2010'a girmeden hemen önceydi... Okulu bırakmayı planlıyordum. Yazarlıktan para kazanacağımı düşünecek kadar da saftım. Hoş, kazanmadım değil ancak ana işimin bu olacağını düşünüyordum. Aileme durumu anlattığımda içim cız etmişti. "Tamam oğlum. İstersen sınava tekrar girersin. Biz senin mutlu olmanı istiyoruz."
Bırakamadım okulu, bu cevabı aldıktan sonra. Dedim iyi ya da kötü, 4 sene emek verildi bana. Şimdi bırakılmaz. Ancak yazmayı da bırakmadım. Her gece bir şişe köpek öldüren ya da rezalet bir vodka eşliğinde yazmaya devam ettim. Bir roman yazacağım, dedim. Yaklaşık 100 sayfaya ulaşmıştım. Sonra ne mi oldu? Judith'le tanıştım. Güzeldi Judith. Eğlenmiştik de... Sonra kayboldu, sıradan senaryo.
O ara bilgisayarım da perte çıktı. Hiç yedek almamıştım. Dangalaklık işte... Kullansana Dropbox, Google Drive ya da benzerini?! Uçtu gitti roman. 100 sayfalık emek çöpe gitti.
Tasvir ettiğim, hatta akabinde Kenan Yarar ustayla da paylaştığım ve fikirlerini aldığım karakter bir çevirmendi. Evden çalışan, alkol problemleri olan, geçmişiyle yaşamaktan sıkılan bir çevirmen... Aslında olmak istediğim adamı tasvir etmiştim belki de. Sadece yazar değil de, çevirmen.
Bugün fark ettim. O adam oldum. Son bir haftada. Elimde çevirmem gereken metinler, her sabah kahveyle bilgisayar başına, dümdüz.
Yoğun çalış, üç dört saat. Soluğu barda al. Bardan çık, yalnız çıktıysan iki bira daha içip uyu, 12 saat kadar. Yalnız çıkmadıysan ikişer bira al. Seviş ve daha az uyu.
eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Kasım 2014 Pazar
15 Haziran 2014 Pazar
Halimden Konan Anlar'a Mektup: Sergüzeşt-i Kadıköy Klip Senaryosu
Yaklaşık bir ay önce gönderdiğim mektubun kopyasıdır. Buyrun...
Konu şu: Kadıköy'e taşınmamın ardından bir ay geçmişti, Karga Mecmua'nın yaş günü partisine katıldığımda. Yazarlardan (az yayınlanan yazarlardan, az ünlülerden) biri olduğum için de Karga'nın derleme CD'sini hediye ettiler. İlk olarak oradaki akustik Kendime Çaylar'ı dinlemiştim. Elim ayağım boşanmıştı, avukatlar eşliğinde. Ardından, itlik uğursuzluk ve sarhoşlukla geçen Kadıköy günlerinin özeti de, keşfettiğim Halimden Konan Anlar albümü oldu.
Osmancık Sokak Woodstock'ta yalnız içen, bir şeyler karalayan ve bundna keyif alan adamım. Kadınlara bakıp iç çekmişliğim de çok, hala da iç çekerim. Pek konuşasım da yok uzun zamandır, dolayısıyla bu berduş macerası; beni anlatıyormuş gibi hissediyorum. Özdeşleşmenin sebebi bu yani... Başarısız denemeler, son dakikada atılamayan goller, maç sonuna doğru kafasını iki avcunun arasına alan Sabri Sarıoğlu, Almeida, Guiza veya tüm kaybedenler...
Parçayı uzun zaman dinledikten sonra da büyüsü aldı yürüdü bende. Yolda dinleyişlerimin her birinde bir klip düşündüm. Finalde de, senaryo olarak daha sonra havaya yazarak şekillendireceğim basit bir form geldi aklıma.
Grubunuzun canlı kayıtlarının da bulunacağı bir klip. Hikayesel kısımsa şöyle:
Evde yalnız başına, atletle kanepeye yayılmış, bezgin, tv izleyen bir adam var ilk sahnede. "Bayram diye 50 kilo kavurma yedim" kısmı geldiğinde açı biraz daha genişliyor, kamera zoom out yapıyor ve dev boy, bomboş tencereyi görüyoruz. Ara sekans olarak grubun sahne performansı giriyor. "Hani moruk var ya, biraz da, medyaya karşı duruş" bıdıbıdılarının başladığı kısımda, adamın, koluna doladığı bir telefon kordonu ve elinden aşağıya sarkan telefonu görüyoruz.
İkinci sahne dışarda. Adamımız dışarı çıkıyor. Parçanın "kabanla kapanmaz, ayıpların, saçların salıncağım" ve "bana o çok süper gözlerle bakma, gözlerini oyarım, aslında iyi biriyim, ama biraz şeyim, di mi?" sözlerini yolda, barda, rastgele gördüğü kadınlara söylüyor. gergin ilerleyen enstrümental kısımda adamımızın dayak yediği, derbeder hallerini; grup performansıyla hibrit şekilde görüyoruz.
Dudağı patlamış, suratı yamulmuş "kahraman" kendini bir bar taburesinde buluyor. Dudaklarını ısıra ısıra bir kadına bakmakta. Kadın koridordan tuvalete giderken, kadının bir anda karşısına çıkıyor. Kadının çığlığının ardından son dayağını yiyen adamımız, "taş atıyorum düşmüyor, kadıköy kafası kocaman" kısmındaysa ayağına bir taş bağlamış, denize atlıyor ancak batamıyor. [Evet burası biraz uçuş oldu]
Denizde karşısında, saçları ıslak, seksi, gülümseyen bir kadın var. "Mezhebimiz geniştir ama sen de bantı boka sardın, Hani akmıyor falan yea, i'm asking you why" repliğini söylüyor, kadınsa şımarık bir edayla "I was so high" diyor.
Son sahnedeyse, üstü başı ıslak, dudağı patlak, gözü mor; rezil rüsva haldeki adamımızı yürürken görüyoruz. Karga'ya arka kapıdan giriyor, sahne arkasına ulaşıyor. Sahnede buluyor kendini. Yaptığı ilk işse yerde duran herhangi bir şişeyi kafaya dikmek. Ardından sizlere eşlik ediyor.
Fazla uçtum, farkındayım. Aslında bu mesajı atarken sadece alkol almıştım ancak alkol belki de kendimi ifade etmemi engellemiştir. Senaryolaştırıp gönderimini de yaparım size, ilgilenirseniz. Ancak ana hatlar az çok bu şekilde. Hoş, buna "uçmuş" diyorsanız, "Bizim Zamanımız" için düşündüğüm şeyi gördüğünüzde "WTF IS GOING ON?!" dersiniz.
Neyse, güzel maceraydı. Sizin için sakıncası olmayacaksa parçayla ilgili hissettiklerimi blogumda ifade etmek isterim. Grubu tanıtarak, parçanın adını söyleyerek, vs.
Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey.
http://www.youtube.com/watch?v=0JBq-JAb0bg
Konu şu: Kadıköy'e taşınmamın ardından bir ay geçmişti, Karga Mecmua'nın yaş günü partisine katıldığımda. Yazarlardan (az yayınlanan yazarlardan, az ünlülerden) biri olduğum için de Karga'nın derleme CD'sini hediye ettiler. İlk olarak oradaki akustik Kendime Çaylar'ı dinlemiştim. Elim ayağım boşanmıştı, avukatlar eşliğinde. Ardından, itlik uğursuzluk ve sarhoşlukla geçen Kadıköy günlerinin özeti de, keşfettiğim Halimden Konan Anlar albümü oldu.
Osmancık Sokak Woodstock'ta yalnız içen, bir şeyler karalayan ve bundna keyif alan adamım. Kadınlara bakıp iç çekmişliğim de çok, hala da iç çekerim. Pek konuşasım da yok uzun zamandır, dolayısıyla bu berduş macerası; beni anlatıyormuş gibi hissediyorum. Özdeşleşmenin sebebi bu yani... Başarısız denemeler, son dakikada atılamayan goller, maç sonuna doğru kafasını iki avcunun arasına alan Sabri Sarıoğlu, Almeida, Guiza veya tüm kaybedenler...
Parçayı uzun zaman dinledikten sonra da büyüsü aldı yürüdü bende. Yolda dinleyişlerimin her birinde bir klip düşündüm. Finalde de, senaryo olarak daha sonra havaya yazarak şekillendireceğim basit bir form geldi aklıma.
Grubunuzun canlı kayıtlarının da bulunacağı bir klip. Hikayesel kısımsa şöyle:
Evde yalnız başına, atletle kanepeye yayılmış, bezgin, tv izleyen bir adam var ilk sahnede. "Bayram diye 50 kilo kavurma yedim" kısmı geldiğinde açı biraz daha genişliyor, kamera zoom out yapıyor ve dev boy, bomboş tencereyi görüyoruz. Ara sekans olarak grubun sahne performansı giriyor. "Hani moruk var ya, biraz da, medyaya karşı duruş" bıdıbıdılarının başladığı kısımda, adamın, koluna doladığı bir telefon kordonu ve elinden aşağıya sarkan telefonu görüyoruz.
İkinci sahne dışarda. Adamımız dışarı çıkıyor. Parçanın "kabanla kapanmaz, ayıpların, saçların salıncağım" ve "bana o çok süper gözlerle bakma, gözlerini oyarım, aslında iyi biriyim, ama biraz şeyim, di mi?" sözlerini yolda, barda, rastgele gördüğü kadınlara söylüyor. gergin ilerleyen enstrümental kısımda adamımızın dayak yediği, derbeder hallerini; grup performansıyla hibrit şekilde görüyoruz.
Dudağı patlamış, suratı yamulmuş "kahraman" kendini bir bar taburesinde buluyor. Dudaklarını ısıra ısıra bir kadına bakmakta. Kadın koridordan tuvalete giderken, kadının bir anda karşısına çıkıyor. Kadının çığlığının ardından son dayağını yiyen adamımız, "taş atıyorum düşmüyor, kadıköy kafası kocaman" kısmındaysa ayağına bir taş bağlamış, denize atlıyor ancak batamıyor. [Evet burası biraz uçuş oldu]
Denizde karşısında, saçları ıslak, seksi, gülümseyen bir kadın var. "Mezhebimiz geniştir ama sen de bantı boka sardın, Hani akmıyor falan yea, i'm asking you why" repliğini söylüyor, kadınsa şımarık bir edayla "I was so high" diyor.
Son sahnedeyse, üstü başı ıslak, dudağı patlak, gözü mor; rezil rüsva haldeki adamımızı yürürken görüyoruz. Karga'ya arka kapıdan giriyor, sahne arkasına ulaşıyor. Sahnede buluyor kendini. Yaptığı ilk işse yerde duran herhangi bir şişeyi kafaya dikmek. Ardından sizlere eşlik ediyor.
Fazla uçtum, farkındayım. Aslında bu mesajı atarken sadece alkol almıştım ancak alkol belki de kendimi ifade etmemi engellemiştir. Senaryolaştırıp gönderimini de yaparım size, ilgilenirseniz. Ancak ana hatlar az çok bu şekilde. Hoş, buna "uçmuş" diyorsanız, "Bizim Zamanımız" için düşündüğüm şeyi gördüğünüzde "WTF IS GOING ON?!" dersiniz.
Neyse, güzel maceraydı. Sizin için sakıncası olmayacaksa parçayla ilgili hissettiklerimi blogumda ifade etmek isterim. Grubu tanıtarak, parçanın adını söyleyerek, vs.
Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey.
http://www.youtube.com/watch?v=0JBq-JAb0bg
24 Şubat 2014 Pazartesi
Bir Kadıköy Ballad'ı
Uzun zamandır, cümle şeklinde ismi olan gruplara karşı mesafeli durdum. Hepsi birbirinin kopyası olacakmış gibi bir izlenim bırakıyorlardı bende. Sonra Karga'da yazmaya başladım. Derginin 7. yaşgününde, bize birer cd hediye ettiler. İsmi "Kompile Karga Vol. 4"
Bu tip bir döküman, dergi ya da benzer içerik elime geçtiğinde hemen eve gidip tüketmek gibi bir huyum vardır. Eve gider gitmez, o zamanki sevgilim (evet benim bi' ara sevgilim oldu, yakın zamanda da gitti, o başka bi' hikaye, belki de bu hikaye, bakarız...) ile kanepeye oturup, cd'yi dinlemeye başladık. Tınılar harikaydı, hatta sık sık dalga geçtiğim Mabel Matiz'in parçası bile harikaydı. Ama bir şarkı, çok ilgimi çekmişti. Büyük Ev Ablukada'nın şarkısı sanmıştım başlangıçta. Değilmiş. "Halimden Konan Anlar"...
Kendime Çaylar, parçanın adıydı. Akustik versiyondu. Tekrar tekrar dinledim, birinde bile çay koyup içmeden... Tombul şişeleri yuvarlıyor, kafamı dinliyordum aslında parçayla.
Youtube'da olmadığını gördüğüm an, biraz garipti. Youtube'daki normal versiyonu dinleyince parçadan çok soğumuştum. Belki de o "chill out" tını hoşuma gittiği için şarkıyı çok sevmiştim. Bilemedim. Uzun bir süre de dinlemedim.
Grubun albümünü bile rafa kaldırmıştım ki, bir ayrılık daha yaşadım. Behzat Ç.'de geçen harika bir replik vardır, "Her temas iz bırakır." Bıraktı. Beni bırakırken bende bir iz bıraktı. Geçtiğimiz hafta, ayrılıktan önce kendimle ilgili uydurduğum bir laf vardı, yazamamıştım. Unutkanlık...
"I was made of scars, I've left one at each woman I've been with."
İletiyi yazdım. Ekrana baktım biraz. Parça aklıma geldi. Youtube'u açtım, o ballad halini dinlemek için. Tekrar tekrar, bıkmadan, usanmadan dinledim. Ofiste metin yazarken, sigaraya çıktığımda kendi başıma kulaklıklarımı takıp, ara ara sinirlenip, ara ara sakinleşip. Parçanın bana bir şey ifade edebilmesi için, bir şey hissetmek zorunda olduğumu fark ettim. Yağmurlu bir pazartesi günüydü, içmeyi planlıyordum evde. Ablamla piyano çalışmaktan vazgeçip eve gittim. Kendi fare deliğimdeydim, kendi soundtrack'lerimden biriyle...
"Dışarda çok ses var, içerde uzay,
Kendime çaylar demliyorum.
Arkada kaldı gömdüğüm hikayeler,
Çiçek asfalttan çıkar yüzüm güler."
