Google+ boş mideye iki duble viski: anı
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2015 Perşembe

İşim gücüm budur benim...

Bugün rezalet bir sabaha uyanacağımı az çok tahmin ediyordum. Önceki gece çok demlenmiştim sanki ya da içimde bir sıkıntı vardı. İçimdeki sıkıntı kısa bir süre sonra karşıma çıktı. Aylin kanepede sigara içiyordu.
“İşin gücün içmek… Her gün aynı bara gidiyorsun. Sağlıklı bir şey yaptığın yok. Yazamıyorsun da eskisi gibi.”
-Evet de beni tanıdığında da işim gücüm buydu. Tanıştığımızda bambaşka bir adam değildim ki…
-Alkol problemlerinin üstesinden gelmediğin sürece birlikte olamayacağız, üzgünüm.
Ve lakaplar…
 “Issız adam”
“Kaybedenler Kulübü”
“Çakma Bukowski”
“Teoman”
Üç beş bir şey yazan ya da fotoğrafçılıkla ilgilenen, müzik zevki kaliteli, alkol alma işlemini az çok da olsa abartan ve uzun süredir düzenli bir ilişkisi olmayan her erkeğe aynı yaftalar… İnsanlardan soğumamın sebeplerinden biriydi belki de.
İşin kötüsü, 10 yıl önce olsa Ekşisözlük’teki “kızların efendi adam yerine piç tercihi” başlığını görür ve “Olsun lan, ne derlerse desinler, en azından yine biz tercih ediliyoruz ehehe.” şeklinde, kendimi bir Hint fakiri gibi teselli eder, şişenin dibini bulurdum be.
Bugünse, böyle değildi. Yumruklarımı sıktım, dişlerimi gıcırdattım ve Aylin’e karşı sesimi yükselttim.
-Ne güzel genelliyorsunuz ya? Lafa gelince “Beni asla genelleme! Türk kızı, Kezban gibi sıfatlar hiç hoş değil!” diyorsunuz, karşınızdakini bir kalıba sokmaktan asla ama asla çekinmiyorsunuz!
-Sen genellemiş olmuyor musun şimdi, salak?! Türk kadınları genelliyorsun işte düpedüz!
-Hayır, siz insanları genelliyorum düpedüz. Sizin gibi düşünen insanları genelliyorum.
-Ya bi’ siktir git!
-Gitmiyorum bir yere. Eğer her gece bir kadeh Chivas Regal parlatıp bir line kokain çekseydim, hafta sonları gece kulüplerinde check-in yapıyor olsaydım ve gelir düzeyim bundan biraz daha yüksek olsaydı, bu kelimeleri aklından bile geçirmezdin. Ancak hayır, o içiyor, o zaman sadece bir loser…
Çantasını toplayıp defoldu gitti.
Öfkem dinmemişti. Dışarı attım kendimi. Daha önce gittiğim boks salonunun önünden geçtim. Bir sigara yakıp içeriye baktım kısa bir süre.
Kadıköy sokaklarındaydım. Yeni uyanmış olmama rağmen iştahım yoktu. Aç karnına, sigara üstüne sigara yaktım. Antikacılar Sokağı’na vardım, bir dükkana girdim. Plakçalarlara baktığımda aklıma “Issız Adam” geldi.
-Buyrun?
-Fiyatı nedir bu pikabın acaba?
-570 Lira efendim.
-Pahalıymış.
-Anlaşabiliriz.
-Yok yahu, o parayla 5 gece içerim ben.
Adam dalga geçtiğimi sandı, sırtını döndü. “O sırtını dönerse ben daha ağırını yapar, cekedimi alır, kapıyı çeker çıkarım!” dedim, çıktım. Adam baktı mı acaba arkamdan, diye düşündüğüm için dükkanın camından içeri baktım. Bakmıyordu. Telefonunda Candy Crush oynamaya devam ediyordu muhtemelen.
Ergen triplerimiz bizi, genellikle stres altında olduğumuz zamanlarda yakalar. Gereksiz atar ve gider yapmak, hırçınlık, hırs, bencillik gibi yan etkileri olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda stres altına girmenin sağlığımıza pek de yararlı olmadığını, özellikle sosyal çevremizi daraltmaktan çekinmediğini söyleyebiliriz.
Antikacılar Sokağı’nı geride bırakıp Osmancık Sokak’ta aldım soluğu. Dışarıda masası olan barlardan birine oturdum. Biramı söyledim. Garson ya da barmaid/barmen karşı cins, her zaman ilgimizi çeker. Çünkü sorumluluk almakta ve işini yapmaktadır. Bir nevi üniforma fantezisi gibi düşünülebilir bu durum. Garson kadına siparişi verdikten sonra sol göğsüne yaptırdığı dövmeye baktım. Sanırım uzun bakmıştım çünkü kaşlarını çatarak getirdi biramı.
Biramı aldım, uzaklaşmasını bekledim ve mırıldandım:
-Pardon sizi birine benzettim, geçmiş yıllardan…
Tekrar öfkelendim. Teoman’ı hatırlamak cidden iyi gelmemişti. Hırsla biramı içtim. İlk bira, ikinci bira, üçte midem bulanmaya başladı. Hesabı ödedim ve kalktım. Yol üstü bir sosisli, ardından eve dönüş.
Ev bıraktığım gibiydi. Ev güzeldi. Bir iki parça dinleyip içmeye devam etmeye karar verdim. Shuffle’dan The Moody Blues’un eseri Melancholy Man gelene kadar keyfim oldukça yerindeydi. Şarkı çalmaya başlayınca kollarımı iki yana açarak yukarı baktım.
-Bir şey söyleyeceğim, benden ne istiyorsun?
Ardından kollarımı tek yöne doğru kapatarak klavyeye yöneldim. Facebook’a girdim, arkadaşıma haklı olduğunu söyleyip söylememek arasında gidip geldim. Profiline girdim. Beni silmişti. Sinirlerim gerilmiyordu artık. Sırıtıyordum. Sırıtma, kahkahaya bıraktı yerini. Peggy Lee’den “It’s A Good Day” parçasını açtım, aklımda U Turn filminin sonundaki Sean Penn’in yüz ifadesiyle…
Öfkemi, içimdekileri, sinirimi yazmak için defteri elime aldığım an duraksadım.
-Hayır hayır… Şimdi de Çakma Bukowski olamam. Yeter. Onu haklı çıkaramam daha fazla.
Defteri bir kenara fırlatıp kanepeye uzandım. O günden beri de kanepede yaşıyorum. Kanepede yaşamak çok keyifli…


19 Aralık 2014 Cuma

"Red Eyes and Tears"

