birlikte taraftarın gönlünde taht kurmuş bir morgan de sanctis, üstelik yedeği de geçen sezonu çok başarılı geçirmiş olan aykut erçetin... belki kan uyuşmazlığı sebebiyle çok eleştirilen ve -bence- turkcell super lig'deki bir çok orta saha oyuncusundan daha teknik bir defans, değeri bilinmese ve bir iki yaptığı hata sebebiyle yerin dibine sokulsa da fernando meira. daha saymama gerek var mı? müzmin sakat linderoth'u silelim hadi bu kağıt üstünden.
gelgelelim neden bu kadro başarılı olamadı, saçmaladı, skibbe kovuldu?
harika bir futbol gözlemcisi veya yorumcu değilim, ancak skibbe, takımın yıllar yılı dayanmış olduğu mücadeleci futbol anlayışını yıkıp, mental futbol anlayışını aşılamaya çalıştı aslanlara. bu sistemi oturtmaya çalışırken tabii ki de maçlar kaybetti, ama biraz sabırdı kendisine gösterilmesi gereken. gösterilmedi, oturtmaya çalıştığı sistem benimsenmedi. hatta ben de kendisine bir iki kez giydirmiştim de akabinde bir avrupa galibiyeti sonrası söylediklerimi yalayıp yutmuştum. belliydi ama, sen yılların doldur boşalt galatasaray'ına, akılcı bir futbol oynatmaya çalışırsan, meyveli ağacı taşlarlar hesabı seni de taşlarlar, takım buzdolabının kapağını açmayı öğrenir gibi sistemi anında öğrenemeyeceği için... "sakatları bahane ediyor, takıma top oynatamıyor", "korkak, rotasyon yapmasını bilmiyor"[kendisiyle ilgili katıldığım nadir eleştirilerden biri budur, korkak değildi ama rotasyon konusunda gerçekten beceriksizdi], "takımı motive etmesini bilmiyor" gibi bir dolu eleştiriye maruz kaldı. ligde harika bir başarı elde edememişti, amma ve lakin avrupa'da dolu dizgin yoluna devam ediyordu galatasaray. nasıl mı oluyordu bu? oyuncular bariz bir biçimde maç seçiyordu. bunun benim gözümde başka açıklaması da yok. (isteyenle saatlerce tartışmam bu konuyu. sadece bir tez benim ortaya attığım.) peki neden motive edemiyordu skibbe oyuncularını? saygı mı duymuyordu oyuncular skibbe'ye?
evet, saygı duymuyorlardı, onu çok seviyorlardı belki, ancak gereken saygıyı ve hocasıyı dinleme, verdiği talimatları uygulama gibi konularda sıkıntılar yaşanıyordu. bir allahın kulu da(yönetim kurulundan) -yapmak zorunda olmasa bile- oyuncularla görüşüp "hocanız ne diyorsa onu yapacaksınız" şeklinde bir ayar vermedi. sadece basın toplantılarında, karizmasına hayran olduğumuz adnan polat "skibbe'nin sonuna kadar arkasındayız" açıklamalarını yaptı... skibbe yalnızdı... asistanları kovuldu, dert etmedi. üstüne kuma getirir gibi bir de karl heinz feldkamp getirdiler, yine sesini çıkarmadı. ve ne olduysa o maç oldu... galatasaray kocaelispor gibi bir takıma 5-2 yenilince, ipler koptu... gönderdiler adamı.
ama benim gözümde skibbe'nin gönderilmesiyle hiç bir şey bitmiş değildi, hiç bir şey yeni başlamış da değildi. bülent korkmaz'la anlaşıldı... umutlandık tabii, en azından oyuncuların futbolculuk kariyeri sebebiyle saygı duyacağı bir isimdi bülent korkmaz. oyuncuları motive etmek konusunda hiç bir sıkıntı yaşamayacak, tek eksiği motivasyon olan bu takımda isa mesih olacaktı adeta. fakat bir şeyi gözden kaçırdık camia... bülent korkmaz'ın oynattığı futbol, galatasaray'ın yıllar yılı oynadığı futboldu. bol pres yap, doldur boşalt, mücadele, hırs vs... yani o akılcı futboldan, yeni yeni oturmaya başlayan sistemden bir kez daha ayrıldı galatasaray. aslanlar ambale oldu bence, "ulan neydik ne olduk" diye düşünmüştür sabri sarıoğlu mesela. akabinde avrupa'ya veda etmek, ligde yaşanan puan kayıpları vs. derken, şimdi de bülent korkmaz eleştiri oklarının hedefi... ama bence ne skibbe, ne de bülent korkmaz bu eleştirileri hak etmedi.
şimdi burada yöneticiler neden eleştirilir? bülent korkmaz'ı böyle bir durumda galatasaray'a getirdikleri için mi? skibbe'yi sezon başında teknik direktör yaptıkları için mi? skibbe'ye sabırlı yaklaşmadıkları için mi? getirilen kumalar, görevine "sadece tercümanlık yapıyordu, oyuna ve takıma bir etkisi yoktu" bahanesiyle kovulan skibbe'nin yardımcıları için mi?
"bir takım nasıl yanlış yönetilir" örneğini gösterdiler bize bu sene de yönetim kurulumuz. artık seneye bakıyoruz...

26 Şubat 2009 Perşembe

Gözlerim doldu be... TEŞEKKÜRLER GALATASARAY!


ölüm varmış,
korku varmış,
bu dünyanın,
sonu varmış,
bizim için,
yoktur tasa,
kalbimde sen,
yaşadıkça...

başarılar,
gelip geçer,
asaletin,
bize yeter,
deplasmanda,
sami yen'de,
ultraslan,
hep seninle...