Bu tip bir döküman, dergi ya da benzer içerik elime geçtiğinde hemen eve gidip tüketmek gibi bir huyum vardır. Eve gider gitmez, o zamanki sevgilim (evet benim bi' ara sevgilim oldu, yakın zamanda da gitti, o başka bi' hikaye, belki de bu hikaye, bakarız...) ile kanepeye oturup, cd'yi dinlemeye başladık. Tınılar harikaydı, hatta sık sık dalga geçtiğim Mabel Matiz'in parçası bile harikaydı. Ama bir şarkı, çok ilgimi çekmişti. Büyük Ev Ablukada'nın şarkısı sanmıştım başlangıçta. Değilmiş. "Halimden Konan Anlar"...
Kendime Çaylar, parçanın adıydı. Akustik versiyondu. Tekrar tekrar dinledim, birinde bile çay koyup içmeden... Tombul şişeleri yuvarlıyor, kafamı dinliyordum aslında parçayla.
Youtube'da olmadığını gördüğüm an, biraz garipti. Youtube'daki normal versiyonu dinleyince parçadan çok soğumuştum. Belki de o "chill out" tını hoşuma gittiği için şarkıyı çok sevmiştim. Bilemedim. Uzun bir süre de dinlemedim.
Grubun albümünü bile rafa kaldırmıştım ki, bir ayrılık daha yaşadım. Behzat Ç.'de geçen harika bir replik vardır, "Her temas iz bırakır." Bıraktı. Beni bırakırken bende bir iz bıraktı. Geçtiğimiz hafta, ayrılıktan önce kendimle ilgili uydurduğum bir laf vardı, yazamamıştım. Unutkanlık...
"I was made of scars, I've left one at each woman I've been with."
İletiyi yazdım. Ekrana baktım biraz. Parça aklıma geldi. Youtube'u açtım, o ballad halini dinlemek için. Tekrar tekrar, bıkmadan, usanmadan dinledim. Ofiste metin yazarken, sigaraya çıktığımda kendi başıma kulaklıklarımı takıp, ara ara sinirlenip, ara ara sakinleşip. Parçanın bana bir şey ifade edebilmesi için, bir şey hissetmek zorunda olduğumu fark ettim. Yağmurlu bir pazartesi günüydü, içmeyi planlıyordum evde. Ablamla piyano çalışmaktan vazgeçip eve gittim. Kendi fare deliğimdeydim, kendi soundtrack'lerimden biriyle...
"Dışarda çok ses var, içerde uzay,
Kendime çaylar demliyorum.
Arkada kaldı gömdüğüm hikayeler,
Çiçek asfalttan çıkar yüzüm güler."
7 Mayıs 2013 Salı
Neden "Boş Mideye İki Duble Viski?"
Bu hikayeyi anlatma gereği duymamın sebebi, Twitter'daki kardeşim Can Erol'dur. (@canerrol) Blog adresimi sevdiğini söylemiş, ben de hikayeyi anlatma gereği duydum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
2 Mart 2013 Cumartesi
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 6
Kampüste geçirilen aptalca dakikaların ardından; yurda döndüm. Alkollüydüm, mutluydum ve "yeni bir şeylere yelken açmak üzere" olduğumu hissediyordum. Veya düşünüyordum. Sanıyordum. Bilemiyordum.
Ertesi sabah senaryo bir kez daha terso oldu. İstemiyordu, böyle bir şeyi. "Gizem neden olmaz?" diyorken bile gerekçelerinin yeterli geleceğini biliyordum. "Arkadaşlarım bana ne der?" en mantıklı gerekçe idi.
Saatlerce dil dök, saatlerce konuş ancak kalbini birisi sökmüş olsun. "Al üstüne otur." demeyi de çok isterdim aslında, Gizem'in bu tepkilerinin ardından. Uzun zaman sonra mutlu hissetmiştim; bu bana zaten bol gelen bir histi; ancak Gizem'e dar gelmesi de normaldi. Konuşma faslını atlattık ve "friendzoned" denilen adam bendim. Zaten son "friendzoned" anım da odur. İlk ve son belki de...
Arkadaş kalacağımızı söyledik ancak benim aklım hala ayrı deryalardaydı. Bir şişe viski aldım, Beşiktaş Tansaş'tan. Direktoman ablamın evine gidip içmeye başladım çantamdaki viskiyi, olması gereken yere; masaya koyarak. Sek, buzsuz içiyordum. Ablam geldi; anlattım. Zaten sadece ablama anlattım bu mevzuyu senelerce...
Gizem'e tek bir mesaj gönderdim, "Jack Daniel's yoktu, Black Label içiyorum ben de."
Cevap yazmıştı ancak kayda değer bir şey söylememiş olacak ki, zerre iplememiştim. Ablamdan çıkıp yurda döndüm. Günlerce sadece sigara ve viskiyle kendi kendime yetmeye çalıştım. Sınav, okul, ders umrumda olmayanlardı. Yemek, uyku, spor, banyo keza aynı şekilde.
O haftasonu bir karar verip Yusuf'la Eskişehir'e gittik. Yolda bulduğumuz 50 liranın hepsini alkole yatırdık. Eskişehir'de bir arkadaşımızın evinde kaldık. Ben hastaydım, Yusuf sağlıklıydı, Gizem ise kamera açıyordu bana ve artık duygularımın tekrar "arkadaş" mertebesine eriştiğini düşünüyordu. Erişmemişti. Sağlıklı da değildim.
Deliler gibi öksürdüğümden ötürü; Eskişehir'de gördüğüm ilk eczaneden öksürük şurubu almıştım. Paltomun iç cebine koyup arada bir dikiyordum kafaya şişeyi. Tadı iğrençti. Bekletilmiş çilekli reçele benziyordu içimi.
Döndük Eskişehir'den, tren ile.
Yurda girer girmez ilk işim, bir haftadır ertelediğim şeyleri yapmak; yani traş olup duş almaktı. Traşımı da oldum, duşumu da aldım ve belimde havluyla; aynaya bakıyordum. Saçlarım ıslaktı, sakalım sıfırlanmıştı ve yüzümdeki cerahat dolu sivilceler yerli yerinde duruyordu. Kendime baktım bir müddet daha ve; yeni başlıyordu her şey.
Ancak; kendimi kandırmayı becerebiliyordum sadece. Başlayan bir şey yoktu, her şey daha kötüye gidecekti.
Ertesi sabah senaryo bir kez daha terso oldu. İstemiyordu, böyle bir şeyi. "Gizem neden olmaz?" diyorken bile gerekçelerinin yeterli geleceğini biliyordum. "Arkadaşlarım bana ne der?" en mantıklı gerekçe idi.
Saatlerce dil dök, saatlerce konuş ancak kalbini birisi sökmüş olsun. "Al üstüne otur." demeyi de çok isterdim aslında, Gizem'in bu tepkilerinin ardından. Uzun zaman sonra mutlu hissetmiştim; bu bana zaten bol gelen bir histi; ancak Gizem'e dar gelmesi de normaldi. Konuşma faslını atlattık ve "friendzoned" denilen adam bendim. Zaten son "friendzoned" anım da odur. İlk ve son belki de...
Arkadaş kalacağımızı söyledik ancak benim aklım hala ayrı deryalardaydı. Bir şişe viski aldım, Beşiktaş Tansaş'tan. Direktoman ablamın evine gidip içmeye başladım çantamdaki viskiyi, olması gereken yere; masaya koyarak. Sek, buzsuz içiyordum. Ablam geldi; anlattım. Zaten sadece ablama anlattım bu mevzuyu senelerce...
Gizem'e tek bir mesaj gönderdim, "Jack Daniel's yoktu, Black Label içiyorum ben de."
Cevap yazmıştı ancak kayda değer bir şey söylememiş olacak ki, zerre iplememiştim. Ablamdan çıkıp yurda döndüm. Günlerce sadece sigara ve viskiyle kendi kendime yetmeye çalıştım. Sınav, okul, ders umrumda olmayanlardı. Yemek, uyku, spor, banyo keza aynı şekilde.
O haftasonu bir karar verip Yusuf'la Eskişehir'e gittik. Yolda bulduğumuz 50 liranın hepsini alkole yatırdık. Eskişehir'de bir arkadaşımızın evinde kaldık. Ben hastaydım, Yusuf sağlıklıydı, Gizem ise kamera açıyordu bana ve artık duygularımın tekrar "arkadaş" mertebesine eriştiğini düşünüyordu. Erişmemişti. Sağlıklı da değildim.
Deliler gibi öksürdüğümden ötürü; Eskişehir'de gördüğüm ilk eczaneden öksürük şurubu almıştım. Paltomun iç cebine koyup arada bir dikiyordum kafaya şişeyi. Tadı iğrençti. Bekletilmiş çilekli reçele benziyordu içimi.
Döndük Eskişehir'den, tren ile.
Yurda girer girmez ilk işim, bir haftadır ertelediğim şeyleri yapmak; yani traş olup duş almaktı. Traşımı da oldum, duşumu da aldım ve belimde havluyla; aynaya bakıyordum. Saçlarım ıslaktı, sakalım sıfırlanmıştı ve yüzümdeki cerahat dolu sivilceler yerli yerinde duruyordu. Kendime baktım bir müddet daha ve; yeni başlıyordu her şey.
Ancak; kendimi kandırmayı becerebiliyordum sadece. Başlayan bir şey yoktu, her şey daha kötüye gidecekti.
27 Şubat 2013 Çarşamba
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 2
Kaotik ortam sönmüştü. Sarhoşun etrafında iki çocuk,
onu yurduna götürüyorlardı. Ağlayan ise gözyaşlarını silmiş, yola koyulmuştu. O
zamanki aklımla "Amon Amarth yolu" dediğim yoldaydık. Yağmur çamur
pislik...
Yoldayken Gizem, arkadaşlarıyla önden yürüyordu.
Diğer arkadaşlarımın nerede yürüdüklerini bilmiyor ve umursamıyordum. Grubun en
arkasında, ağır adımlarla yürüyordum. Gizem bir Şebnem Ferah parçası açtı. İlk
albümlerden... "Sigara".
Telefonunun iğrenç hoparlöründen geliyordu ses. En
arkadan bağırdım, "Hanginiz açtı Şebnem Ferah'ı?" Gizem şok olmuştu
veya öyle olduğunu düşünmemi istemişti. Yanına yanaştım, "Güzel şarkıdır
bu." O ara Şebnem Ferah ikinci ergen neslini mezun etmemişti tabii;
dolayısıyla sıkıntı duyacak bir şey yok söylediğimde, şu an bile.
1500 kişilik erkek yurdumuza gittik, sarhoşu
yatırdık üç kişi. Kızları kantine oturttuk. Ardından bana, "Taşa oturma
hasta olursun." diyen kızdan aldığım aspirini sarhoşa götürdüm. Bir de
Türk kahvesi patlatıp uyuyakaldı ayyaş ya da ergen, "adını sen koy."
İyi çocuktu gerçi, ancak sarhoşa tahammülüm hiç olmadı.
Kantine geçtim, sarhoşun sevgilisine; sarhoşun gayet
iyi durumda olduğunu söyledim. Gizem'le nadiren konuşuyordum, ağzının içine
düşmemek için ancak; daha sonra herkesin sigaraya başlayacağı
"ortamımız"da sadece Gizem ve ben düzenli olarak sigara içiyorduk.
"Ben bi sigaraya çıkıyorum." diyip
kalktım,Gizem'in peşinden. Lafladık, gülümsemesi harikaydı çünkü otuz iki
dişini görebiliyordum o gülümserken. Dişleri çok güzeldi, boyu uzundu, saçları
da öyle. Konuşuyorduk boş boş... Hava, su, dersler, onun hazırlık arkadaşları
vesaire vesvete. Boş muhabbetler, sakıncasız düşünceler. Ağzının içine
düşmemeye çalışıyordum.
Gecenin sonlarına doğru, Ağır Roman var bende;
diyerekten laptopı kantine indirmem, filmin yarısını izleyen aptal kızların
sıkılması; sapların bilardoya geçişi; Gizem'in "Boş ver, ben kalanını
yurtta izlerim zaten." demesi ayrıntılardı. Gecenin sonundaysa Yeniköy'e
kahvaltıya gidilir, ben yine gömülürüm pek sallamadan insanları; Gizem onlardan
biri olmasına rağmen.
Ertesi gün ise, yurdumuzun kantininde misafir
ettiğimiz kızlar; bizi, kendi yurtlarına; yemeğe çağırıyorlardı. Hoş, yemek de
makarnaydı ancak sonuçta kızlarla haşır neşir olacaktık. Yoksa o mesafeyi
yürüyeceğime ya da o yurda kadar ring kullanarak gideceğime; gider yurdun
karşısındaki menemencide menemenin yanında bir litrelik kola açtırır ekmekle
dalardım.
(Farkındaysanız Bölüm 1'deki Efsun bu kısımların
hiç birinde yok. Neden, çünkü ben bir ateş böceğiyim o ara. Ateş böceği değilim
de, hesapta Efsun'u naza çekiyorum. Gerçi yok ya, naza çekme falan yok; Efsun'un da bana "Nasılsın" dediği bile yok; yakında kendini imha
edecek olan iletişim aracı MSN üzerinden.
Gittik, yemek dedikleri makarna salçalı ve iğrenç bir
şeydi; ses etmeyip gülümseyerek "elinize sağlık." dedik; güvenlik
görevlisi kadının gözü önünde, kızlara. Eşofmanlı kızlarla yemek faslı bitti ve
sigaraya çıkıldı yine. Gizem bu sefer Cem ile beraberdi. Cem sigara içmiyordu
ancak Abercrombie eşofman üstünün ceplerine elini sokmuş, götü dona dona; Gizem'in iki parmağıyla tuttuğu sigarasından nefes alışlarını izliyordu. Sohbet
ediyorlardı hesapta. Gizem bir metrelik duvarın üzerine tünemişti, Cem
ayaktaydı. Bende de o aralar nasıl bir özgüven varmış bilmem; Chesterfield
Turkish Gold'umu kaptığım gibi Gizem'in yanına tünemiştim.
Bir iki pozisyonda Cem'i bozup, yurdun içine geri
göndermiş; Gizem'le konuşmaya devam etmiştim. Mutlu muydum, hayır ama mutsuz da
değildim, Turkish Gold'u havaya üflerken... Pakedinde cami figürü olan sigara
mı olur lan!?!
26 Ocak 2013 Cumartesi
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27
Saat 03.14.