Harika başlamamıştı. Sadece bir kez birlikte olmuştuk ancak sabahlara kadar düzüşmüştük. Yaşının benden küçük olması ve tecrübesizliği, işime gelmişti. En karanlık fantezilerimi gerçekleştirmiştim o bir gecede. Muhtemelen o fantezilerin tümünün "olması gereken şeyler" olduğunu düşünüyordu çünkü beni tanımıyordu.
Aradan bir iki gece geçti, bir daha aradım. "Daha fazla yatıp kalkmak istemiyorum kimseyle." dedi. Yalan söylediğini bir iki ay sonra anlayacaktım. Dört tane elemanı "oyaladığını" ve istediği adamı baştan çıkarabileceğini söyleyecek kadar özgüveni yerine gelmişti. Tabii özgüven dışında, aradığımda sadece benimle takılmak istemediğini söylemek yerine "yatıp kalkmayı bıraktım" yalanı ortaya çıkmıştı.
Gel zaman git zaman, diyalog devam etti. Görüşelim, dendi, hasta oldu, gelemedi. Telafi bekliyordum ve sinirime dokunmaya başlamıştı. Bir cuma akşamı bara çağırdım. Twitter'ıma bir özel mesaj düştü. "Whatsapp'tan ne yazdın? Whatsapp'ı açamıyorum şu anda. Bazı mesajları okuduuğum görünürse, cevap vermediğim için ağzıma sıçarlar." Yalan söylemekten farksızdı yaptığı ancak bu sefer kurban ben değildim. Whatsapp'tan gönderdiğim mesajın cuma akşamı barda buluşmak olduğunu ilettim kendisine. "Akşam çıkacağım işten, akşam tekrar konuşalım ama geleceğim muhtemelen, bir öncekini telafi edeceğim." dedi. Anlaştık...
Akşama doğru Whatsapp'tan yazdım. Cevap vermedi, hatta son online görülme tarihi ve saati de oldukça eskiydi. Aynı oyunu bu sefer bana yapıyordu. Barda içmeye devam ettim. İtalyan sevgilim veya "broad"um geldi. Onunla ve Amerikalı "Wild Bunch" tayfayla içmeye devam ediyordum. Cevap vermemesi sinirlendirmişti. Son noktayıysa muhtemelen o gece takılacağı erkekle barın önünden geçerken koydu. İçeri baktı ancak beni görmedi, kapşonumu çekmiştim...
Gece 1 gibi whatsapp'tan gelen bir mesajla irkildim. "Kusura bakma ya, bu akşam gelemedim." Tek bir kelimeyle cevap verdim: "Biliyorum."
Ardından sildim her yerden. Twitter unfollow, telefon numarası ve geri kalan her şey... Sinirlenmek bu aralar ihtiyacım olan son şey olduğu için aramayacaktım. Hayatımdan silip atacaktım. Ama rahat durmadı... Mersin'e dönmüştüm. Bir hafta kadar kafa dinlemek için... Barın müdavimlerinden Müjdat Abi mesaj attı.
"Sinir oldum sana. Bir kız seni sordu."
Kızın özelliklerini sordum, o olacağını tahmin etmemiştim. Oymuş... Ama o olduğunu da bana attığı mesajdan öğrendim. "Seni soran bendim şampiyon."
"Sen kimsin?"
"Oha tanımadın mı?"
"Tanıdım, fotoğraftan. Ama her yerden silmiştim seni, fark etmedin sanırım."
"Neden?"
Söylediği yalanları anlattım. "Alakası yok sana neden yalan söyleyeyim." gibi kadınsal kurnazlıklara girişti. Özür diledi yine de... Kuru özürle ikna olmam, çıplak fotoğraf istiyorum, dedim. Üç dört tane fotoğraf gönderdi. Vücudu hala güzeldi ama içimdeki öfke dinmemişti. "Bir anda eskisi gibi olabileceğimizi sanma, ben asla unutmam ve asla affetmem. İlk hatanda bunu karşına çıkaracağım." dedim.
Punchline buydu aslında. Oldukça basit. Unutmayacağımı ve affetmeyeceğimi belirten bir mesaj. Mersin'deyken bana güzel bir meşgale çıkmıştı. Uğraşmaya başladım ancak kör uğraşmıyordum. Bir planım vardı. Çok gençti ve zekasıyla beni alt edebileceğini düşünüyordu. Tecrübenin karşısında iq değerinin hiçbir anlamı yoktur. Özellikle lisans hayatı kadınlarla dolu bir havuzda 7.5 sene sürmüş bir adam karşısında...
İçten içe işledim. Reklam ajanslarından birine kapağı atmak istiyordu. Oldukça bilinen ve eş başkanı tanıdığım bir arkadaşım olan bir ajansla tanıştırdım. Eş başkan olan arkadaşım da ajansı ne kadar biliniyorsa, o kadar abazaydı. "CV böyle hazırlanmaz, bir ara yüzyüze konuşalım cv'ni düzenleyelim." falan diyecek kadar abazaydı belki de... Adam başkan ama hala junior, stajyer sikmeye çalışıyor, diye düşünmüştüm.
İstanbul'a döndüğüm gün görüştük. "Ama bak reglim ihihihi." falan dedi hatta görüşmemizden önce. Onunla yatmayacaktım, ama onu ağlatacaktım. Gecenin planı buydu.
Daha çok toy olduğu için ot içmeyi seviyordu. Hatta onu bile iyi yaptığını belirtircesine kendisine, o akşam ot içip içmek istemediğini, bir gün öncesinden sorduğumda "Nerenin otu?" diye sormuştu.
Geldi. Geç kaldı hatta bayağı. "Çok kötüyüm, hiçbir şey yemedim ve anti depresan içtim. İçki içmek istemiyorum." dedi. Arada benden bir iki yudum bira otlandı, shot ısmarladım. Muhabbetler kesilip telefonlar dışarı çıkmaya başlayınca döndüm;
"Kalkalım mı?"
"Olur, ben de arkadaşıma geçerim."
"Ha ot içmeyecek misin?"
"Aa ot varsa gelirim tabii. Bana mı vereceksin sizde mi içeceğiz?"
Hafifçe öne eğildim, yüzümde en sevdiğim gülümseme...
"Ot yok, hiçbir yere de gelmiyorsun. Bu çıkarcı ve sinsi halinle seni burada bile istemiyorum. İstediğin an gidebilirsin. Bir daha görüşmeyeceğiz."
Ya, nasıl yani, falan demeye kalmadan bunun bir plandan ibaret olduğunu ve zaten uçaktan inip mahalleye geldiğim an düzüştüğümü, kendisiyle yatmak için buraya çağırmadığımı anlattım. Şok oldu. "Sen her istediğini böyle kullanabileceğini sanıyordun sanırım." diye devam ettim. O 3 ayda biriktirdiği özgüven yerle yeksan oldu. Gözleri doldu. "Ah, bir dakika. Hemen gitmesen olur mu?" dedim.
Garson kızı yanıma çağırdım. İşin güzel tarafı garson kızlar bana sarıla sarıla etrafımda salınıyorlardı o güzel akşam. Bir şarkı istedim, göz yaşlarını gördükten sonra.
"Red Eyes and Tears"
Ben bi' tuvalete gidip geliyorum, dedim. Şorul şorul işedim. Şarkı bitti.
"Tamam, şimdi gidebilirsin, güle güle." dedim.
Siktir oldu gitti. Sigaramdan bir nefes alıp, "İstanbul'a geri döndüm." diyerek nefes verdim. Sırıtıyordum...










23 Kasım 2014 Pazar

Yıllar önce roman kahramanı olarak yarattığım adamın hayatını yaşıyorum.

2010'a girmeden hemen önceydi... Okulu bırakmayı planlıyordum. Yazarlıktan para kazanacağımı düşünecek kadar da saftım. Hoş, kazanmadım değil ancak ana işimin bu olacağını düşünüyordum. Aileme durumu anlattığımda içim cız etmişti. "Tamam oğlum. İstersen sınava tekrar girersin. Biz senin mutlu olmanı istiyoruz."
Bırakamadım okulu, bu cevabı aldıktan sonra. Dedim iyi ya da kötü, 4 sene emek verildi bana. Şimdi bırakılmaz. Ancak yazmayı da bırakmadım. Her gece bir şişe köpek öldüren ya da rezalet bir vodka eşliğinde yazmaya devam ettim. Bir roman yazacağım, dedim. Yaklaşık 100 sayfaya ulaşmıştım. Sonra ne mi oldu? Judith'le tanıştım. Güzeldi Judith. Eğlenmiştik de... Sonra kayboldu, sıradan senaryo.
O ara bilgisayarım da perte çıktı. Hiç yedek almamıştım. Dangalaklık işte... Kullansana Dropbox, Google Drive ya da benzerini?! Uçtu gitti roman. 100 sayfalık emek çöpe gitti.
Tasvir ettiğim, hatta akabinde Kenan Yarar ustayla da paylaştığım ve fikirlerini aldığım karakter bir çevirmendi. Evden çalışan, alkol problemleri olan, geçmişiyle yaşamaktan sıkılan bir çevirmen... Aslında olmak istediğim adamı tasvir etmiştim belki de. Sadece yazar değil de, çevirmen.
Bugün fark ettim. O adam oldum. Son bir haftada. Elimde çevirmem gereken metinler, her sabah kahveyle bilgisayar başına, dümdüz.
Yoğun çalış, üç dört saat. Soluğu barda al. Bardan çık, yalnız çıktıysan iki bira daha içip uyu, 12 saat kadar. Yalnız çıkmadıysan ikişer bira al. Seviş ve daha az uyu.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Deftones - Katatonia Konseri, Yıllardan 2006

