Darlanan bünyenin ihtiyaçları bellidir. Bedava seks, parayla tatil ya da alabildiğine alkol.
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...
depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ekim 2014 Cuma
Soluğu kaçınca almak - Burgaz'dan bölüm 1
Neden burada olduğumu hiç sormadım kendime.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
10 Haziran 2014 Salı
"Ben düşündüğünüz gibi bir adam değilim."
Başlıktaki cümleyi bambaşka bir adam sarf etseydi ve bu adam, rol modellerinizden biri olsaydı eminim Instagram albümlerinizin baş köşesine, gerek el yazısıyla, gerek satırlarıyla yerleşir ve tahtı bırakmazdı. Evet, bunu ben söyledim. Beni okuduğunu ve benimle aynı olduğunu söyleyen, ardından da umarsızca "Sevgilim var, birlikte yaramazlık yapabilir miyiz?" sorusunu soran bir kadına.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; bu satırlarda ya da ZSD'de* kendimi çok yanlış tanıttığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."
*zsd: Zamparanın Seyir Defteri'dir. zamparaninseyirdefteri.tumblr.com 'da ikamet eder.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; bu satırlarda ya da ZSD'de* kendimi çok yanlış tanıttığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."
*zsd: Zamparanın Seyir Defteri'dir. zamparaninseyirdefteri.tumblr.com 'da ikamet eder.
29 Ocak 2014 Çarşamba
Yaşamaya üşeniyorum.
Uzun zamandır doğru düzgün yazamıyordum. Sanırım bir süre de yazamayacağım. İş durumları, duygusal çöküş, içe kapanma ve telefonlara bakmama gibi durumlar mevcut. Hoş, telefonla ulaşmaya çalışan da ya akraba, ya Avea...
Sanki büyük bir başarısızlık var her hareketimde.
İşe girdim, işten soğudum, işten çıktım.
Kısa vadede oluşturulacak ve eş dosttan alınacak destekle iyi yerlere gelebilecek bir start-up fikrim oldu, iki aydır kağıda döküp briefini oluşturamadım.
Cinsel tecrübelerimle koltuklarım kabarırdı, cinsel hayatım yerlerde sürünüyor.
Okul başımdaki en büyük belaydı, mezuniyetimi doya doya kutlamaya üşendim.
Altı ay öncesine kadar fazlasıyla aşama kaydettiğim bir kitap yazıyordum. Kitap, altı ay önceki halinde duruyor, rötuşlarını bile yaptırmadım.
Yeni bir blog açtım, keyfime göre post giriyorum. Doğru düzgün patlama bile yapamadı.
İş başvuruları yaptım, görüşme hatta şartları konuşma aşamalarına geldim, işleri alamadım.
Son zamanlarda, aynada baktığım suratıma bile dayanamıyorum.
Bir iki intihar planladım, kısa vadeli çözümlerdi. Askere gitmek aralarında en uzun vadeli olanıydı. Uzun dönem gidip, muhtemelen doğuda ücre bir köye verilecek, bir yandan cebe para indirip, bir yandan da "Emret Komutanım" çekecektim. Kafayı güzelce boşaltabileceğin başka nasıl bir mecra olabilir ki? Yemedi...
Yazmakla övünürdüm, yazamıyorum. Vakit olmadığından ya da ilhamım kaybolduğundan değil, üşendiğimden...
Her gün, kendimi öldürüyorum bir miktar, alkolle. Orta yaş krizine girmiş, iki çocuk babası bir erkek gibiyim. İşten geri kalan zamanlarımda yaptığım tek şey mal gibi bu ekrana bakmak ve uyumak. Yemek yemeye bile mecalim yok. Yaşamaya üşeniyorum.
Eskiden en azından bir çizgim, bir sebebim vardı. O sebebi bile unuttum. Hayat üstüme gelmedi, ben de onun üstüne gitmedim. Taşındığım zaman, huzurumu bulduğum zaman her şeyin düzeleceğine kendimi o kadar inandırmıştım ki, hiçbir şeyin değişmemesi hayatımda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu.
Kendimi sadece bir iki kez iyi hissettim. O da jazz müziğe denk geldiğim anlardaydı, televizyon karşısında. Olmuyor, galiba tükendim, daha çok erken olsa da.
Sanki büyük bir başarısızlık var her hareketimde.
İşe girdim, işten soğudum, işten çıktım.
Kısa vadede oluşturulacak ve eş dosttan alınacak destekle iyi yerlere gelebilecek bir start-up fikrim oldu, iki aydır kağıda döküp briefini oluşturamadım.
Cinsel tecrübelerimle koltuklarım kabarırdı, cinsel hayatım yerlerde sürünüyor.
Okul başımdaki en büyük belaydı, mezuniyetimi doya doya kutlamaya üşendim.
Altı ay öncesine kadar fazlasıyla aşama kaydettiğim bir kitap yazıyordum. Kitap, altı ay önceki halinde duruyor, rötuşlarını bile yaptırmadım.
Yeni bir blog açtım, keyfime göre post giriyorum. Doğru düzgün patlama bile yapamadı.
İş başvuruları yaptım, görüşme hatta şartları konuşma aşamalarına geldim, işleri alamadım.
Son zamanlarda, aynada baktığım suratıma bile dayanamıyorum.
Bir iki intihar planladım, kısa vadeli çözümlerdi. Askere gitmek aralarında en uzun vadeli olanıydı. Uzun dönem gidip, muhtemelen doğuda ücre bir köye verilecek, bir yandan cebe para indirip, bir yandan da "Emret Komutanım" çekecektim. Kafayı güzelce boşaltabileceğin başka nasıl bir mecra olabilir ki? Yemedi...
Yazmakla övünürdüm, yazamıyorum. Vakit olmadığından ya da ilhamım kaybolduğundan değil, üşendiğimden...
Her gün, kendimi öldürüyorum bir miktar, alkolle. Orta yaş krizine girmiş, iki çocuk babası bir erkek gibiyim. İşten geri kalan zamanlarımda yaptığım tek şey mal gibi bu ekrana bakmak ve uyumak. Yemek yemeye bile mecalim yok. Yaşamaya üşeniyorum.
Eskiden en azından bir çizgim, bir sebebim vardı. O sebebi bile unuttum. Hayat üstüme gelmedi, ben de onun üstüne gitmedim. Taşındığım zaman, huzurumu bulduğum zaman her şeyin düzeleceğine kendimi o kadar inandırmıştım ki, hiçbir şeyin değişmemesi hayatımda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu.
Kendimi sadece bir iki kez iyi hissettim. O da jazz müziğe denk geldiğim anlardaydı, televizyon karşısında. Olmuyor, galiba tükendim, daha çok erken olsa da.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)