Göz kırpıyor bana sağ üst köşeden. Kafamda deli sorular, ama dökülememişim; çünkü burada, evimdeyim. Özlemini ağır ağır çektiğim yerde. Zihinse, bambaşka yerlerde. Şişeleri taşa çalmak, gökyüzüne çıkmak, dalgacı olup her sabah boyamak oraları aklımda gezenler... Bir yandan da realite var, İstanbul'da ne kadar mutsuzsam, burada da bu kadar mutlu olduğuma dair yalan gerçeklik. Hazır değilim. Bunu fark ettim. Ya Mersin'in durağanlığına, ya da ana kucağına hazır değilim. İlk kez bunu hissettim çünkü ilk kez amacım buraya dönmekti, temelli. Ne temelli dönebildim, ne de iki haftalık tatilimi benimseyebildim. Burayı her zaman benimsedim ve gömüleceğim yerin bura olacağını vücuduma şart koştum. Doğru ancak bir yandan da insan garip hissediyor işte. Yedi senedir ailenden uzaktasın, başarısız; rezil bir adamsın. Sıkıntı olmadığı zaman, rahatlık vardır ve bu sana batar. Dedim ya; tıpkı bir Opeth parçası gibi eve dönüşüm bu sefer: "In time of my need".
Yazamadım, bir cümle bile yazamadım. Ne zaman sıkıntılı hissetsem veya ilham perisi gelse, "mutlu ve sıcak" yuvama dönüp her şeyi unuttum. Barlara, elimde laptopla gitmeyi; oralarda içerken yazmayı düşündüm, yöre halkının tepkisi tırstırdı. Veya tam hazır olduğumda, önüme bambaşka bir şey çıktı; günlerdir içimde biriktirdiklerimi yazamadım. Bazen bunu ağır ağır hissediyorum çünkü biliyorum; ben sıkıntıdan, cerahattan, pislikten ve bitiklikten beslenen bir adamım. O bitikliği benden alırsan, ben de biterim. Biliyorum...
Günler önce bir yorum görmüştüm çok beğendiğim bir kadının sayfasında. Yorumu atan, kadının davulcusuydu. Mevzu bahis fotoğraf ise zamanında sanatçı ablamın bana yakıştırdığı kadını içeriyordu. O zamanlar hiç beğenmemiştim. Daha doğrusu, tıpkı şu an memleketime hazır olmadığım gibi; o kadına da hazır değildim. İlginç durumlar, efsane kafalar... Şimdi düşünüyorum da, o zaman aklımı başıma devşirip böyle bir şeye başlasaydım, ne şu an bunu karalıyor olabilecektim; ne de Zeki Müren dinliyor olabilecektim... Olsam olsam, sağlam bir şirkette işe başlayan sağlam bir elektrik mühendisi olurdum ve okulum 2 sene önce bitmiş olurdu. Hayat; beni negatife sürükledi atmadığım adımdan ötürü, onuysa sanat/müzik camiasının ortasına yerleştirdi. Adı mı? Adını salla... Olmamış, yaşanmamış ve bitmemiş saçma sapan bir hayalin izdüşümünden bahsediyorum. Yine boşverdik, zaten hep boşveriyoruz...
Buraya gelişimden iki üç gün önceydi. Dışarı çıkmıştım. Enteresandı... Taksim meydana vardığımda dizlerim titriyordu çünkü günlerdir "sosyal faaliyet" bazında bir yere çıkmamıştım. Gittiğim yerler hep "ev" idi. Kuzenimin evi, halamın evi, onun evi, bunun evi... Hep evlere gitmiştim. Hatta bu son bir ayımı kapsıyor bile olabilirdi. Bu yüzden Taksim meydan, dizlerimi titretmeye yetmişti. İşin ilginci, kuzenimle rakı içmeye çıkmış ve soluğu bir ev partisinde almıştım. Dizlerin titremesini boşver gitsin de, hayatımda gördüğüm ilk viski şişesi; Southern Comfort'ı; o evde görmem aklımı başımdan almıştı. Mal gibi kaldım çünkü o marka, rahmetli eniştemden halama; yayla evinde miras bırakılan bir şişenin üstünde de vardı. Dedim hep kaybettik, kaybetmeye mahkum bırakılmadık ama hep kaybettik. Bir boş Southern Comfort şişesi, bir de Marlboro karton sigarayla beraber zamanında Free Shop'tan gelen iskambil kağıtları, iki senedir uğramadığım yayla eviyle ilgili aklımda kalan iki ayrıntı. Başka bir şey hatırlamak istiyor muyum? Bir haftada bitirdiğim beş yüz küsür sayfalık Yunan Mitolojisi derlemesi dışında hayır.
Dedim ya, yazamıyorum... Sanırım İstanbul'a dönene kadar da yazamayacağım. Yazdığım bu blog postunun çıktısını alıp, kıçınızı silin. Çünkü burada, en büyük bağımlılığım; yazmayı bile gerçekleştiremiyorum. Sıkıntı yok, dert yok, tasa yok; en yücesi hep bana kalıyor, aşk oluyor ve gözüm hep doyuyor.
ha bir de dipnot: bu bir metropol notu değildir, bir güney şehrine ait günlükten öte gidemez.
15 Ocak 2013 Salı
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 23
"Oğlum neden böyle canavar kızlarla birlikte oluyorsun?"
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
18 Aralık 2012 Salı
Geçip giden ergenlik almanağı 2005
Duymaya alışık olduğum bir cümle, söyleyen içinse başarılı tespit:
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
17 Kasım 2012 Cumartesi
Günah Çıkarma Psikozu
Ondan önceydi muhtemelen. Hatta onun bana oynadığı başarılı blöften -"İstediğinle yatabilirsin ama bunu bana söyleme, hatta bana ima etme"- bile önceydi. Bir sabah "Beşyüzevler" isminde bir semtte uyanmıştım. Uyanmıştım ama neden oradaydım, gece neler olmuştu hatırlamıyorum. Sadece çok fazla rakı içtiğimi hatırlıyorum. Çünkü rakıyı çok seviyordu. Sonradan kilo alanlardandı. Kilo almadan önceki halinin fotoğraflarını bana gönderirdi. Kilo almadan önceki hali gerçekten güzeldi, veya fotoğraflardı amaçsız olan. İçmiştik, içerken tartışmıştık. Uyandığımda tanımadığım bir yerdeydim. Vınlamaya çalışıyordum çünkü o da etrafta değildi. Tek yapmam gereken kapıyı çekip çıkmak, biraz uzaklaştıktan sonra esnafa metro/metrobüs durağını sormaktı. Yaptım, onun "Hani kahvaltı edecektik?" sorularına rağmen. Nasıl kaçtığımı hatırlamıyorum... Ancak hala kuyruk acısı hissettiren kadınımla ilişkiye başladığım ilk gecenin sonunda telefonum çalıyordu, açtığımdaysa "Neredesin, seni Facebook'tan sildim ama görüşelim mi? Ben Taksim'deyim." diyordu. Öyle bir şeyin olamayacağını söyleyerek yüzüne kapatmıştım. Büşra'ydı adı ve cinsel ilişkiye girerken canı yanardı. İlginçti.
O, daha doğrusu sanırım hayatımdaki tek gerçek "o", doğumgünümü bir ay önden kutlamıştı. Belki de bir hafta, hatırlayamıyorum. Velhasıl, doğumgünümü de "o"nunla geçirmemiştim. Saçma sapan bir kadınla geçirecek kadar aptaldım, çünkü o blöfü gerçek sanacak kadar aptaldım. Sonradan kilo aldığını iddia eden, yüzü harika bir kadındı. Bir iki kart numarası, Beatles Cafe'de geçirilen saatler ve karaciğeri yoran ilaçla alınan alkol bünyedeydi. Bir, iki, üç ve evdeydik. Sarkık göğüslerinin arasında gidip geliyordum amaçsızca. Sonuç olarak gerçekten güzel olan yüzüne boşalmıştım. İkinci görüşmeyi ise yapmamıştık. Sebebi ben değildim, görüşmek istemiştim ancak görüşeceğimiz gün gönderdiğim mesajlara ya da yaptığım aramalara cevap vermemişti. Bir fahişe olduğunu aklımdan geçirip, sadece aklımdan değil, dünyamdan silmiştim. İsmini hatırlamıyorum, ancak kötüydü ve sanırım regl olduğu için sınırlanmıştık. Sınırın sonuysa alezimdeki kan iziydi. O iz oraya nasıl bulaştı bilemiyorum. Hala bilemiyorum... Bazen pantolonları bacaklarındayken seks yapar insanlar.
Nisan gerçekten beklediğim bir kadındı. Hayatımın meyhanelerde geçen döneminde aylarca konuştuktan sonra İstanbul'a gelişini beklediklerimden... Gelmişti, önümdeydi. Bense akşam Nisan'la buluşmadan hemen önce "o"nunlaydım. O bir iki bira içmişti, ben bir limonata... (İlaç etkisi altındaydım ve içmememi tembihliyordu.) Zaten limonatanın fotoğrafını çekip Facebook'a koymam işin espritüel yanıydı. Özlediğimle birlikte fotoğrafım olmadı asla. Sadece limonata fotoğrafında masaya koyduğu ellere bakarak saatler geçirdim bir, bir buçuk senedir. Barda limonata içecek kadar düştüğümü görüp kendime küfrediyordum. Sivilcelerimden kurtulmak adına bu salak ilacı kullandığım için kendime küfrediyordum. Velhasıl, Nisan'la buluşmadan önce kendisine bir arkadaşımla görüşeceğimi söyledim. Akşamı yarıda kestik, o evine gitti; bense Nisan'la buluşmaya... Nisan mı? Hayatımdaki en boktan tecrübeydi. Muhabbeti vasattı ancak bir şeyleri kaybettiğimi düşünmeme sebep olan ilk kişiydi. Çünkü, boşluktaydım onunla birlikte olduktan sonra. Tavana bakıyordum. Uyandığımda gideceğimiz yerlere doğru yola çıkıyorduk. Ben, evimde kalamayacağına dair bir yalan uydurmuştum ki uydurduğum yalan muhtemelen babaannemin hasta oluşuydu. Babaannem 6 ay önce ölmüştü halbuki... Nisan, arkadaşının evine gitmek zorundaydı. Kapımdaki notu gördüm. Uzun zamandır beklediğim Super System(Texas Poker ile alakalı bir şaheserdir ki Rounders isimli filmde de adı çok fazla geçer) kargodaydı ve kargo şirketi beni bulamadığı için not bırakmıştı. Dağıldık. Olaysız...
Bir ara okulumdan bir kadın çıkıverdi ortaya. Namuslu görünenlerdendi, bakire olduğunu iddia edenlerden. Hayır, birlikte olmadık fiziksel olarak ancak o denli birlikteydik ki, bakire olsa da olmasa da bazı cevizleri kırmış olduğunu anlıyordum. Sıradan, standart bir kadındı... Bana masaj yaparak başlayıp, işini ilginç bitirmişti. Ve evet, ilk görüşmeyi evimde yapmıştık. Bomboştu, amaçsız bir ilişkiydi ve sadece bir buçuk saat sürmüştü. Keyif alıyordu beni kıvranırken görmekten.
Galatasaray maçından önce buluştuğum bir kadın vardı. Bursa'lı. İsmi Sena olabilir. Maç sanırım Liverpool ileydi. Hazırlık maçı tarzı... Evde linkten izleriz diyerekten buluşmuştum. Beşiktaş motor iskelesinden aldım onu. Bir iki çay çorba içtik. Muhabbet, çay ve tavla sırasında zarları sallarken sallanan göğüsleri. Bu kadar çok kadınla yakın temasa geçmek, yanlış değildi o zamanlar aklımdaki etik denklemine göre. Çünkü eski sevgilim söylemişti istediğim kadınla birlikte olabileceğimi... Blöf de olsa... Kafamı duvarlara vurmuyordum bu bokları yediğim için. Ancak kendimle de gurur duymuyordum. Hiç bir derinliği olmayan, saçma sapan ilişkiler içindeydim. Aldatmak mevzu bahis olduğunda körü körüne karşı çıkan ben, "Nasılsa sevgilim izin veriyor yeaaa" diyerek kaliteden uzak kadınlarlaydım. Neredeyse her gün...
Bir gün, Mersin'den bir arkadaşım geldi. Misafirleri vardı yurtdışından. Evi ayarlamıştı, bende kalmayacaklardı ancak bir gece dışarı çıkmak istediler. Çıktık, buluştuk, konuştuk, eğlendik, içtik. Bir bilgisayar firmasında çalıştığını söylemişti. Yine aynı kart numaralarını uyguladım. "Kadınları böyle mi tavlıyorsun?" dedi, "Seni tavlamaya çalışırsam, bunu içinde hissedersin." dedim. Flört ediyordum alkolün etkisiyle. Gecenin sonunda sevgilimin evine gideceğimi söyleyip oradan ayrıldım. O gün, onun evine ilk gidişimdi. Taksim'den, dolmuşla... Güzel bir gecenin ertesinde hayatımda yaptığım en güzel kahvaltılardan birini hazırladı. Masa dolu değildi, ancak o benim için bir şeyler yapmaya çalışıyordu sıcakta. Takdir etmem gerekiyordu, bakkala gidip taze ekmek bile almıştı. O'na bağlanıyordum ancak kafam karışıyordu. Duygularım alt üsttü ve ne yaptığımı anlayamıyordum. Sebep-sonuç ilişkisine dayandıramıyordum hiç bir şeyi. Barda, geride bıraktığım Polonyalı kadın yasak meyve olduğu için hoş gelmişti sadece. Hatta onunla ilgili bir şeyler karalamış bile olabilirim. "Long Slow Goodbye" dinlerken imkansız aşkların adamı olduğuma kendimi inandırıp, onu sevdiğimi düşünecek kadar da aptaldım. Halbuki olayın drama boyutu önemliydi benim için. Daha fazlası değil... Mersin'e geçtiler, Mersin'deyken beni Skype'tan defalarca aradı. Mersin'deki tatilini kısa kesip İstanbul'a, ayaklarıma kadar geldi. Onu karşıladığımda tek düşüncem, "Ne işim var lan benim bu kadınla?" idi. Birlikte olmadık, regldi. Sadece konuştuk, içtik ve eğlendik. Sakindik. Arada bir sarılıyordu yanımda olduğu için, hepsi o.