8 seneden fazla geçmiş üzerinden.
İstanbul'a attığım ilk adım olduğu için, benim nazarımda bambaşka bir değeri vardı bu konserin. Düşünsene, hayatını etkileyecek sınav geride kalmış ve "Siz değil, ben kazandım." diyebilecek bir konuma gelmişsin. Az çok eminsin, ortalamanın üzerinde bir okulda veya bölümde soluğu alacağından. Dünya, senin için güzel. Dünya, senin keyfin etrafına kurulu, sadece bir yaz için bile olsa.
Yedikule Zindanları'nda gerçekleşmişti bu konser. O dönem birlikte çaldığımız bir grup vardı Mersin'den. Grup da değil, arkadaş ortamı. 4 kişiydik biz. Ben, Yusuf, Murat, Ferhat. Grubun adını verirsem, bu yazıyı okuyan herkesin yaptığı gibi grubun adını Youtube'a yazacak ve rezil video'larımızdan biriyle karşılaşacaksınız. Evet, müzik bu değildi, ancak konser buydu. Ben, Yusuf, Murat, tuttuk İstanbul'un yolunu. Kalacağımız, gideceğimiz yerler ayrıydı ama "Konserde buluşuruz."
16 yaşında, geleceğinden az çok emin bir şekilde İstanbul'a inen bir karakterdim. Sırtımda bir haftalık çamaşırlarımı ve kot, t-shirt'lerimi barındıran bir çanta ve başka hiçbir şeyim yok. Ablam ağırladı beni tabii ki... Beşiktaş'ta bir ev, güzel bir konser ve ardından o zamanki hayalim olan İstanbul'u soluyabileceğim tam bir hafta.
Adını hatırlamadığım İstanbullu bir iki kadınla flörtleşiyordum. Bir tanesiyle, Galatasaray Lisesi'ni hemen geçince solda olan, o zamanlar ismi South Park olan barda buluşmuştum. Adresi belki de yanlış hatırlıyorum, emin değilim. Ben bir iki bira içtim, o bir iki çay kahve, dağıldık.
Akabinde, ertesi günü ikinci kadınla buluşmuştum. Karınca, isimli saçma sapan bir nargile kafedeydik. Punk ve emo kadınların, 25 yaşındaki çok metalci abilerle takıldığı bir mekandı. Oradan kalkıp, Büyükparmakkapı Sokak'ta başka bir nargileciye gitmiştik, daha sonra oraya alkol de geldi ama adını hatırlamıyorum, cidden. Çoktan kapanmıştır zaten, bu bahsettiğim yerler, muhtemelen.
Nihayetinde dayanamayıp içmeye karar vermişlerdi ve Katharsis'in kapısında bitmiştik. Katharsis Eyüp yaş, kimlik falan sormaz, demişlerdi, Eyüp sordu. Ona rağmen "Çaktırmadan için." dedi, içtik. Bir anda şimşekler patlamaya başladı. Gündüzün beşi bile değildi saat ancak ben sarhoş olmaya başlamıştım. Kızlarsa kendi aralarında öpüşmeye... French kiss, belki daha da fazlası. Lezbiyen ya da bi seksüel değillerdi ancak onların öpüşmesini izlemekten büyük keyif almıştım.
Benim, gülücüğe odaklanmalı ve asla skorla sonlanmayan fantezilerimi bir kenara bırakırsak, hala saklarım bu bileti. Konserin kendisi değil, belli ki, içinde bulunduğum dönem çok şey ifade etmiş bana zamanında.
Ha konserde ne mi oldu?
Bir kadını konser boyu kestim. O bana bakmamıştı sanırım ama çok güzeldi. Çilekeş'in gitaristinin sevgilisi olduğunu bilmiyordum.
Ha bir de kafası kıyak bir hatun götümü avuçlamıştı. Tacize uğramaktan keyif almıştım, hatun güzel olmasa da. Ehe.

3 Ekim 2014 Cuma

"All of this Could've Been Yours" - Burgaz'dan bölüm 2

Darlanan bünyenin ihtiyaçları bellidir. Bedava seks, parayla tatil ya da alabildiğine alkol.
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...

Soluğu kaçınca almak - Burgaz'dan bölüm 1

Neden burada olduğumu hiç sormadım kendime.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.

12 Eylül 2014 Cuma

Gidiyorum.

Beklenen oldu ve vizem çıktı. 8 ay içerisinde kullanmam gereken 1.5 senelik bir çalışma izni. Cepte yok, elde yok, kadın yok, arkadaş yok. Olan mevzuat belli. Gidiyorum. Şunun şurasında maksimum 1.5 ay var. İşi bile bulmadan basıp giderim 1.5 ay sonunda.
Avustralya beni beklemiyor, ben Avustralya'ya gitmeyi bekliyorum orası ayrı konu da; neden, diye sormak için geç artık. Tekrarlıyorum, ne kadınım var artık, ne de işim. Keskin çizgilerle yaşamanın eşdeğeri her zaman nettir: ipin üzerinde yürümek. Bunu ben seçmedim, ancak etrafımdaki etmenler beni buna itti. Eskiden affetme, bağışlama, toparlama, tamir etme gibi yetilerim vardı; özellikle de konu insan olduğu zaman. Artık yok. Siktirin gidin lan, da demiyorum gerçi. Artık dümdüz hayatımdan siliyorum, tıpkı birkaç saat önce bugün beni sattığı için sildiğim kadında olduğu gibi, tıpkı hayatıma yaptığı müdahaleden ötürü hayatımdan def ettiğim -ve zamanında uğruna Avustralya vize başvurusuna giriştiğim- eski sevgilime yaptığım gibi. Ya da tıpkı bahsettiğim eski sevgilime arkamdan konuşan 10 yıllık arkadaşımı silip attığım gibi.
"Ben" diye cümleye başlayan o kadar çok adam tanıdım ki son bir ayda... Hepsi çok konuşuyordu, hepsi boş konuşuyordu ve hiç biri bir sike derman olmazdı. Kadınlar? Evet, bu şekilde konuşan kadınlarla da tanıştım ancak siz buna cinsiyetçi yaklaşım deseniz de, o kadınları yazmak pek de sikimde değil çünkü kovalaması her zaman kolay oldu onları.
10 gün boyunca hepinizin hayali olan işi yaptım ben. Bar işlettim. 2 aydır aksatmadan her gün gittiğim barı işlettim. Nasıl mı oldu? İşletmecisi "Abim" dediğim adamdı ve işletmeci tatile gidince bar bana kaldı. Evimden farksız, her noktasını kanıksadığım ve benimsediğim bar benim oldu. O 10 gündü işte, önceki paragraf başında bahsettiğim adamlarla tanıştığım zaman dilimi. İşimi ne mi yaptım? Kadınım için Avustralya'ya gitmeye karar verdiğim gün istifa etmiştim zaten, bar konusunda da profesyonel bir anlaşma yaptığımız için, bara başladığım gün işimi bıraktım.
Hayatın küçük sürprizi ise basit oldu bana. Esas işletmeci tatilden döndüğü akşam, gelen mail ile Avustralya'ya yaptığım 1.5 senelik çalışma izni başvurusunun kabul edildiğini öğrendim. Ben, gidiyorum artık. Ama kör, ama gören gözlerle... Önümüzdeki bir, bir buçuk ayı iş başvurusuyla geçireceğim. İş bulamazsam da, basıp kaçacağım.
Kalanlara selam olsun, yerin yedi kat altında görüşmek üzere...