Bir gün bir falcı işten çıktı, eve geçti, evden de bana geldi. Muhtemelen fal baktırmaya gittiğiniz kafelerin en iyisinde çalışıyordu. Yakında oturuyordu. Biraz içtik, biraz eğlendik, aynı tarifeyi ona da uygulamaya çalıştım ancak işe yaramadı. Göğüslerini uykuyla karışık sıktığımda defolup gitmemi söyledi. Kibar bir "Hayır." değildi bu. Çirkin bir kadındı, çok çirkin. İsminin Melike olması lazım. Belki de yanlış hatırlıyorumdur.
Sıkça bir bara giderdim arkadaşlarımla. "O"nu çağırmazdım çünkü onsuz daha çapkın olabileceğime inanırdım. Her gittiğimde aynı garson kızı görüp, "Abiii, bu kız güzeeeel." derdim. Duygusal olarak onu aldattığım zamanlardan bir başkasıydı, Polonyalı kadından sonra. Ne içersinizden daha uzun muhabbetlere yavaş yavaş giriyordum. Adı Aylin'di. Sanırım ismini bir kart numarasıyla öğrenmiştim. Yavaş yavaş flört etmeye, kanına girmeye başlamıştım. Zaten o beni terk ettiği zaman, soluğu Aylin'in kucağında alacaktım. Çünkü Aylin, "o"nunla beraberken mini şortuna takılıp saatlerce içtiğim kadındı. Güzel bacaklar, beyaz bir ten ve kalemle çizilmiş bir burun. Gerçekten güzel bir kadındı, ya da ben kendisini abartıyordum. Bilemiyorum.. Aylin de sonuçta beni terk etti tabii ki.
"O" gittikten sonra meyhanelere kapanmıştım. O'ndan önce sıkça takıldığım Semra beni aramaya başlamıştı. Neden arıyordu, bilmiyorum ancak fahişesiydim. Aylar önce ondan üçlü istediğimden beri benden soğumuştu ve benimle bir daha görüşmek istemediğini söylemişti, ancak şimdi alenen çağırıyordu. "Taksim'e çıkıyoruz fal baktırmaya, gel." dediğinde bakacağının bir fincandan ziyade, bana ait bir parça olacağını biliyordum. Veya, telefonu açtığım anda "Evde misin?" dediğinde niye aradığını tahmin edebiliyordum. Belki de bana ilk kez bir şeyler yaşamayı becerebildiğim ve sonunda ilişkimi bok ettiğim için acıyordu. Bu yüzden geliyordu veya gelmemi istiyordu. Yakında oturuyordu zaten. İstediği zaman sevişiyorduk. Sanırım terk edilişimin ardından ilk buluşmamızdı... Gözlerime bakıp, "Büyüdüğünü izlemek güzeldi." dedi işimiz bitince. Cinsel ilişki sonrası sendromuna kapılan her erkek gibi aval aval suratına baktım. Toparlandı, defoldu gitti. Semra harika bir kadındı, ama o da benimle görüşmek istemeyecekti bir süre sonra.
Bir sürü yalan söyledim ben sevgilime. Bir gece başucumdaki çekmeceyi açıp prezervatifleri sayarak, "Hımm, bakalım bu sefer kaç günah işledin ehehehe" demiş ve blöf konusundaki elini güçlendirmişti. Ondan ayrı birlikte olduğum insanların sayısını "Bir elin parmaklarını geçmez, cidden." şeklinde tanımlayarak onu tekrar kazanmaya çalıştım defalarca. Halbuki ben duygusal, cinsel, fiziksel yönden defalarca aldatmıştım onu. Evet, ben bir günahkarım ve Eros'un oku; beni uzun süre bulamayacaktır büyük ihtimalle. Ona karşı işlediğim günahlar bu kadar. Beni affet, "Padre." Amin.
O, daha doğrusu sanırım hayatımdaki tek gerçek "o", doğumgünümü bir ay önden kutlamıştı. Belki de bir hafta, hatırlayamıyorum. Velhasıl, doğumgünümü de "o"nunla geçirmemiştim. Saçma sapan bir kadınla geçirecek kadar aptaldım, çünkü o blöfü gerçek sanacak kadar aptaldım. Sonradan kilo aldığını iddia eden, yüzü harika bir kadındı. Bir iki kart numarası, Beatles Cafe'de geçirilen saatler ve karaciğeri yoran ilaçla alınan alkol bünyedeydi. Bir, iki, üç ve evdeydik. Sarkık göğüslerinin arasında gidip geliyordum amaçsızca. Sonuç olarak gerçekten güzel olan yüzüne boşalmıştım. İkinci görüşmeyi ise yapmamıştık. Sebebi ben değildim, görüşmek istemiştim ancak görüşeceğimiz gün gönderdiğim mesajlara ya da yaptığım aramalara cevap vermemişti. Bir fahişe olduğunu aklımdan geçirip, sadece aklımdan değil, dünyamdan silmiştim. İsmini hatırlamıyorum, ancak kötüydü ve sanırım regl olduğu için sınırlanmıştık. Sınırın sonuysa alezimdeki kan iziydi. O iz oraya nasıl bulaştı bilemiyorum. Hala bilemiyorum... Bazen pantolonları bacaklarındayken seks yapar insanlar.
Nisan gerçekten beklediğim bir kadındı. Hayatımın meyhanelerde geçen döneminde aylarca konuştuktan sonra İstanbul'a gelişini beklediklerimden... Gelmişti, önümdeydi. Bense akşam Nisan'la buluşmadan hemen önce "o"nunlaydım. O bir iki bira içmişti, ben bir limonata... (İlaç etkisi altındaydım ve içmememi tembihliyordu.) Zaten limonatanın fotoğrafını çekip Facebook'a koymam işin espritüel yanıydı. Özlediğimle birlikte fotoğrafım olmadı asla. Sadece limonata fotoğrafında masaya koyduğu ellere bakarak saatler geçirdim bir, bir buçuk senedir. Barda limonata içecek kadar düştüğümü görüp kendime küfrediyordum. Sivilcelerimden kurtulmak adına bu salak ilacı kullandığım için kendime küfrediyordum. Velhasıl, Nisan'la buluşmadan önce kendisine bir arkadaşımla görüşeceğimi söyledim. Akşamı yarıda kestik, o evine gitti; bense Nisan'la buluşmaya... Nisan mı? Hayatımdaki en boktan tecrübeydi. Muhabbeti vasattı ancak bir şeyleri kaybettiğimi düşünmeme sebep olan ilk kişiydi. Çünkü, boşluktaydım onunla birlikte olduktan sonra. Tavana bakıyordum. Uyandığımda gideceğimiz yerlere doğru yola çıkıyorduk. Ben, evimde kalamayacağına dair bir yalan uydurmuştum ki uydurduğum yalan muhtemelen babaannemin hasta oluşuydu. Babaannem 6 ay önce ölmüştü halbuki... Nisan, arkadaşının evine gitmek zorundaydı. Kapımdaki notu gördüm. Uzun zamandır beklediğim Super System(Texas Poker ile alakalı bir şaheserdir ki Rounders isimli filmde de adı çok fazla geçer) kargodaydı ve kargo şirketi beni bulamadığı için not bırakmıştı. Dağıldık. Olaysız...
Bir ara okulumdan bir kadın çıkıverdi ortaya. Namuslu görünenlerdendi, bakire olduğunu iddia edenlerden. Hayır, birlikte olmadık fiziksel olarak ancak o denli birlikteydik ki, bakire olsa da olmasa da bazı cevizleri kırmış olduğunu anlıyordum. Sıradan, standart bir kadındı... Bana masaj yaparak başlayıp, işini ilginç bitirmişti. Ve evet, ilk görüşmeyi evimde yapmıştık. Bomboştu, amaçsız bir ilişkiydi ve sadece bir buçuk saat sürmüştü. Keyif alıyordu beni kıvranırken görmekten.
Galatasaray maçından önce buluştuğum bir kadın vardı. Bursa'lı. İsmi Sena olabilir. Maç sanırım Liverpool ileydi. Hazırlık maçı tarzı... Evde linkten izleriz diyerekten buluşmuştum. Beşiktaş motor iskelesinden aldım onu. Bir iki çay çorba içtik. Muhabbet, çay ve tavla sırasında zarları sallarken sallanan göğüsleri. Bu kadar çok kadınla yakın temasa geçmek, yanlış değildi o zamanlar aklımdaki etik denklemine göre. Çünkü eski sevgilim söylemişti istediğim kadınla birlikte olabileceğimi... Blöf de olsa... Kafamı duvarlara vurmuyordum bu bokları yediğim için. Ancak kendimle de gurur duymuyordum. Hiç bir derinliği olmayan, saçma sapan ilişkiler içindeydim. Aldatmak mevzu bahis olduğunda körü körüne karşı çıkan ben, "Nasılsa sevgilim izin veriyor yeaaa" diyerek kaliteden uzak kadınlarlaydım. Neredeyse her gün...
Bir gün, Mersin'den bir arkadaşım geldi. Misafirleri vardı yurtdışından. Evi ayarlamıştı, bende kalmayacaklardı ancak bir gece dışarı çıkmak istediler. Çıktık, buluştuk, konuştuk, eğlendik, içtik. Bir bilgisayar firmasında çalıştığını söylemişti. Yine aynı kart numaralarını uyguladım. "Kadınları böyle mi tavlıyorsun?" dedi, "Seni tavlamaya çalışırsam, bunu içinde hissedersin." dedim. Flört ediyordum alkolün etkisiyle. Gecenin sonunda sevgilimin evine gideceğimi söyleyip oradan ayrıldım. O gün, onun evine ilk gidişimdi. Taksim'den, dolmuşla... Güzel bir gecenin ertesinde hayatımda yaptığım en güzel kahvaltılardan birini hazırladı. Masa dolu değildi, ancak o benim için bir şeyler yapmaya çalışıyordu sıcakta. Takdir etmem gerekiyordu, bakkala gidip taze ekmek bile almıştı. O'na bağlanıyordum ancak kafam karışıyordu. Duygularım alt üsttü ve ne yaptığımı anlayamıyordum. Sebep-sonuç ilişkisine dayandıramıyordum hiç bir şeyi. Barda, geride bıraktığım Polonyalı kadın yasak meyve olduğu için hoş gelmişti sadece. Hatta onunla ilgili bir şeyler karalamış bile olabilirim. "Long Slow Goodbye" dinlerken imkansız aşkların adamı olduğuma kendimi inandırıp, onu sevdiğimi düşünecek kadar da aptaldım. Halbuki olayın drama boyutu önemliydi benim için. Daha fazlası değil... Mersin'e geçtiler, Mersin'deyken beni Skype'tan defalarca aradı. Mersin'deki tatilini kısa kesip İstanbul'a, ayaklarıma kadar geldi. Onu karşıladığımda tek düşüncem, "Ne işim var lan benim bu kadınla?" idi. Birlikte olmadık, regldi. Sadece konuştuk, içtik ve eğlendik. Sakindik. Arada bir sarılıyordu yanımda olduğu için, hepsi o.
Bir gün bir falcı işten çıktı, eve geçti, evden de bana geldi. Muhtemelen fal baktırmaya gittiğiniz kafelerin en iyisinde çalışıyordu. Yakında oturuyordu. Biraz içtik, biraz eğlendik, aynı tarifeyi ona da uygulamaya çalıştım ancak işe yaramadı. Göğüslerini uykuyla karışık sıktığımda defolup gitmemi söyledi. Kibar bir "Hayır." değildi bu. Çirkin bir kadındı, çok çirkin. İsminin Melike olması lazım. Belki de yanlış hatırlıyorumdur.
Sıkça bir bara giderdim arkadaşlarımla. "O"nu çağırmazdım çünkü onsuz daha çapkın olabileceğime inanırdım. Her gittiğimde aynı garson kızı görüp, "Abiii, bu kız güzeeeel." derdim. Duygusal olarak onu aldattığım zamanlardan bir başkasıydı, Polonyalı kadından sonra. Ne içersinizden daha uzun muhabbetlere yavaş yavaş giriyordum. Adı Aylin'di. Sanırım ismini bir kart numarasıyla öğrenmiştim. Yavaş yavaş flört etmeye, kanına girmeye başlamıştım. Zaten o beni terk ettiği zaman, soluğu Aylin'in kucağında alacaktım. Çünkü Aylin, "o"nunla beraberken mini şortuna takılıp saatlerce içtiğim kadındı. Güzel bacaklar, beyaz bir ten ve kalemle çizilmiş bir burun. Gerçekten güzel bir kadındı, ya da ben kendisini abartıyordum. Bilemiyorum.. Aylin de sonuçta beni terk etti tabii ki.
"O" gittikten sonra meyhanelere kapanmıştım. O'ndan önce sıkça takıldığım Semra beni aramaya başlamıştı. Neden arıyordu, bilmiyorum ancak fahişesiydim. Aylar önce ondan üçlü istediğimden beri benden soğumuştu ve benimle bir daha görüşmek istemediğini söylemişti, ancak şimdi alenen çağırıyordu. "Taksim'e çıkıyoruz fal baktırmaya, gel." dediğinde bakacağının bir fincandan ziyade, bana ait bir parça olacağını biliyordum. Veya, telefonu açtığım anda "Evde misin?" dediğinde niye aradığını tahmin edebiliyordum. Belki de bana ilk kez bir şeyler yaşamayı becerebildiğim ve sonunda ilişkimi bok ettiğim için acıyordu. Bu yüzden geliyordu veya gelmemi istiyordu. Yakında oturuyordu zaten. İstediği zaman sevişiyorduk. Sanırım terk edilişimin ardından ilk buluşmamızdı... Gözlerime bakıp, "Büyüdüğünü izlemek güzeldi." dedi işimiz bitince. Cinsel ilişki sonrası sendromuna kapılan her erkek gibi aval aval suratına baktım. Toparlandı, defoldu gitti. Semra harika bir kadındı, ama o da benimle görüşmek istemeyecekti bir süre sonra.
Bir sürü yalan söyledim ben sevgilime. Bir gece başucumdaki çekmeceyi açıp prezervatifleri sayarak, "Hımm, bakalım bu sefer kaç günah işledin ehehehe" demiş ve blöf konusundaki elini güçlendirmişti. Ondan ayrı birlikte olduğum insanların sayısını "Bir elin parmaklarını geçmez, cidden." şeklinde tanımlayarak onu tekrar kazanmaya çalıştım defalarca. Halbuki ben duygusal, cinsel, fiziksel yönden defalarca aldatmıştım onu. Evet, ben bir günahkarım ve Eros'un oku; beni uzun süre bulamayacaktır büyük ihtimalle. Ona karşı işlediğim günahlar bu kadar. Beni affet, "Padre." Amin.