Not: Facebook sayfamı daha fazla leş hale getirmemek için, şöyle bir blog açtım. Yazarken dinlediğim her şeyi paylaşıyorum, bilginize.
http://mattlistensto.blogspot.com

19 Haziran 2014 Perşembe

Gitmek kolaydır, son çare olarak.

Aklımda uzun zaman boyunca tilkiler dolaştı durdu. Gitmeliyim, kaçmalıyım, ülkeyi terk etmeliyim... Cehennemin dünya üzerinde yaklaşabileceği en zirve noktada yaşıyoruz, o konuda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.
Kaçma planlarımın hiç biri için maddi ya da diploma bazında durumum yeterli olmadı. Diploma da bir sömestr ertelenince, bambaşka bir sektöre yöneldim. Diplomayı aldıktan sonra bile yurtdışında "mühendis" olarak çalışmak üzere gelen (şantiye) tekliflere kulaklarımı tıkadım. Çünkü güzel bir sektördeydim, kendimi ifade edebiliyordum, keyif alıyordum. Ardından şartlar çok daha iyi yönde olgunlaştı ve "Tanrının olmamı istediği yerdeyim." diyerek imzayı çaktım Lincoln misali...
Geçen hafta bir iş teklifi aldım. Yabancı bir şirket. Tüm reklam işlerini de kendi içinde halletmek isteyen, orta halli bir yer. İki Türk yatırımcı, dünyanın her yerine açılan birbirinden güzel dekorasyona sahip ofisler. Kontakt kurduğum kişi Almanya'daki P.M.'di. Aylar önce yaptığım iş başvurusu sebebiyle benimle görüşmek istemişti.
Görüşme boyu sorumsuzca davrandım. Skype'taydık. Viskimi yudumlayarak, sigaramı tellendirerek yaptım görüşmeyi. Üstüne, pozisyonun İstanbul ofisi için olduğunu duyduğumda "Şu an halimden gayet memnunum. Benim tekrar iş değiştirmem için en azından yurtdışı sözü almam ya da direkt yurtdışı pozisyonu için sizinle görüşüyor olmam lazım." dedim. Bu kadar lakayıtlığın ardından, görüşme sonrası kuzenim Mert'le içerken aklıma geldi; sürekli seyahat vaat ediyorlardı. Berlin, San Francisco, Odessa... Biraz pişman oldum, hem bulunduğum tavır hem de sunulma potansiyeli olan olanaklar sebebiyle.
Bugün de negatif yanıt geldi... "Tecrüben ve yeteneklerin bizim için yeterli ancak karakter olarak bize uygun olduğunu düşünmüyoruz. Bulunduğun yerde çok daha iyi iş çıkaracağını düşünüyoruz."
Yüzde yüz haklıydı, sekizde sekiz hatalıydım. Tam bir it gibi davranmıştım çünkü özgüvenim çok yüksekti, geçirdiğim gün, ağzı açık izlemesini sağladığım müşteri sebebiyle. Donald Draper gibi hissediyordum.
Ret yanıtını daha almadan, gün içinde geçen seneyi düşündüm. Ne zaman geçen senemi düşünsem, kendimi iyi hissederim. Sadakat ve kardeşliğin hat safhada olduğu bir ajansta çalışıyorum şu an. Dolayısıyla iş değiştirmek, hele de Türkiye içinde aklımın ucundan geçmez. Ancak yaşadığım ikilem o kadar büyük ki, özellikle geçen sene yurtdışına salyalarını akıtacak kadar takık bir bulldog olduğum düşünüldüğünde... Çünkü şartlarım rezaletti, herkesten, her şeyden nefret ediyordum. İntiharın eşiğine defalarca gelmiş bir adamdım ben. Keyfe keder değil, kedere keder içiyordum. Ötesi olmayabilir.
Ben istemez miyim hayatımı kurtarayım, tabii ki isterim. Fakat keyfi yerinde olunca insanın, kalkıp gidesi de gelmiyor işte; belki bu son şansımdı, diye düşünse de. Böyle şekiller...

10 Haziran 2014 Salı

"Ben düşündüğünüz gibi bir adam değilim."

Başlıktaki cümleyi bambaşka bir adam sarf etseydi ve bu adam, rol modellerinizden biri olsaydı eminim Instagram albümlerinizin baş köşesine, gerek el yazısıyla, gerek satırlarıyla yerleşir ve tahtı bırakmazdı. Evet, bunu ben söyledim. Beni okuduğunu ve benimle aynı olduğunu söyleyen, ardından da umarsızca "Sevgilim var, birlikte yaramazlık yapabilir miyiz?" sorusunu soran bir kadına.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; bu satırlarda ya da ZSD'de* kendimi çok yanlış tanıttığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."

*zsd: Zamparanın Seyir Defteri'dir. zamparaninseyirdefteri.tumblr.com 'da ikamet eder.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

"Öfke yangınlarından kurtulsan" ya da "Superman"

Bazen, 25 yaşıma geldiğim halde neden ergen gibi davrandığımı sorgularım. Cevap basittir, etrafımdakiler... Çünkü suçu etrafımdakilere atmak her zaman keyif verici, bonzai misali, beni sorunlarımdan uzak tutandır. Halbuki o sırada bir ego savaşı veriyorumdur.
Bugün iki ayrı örneğini yaşadım ki topu, topuk pasıyla size bırakmakta sakınca görmüyorum. Önce Alev dürttü. Doğumgünü hasebiyle İstanbul'a geliyormuş. Alev=mahallemizde oturan bir kadın. Dışarı çıkmış olmak için dışarı çıkmaktı amacım, malum, günlerden cumartesi ki eski ev arkadaşım aynı zamanda kuzenim olan Mert'in çok güzel bir sözü vardır: "Hafta sonu ne kadar kötü geçerse hafta da bir o kadar pis olur." Halbuki evde mutluydum, bir video oyununa kaptırmıştım kendimi.
"Çıkayım mı ben şimdi ne yapayım?"
"Çık, havuzun oraya gel."
Bahariye Caddesi'nin sonunda bir havuz vardır. Eski havuz veya... Bunu da Alev öğretmişti bana, gençler falan takılıyor, diye. Bir elimde bira şişesi, ötekinde sigara, başladım arşınlamaya Kadıköy'ün meşhur caddesini. Vardığımda biram bitmişti. Alev'i aradım, açmadı. Bakkala girip bir bira aldım, bakkaldan uzaklaşıp siyah poşeti çöpe atınca tekrar aradım Alev'i, "Barlar sokağının sonuna gel." dedi. Barlar sokağının sonuna gittim, yolumu güç bela bularak. Punk'lar ve bilimum evsiz hippie'lerle doluydu ortalık. Tekrar aradım, "Neredesiniz?" demeye... "Havuza geçiyoruz havuza gel." dedi ve kıkırdadı. Neden kıkırdadığını bilmiyordum, aslına bakarsanız neden dışarı çıktığımı da bilmiyordum.
"Yarım saat sonra ararım." dedim ve bir bara oturdum, Kadife Sokak'ta. Alev'in bir ilgi orospusu gibi davranması çok koymamıştı, zaten hippie ya da hipster, onun arkadaşlarıyla anlaşamayacağıma emindim. Belki yabancı arkadaşlarından vajinası olan birini düşürüp geceyi bende patlatarak bitiririm, diye düşündüğüm için gidiyordum doğum günü partisine.
Oturduğum bar boştu. Dün tanışmıştım o barla. Not defterimi çıkardım, karalamaya başladım. Boyuna yazmaya odaklanmıştım, bir mesaj geldi.
DİLARA: Sen dengesizsin ve hastasın.
(Mesaj tam olarak bu değildi ancak konuşmanın özeti buydu) Mevzu bahis dilara (baş harfini bilerek küçük yazıyorum) ki 24 saat içinde "Bir süre görüşmesek iyi olur." ve "Seni özlüyorum çünkü boktan bir adamsın." diyen kadın. Feleğim şaşırdı. Yalnızdım, yalnız başıma içiyordum. Küfretmeye başladım.
"Dilara, siktir git."
"Dilara, siktir olup gidiyordun hani?"
Sana karşı duygularımı, ergen hevesi şeklinde geçiştiremezsin; dediği an gözlerim kanamaya başladı.
"DİLARA, SİKTİR GİT."
"Sınırlarımı zorlama, bulunduğun yere gelir, seni rezil ederim." dedi. "Gel, Woodstock'tayım." dedim. Woodstock'ta da değildim ya neyse... Geldiğini de sanmıyorum.
Ben iyi bir adamdım aslında. Ancak ruh hastalarının arasında büyüye büyüye, hasta bir adam haline geldim. Final? Eve geldim. "Siktirin gidin lan, hepiniz siktirin gidin." repliği Behzat Ç.'den ve "Bak" parçası Pilli Bebek'ten aklımda...
Ne güzeldir yalnızlık, tercihin olduğu zaman... Ne güzeldir umursamamak, tercih dahilinde olduğu zaman... Dilara da aransın dursun Woodstock'ı veya Alev de kutlasın doğumgününü. Dedim ya, sikime kadar. İyidir böyle.