3 Ağustos 2012 Cuma
Geçmiş, Mersin'de kaldı.
İstanbul'a iner inmez eve geçtim. Aklımda, Mersin tatilinde başladığım bir işi bitirmek vardı. Mersin'de yazdığım her şeyden kurtulmak...
Şimdiye kadar ne geçmişimden, ne kökenimden, ne de memleketimden asla utanmadım. Daha önce yazdıklarıma da güler geçerim. Ancak Mersin'den de asla kopamıyordum. Zaman zaman, İstanbul'a getirdiğim eski yazılara, yaptığım eski çizimlere bakarak duygulanır; aptallığıma güler ancak Mersin'i de fazlasıyla özlerdim. Telefona sarılıp annemi aramak ise sadece alkollü olduğum zamanlarda aklıma gelirdi.
Mersin'e döndüğüm gün Lombak dergilerimi buldum. Sadece on, on beş sayı... Diğerlerini belki yatağın altında bulurum diye düşünerek yatağın altını açtım. Sonuçta bugün dilendiğiniz çoğu yazarın ve çizerin ortak noktasıydı Lombak bir zamanlar. Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Sadece Kaan, Kenan Yarar vs... Yatağın altını karıştırırken anı kutumu, bloknotumu ve eski günlüğümü buldum. Anı kutusundan aldığım ilk konser davetiyelerimiz(yani on beş yaşında sahneye çıktığım ilk konserin davetiyeleri) ve eski güneş gözlüğümdü. Kaldırıp geri yerine koydum kutuyu. Günlük ve bloknotu ise yakmayı planlıyordum, ancak evde uğraşabileceğim bir iş değildi. Dışarı çıkmaya da niyetli değildim. Teker teker kopardım yaprakları, yırttım, yırttıkça huzurlu hissettim ve bitirdim.
İstanbul'a dönünce ilk iş, buraya zamanında getirmiş olduğum yazıları bulmak ve üzerlerinde sigara söndürmekti. Geçmişe bağlılık, geçmişe duyulan özlem güzeldir ancak geçmişte yaşadıkça kendimi bitiriyordum.
Şimdiyse, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve Mersin'i ardımda bırakarak...
Şimdiye kadar ne geçmişimden, ne kökenimden, ne de memleketimden asla utanmadım. Daha önce yazdıklarıma da güler geçerim. Ancak Mersin'den de asla kopamıyordum. Zaman zaman, İstanbul'a getirdiğim eski yazılara, yaptığım eski çizimlere bakarak duygulanır; aptallığıma güler ancak Mersin'i de fazlasıyla özlerdim. Telefona sarılıp annemi aramak ise sadece alkollü olduğum zamanlarda aklıma gelirdi.
Mersin'e döndüğüm gün Lombak dergilerimi buldum. Sadece on, on beş sayı... Diğerlerini belki yatağın altında bulurum diye düşünerek yatağın altını açtım. Sonuçta bugün dilendiğiniz çoğu yazarın ve çizerin ortak noktasıydı Lombak bir zamanlar. Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Sadece Kaan, Kenan Yarar vs... Yatağın altını karıştırırken anı kutumu, bloknotumu ve eski günlüğümü buldum. Anı kutusundan aldığım ilk konser davetiyelerimiz(yani on beş yaşında sahneye çıktığım ilk konserin davetiyeleri) ve eski güneş gözlüğümdü. Kaldırıp geri yerine koydum kutuyu. Günlük ve bloknotu ise yakmayı planlıyordum, ancak evde uğraşabileceğim bir iş değildi. Dışarı çıkmaya da niyetli değildim. Teker teker kopardım yaprakları, yırttım, yırttıkça huzurlu hissettim ve bitirdim.
İstanbul'a dönünce ilk iş, buraya zamanında getirmiş olduğum yazıları bulmak ve üzerlerinde sigara söndürmekti. Geçmişe bağlılık, geçmişe duyulan özlem güzeldir ancak geçmişte yaşadıkça kendimi bitiriyordum.
Şimdiyse, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve Mersin'i ardımda bırakarak...
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Metro Yolculuğu Değil Cehennem Azabı
Şimdiye kadar ne inişler, ne çıkışlar, ne mental çözülmeler yaşadım, hiç biri bugünkü kadar etkili değildi.
Geçtiğimiz haftasonu telefonumu takside unuttum. Unuttuğumu farkettiğimde, taksi 100 metre uzağımda hareket halindeydi. Ardından alkolün etkisiyle yaşadığım kararsızlık... O saatte taksi durağı dışında açık hiç bir yer olmamasından ötürü telefonu uzun uzun arattır taksiciye, sonrasında "Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor" anonsu gelsin ve küfür salla...
Ertesi gün BTK'yı arayıp IMEI numarasıyla telefonu kilitletmemden sonra, bugün kütüphanedeydim. Sevdiğim bir arkadaşımın verdiği yedek telefonla... Müzik dinleyemiyordum, dinleyerek çalışamadığım için de konsantre olamıyordum. Çalınma olayından beri beş yüz kez girdiğim operatör sitesine, taahhütlü cihazları araştırmak için tekrar tekrar bakıyordum kütüphanenin bilgisayarlarından. Mevzuyu bilen, bu konulara kafası basan bir arkadaşımı aradım telefonla... "Acele etme" ikazı yeterli olmuştu yiyeceğim kazığı anlamama.
Çıktım kütüphaneden, "Boş ver hakikaten" diyerek metroya yürüdüm. Metro istasyonu ise cehennem azabının başlangıcıydı. Önce asansöre yöneldim, asansör arızalıydı. Döndüğümde karşılaştığım ilk surat, bir kadına aitti. İsmini hatırlamıyorum...
----------------------------------------------------------------------
Bundan yaklaşık üç ay önce internetten tanışıp buluşmuştuk. Alkolün etkisiyle tavırları bir acayipleşmişti... Yanıma kadar sokuldu Thales Room'da, "Beni seksi bulmadığını söylemiştin, şimdi seksi miyim?" diyerek göğüslerini masaya koymuştu. Ardından burada atladığım ancak dileyene anlatacağım bir iki ince detaydan sonra "Bu gece hiç bir şey olmayacak. Sırf beni arzuladığını görebilmek için buluştum seninle." dedi. Daha önce görüşmediğim ancak yine internetten tanıştığım başka bir kadını yedek oyuncu olarak araya soktum. "Benim bir arkadaşım daha gelecek." dedim. Pişti o ya, o hatun da Taksim'deydi. "Niye geliyor şimdi o?" diyerek kıskançlık krizine girdi. Ardından yedek oyuncu sahaya girdiği anda ise beni öpmeye, bana sarılmaya, elini kolunu atmaya başladı. Bazen oyun basittir, ve egosu yüksek bir kadın diğerini asla çekemez. Çılgına dönmüştü, ancak ben ona kapıları kapatmıştım. Ayrıca, sonradan gelen yedeğimin karakteri daha olgundu, yaşı da... Adeta nöbetçi golcü gibiydi. Ve o gece üçümüz birlikte taksiye bindiğimizde, kıskançlık krizindekini evine bırakıp; nöbetçi golcüde geceyi bitirmiştik. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi...
----------------------------------------------------------------------
Kanlı canlı karşımdaydı, yüreğim ağzıma gelmişti. Hemen yönümü değiştirip yollanmıştım diğer metro çıkışına. Utanç duymuyordum, ancak eğer ki Allah ya da Tanrı gerçekten yukarıdaysa, beni cehennemde yakması için en büyük sebeplerden biriydi.
İstasyona diğer yürüyen merdiven ile inerken, bambaşka birini görmüştüm. Bu kişiyse, sanırım hayatımdaki en büyük hatayı yaptığım kişiydi. Alkolün de etkisiyle tabii...
----------------------------------------------------------------------
Radyo yayınına başladığımdan iki hafta sonra, Ağaç Ev'in teras açılışında çalmam üzerine bir teklif gelmişti. Alkol için çalacaktım ve bana fazlasıyla "uyar"dı bu. O gecenin sonunda, bir çift; barda oturuyorlardı. Çiftle aramızda diyalog başladı. Alkollü muhabbet, bol kakara kikiri... Kız, döndü ve sordu:
-Bizim seninle aynı dertten muzdarip bir arkadaşımız var. Onunla tanıştırsak seni?
-Niye, arkadaşınız da mı eskortlara para yetiştirmekte zorlanıyor?
-Ay yok, o da yalnız işte senin gibi...
Ardından Facebook üzerinden tanıştık. Tanıştığımız günün gecesinde yayına girersin, dünyanın en geniş ve ruh hastası çifti olan iki çok yakın arkadaşınla... Mikrofonu açık unutursun, küfürler havada uçuşurken kızın Facebook profiline girilir. Yorumlar arka arkaya patlatılır. Tümü belden aşağı espriler, alkolle yürür gider. Bir gün sonra kız tüm yayının ses kaydını aldığını ve savcılığa gideceğini söyler.
"Foul Play"... Üçümüzden de davacı olacaktır. Ve sonuna kadar da haklıdır aslında. Güç bela vazgeçer dava açmaktan ancak pişmanlık içinde baki kalır insanın... Ulan biz ne yaptık diye düşünür durursun.
----------------------------------------------------------------------
Aha işte peronda da karşılaştım mı bu kızla... Sanki Cem Yılmaz'ın anlattığının aynısıydı cehennem. Bir mikrodalga var(Temmuz'da İstanbul), seni orada kavururken günahlarının videosunu gösteriyorlar.
"Off ne olur bitsin bu" diyerek not defterimi alıp kaba taslak bu yazıyı yazdım ben de kimsenin yüzüne bakmak istemediğim için. Zaten sabahları aynaya bakmakta zorlanacak kadar kendini sevmeyen biriyim, bir de bu yargılamaya tabii tutulunca; tam oldum tam.
Telefon olayı ne mi oldu peki? Eve gelince son kez karar kıldım, evet, taahhütle bir telefon alacaktım. Ancak Müşteri Hizmetleri zaten umutlarımı püskürttü. "Bir cihazın taksidi bitmeden başka bir cihaza geçemezsiniz."
Tıpkı, "Bir günahınızın, hatanızın, pişmanlığınızın süresi bitmeden yenileriyle karşılaşamazsınız." dercesine... Hayat basittir, ancak hayatın bize sunduğu sınavlar zordur işte.
Geçtiğimiz haftasonu telefonumu takside unuttum. Unuttuğumu farkettiğimde, taksi 100 metre uzağımda hareket halindeydi. Ardından alkolün etkisiyle yaşadığım kararsızlık... O saatte taksi durağı dışında açık hiç bir yer olmamasından ötürü telefonu uzun uzun arattır taksiciye, sonrasında "Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor" anonsu gelsin ve küfür salla...
Ertesi gün BTK'yı arayıp IMEI numarasıyla telefonu kilitletmemden sonra, bugün kütüphanedeydim. Sevdiğim bir arkadaşımın verdiği yedek telefonla... Müzik dinleyemiyordum, dinleyerek çalışamadığım için de konsantre olamıyordum. Çalınma olayından beri beş yüz kez girdiğim operatör sitesine, taahhütlü cihazları araştırmak için tekrar tekrar bakıyordum kütüphanenin bilgisayarlarından. Mevzuyu bilen, bu konulara kafası basan bir arkadaşımı aradım telefonla... "Acele etme" ikazı yeterli olmuştu yiyeceğim kazığı anlamama.
Çıktım kütüphaneden, "Boş ver hakikaten" diyerek metroya yürüdüm. Metro istasyonu ise cehennem azabının başlangıcıydı. Önce asansöre yöneldim, asansör arızalıydı. Döndüğümde karşılaştığım ilk surat, bir kadına aitti. İsmini hatırlamıyorum...
----------------------------------------------------------------------
Bundan yaklaşık üç ay önce internetten tanışıp buluşmuştuk. Alkolün etkisiyle tavırları bir acayipleşmişti... Yanıma kadar sokuldu Thales Room'da, "Beni seksi bulmadığını söylemiştin, şimdi seksi miyim?" diyerek göğüslerini masaya koymuştu. Ardından burada atladığım ancak dileyene anlatacağım bir iki ince detaydan sonra "Bu gece hiç bir şey olmayacak. Sırf beni arzuladığını görebilmek için buluştum seninle." dedi. Daha önce görüşmediğim ancak yine internetten tanıştığım başka bir kadını yedek oyuncu olarak araya soktum. "Benim bir arkadaşım daha gelecek." dedim. Pişti o ya, o hatun da Taksim'deydi. "Niye geliyor şimdi o?" diyerek kıskançlık krizine girdi. Ardından yedek oyuncu sahaya girdiği anda ise beni öpmeye, bana sarılmaya, elini kolunu atmaya başladı. Bazen oyun basittir, ve egosu yüksek bir kadın diğerini asla çekemez. Çılgına dönmüştü, ancak ben ona kapıları kapatmıştım. Ayrıca, sonradan gelen yedeğimin karakteri daha olgundu, yaşı da... Adeta nöbetçi golcü gibiydi. Ve o gece üçümüz birlikte taksiye bindiğimizde, kıskançlık krizindekini evine bırakıp; nöbetçi golcüde geceyi bitirmiştik. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi...
----------------------------------------------------------------------
Kanlı canlı karşımdaydı, yüreğim ağzıma gelmişti. Hemen yönümü değiştirip yollanmıştım diğer metro çıkışına. Utanç duymuyordum, ancak eğer ki Allah ya da Tanrı gerçekten yukarıdaysa, beni cehennemde yakması için en büyük sebeplerden biriydi.
İstasyona diğer yürüyen merdiven ile inerken, bambaşka birini görmüştüm. Bu kişiyse, sanırım hayatımdaki en büyük hatayı yaptığım kişiydi. Alkolün de etkisiyle tabii...
----------------------------------------------------------------------
Radyo yayınına başladığımdan iki hafta sonra, Ağaç Ev'in teras açılışında çalmam üzerine bir teklif gelmişti. Alkol için çalacaktım ve bana fazlasıyla "uyar"dı bu. O gecenin sonunda, bir çift; barda oturuyorlardı. Çiftle aramızda diyalog başladı. Alkollü muhabbet, bol kakara kikiri... Kız, döndü ve sordu:
-Bizim seninle aynı dertten muzdarip bir arkadaşımız var. Onunla tanıştırsak seni?
-Niye, arkadaşınız da mı eskortlara para yetiştirmekte zorlanıyor?
-Ay yok, o da yalnız işte senin gibi...