8 Nisan 2014 Salı

True Detective üzerine...

Burada dizinin kritiğini yapıp, sekiz bölümün sekizinden de ne kadar etkilendiğimi anlatarak kafa düzmeyeceğim elbette. Ancak, fena bir iz bıraktı, gerek Rust'ın hikayesi, gerek Marty'nin tavırları, gerek de soundtrack'i ile...
İşin ilginci, maskülen olduğu için eleştiri oklarının hedefi olan dizide iki ana karakter, iki erkek de yeteri kadar "iyi" değil. İkisi de bencil, egoist, hasta... Dolayısıyla herkeste Rust'tan birazcık, Marty'den birazcık mevcut. Yazının devamı biraz spoiler içeriyor, dolayısıyla okumasanız daha iyi.
Her erkek Marty kadar aldatır, Rust kadar uzaklaştırır.
Her erkek Marty kadar sever, Rust kadar özler.
Her erkeğin Marty'ninki kadar mutlu bir aile hayatı, Rust'ınki kadar da kaybettikleri vardır.
Gelgelelim, "Bu yaştayken, 90'larda yaşıyor olmak isterdim." demiştim sıkça. O havayı bana yaşattığı için bile teşekkür edebilirim yapımcılara. Üstelik, en "yaşanmaz" yerlerden biri olan Amerika'da, hatta; Amerika'nın güney sınırında. Evet, Amerika'da çok zengin bir hayat süreceksem California'da, kendimi idame ettirebileceksem New Orleans ya da Texas'ta yaşamak isterdim.
Diziyle ilgili asla unutmayacağım ayrıntının da kendi hayatımdan çıkması, benim narsistliğim olsa gerek; ama çok hoşuma gitti.
"Ben Rust'ı sana benzetiyorum: histerik hareketleri, doğasını kabullenişi vs. Korkutucu ve bir o kadar da çekici."
Diziyle ilgili tweet attığımı gören bir kadının gönderdiği mesajdı. Şöyle bitirelim iyisi mi...
"When the last light warms the rocks,
And the rattlesnakes unfold,
Mountain cats will come to drag away your bones."


24 Şubat 2014 Pazartesi

Bir Kadıköy Ballad'ı

Uzun zamandır, cümle şeklinde ismi olan gruplara karşı mesafeli durdum. Hepsi birbirinin kopyası olacakmış gibi bir izlenim bırakıyorlardı bende. Sonra Karga'da yazmaya başladım. Derginin 7. yaşgününde, bize birer cd hediye ettiler. İsmi "Kompile Karga Vol. 4"
Bu tip bir döküman, dergi ya da benzer içerik elime geçtiğinde hemen eve gidip tüketmek gibi bir huyum vardır. Eve gider gitmez, o zamanki sevgilim (evet benim bi' ara sevgilim oldu, yakın zamanda da gitti, o başka bi' hikaye, belki de bu hikaye, bakarız...) ile kanepeye oturup, cd'yi dinlemeye başladık. Tınılar harikaydı, hatta sık sık dalga geçtiğim Mabel Matiz'in parçası bile harikaydı. Ama bir şarkı, çok ilgimi çekmişti. Büyük Ev Ablukada'nın şarkısı sanmıştım başlangıçta. Değilmiş. "Halimden Konan Anlar"...
Kendime Çaylar, parçanın adıydı. Akustik versiyondu. Tekrar tekrar dinledim, birinde bile çay koyup içmeden... Tombul şişeleri yuvarlıyor, kafamı dinliyordum aslında parçayla.
Youtube'da olmadığını gördüğüm an, biraz garipti. Youtube'daki normal versiyonu dinleyince parçadan çok soğumuştum. Belki de o "chill out" tını hoşuma gittiği için şarkıyı çok sevmiştim. Bilemedim. Uzun bir süre de dinlemedim.
Grubun albümünü bile rafa kaldırmıştım ki, bir ayrılık daha yaşadım. Behzat Ç.'de geçen harika bir replik vardır, "Her temas iz bırakır." Bıraktı. Beni bırakırken bende bir iz bıraktı. Geçtiğimiz hafta, ayrılıktan önce kendimle ilgili uydurduğum bir laf vardı, yazamamıştım. Unutkanlık...
"I was made of scars, I've left one at each woman I've been with."
İletiyi yazdım. Ekrana baktım biraz. Parça aklıma geldi. Youtube'u açtım, o ballad halini dinlemek için. Tekrar tekrar, bıkmadan, usanmadan dinledim. Ofiste metin yazarken, sigaraya çıktığımda kendi başıma kulaklıklarımı takıp, ara ara sinirlenip, ara ara sakinleşip. Parçanın bana bir şey ifade edebilmesi için, bir şey hissetmek zorunda olduğumu fark ettim. Yağmurlu bir pazartesi günüydü, içmeyi planlıyordum evde. Ablamla piyano çalışmaktan vazgeçip eve gittim. Kendi fare deliğimdeydim, kendi soundtrack'lerimden biriyle...
"Dışarda çok ses var, içerde uzay, 
Kendime çaylar demliyorum. 
Arkada kaldı gömdüğüm hikayeler, 
Çiçek asfalttan çıkar yüzüm güler." 

14 Şubat 2014 Cuma

The Sopranos Üzerine...

Uzun zamandır merak ettiğim bir konu var.
Şimdiye kadar hep, 90'larda bu yaşımda, yaşamak istediğimi söylemiştim. Söyledim, lafta kaldı, eh; zaman makinası da yok, anca filmlerden, müzikten ve televizyonda hafızamda kalanlardan dolayı hatırlayabilmiştim o dönemi. Şimdiyse her şeye bir tık ile ulaşabiliyoruz. Hatta ve hatta, bu "bir tık meselesi" benim gibi "sosyal medya uzmanları" kattı sektöre, yeni bir iş kolu açıldı.
Dönelim merak ettiğim konuya... Ben bu kadar zamandır 90'lardan bahsettiğim halde, Oz'un ardından neden Sopranos'u patlatmamışım ki? İzlenebilecek yegane dizi benim için bu aralar. Düzenli takip ettiklerimi bile ekip, bir bölüm Sopranos açıyorum. Atmosfer ve müziğin tandansı, İtalyan kültürüyle harmanlanınca benim de karşıma ekran başında kilitleneceğim bir yapıt çıkıyor. James Gandolfini'yi gördükçe, içim bir fena oluyor, orası ayrı ama; şimdinin dizileriyle karşılaştırıldığında bütçe yönünden zayıf değil; çok zayıf, not bakımındansa iyi değil; pek iyi bir yapımmış bu.
Ailenizle izlediğiniz diziler vardı bir zamanlar. Herkes ekran başına kilitlenir, yayın saatinin gelmesini beklerdi. O sırada çaylar, çorbalar, çekirdekler; bir nevi "üç ç". Neredeyse 10 senedir geçerli değil benim için bu, ancak hakikaten yudumlanacağım bir iki şeyi alıp, ekran karşısına geçmek ve izlemek, beni ne kadar tatmin ediyor asla bilemezsiniz.
Bugün 12'ye yaklaşıyordu saat, eve geldiğimde. Yorgunluk, can sıkıntısı, uykusuzluk dinlemeden, açıverdim bir bölüm. Evet, The Sopranos ve rahmetli James Gandolfini; benim konuğum olmuştu artık, 3. sezonunda.
Ne diyelim, her şeyin iyisini HBO bilir.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Lanet olası kediler...