Ardından Facebook üzerinden tanıştık. Tanıştığımız günün gecesinde yayına girersin, dünyanın en geniş ve ruh hastası çifti olan iki çok yakın arkadaşınla... Mikrofonu açık unutursun, küfürler havada uçuşurken kızın Facebook profiline girilir. Yorumlar arka arkaya patlatılır. Tümü belden aşağı espriler, alkolle yürür gider. Bir gün sonra kız tüm yayının ses kaydını aldığını ve savcılığa gideceğini söyler.
"Foul Play"... Üçümüzden de davacı olacaktır. Ve sonuna kadar da haklıdır aslında. Güç bela vazgeçer dava açmaktan ancak pişmanlık içinde baki kalır insanın... Ulan biz ne yaptık diye düşünür durursun.
----------------------------------------------------------------------
Aha işte peronda da karşılaştım mı bu kızla... Sanki Cem Yılmaz'ın anlattığının aynısıydı cehennem. Bir mikrodalga var(Temmuz'da İstanbul), seni orada kavururken günahlarının videosunu gösteriyorlar.
"Off ne olur bitsin bu" diyerek not defterimi alıp kaba taslak bu yazıyı yazdım ben de kimsenin yüzüne bakmak istemediğim için. Zaten sabahları aynaya bakmakta zorlanacak kadar kendini sevmeyen biriyim, bir de bu yargılamaya tabii tutulunca; tam oldum tam.
Telefon olayı ne mi oldu peki? Eve gelince son kez karar kıldım, evet, taahhütle bir telefon alacaktım. Ancak Müşteri Hizmetleri zaten umutlarımı püskürttü. "Bir cihazın taksidi bitmeden başka bir cihaza geçemezsiniz."
Tıpkı, "Bir günahınızın, hatanızın, pişmanlığınızın süresi bitmeden yenileriyle karşılaşamazsınız." dercesine... Hayat basittir, ancak hayatın bize sunduğu sınavlar zordur işte.
28 Haziran 2012 Perşembe
Neden "dis"?
Çok soruldu şimdiye kadar, neden koluma kazıttığım kelimenin "dis" olduğu, neden bir çok sosyal platformda kullandığım lakabın "dis" olduğu... Şimdi de açıklaması geliyor.
Önceydi, çok önce belki de...Lise zamanlarındayız. Her yere, -kravatım dahil- "dark inn side" yazıyordum, kısalttım; bu aptal lise tamlamasını "dis" haline getirdim.
Yine aynı yıllar... O aralar "Rome" dizisi dönüyor Cnbc-e kanalında. Elemanlardan bir tanesi adak adarken "in the name of dis" demişti. Karıştırılsın ansiklopediler, şunlar bunlar... Wikipedia'lar... Öğrendim ki, "Dis"; Roma Mitolojisi'ndeki "Ölüm Tanrısı" için biçilen isimlerden sadece bir tanesiymiş. Yani sizin için biraz daha açayım burayı... Dis, Hades imiş.
Biraz daha özdeşleştim lakabımla; bu kısaltmanın, mitlerden bir karakterle ilgili olduğunu görünce. Sonra hatırlamaya başladım; ki ben bir ölüm tanrısı değildim ancak beklenen veya ani; bir dolu ölüm görmüştüm. Aklımda en çok kalanlar ise 5 ve katları yaşımdayken gerçekleşenlerdi.
Yaş beş; ölümü beklenen dedemin vefatı... Hepimiz son zamanlarında yanında olalım diye yayla evine gitmiştik. Uzun bekleyiş, çocuklar içinse "Hadi yatın uyuyun artık." serzenişleri ve ardından çığlıklar, gecenin üç veya dördü; o zamanki çocuk aklımla yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir anda yükselen çığlıklar ve ilk kez bir ceset görmek... Ne ağlamış, ne de gülmüştüm. Dedim ya, ismini taşıdığım dedemi o zamanlar bir hayal kahramanı olarak görürdüm hep; tanışmışlığımız pek olmamıştı. Sadece kısa kısa muhabbetler...
On yaşımdayken, bir kez daha duyuldu aynı çığlıklar. Bu sefer mevzu biraz daha farklıydı. Çünkü; annem ve babam memur olduklarından ötürü; beni halam, babaannem ve eniştemin yaşadığı eve bırakırlardı arada. Dolayısıyla gördüğüm ilgiyi, daha ziyade bu üçgen içinde görürdüm. Bir gün eniştem de fenalaştı. Doktorlar, hastaneler ve en son sözler: "Son günlerini evinde geçirsin, tanıdıklarıyla." Ve uzun zaman içinde yaşadığım o evde bu sefer sadece üçgen ve ben yoktuk. Hayatımda her daim güçlü gördüğüm karakterlerden biri zayıf konumdaydı, ve tüm akrabalar oradaydı ve ben vardım. Kim tahmin edebilirdi ki, o enişte; o hukuk adamı; o "adam" son nefesini; ben odasında kolonyayla oynarken ismimi söyleyerek verecek. Korkup aşağı inmiştim hemen, kaçmıştım. Ve çığlıkları dinlemiştim...
On beş yaşıma bastığımdaysa mevzu beklenen ölümden farklı bir hal almıştı. Mersin'deki sitemizde; sürekli birlikte basketbol maçı yaptığımız arkadaşlarımızdan biri, liseye giriş sınavının ertesinde stres atmak için havuza inmişti. Havuz kaydırağından baş aşağı kayarken kafasını zemine çarpmıştı... Havuz suyuna karışan kan ve yetişmeye çalışan ambulans. Ardından alır götürürler Arda'yı hastaneye... İki hafta boyunca süren koma hali ve çıkan sonuç "beyin ölümü". Ailesinin doldurduğu organ bağışı belgesi ve "gözleri hariç tüm organlarının bağışına karar verilmesi..." Cenazesine bile gidememiştim; ailemin zoruyla yaylaya çıkarıldığımdan ötürü.
Yaş yirmiye dayandığında tekrar aynı hastanede aldık soluğu. Bu sefer nereden baksan on senedir tanıdığım ve görüştüğüm bir arkadaşımdı "giden"... Aslı, hayatımda tanıdığım en düzgün kadınlardan biriydi. Yardımsever olmasını siktir et; aile yapısıyla da, iç dünyası ve disipliniyle de; hepimizin gönlünde taht kuran bir kahramandı. Ve o da gidiyordu şimdi... Jet Ski kazası, önce babasının; sonra babasıyla beraber Jet Ski'ye binen Aslı'nın vefatı. O zamana kadar Levent Kırca'nın Jet Ski skeci üzerinden espri yapan bizler; o günden sonra kesmiştik bu şakaları.
Saydığım tüm isimlerin mekanı cennet olsun; arada atladığım ölümler de var ki yakın akrabalarım bu ölümlere dahil olan kişiler. Ancak beni en çok etkileyenler bunlardı. Ve aslına bakarsanız, bunların hiç birinde ağlamamıştım. Ağlamamaya yemin etmiştim. Birini kaybetmek konusunda çocuk aklıyla Gandalf'ın söylediklerini hatırlar ve "Ölüm sadece bir başlangıçtır." demiştim... Bir kişi dışında, daha doğrusu bir kişinin gidişi konusunda. O da yukarıda bahsettiğim üçgenin köşelerinden biri olan babaannem konusunda... Hüngür hüngür ağlamıştım öleceğini fark ettiğimde. Şimdi bana hiç biriniz ölümden bahsetmeseniz, lakabımı sormasanız; veya sorduğunuz sorunun cevabını verdiğimde buna "ergen" yakıştırması yapmasanız her şey çok güzel olur öyle değil mi? Siktirin gidin şimdi.
Bunları söylediğim için beni megalomanyak kategorisine sokacak insanlar da vardır kesin. Veya beni "Ben o kadar çok şey yaşadım ki şartlar beni bu hale getirdi" klişelerine baş rol oyuncusu yapacak olanlar da vardır. Aslında cevap basit; bir diyalogda söylemiştim. Kısa değil; ancak özdü. Yukarıda yaşadıklarım ve yazdıklarımdan bağımsız olarak; durum şudur, siz kabullenin veya kabullenmeyin...
Neden böylesin sorusuna verdiğim bir cevap altı üstü... Daha doğrusu sorunun devamında gelen bir mevzu. Basittir bazen bazı şeyler...
"Bu yüzden dünya benim gibi egoist ve "küçük dünyaları ben yarattım" tipinde insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü biz o kadar direkt konuşuruz ki, kaybedecek hiç bir şeyimiz olmadığını biliriz her zaman. Ha bir kadının ilk tercihi olamayız, genelde kadınların sevgililerini aldattıkları adama evriliriz ancak olsun, filmlerde yan rol ve figüranlara da ihtiyaç vardır her zaman; eğer ki boktan bir amatör porno veya kısa film festivali
ödül adayı çekmiyorsan; yani küçük bir dünyan ve at gözlüklerin yoksa; (ha bir de ucuz condomun)..."
Yazarken dinledim diyerekten şu linki de iliştirir ve gömülürüm.
http://www.youtube.com/watch?v=tKOA6fKEH2c
Önceydi, çok önce belki de...Lise zamanlarındayız. Her yere, -kravatım dahil- "dark inn side" yazıyordum, kısalttım; bu aptal lise tamlamasını "dis" haline getirdim.
Yine aynı yıllar... O aralar "Rome" dizisi dönüyor Cnbc-e kanalında. Elemanlardan bir tanesi adak adarken "in the name of dis" demişti. Karıştırılsın ansiklopediler, şunlar bunlar... Wikipedia'lar... Öğrendim ki, "Dis"; Roma Mitolojisi'ndeki "Ölüm Tanrısı" için biçilen isimlerden sadece bir tanesiymiş. Yani sizin için biraz daha açayım burayı... Dis, Hades imiş.
Biraz daha özdeşleştim lakabımla; bu kısaltmanın, mitlerden bir karakterle ilgili olduğunu görünce. Sonra hatırlamaya başladım; ki ben bir ölüm tanrısı değildim ancak beklenen veya ani; bir dolu ölüm görmüştüm. Aklımda en çok kalanlar ise 5 ve katları yaşımdayken gerçekleşenlerdi.
Yaş beş; ölümü beklenen dedemin vefatı... Hepimiz son zamanlarında yanında olalım diye yayla evine gitmiştik. Uzun bekleyiş, çocuklar içinse "Hadi yatın uyuyun artık." serzenişleri ve ardından çığlıklar, gecenin üç veya dördü; o zamanki çocuk aklımla yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir anda yükselen çığlıklar ve ilk kez bir ceset görmek... Ne ağlamış, ne de gülmüştüm. Dedim ya, ismini taşıdığım dedemi o zamanlar bir hayal kahramanı olarak görürdüm hep; tanışmışlığımız pek olmamıştı. Sadece kısa kısa muhabbetler...
On yaşımdayken, bir kez daha duyuldu aynı çığlıklar. Bu sefer mevzu biraz daha farklıydı. Çünkü; annem ve babam memur olduklarından ötürü; beni halam, babaannem ve eniştemin yaşadığı eve bırakırlardı arada. Dolayısıyla gördüğüm ilgiyi, daha ziyade bu üçgen içinde görürdüm. Bir gün eniştem de fenalaştı. Doktorlar, hastaneler ve en son sözler: "Son günlerini evinde geçirsin, tanıdıklarıyla." Ve uzun zaman içinde yaşadığım o evde bu sefer sadece üçgen ve ben yoktuk. Hayatımda her daim güçlü gördüğüm karakterlerden biri zayıf konumdaydı, ve tüm akrabalar oradaydı ve ben vardım. Kim tahmin edebilirdi ki, o enişte; o hukuk adamı; o "adam" son nefesini; ben odasında kolonyayla oynarken ismimi söyleyerek verecek. Korkup aşağı inmiştim hemen, kaçmıştım. Ve çığlıkları dinlemiştim...
On beş yaşıma bastığımdaysa mevzu beklenen ölümden farklı bir hal almıştı. Mersin'deki sitemizde; sürekli birlikte basketbol maçı yaptığımız arkadaşlarımızdan biri, liseye giriş sınavının ertesinde stres atmak için havuza inmişti. Havuz kaydırağından baş aşağı kayarken kafasını zemine çarpmıştı... Havuz suyuna karışan kan ve yetişmeye çalışan ambulans. Ardından alır götürürler Arda'yı hastaneye... İki hafta boyunca süren koma hali ve çıkan sonuç "beyin ölümü". Ailesinin doldurduğu organ bağışı belgesi ve "gözleri hariç tüm organlarının bağışına karar verilmesi..." Cenazesine bile gidememiştim; ailemin zoruyla yaylaya çıkarıldığımdan ötürü.
Yaş yirmiye dayandığında tekrar aynı hastanede aldık soluğu. Bu sefer nereden baksan on senedir tanıdığım ve görüştüğüm bir arkadaşımdı "giden"... Aslı, hayatımda tanıdığım en düzgün kadınlardan biriydi. Yardımsever olmasını siktir et; aile yapısıyla da, iç dünyası ve disipliniyle de; hepimizin gönlünde taht kuran bir kahramandı. Ve o da gidiyordu şimdi... Jet Ski kazası, önce babasının; sonra babasıyla beraber Jet Ski'ye binen Aslı'nın vefatı. O zamana kadar Levent Kırca'nın Jet Ski skeci üzerinden espri yapan bizler; o günden sonra kesmiştik bu şakaları.
Saydığım tüm isimlerin mekanı cennet olsun; arada atladığım ölümler de var ki yakın akrabalarım bu ölümlere dahil olan kişiler. Ancak beni en çok etkileyenler bunlardı. Ve aslına bakarsanız, bunların hiç birinde ağlamamıştım. Ağlamamaya yemin etmiştim. Birini kaybetmek konusunda çocuk aklıyla Gandalf'ın söylediklerini hatırlar ve "Ölüm sadece bir başlangıçtır." demiştim... Bir kişi dışında, daha doğrusu bir kişinin gidişi konusunda. O da yukarıda bahsettiğim üçgenin köşelerinden biri olan babaannem konusunda... Hüngür hüngür ağlamıştım öleceğini fark ettiğimde. Şimdi bana hiç biriniz ölümden bahsetmeseniz, lakabımı sormasanız; veya sorduğunuz sorunun cevabını verdiğimde buna "ergen" yakıştırması yapmasanız her şey çok güzel olur öyle değil mi? Siktirin gidin şimdi.