Birazdan karşı karşıya kalacağınız yazı, sinirlerinizi bozabileceği gibi, bana küfretmenize de sebep olabilir. Benim için hava hoş, her türlü...
Belli şeylere karşı mesafeli oldum hep. Bu bir ideoloji, tercih, canlı; olabilirdi. Tabii ki haksızlığa karşı dik durmaya çalıştım. Gerek kendi adıma, gerek yakın olduklarım adına, gerekse mesafeli olduklarım adına. Örneğin, benim için kediler ile homoseksüeller bu potaya girebilir. Olsalar da olur, olmasalar da olur. "Ay iki kedi olsa da oynasak?" veya "Off keşke gay arkadaşımız olsa, muhabbetini dinleyerek güleriz." gibi cümleler kurmadım hayatım boyunca. Yani, olsalar da olur, olmasalar da... Fakat kendini savunamayacak pozisyonda olan bir kediye tekme atan herifi de, cinsel tercihi ya da yaradılışı toplumsal değerlere ters düştüğü için gay'lere karşı ellerinde sopayla yürüyen esnafı da hep sikmek istemişimdir. Veya sike sike öldürmek... Suratlarına, işaret ve orta parmağımın arasına yerleştirdiğim bir jiletle tokat atmak istediğim de doğrudur. Ağır Roman filminin bize öğrettikleri...
Yaklaşık iki aydır ise, kedilerle başım dertte. Onlardan nefret etme aşamasına geldim.
Eve taşındığım gün, sadece bir yatağım vardı. Cumartesi günüydü, akşam dışarı çıktım. Şimdiye kadar her zaman kaldığım yerlerde gerek komşu, gerek güvenlik, gerekse gerizekalı ev arkadaşlarım sebebiyle problemlerim oldu. Hepsini ardımda bıraktığımı ve tek başıma bir hayat kurduğumu düşündüğüm gün; dışarı çıktım. Kapının kilidini açtım, elimdeki poşeti yere bıraktım ve bir tıkırtı duydum. İçeriden geliyordu. Parmaklarımın arasına anahtarlarımı geçirip, "Laaan!" diye bağırarak içeri girdim. Bir kediydi. Lanet olası bir kedi...
Mutfağın filtresini takmamış olduğum için evin içine, apartman boşluğundan dalan bir kedi; sinire kesmeme, dizlerimin titremesine sebep olmuştu. Ama bununla bitmedi tabii ki. Apartman boşluğuna girmelerini sağlayan, tellerin arasındaki boşluktu. Minik bir boşluk, veya; yırtılma diyelim biz ona. O kısmı kiremitlerle kapattım. Yüzsüz mahalle kedileri, bahçe katında olan evimden içeri dalamasınlar diye; pencerelerime de tel filtre yaptırdım. Her şey harikaydı. Ama içinde bulunduğum güvensizlik duygusu, belam olan kedilere de çıkışmama sebep oluyordu.
Apartman boşluğu ile denediler şanslarını ilk. Ama ne deneme... Kiremitleri devirmeye çalıştılar, deviremediler, ferforjla çarpışan kiremit, yatağa girmiş olan benim bir anda elimde ekmek bıçağıyla bahçe kapısına yönelmemi sağlamıştı bile. Kediler, diyip yatağa dönmüştüm.
Bir de, hala pencereden içeri girebileceklerini sandıkları için; pencerenin önündeki ferforja, tellere salça oluyorlardı. Hepsinde uyandım, "Noluyor lan!" diye bağırarak.
Araştırmaya başladım. Elektronik cihazlar vardı, kedi köpek kovucu cinsten. Fikrin ne kadar aptalca olduğunu ise eniştem belirtti. Sonuçta, cihazın yapacağı yüksek frekanslı gürültü; hem beni, hem de apartmanda yaşayan diğer kedi köpeği etkileyecekti. Çözümün ne olduğunu hala bilmiyorum. Hiç birine zarar vermek istemiyorum, ama; beni de rahat bırakın ulan artık.

28 Ocak 2014 Salı

Düşkün değil, düşmüşün anıları 15

Hayatım bitiyor.
Modern zamanların uygun tanımı sanırım tükenmişlik sendromu. Bu sendromun semptomlarını gösteriyor olduğumu sanmam, ancak gösterip de vermeyen kadınlar gibi; gösterip de vermeyen işverenlerle karşı karşıyaymışım gibi hissediyorum. Çünkü ne zaman bir işi gerçekten çok istesem, olmayacağı hissiyatına kapılıyorum. Evden çalışmamı bile uygun bulan bir yer vardı, oldu mu olmadı mı ben bile bilmiyorum mesela. 3 hafta önce görüştüğüm İK profesyoneli, görüştüğümüz gün işten çıkarılmış. Dolayısıyla değerlendirmeler sıfırdan başlamış, mış, mış...
Pazartesi günü, gerçek bir Mad Man idim. Takım elbise, sıfırlanmış sakal, parlak saçlar ve dik duran, özgüveni yüksek, paltolu bir adam. Görüşme olumlu geçti, fazlasıyla istediğim bir işti. Haftaortasına kadar haber vereceğini söyledi konuştuğum kadın. Mail bildirimini her aldığımda kalp ritmim yükseliyor mesela.
Ne oluyor bana, hiç bilmiyorum. Ama aklıma geldikçe midem bulanıyor. Kötü haberi aldığım an rahatlayacağımı da sanmıyorum, rakıya gömülürüm muhtemelen. İşsizlik de değil aklımı taktığım. Ama yüzüp yüzüp kuyruğuna gelip, erken boşalmak ihtimali sinirimi bozan.
Hayallerimdeki iş, olur mu olmaz mı bilinmez. Ama hayallerimdeki iş işte... Alkol almadan uyuyabileceğimi sanmıyorum. Bu yüzden de, içmek güzel.

26 Ocak 2014 Pazar

"En yakın arkadaşa açık mektup"

lan sen var ya,
sen hayatımda en yakınım olan tek piçtin. "halley ister misin" diye sorar, evet yanıtını verdiğimde "git al o zaman." derdin. beni siktir et, okulu bile satıp basar giderdin cuma günleri, iddaa kuponu doldurmaya, ardından "piçlere bak, 2 çay içtiler 5 saat oturdular" denilen bir çay bahçesine.
sonra dağıldık, üniversite sınavı (şimdi bebeler anlamaz, bizim için mevzu öss idi, fakat onlar için isim beş yüz kez değişti.)
sıkıntıların olduğu belliydi, kırıkkale'de tıp okumaya başladığın gün msn üzerinden kamera aracılığıyla konuşmuştuk, bi internet kafedeydin. dikiş tutturamayıp, yurdumuza döndün. yatay geçiş, cart curt ayarladın bi şekilde ve soluğu mersin'de aldın. ben o sıralar yoktum, sallamıyordum, hatta sallamayan bir ergendim.
sonra bir haber geldi 1.5 sene önce, sen gitmiştin.
bir bitmemiş şantiyedeydin, mersin'de. tanıştığımız şehirde. gittin bi sikik mezitli tepesine. buldun bir bitmemiş şantiye ve bıraktın kendini aşağıya.
kenan, sen benim lisedeki tek arkadaşımdın.
ulan ben senin olmayan doktorluğunun amına koyayım, daha konuşacaktık be kenan. daha çok şey konuşacaktık. o senin yanık olduğun, hesapta kanser merve'nin memesinden, merve'nin kankası dilara'nın beni nasıl siktir ettiğine, lombak dergisinin neden hala çıkmadığına kadar çok şey konuşacaktık. sen osman olacaktın, ben herhangi bir karakter...
zamansız gittin piç. seni suçlamıyorum, kendimi suçluyorum. omzuma bir yük daha ekledin lan. çünkü ben kadınlar, içki ve uyuşturucunun dibini yaşamaya çalışırken sen orada yaşam mücadelesi veriyordun. seni hiç siklemedim, suçlu benim kenan.
bunu asla reddetmedim.
eğer ki ölümden sonra bi hayat varsa ve sen bunları okuyabiliyorsan, tebessüm etmeni tek bir şekilde sağlayabilirim piç kurusu: dilara'ya gömçürdüm. iyi bak lan kendine.