Bunları söylediğim için beni megalomanyak kategorisine sokacak insanlar da vardır kesin. Veya beni "Ben o kadar çok şey yaşadım ki şartlar beni bu hale getirdi" klişelerine baş rol oyuncusu yapacak olanlar da vardır. Aslında cevap basit; bir diyalogda söylemiştim. Kısa değil; ancak özdü. Yukarıda yaşadıklarım ve yazdıklarımdan bağımsız olarak; durum şudur, siz kabullenin veya kabullenmeyin...
Neden böylesin sorusuna verdiğim bir cevap altı üstü... Daha doğrusu sorunun devamında gelen bir mevzu. Basittir bazen bazı şeyler...
"Bu yüzden dünya benim gibi egoist ve "küçük dünyaları ben yarattım" tipinde insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü biz o kadar direkt konuşuruz ki, kaybedecek hiç bir şeyimiz olmadığını biliriz her zaman. Ha bir kadının ilk tercihi olamayız, genelde kadınların sevgililerini aldattıkları adama evriliriz ancak olsun, filmlerde yan rol ve figüranlara da ihtiyaç vardır her zaman; eğer ki boktan bir amatör porno veya kısa film festivali
ödül adayı çekmiyorsan; yani küçük bir dünyan ve at gözlüklerin yoksa; (ha bir de ucuz condomun)..."
Yazarken dinledim diyerekten şu linki de iliştirir ve gömülürüm.
http://www.youtube.com/watch?v=tKOA6fKEH2c
21 Haziran 2012 Perşembe
"Sold My Soul"
Eskiden çok sık Facebook temizliği yapardım... Kadınlar girerdi listeye, kadınlar çıkardı. Tanımadığım veya sadece selamlaştığım adamlar eklerdi; hunharca silerdim. 150 ulaşabildiğim en minimal rakam olmuştu.
Daha sonra Facebook'ta bu temizliğin önüne geçemeyeceğimi farketmem çok sürmedi tabii. Tamamen reklam amaçlı kullanmaya başladım Facebook'u. Hunharca blog postlarının, radyonun reklamını yapıyor; katılacağım veya düzenleyeceğim etkinliklere adam topluyordum. Hoş, pek de bir etkinlik müptelası olma durumu yaşanmadı ancak işe yarıyordu.
Dün dışarıdaydım. Rastgele parçalar dinliyorum telefondan... Bir tını, uzun zaman sonra o kadar güzel geldi ki. Zakk Wylde'dı gitarı kucağına oturtan ve mikrofona yakaran. "Sold My Soul..." Sözleri benim durumumla belki birebir alakalı değil, çünkü bana bir sözleşme imzalatacak iblis yok. Ancak, "I have sold my soul for you" bile yeterliydi. Ardından "All for you." ve o nefis solo.
Ağaç Ev'e gittim oturdum. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla hasret giderme temalı bir sohbet, ardından evlere dağılış. Eve geldim, yayına girdim; tabii ki "Sold My Soul" ile başladım yayına. Alkolün de etkisiyle yapıştırmaya başladım bir iki parçayı, büyük resmi görebilmek adına. Yine Facebook'um dolup taşmıştı. Rahatsız etmiyordu insanlar da, tek gecelik ilişkilerim veya benimle bir daha yatma ihtimali düşük kadınlar; asla yatamayacağım kadınlar ve cinsel çekim dışında hiç bir şey hissetmediğim, muhabbetlerine bile tav olmadığım kadınlar... Teker teker sildim hepsini. Eğleniyordum, ve arkada "Ain't nothing I wouldn't do..." diyordu Zakk Wylde.
Çünkü emindim, bu kadınlarla tekrar birlikte olmak beni bitirecekti. Daha fazla çapkınlığa halim olmadığını düşünecektim, elimdekiyle yetinmeye çalışacaktım; ancak benim hayatımı değiştirmemin vakti gelmişti. Bunu kolilediğim eşyalara, taşınıyor olmama bakarak; Taksim'e son çıkışlarımı yaptığımı hatırlayarak bir kez daha idrak ettim.
Sonuç mu? Belki kadınım tekrar bana dönmeyecek, zaten bir sene geçti benim iletişime girmeye kastığım... Ve hiç bir şey olmadı, kesik kesik "Defol artık!" sözlerinden başka. Ancak şunu biliyorum ki, o ufak Facebook temizliğini yapmasaydım, buna pişman olacak; ve sadece bir iki saat için ihtiyaç duyacağım kadınları aramaya; onlara ısrar etmeye devam edecektim.
Şimdi tekrar canlı hissediyorum, en az ilk sigarayı bıraktığım zaman kadar. Zakk Wylde kimdir belki bunu saatlerce anlatamam burada, ancak parçanın linki de şudur.
http://www.youtube.com/ watch?v=Q29SbuuvGEM
Daha sonra Facebook'ta bu temizliğin önüne geçemeyeceğimi farketmem çok sürmedi tabii. Tamamen reklam amaçlı kullanmaya başladım Facebook'u. Hunharca blog postlarının, radyonun reklamını yapıyor; katılacağım veya düzenleyeceğim etkinliklere adam topluyordum. Hoş, pek de bir etkinlik müptelası olma durumu yaşanmadı ancak işe yarıyordu.
Dün dışarıdaydım. Rastgele parçalar dinliyorum telefondan... Bir tını, uzun zaman sonra o kadar güzel geldi ki. Zakk Wylde'dı gitarı kucağına oturtan ve mikrofona yakaran. "Sold My Soul..." Sözleri benim durumumla belki birebir alakalı değil, çünkü bana bir sözleşme imzalatacak iblis yok. Ancak, "I have sold my soul for you" bile yeterliydi. Ardından "All for you." ve o nefis solo.
Ağaç Ev'e gittim oturdum. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla hasret giderme temalı bir sohbet, ardından evlere dağılış. Eve geldim, yayına girdim; tabii ki "Sold My Soul" ile başladım yayına. Alkolün de etkisiyle yapıştırmaya başladım bir iki parçayı, büyük resmi görebilmek adına. Yine Facebook'um dolup taşmıştı. Rahatsız etmiyordu insanlar da, tek gecelik ilişkilerim veya benimle bir daha yatma ihtimali düşük kadınlar; asla yatamayacağım kadınlar ve cinsel çekim dışında hiç bir şey hissetmediğim, muhabbetlerine bile tav olmadığım kadınlar... Teker teker sildim hepsini. Eğleniyordum, ve arkada "Ain't nothing I wouldn't do..." diyordu Zakk Wylde.
Çünkü emindim, bu kadınlarla tekrar birlikte olmak beni bitirecekti. Daha fazla çapkınlığa halim olmadığını düşünecektim, elimdekiyle yetinmeye çalışacaktım; ancak benim hayatımı değiştirmemin vakti gelmişti. Bunu kolilediğim eşyalara, taşınıyor olmama bakarak; Taksim'e son çıkışlarımı yaptığımı hatırlayarak bir kez daha idrak ettim.
Sonuç mu? Belki kadınım tekrar bana dönmeyecek, zaten bir sene geçti benim iletişime girmeye kastığım... Ve hiç bir şey olmadı, kesik kesik "Defol artık!" sözlerinden başka. Ancak şunu biliyorum ki, o ufak Facebook temizliğini yapmasaydım, buna pişman olacak; ve sadece bir iki saat için ihtiyaç duyacağım kadınları aramaya; onlara ısrar etmeye devam edecektim.
Şimdi tekrar canlı hissediyorum, en az ilk sigarayı bıraktığım zaman kadar. Zakk Wylde kimdir belki bunu saatlerce anlatamam burada, ancak parçanın linki de şudur.
http://www.youtube.com/
12 Aralık 2011 Pazartesi
Özledim ulan!
-Güneşli pazar günleri dolu bir masada kahvaltı etmeyi,
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.
Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.
Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind
9 Aralık 2011 Cuma
blogger yokken daktilo vardı, buzdolabı yokken de şarap...
(daktilo çıkışıdır. noktası virgülüne dokunmadan yazarsam bir halta benzemez. ama küçük harf kullanıyorum sadece, daktiloda yazdığım gibi)
mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...
ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...
bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.
akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.
yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.
gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.
aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.
pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)
we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)
aralık 11
md
mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...
ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...
bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.
akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.
yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.
gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.
aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.
pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)
we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)
aralık 11
md
17 Ekim 2011 Pazartesi
Kaos, ancak duygusal kaos
Uyandım. Dişimi fırçaladım, kahvaltımı yaptım ve okula gittim. İlk defa büyük bir konsantrasyonla ders dinledim bu dönem. Kafayı meşgul etmem gerekiyordu çünkü... Fazlasıyla da meşgul ettim. Akşam için ise planım belliydi. Semra'nın beni anlattığı(muhtemelen beğendirmeye çalıştığı) kadınla buluşacaktım. Buluştum da...
Ancak bu "blind date", kadının 30 yaşında hala ailesiyle yaşamasının potansiyel sonuçlarından biri olarak; abisinin araması ve kapıda kaldığını söylemesiyle son buldu. Patladık anlayacağınız, bir saatte... Zaten büyük beklentilerim de yoktu, buluştuğumuz ilk dakika; eğer Semra arasa dışarı çıkmayacağını; ancak bana söz verdiği için benimle buluştuğunu söyleyerek beklentileri de sıfıra indirdi. Sonrası klasik... Beatles'da bir biradan sonra ayrıldık. Ben de yolda gördüğüm kadınlara salça olurum düşüncesiyle, Asmalımescit'in yolunu tuttum. Ancak özgüvende eksiklik vardı biraz, sebebi malum... Evet, beklentiler sıfırlanınca aylardır kafamı toparlayamamamın sebebini anlattım ona. "Umarım bu gece onu unutturacak birilerini bulursun, sana dua edeceğim" dedi zaten gitmeden önce.
Meyhane veya blues çalan klas bir bar arasında gidip gelirken, yolumun üstünde olan Kum Saati'ne gittim. Daha önce sadece bir kez, o da gündüz gözüyle kuzenimle buluşmak için gitmiştim Kum Saati'ne. "Bir duble Jack, iki buzlu."
Barmenin duble niyetine, bardağın neredeyse tamamını doldurduğunu görerek; tuzlu bir miktar ödeyeceğimi anladım, bu yüzden yavaş yavaş; tadında ve kararında içtim, bardaki insanlar periyodik olarak değişirken, kimi beklediği insanların gelmesi, kimi aradığını bulamaması, kimiyse gece mesaisini bitirmiş olması sebebiyle... Yaklaşık iki saat oturduktan sonra, soğuk havanın etkisi ve içtiğim içkinin özgüvenimde herhangi bir patlamaya yol açmaması sebebiyle yollandım inceden. Metrodaki müzisyenlerin karşısına geçtim. Çalmaya başlamamışlardı... Ters baktığımı düşünüp, onlar da tersten sertten beni kesmeye başladı.
"Çalacak mısınız?" Gülümseyerek çalmaya başladılar. Sırtım duvara dayalı, keman ve gitarı dinledim. Biraz daha aylaklık ettikten sonra cebimden bir miktar bozukluk çıkarıp kılıfa bıraktım ve vagona gittim.
Mahalle... Artık evimde gibi hissettiğim için bakkal Bülent'in dükkanına giriş yaptım.
-İçiyor musun?
-Yok da istersen bir votka yapıştıralım, şeklinde yanıt verdi.
Başladık içmeye, gecenin kasvetini kovalamaya... Çevre esnafın da katılımıyla bu kovalamaca daha da kısa sürdü, gecenin ikisinde; zil zurna sarhoş eve döndüm. Soğuk yatağa bakıp, biradan bir yudum; sigaradan bir nefes çektim. Kovaladığım kasvet, yine karşımdaydı.
"Boş..." dedim ve yattım. Evet, hakikaten boş be çabalamak. Bırak aksın gitsin diyorsun da, kafa ayrılmıyor ki hiç? Hem, ben kaosu her zaman sevdim sanırım.
Ancak bu "blind date", kadının 30 yaşında hala ailesiyle yaşamasının potansiyel sonuçlarından biri olarak; abisinin araması ve kapıda kaldığını söylemesiyle son buldu. Patladık anlayacağınız, bir saatte... Zaten büyük beklentilerim de yoktu, buluştuğumuz ilk dakika; eğer Semra arasa dışarı çıkmayacağını; ancak bana söz verdiği için benimle buluştuğunu söyleyerek beklentileri de sıfıra indirdi. Sonrası klasik... Beatles'da bir biradan sonra ayrıldık. Ben de yolda gördüğüm kadınlara salça olurum düşüncesiyle, Asmalımescit'in yolunu tuttum. Ancak özgüvende eksiklik vardı biraz, sebebi malum... Evet, beklentiler sıfırlanınca aylardır kafamı toparlayamamamın sebebini anlattım ona. "Umarım bu gece onu unutturacak birilerini bulursun, sana dua edeceğim" dedi zaten gitmeden önce.
Meyhane veya blues çalan klas bir bar arasında gidip gelirken, yolumun üstünde olan Kum Saati'ne gittim. Daha önce sadece bir kez, o da gündüz gözüyle kuzenimle buluşmak için gitmiştim Kum Saati'ne. "Bir duble Jack, iki buzlu."
Barmenin duble niyetine, bardağın neredeyse tamamını doldurduğunu görerek; tuzlu bir miktar ödeyeceğimi anladım, bu yüzden yavaş yavaş; tadında ve kararında içtim, bardaki insanlar periyodik olarak değişirken, kimi beklediği insanların gelmesi, kimi aradığını bulamaması, kimiyse gece mesaisini bitirmiş olması sebebiyle... Yaklaşık iki saat oturduktan sonra, soğuk havanın etkisi ve içtiğim içkinin özgüvenimde herhangi bir patlamaya yol açmaması sebebiyle yollandım inceden. Metrodaki müzisyenlerin karşısına geçtim. Çalmaya başlamamışlardı... Ters baktığımı düşünüp, onlar da tersten sertten beni kesmeye başladı.
"Çalacak mısınız?" Gülümseyerek çalmaya başladılar. Sırtım duvara dayalı, keman ve gitarı dinledim. Biraz daha aylaklık ettikten sonra cebimden bir miktar bozukluk çıkarıp kılıfa bıraktım ve vagona gittim.
Mahalle... Artık evimde gibi hissettiğim için bakkal Bülent'in dükkanına giriş yaptım.
-İçiyor musun?
-Yok da istersen bir votka yapıştıralım, şeklinde yanıt verdi.