21 Ocak 2014 Salı

Düşkün değil, düşmüşün anıları 14

O kadar iyi niyetli insanlar vardı ki burada, aile sağlık merkezinden alacağınız saçma sapan bir rapor sebebiyle bile size rapor izni verebilirlerdi fakat ben dalgalar arasında savruluyordum. Çoğu sabah, işe gitmemek için 40 tane sebebim olmasına rağmen (fatura, devlet dairesi vs) sadece "İşler yürüsün, ben olmadan zorlanırlar" diyerek işe gittim küfrede küfrede. Hepsi son bir ay içinde oluyor belki. Zorlanmıyordum, ama sevmiyordum da. Zaman zaman ajansçılık, zaman zaman kurumsalcılık oynayan tipler vardı. Konuşamadığım cinsten, garip insanlardı.
İstifa mektubumu vermek isterdim, ama işler artık öyle ilerlemiyormuş. Önce yöneticimle, ardından İK ile görüştüm. Personelini kaybedecek iki vampir gibi değil de, iki melek gibi yaklaştılar. "Peki, senin seçimin. Senin için ne yapabiliriz? Yapabileceğimiz hiç birşey yok mu?" dediler. Kendimi, kansere yakalanmış bir hasta gibi hissettim. Çok sevilen biri olduğumu da sanmıyorum, belki formalite diyaloglarıydı lakin hoşuma gitti.
Adam gibi geldim, adam gibi gidiyorum; da diyemedim. Aysonu ayrılıyorum işimden. Sadece dört ay olmuştu. Maymun iştahlılığımın verdiği heyecan ve vaktim olmadığı için ertelediğim işlerimle geçen dört ay. Profesyonelliğin getirdiği kesinlikle bu değildi. Profesyonel biri, iş başvurularını yapar; iyi bir teklif aldığı anda uzayıverirdi. Bende görüşme vardı, ama iş teklifi yoktu. Ancak bazen öyle rahatsız hissedersiniz ki, içinizdeki karıncalanma, duvarları yıkma, dünyaları parçalama isteği uyandırır sizde. Benzerini yaşıyordum. Atmosferin ozon tabakasının delinmesi ya da etrafımdaki antipatik durumlar değildi tam olarak sebep, ancak tam olarak sebep maddi getiri de değildi.
Sadece, oraya ait olmadığımı düşünüyordum. O sektörden bahsetmiyorum, oradan bahsediyorum. Erken ayrılıyordum. Hatta o konuşma "Melis ben ayrılmak istiyorum" misali bir sevgili konuşmasını da andırmadı değil.
Önümde ne yeni bir iş, ne de bir gelir modeli vardı ama ayrılıyordum. Fakat o an, yaşadığım hafifliği tarif bile edemem. Belki kısa, belki uzun bir işsizlik dönemi geçireceğim ve çoğuna göre yanlış yaptım. Ama en azından, bu benim yolumdu.
Bir diğer deyişle, Frank Sinatra'dan My Way çalıyordu ofis kulaklıklarımda.

17 Ocak 2014 Cuma

Düşkün değil, düşmüşün anıları 13



Burayı takip edenlerin en sık sorduğu soru şuydu:
"Sen tek çocuk musun?"
Hayır, değilim; yani düşündüğünüz kadar şımartılmadım. El üstünde tutulmama sebebiyet verebilecek tek bir öğe vardı, o da ailenin soyadını devam ettirebilecek tek kişi olmamdı. Belli bir yaş baremine ulaştıktan sonra o özelliğim de pek bir halta yaramadı.
"Ben hiç sevilmedim." diyemem, çünkü gerçekten benim için canını dişine takabilecek bir aile ve benimle beraber savaşa gidebilecek bir arkadaş grubum var. Ben bile kendimi onlar kadar sevmiyorumdur.
Yaklaşık üç sene süren avare hatta Avarel hayatımın sonunda biriyle tanıştım. Ne ona benziyordu, ne de o dönemden kalan birine. Resmen, seviliyordum; ama bu sefer, sanki başka manada.
"Sana aşığım." cümlesini sadece bir kez duydum geçtiğimiz 25 sene boyunca. Onu söyleyen de kokainman bir kadındı. Aldığı yüksek dozda anti depresen - morfin kombinasyonu ve kokain sonucu söylemişti bunu bana. Ben de ciddiye almıştım. Aptalca...
Kendinizi ininden üç sene boyunca çıkmayan bir mağara adamı gibi düşünsenize. Güneşi, insanları, teknolojiyi görüyorsunuz bir anda. Ne hissederdiniz? Cevap veremiyorsunuz değil mi?
Ben de veremiyorum. Bir yandan severken sevilmenin (Tibet'te bir çeşmeye rastlamaktan farksız, en azından benim için) verdiği mutluluk, diğer yandan ise sanki gerçekten hiçbir şey hissedemiyormuşum izlenimine kapılmamın getirdiği mutsuzluk... Sonuç ne olur, bilinmez; ama sanırım dönemi en iyi anlatan parça aşağıda.

7 Ocak 2014 Salı

Düşkün değil, düşmüşün anıları 12

(Sosyal medya üzerine)

Eve geldiğimde yorgun değildim. Biraz alkole dadanmak istedi canım sadece, metrobüste uyuyakalacak gibi olsam da. Bir iki biram, biraz da viskim vardı. Birayı açtım, bilgisayarın karşısına oturdum.
Facebook'a girdim. Genelde zaman tünelini okumam, hatta ana sayfada gördüğüm haberlerin kaynaklarının sayısı onu geçmez. Çoğu arkadaşımın paylaşımları ve düğün, nişan, yeğen, kedi, köpek, gezi fotoğrafları yerine; 4chan kallaviliğinde paylaşımlara sahip sayfaların içerikleri görünüyor ana sayfamda ki bundan fazlasıyla memnunum. Ha bir de, genellikle son bir ayda tanıştığım ve tiksinmediğim insanların içerikleri...
Yüze yakın fotoğraf koymuştu.
Önceki gün düşünmüştüm, "Chat'te de offline görünsem mi acaba, bu sonu kavgayla biten reddedilişin ertesinde?" diye. Kavga ve reddediliş kısımlarında fazlasıyla alkollüymüşüm ki hatırlamıyordum bile, zaten bu "Offline Görün" seçeneğini çoktan tıkladığımı. Ne yaptığımı sorgulayıp, chat'i açtım. Herhangi bir şey yazmadım. Sadece sağ çerçevede görünmesiyle baş edemeyecek kadar egolarını yenemeyen bir adam olmak istemiyordum.
Fotoğrafları gördüğüm an, burada da sık sık bahsettiğim Revolver'ın "Fear Me" sahnesi arka planda dönüyor; ben müzik eşliğinde Jason Statham'ın tek kişilik monologunu dinliyordum.
Gizlemedim hiçbir yerden. Herhangi bir şekilde silmedim de.
Egolarla çarpışma vaktiydi, tekin bir savaş olacağını düşünüyordum. İki dakika bile sürmedi.
"Lan ne olacak, bunlarla uğraşacak ne vaktin ne halin kaldı. Yedin bitirdin kendini." dedim. Biradan bir fırt daha alıp sırıtarak ekrana bakmaya devam ettim.

28 Aralık 2013 Cumartesi

Düşkün değil, düşmüşün anıları 11



(Aşağıdaki yazı, Karga Mecmua tarafından reddedilmeyi bırak, kaale bile alınmamış yazılarımdan biridir. İki hafta önce gönderdim, hala ses seda yok. Ama siz buyrun, belki eğlenirsiniz.) 

“Çünkü benim duvarlarım çok kalın Melis, ben kötü bir adamım, benden uzak durmalısın.”
Şişkin egolarla doğmayız hiç birimiz.
Sadece çocukken diğerlerine göre biraz daha bencil ya da kıskanç oluruz. Ardından lise başlar. Özgüven eksikliği yaşayan ve bu yüzden içine kapanan çocuklar,  ya "psikopat" olur diğerlerinin gözünde, ya da "şamar oğlanı". Ama o çocuklar, küçük yaşta uzak durmaları gerektiğini fark ettikleri için, aslında benim çekeceğim sıkıntıların hiç birini çekmeyeceklerdir...(Dipnot: Günümüzde; Amerika'da 6. sınıf ile 10. sınıf arasında okuyan  her dört çocuktan biri, diğerleri tarafındankum torbasıolarak kullanılmaktadır.Amerika değiliz, fakat lise anılarından ve lise arkadaşlarından ötürü üniversiteyi farklı bir şehirde okumak için üniversite sınavı senesi geldiğinde canını dişine takan ve kötü anılarını geride bırakmak için gün sayan bir çok genç var ülkede. )
Üniversiteye kapağı attığımda, bir şeylerin değişeceğine inancım tamdı. (Hayatımız boyunca duyduğumuz en büyük yalanlar Bölüm 21: Üniversiteye bir kapağı at, ondan sonra rahatsın.)
Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Yurtta tanıştığım iki kafa açan Antakyalı arkadaşıma karşı mesafeyi koruyamamış ve onların neden kareli gömlek giydiklerinden, hazırlık sınıfındaki hangi kızlardan hoşlandıklarına kadar bilimum hikayeyi dinleyerek kendi kafamın içinde fillerin çiftleşmesine sebep olmuştum.
Ardından Yurtsever Cephe'den bir çocukla tanışmıştım. Davasını desteklemeyeceğimi söylediğim  halde bana attığı tiradları unutamam. Darlıyordu, boyuna. Çünkü becerememiştim, yine o her filme konu olan duvarları örememiştim etrafımda. En son, "Abi şimdi metal müzik, isyanın müziği değil midir? Türk bayrağını yeleklerine kazıyan faşistler ne yaptıklarının farkındalar mı ki?" dediğini duyduğumu hatırlıyorum.
Zamanla öğrendiğimi düşündüm. Her şeyi bildiğinizi ya da öğrendiğinizi sandığınız anlar olur hayatta... Genellikle bu anlar, minicik bir başarıyla yaşatırlar kendilerini; içinizde. Küçük bir başarı değil, küçük bir başarılar serisinden geçiyordum ve özgüvenim yükselmişti. Sonuçta okulumu yedi değil de, beş senede bitirebilecektim. Artık herkese samimi yaklaşmayacak, burnu biraz daha havada, daha mesafeli bir adam olacaktım.
Olamadım.
Yine herkesle bir anda samimi olan, Umut Sarıkaya'nın deyimiyle "Kızların en iyi arkadaşı Meriç" haline evrildim. Tek sıkıntı, etrafta "kız" yoktu. Ben herkesle konuşan ve iyi geçinen adamdım. İçimden gelmiyordu böyle bir yaratığa dönüşmek, ama seneler geçtikçe; alkollü olduğum gecelerin sayısı da artıyordu ve alkollüyken mutluydum. Alkollüyken taksiciyle Galatasaray’ın stadının yenileme çalışmasını bile konuşurdum, eve gelen ustaya sigara bile uzatırdım, şeker gibi bir adamdım.
Che Guevara'nın lafı beynimde çınlıyordu sürekli... (Hoş, Che Guevara'yı da karşılarına "setleri çekemediğim" çevremin Facebook paylaşımlarıyla görüyordum.)
"Hayatta hiç düşmanın yoksa, bir şeyler başaramamışsın demektir."
Düşmanım da olmuyordu, dostum da... Okulu bitirdiğim an; günlük hayatta ya da işe başladığım ofiste karşılaştığım insanlarla samimiyeti dozunda tutmaya yemin ettim. Kararlı olduğumu düşünüyordum bu sefer. Gündüzler kolay geçiyordu. Bakkalından, berberine, kendimi dizginliyordum. Kimseye "Abi senin iş de zor yaaa..." bağlaması çekmiyordum.
Stajlarımda yaptığım hataları yapmıyor, "Nasıl, üniversitede kız arkadaşlarınızla bir şeyler yapıyor musunuz?" sorularına denk gelmiyordum.
Hayat güzel gidiyordu, ta ki; kendimi alkollü ve dostane yapımla, yeni taşınan ev arkadaşımla tanıştığım an aynada gördüğüm saniyeye kadar...
Bu sefer duvarlarıma değil de, direkt olarak duvarların içindeki nüve çekirdeğe tecavüz ediliyordu.
-Sende durumlar nasıl, iyi s..iyor musun? [Teknikerlerden sık duyduğum sorular]
-Yalnız ben çok s..erim. Sorun olur mu senin için? [Onun duvarsız olduğunu fark ettiğim an]
-Dün gelen kız kimdi? Nerden tanıştın? [Nüve çekirdeğin değil, direkt benliğimin tecavüze uğradığını hissettiğim an]
-Bir gün ayarla beraber gidelim o dün gittiğin arkadaşına. [Tamam, burada hata benim. Nerede kaldığımı sorduğunda söylemiştim.]
Ne mahremime ayak basılmasını engelleyebiliyordum, ne de sıkı hatlarımı savunabiliyordum. Ne ara bu kadar samimi olmuştuk, hiç bilmiyordum. Tamam, tanıştığımız gün alkollüydüm ve biraz (yaklaşık yarım saat) muhabbet etmiştim onunla.Ancak yarım saat süren muhabbetin sonunda nasıl elimi verip kolumu kaptırdığımı kavrayamamıştım.
Bir gün, kıçına giydiği don dışında çırılçıplak halde, odama dalıverdi; kapıyı iki kere yalandan tıklattıktan hemen sonra: (Samimi bulmadığım insan tipleri Bölüm 36: Kapıyı tıklatır tıklatmaz odaya dalan insan modeli)
-Kanka ben çok bağırtıyorum da rahatsız oluyor musun? dedi.
Sorun yok, dedim. Çünkü ne bağırtı duyuyordum, ne de gürültü patırtı...
Aradan iki hafta geçmişti, ona "Kapıyı tıklattıktan sonra cevap vermemi bekle." dedikten ve "Kardeş racon koymaya ne gerek var?" temalı bir nutuğu uzun uzadıya -yaklaşık on beş dakika- dinledikten ve, "Sen sarhoş musun ahaha" gibi gereksiz ve sebepsiz geyiği duymamın ardından...
Bir anda kapıdan içeri kapıyı kırarcasına girip odamın en ücra köşesine çöktü, sıçar pozisyonda. Elinde tuttuğu telefonu kulağına götürmüştü, birini arıyordu. "Sevgilim aradı .... koyayım." diyordu.
Basit ya da kompleks yapımlarda tımarhane, beyaz renkli florasan lambaların bir yanıp bir söndüğü, suyun damladığı, nemli koğuşların olduğu yerlerdir. Yirmi beş yaşındayım, evimde ne florasan lamba var; ne de damlayan tavan...
Fakat bu tımarhaneyi, mahremime veya uzak durmaya çalıştığım on metrekarelik alana daha fazla tecavüz edilmemesi adına terk etmek zorundaydım. Bu yüzden varımı yoğumu ortaya koyup Kadıköy'de minicik, bodrumdan bozma bir ev tuttum.