Başladık içmeye, gecenin kasvetini kovalamaya... Çevre esnafın da katılımıyla bu kovalamaca daha da kısa sürdü, gecenin ikisinde; zil zurna sarhoş eve döndüm. Soğuk yatağa bakıp, biradan bir yudum; sigaradan bir nefes çektim. Kovaladığım kasvet, yine karşımdaydı.
"Boş..." dedim ve yattım. Evet, hakikaten boş be çabalamak. Bırak aksın gitsin diyorsun da, kafa ayrılmıyor ki hiç? Hem, ben kaosu her zaman sevdim sanırım.
5 Ekim 2011 Çarşamba
Staj Günlükleri 2
Sonunda bitti. Aslında biteli yaklaşık bir ay oldu da, fırsat bulamadım yazmaya. Aslına bakarsanız nereden başlayabileceğim konusunda bir fikrim yok yine ki hayır, sarhoş değilim. Ama 3 haftada o kadar çok gelişme oldu ki -genellikle dalga malzemesi- hepsini anlatmaya kasmak yersiz olur.
Öncelikle, "Ne öğrendin?" derseniz, tornacılığı öğrendim işte. Tamamen rahat bir düzenimiz vardı, bize "Siz özerk bölgesiniz, Monaco gibisiniz! Rahatınıza bakın, kasmayın!" diyen tekniker Kadir Abi sebebiyle. Montaj kısmındaki istasyonlara gidip çalışıyorduk. Neden mi ofislere gidemedik? Şöyle anlatayım. Bir müdürümüz vardı. Müdür, bize 2. hafta ofislere geçeceğimizi söylemişti. Bunu, ikinci hafta şef teknisyene söyleyince; şef teknisyen "O kim ki karar veriyor?!" diye çıkıştı bize. Aynısını müdüre taşıdık bir ara, müdür de hafiften hiddetlenip, siz benim dediğimi yapın, dedi. Lakin dediği hiç bir şey yoktu. "Ofisler taşınıyor şimdi oralar karışık, birazcık da kalite kontrolde zaman geçirin, veya fabrikayı gezin." Bildiğin Game of Thrones, Çakallarla Dans şekline girmeye başladığımızı fark etmemiz de çok uzun sürmedi ki, anında "Staj defteri yazacağız biz." diyerek çay ocağında geçirdik son haftayı. Pek sikine takan da olmadı, teknisyen ve teknikerler dışında. Onlara da iş gücü gerekiyodu, öyle olmasa takarlar mıydı bizi, bilemiyorum. Gerçi yok yahu, selamı sabahı esirgemeyen temiz adamlardı hepsi.
Peki, teknisyen ve teknikerlerin muhabbeti nasıldı? Öncelikle, kurumsal veya değil hiç fark etmez; kuş kadar paraya çalıştıklarını anlamış olduk. Şartları çok ağır değil belki... 8 saat ayaktalar ancak o 8 saat 80 gün gibi gelir herhangi biriniz, onların yaptığı işi yapsanız. Bir de her büyümeye çalışan tesisin yaptığı gibi, proje yönetimi konusunda zerre bir şey bilmediğine inandığım beyaz yakalılar boylarından büyük iş alınca; üretim bunlara kalıyordu ve mesai yapmaları isteniyordu sürekli olarak. Adamlar da ne yapsın, el mahkum kalıyorlardı ancak bir gün, şunu duyduğumda bayağı gülmüştüm.
-8 16 çalış. sonra 16-24 bir daha çalış. Maraba mıyız ulan biz?!
Bir de buz dağının diğer yüzü vardı tabii... Güzel ve olgun kadınlar, mini etekler, topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, pahalı saatler ve iş saatinin üçte ikisinin kantinde geçirildiği saatler... Can sıkıntısından boş boş gezmeye başladığımızda, genelde kafeteryada alıyorduk soluğu. Aynı kadın grubu, biz her indiğimizde oradaydı. Sigara tüttürüp Türk kahvesi içerlerdi. O ara "Erken Kaybedenler"i okuduğumuzdan Ercan'la, ben bir tanesine; Ercan da bir diğerine aşık olmuştu, "dalgasına."
Benimkinin lakabı Pornstardı. Bronzlaşmış, sarışın, iri gözlükler ve yüksek topuklar, ojeli ayak tırnakları... Estetik ameliyattan geçmiş bir dudak ve burun. Seksiydi, kesinlikle. Ve tüm erkekler ağzının içine düşüyordu. Ben ne mi yaptım? Muhtelif zamanlarda onu "kesmek" dışında hiç bir şey. Lakin yaz başından beri spor salonuna gittiğimden ötürü, bir gün yaktım gemileri; üstüme oturan t shirtleri giyinmeye başladım. Eh tabi kolda da dövme var... Bu sefer, "kesişme" oldu. Ha ötesi oldu mu? Evet, seviştik. Hem de tesisin tuvaletinde... Şaka lan şaka, çıldırmayın hemen. Bir bok olmadı.
Ercan'ınkinin lakabı yoktu. Başlı başına bir tanrıçaydı o çünkü. Kendine bakan, otuz küsür belki kırk küsür yaşlarında; sapsarı saçları ve renkli gözleri olan; Rus gibi bir hatundu ki zaten tesisin hemen önünde bekleyen araba alırdı onu. Servise binmek falan yok tabi... En son müdürle kafayı bozduğumuzda, müdürü İngiliz anahtarıyla dövüp; kadınların ofisini basmayı ve onların dudaklarına yapıştıktan sonra; "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek tesisi terk etmeyi düşünmüştük de tesise giden bir dolmuş yoktu. Eh, arabamız da olmayınca; vazgeçtik. (Bahaneler...) Allah bilir kimlerin altından çıkmıyordur şimdi bizim "kadınlarımız"?
Hani bir laf vardır ya, her staj sırasında söylenen; aileler tarafından... "Sevdir oğlum kendini! Bağlantı yapmaya çalış." La ne bağlantısı la? Ne bağlantısı? Müdür dışında mühendis görmüşlüğümüz yok, onun da bizi umursadığı yoktu. Bu bakımdan staj yaptığımı duyan aile bireylerine patlamak içimden geçmiyor değil kimi zaman... Zaten son gün, o müdür bize kartını verip "İş başvurusu yapmadan önce beni arayın." dedi. Hayır şimdi arasam, hatırlamaz ki buna yüzde yüz eminim.
Öncelikle, "Ne öğrendin?" derseniz, tornacılığı öğrendim işte. Tamamen rahat bir düzenimiz vardı, bize "Siz özerk bölgesiniz, Monaco gibisiniz! Rahatınıza bakın, kasmayın!" diyen tekniker Kadir Abi sebebiyle. Montaj kısmındaki istasyonlara gidip çalışıyorduk. Neden mi ofislere gidemedik? Şöyle anlatayım. Bir müdürümüz vardı. Müdür, bize 2. hafta ofislere geçeceğimizi söylemişti. Bunu, ikinci hafta şef teknisyene söyleyince; şef teknisyen "O kim ki karar veriyor?!" diye çıkıştı bize. Aynısını müdüre taşıdık bir ara, müdür de hafiften hiddetlenip, siz benim dediğimi yapın, dedi. Lakin dediği hiç bir şey yoktu. "Ofisler taşınıyor şimdi oralar karışık, birazcık da kalite kontrolde zaman geçirin, veya fabrikayı gezin." Bildiğin Game of Thrones, Çakallarla Dans şekline girmeye başladığımızı fark etmemiz de çok uzun sürmedi ki, anında "Staj defteri yazacağız biz." diyerek çay ocağında geçirdik son haftayı. Pek sikine takan da olmadı, teknisyen ve teknikerler dışında. Onlara da iş gücü gerekiyodu, öyle olmasa takarlar mıydı bizi, bilemiyorum. Gerçi yok yahu, selamı sabahı esirgemeyen temiz adamlardı hepsi.
Peki, teknisyen ve teknikerlerin muhabbeti nasıldı? Öncelikle, kurumsal veya değil hiç fark etmez; kuş kadar paraya çalıştıklarını anlamış olduk. Şartları çok ağır değil belki... 8 saat ayaktalar ancak o 8 saat 80 gün gibi gelir herhangi biriniz, onların yaptığı işi yapsanız. Bir de her büyümeye çalışan tesisin yaptığı gibi, proje yönetimi konusunda zerre bir şey bilmediğine inandığım beyaz yakalılar boylarından büyük iş alınca; üretim bunlara kalıyordu ve mesai yapmaları isteniyordu sürekli olarak. Adamlar da ne yapsın, el mahkum kalıyorlardı ancak bir gün, şunu duyduğumda bayağı gülmüştüm.
-8 16 çalış. sonra 16-24 bir daha çalış. Maraba mıyız ulan biz?!
Bir de buz dağının diğer yüzü vardı tabii... Güzel ve olgun kadınlar, mini etekler, topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, pahalı saatler ve iş saatinin üçte ikisinin kantinde geçirildiği saatler... Can sıkıntısından boş boş gezmeye başladığımızda, genelde kafeteryada alıyorduk soluğu. Aynı kadın grubu, biz her indiğimizde oradaydı. Sigara tüttürüp Türk kahvesi içerlerdi. O ara "Erken Kaybedenler"i okuduğumuzdan Ercan'la, ben bir tanesine; Ercan da bir diğerine aşık olmuştu, "dalgasına."
Benimkinin lakabı Pornstardı. Bronzlaşmış, sarışın, iri gözlükler ve yüksek topuklar, ojeli ayak tırnakları... Estetik ameliyattan geçmiş bir dudak ve burun. Seksiydi, kesinlikle. Ve tüm erkekler ağzının içine düşüyordu. Ben ne mi yaptım? Muhtelif zamanlarda onu "kesmek" dışında hiç bir şey. Lakin yaz başından beri spor salonuna gittiğimden ötürü, bir gün yaktım gemileri; üstüme oturan t shirtleri giyinmeye başladım. Eh tabi kolda da dövme var... Bu sefer, "kesişme" oldu. Ha ötesi oldu mu? Evet, seviştik. Hem de tesisin tuvaletinde... Şaka lan şaka, çıldırmayın hemen. Bir bok olmadı.
Ercan'ınkinin lakabı yoktu. Başlı başına bir tanrıçaydı o çünkü. Kendine bakan, otuz küsür belki kırk küsür yaşlarında; sapsarı saçları ve renkli gözleri olan; Rus gibi bir hatundu ki zaten tesisin hemen önünde bekleyen araba alırdı onu. Servise binmek falan yok tabi... En son müdürle kafayı bozduğumuzda, müdürü İngiliz anahtarıyla dövüp; kadınların ofisini basmayı ve onların dudaklarına yapıştıktan sonra; "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek tesisi terk etmeyi düşünmüştük de tesise giden bir dolmuş yoktu. Eh, arabamız da olmayınca; vazgeçtik. (Bahaneler...) Allah bilir kimlerin altından çıkmıyordur şimdi bizim "kadınlarımız"?
Hani bir laf vardır ya, her staj sırasında söylenen; aileler tarafından... "Sevdir oğlum kendini! Bağlantı yapmaya çalış." La ne bağlantısı la? Ne bağlantısı? Müdür dışında mühendis görmüşlüğümüz yok, onun da bizi umursadığı yoktu. Bu bakımdan staj yaptığımı duyan aile bireylerine patlamak içimden geçmiyor değil kimi zaman... Zaten son gün, o müdür bize kartını verip "İş başvurusu yapmadan önce beni arayın." dedi. Hayır şimdi arasam, hatırlamaz ki buna yüzde yüz eminim.
7 Temmuz 2011 Perşembe
Boş beleş yazılar arasında seks geçince seviyor musunuz?
Uyandım. Daha önce bahsettiğim ilaç sebebiyle(evet, biliyorum çok şikayet ediyorum bu bok yüzünden, kafa yapsa bari) kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. "Aile doktorum" hemen karşı binada, sağlık ocağında beni bekliyordu. Daha doğrusu binanın dışında sigara içiyordu beni beklerken. Kahvesi de Starbuck's matarasında... Herif "Siz buyrun ben geliyorum." dedi. Odasına girdiğimde Jazz çalıyordu. Açıkçası kanım ısındı ve ona Amerikanvari bir biçimde "Doktor" diye hitap etmeye başladım. Gelgelelim, bir sıkıntı vardı. İstediğim kan değerlerinin hangi tahlillerden çıkıyor olduğunu bilmediğinden, benden 4 farklı tahlil istedi, yani 4 farklı tüp kan. Sabahın 8.30'unda bir şırıngayla aç karnına dört tüp kan verince gününüzün çok güzel geçeceğini düşünemezsiniz.
Rezil bir ders, ardından eve dönüş. İçki ve sigarayı bıraktığımdan beri, 31 çekmekle vakit geçmeyeceğini ve enerjinin 31'e fazla aktarılmasının nasır yapacağını bildiğimden yazıldığım spor salonuna gidecektim, üşeniverdim. Yapamadım. Vazgeçtim. Üşendim. Mavi ekran vermeden önce konumuza dönelim...
Celal ile "Moral Bozukluğu ve 31"i izlediğimizden beri Cihangir'in meşhur merdivenlerinde gitar çalma hayalimiz vardı. Para kazanırız veya kazanmayız, düzüşecek bir iki dişi buluruz veya bulamayız; bu hayali gerçekleştirmek istedik. Çalmaya başladık... Ama beyaz çoraplarını çekmiş emmiler, ayakkabılarını çıkarmış bağıra bağıra sarhoş olurken; iki apaçi, arabalarının sesini yarıştırırken -bir nevi sidik yarıştırırken- bunu yapmak çok da kolay değildi. Ama çaldık, rahatladığımı da söyleyebilirim özellikle "Rooster" söylerken Alice In Chains'den.
İşte o an, dün yazdığım yazı geldi aklıma. Evet evet, tam o an. Rooster söylerken. Alkol, kadınlar ve ego arasındaki gelgitlerim üzerine yazdığım yazı ve bir şeyi farkettim. Yazdığım yazı beğenilmişti ki çoğu yazım beğenilmez. Daha doğrusu siklenmez lakin işin içinde gerçekten çakma bir Bukowski üslubu varsa, anlaşılmaz bir biçimde beğeniliyor. Bugün o yazıyı okurken çok da yazdığım şeyden hoşlandığımı söyleyemem ancak seviyorsunuz işte. Çünkü pornografi var işin içinde, benim özel hayatım ve çünkü cinsellik var işin içinde, Türkiye'nin tabusu. Buradan yola çıkarak, aşağıdaki formülü yazdım.
Bir erkek/kadın+bir kadınla/erkekle nasıl düzüştüğünü anlatması=ilgiyle karşılanan bir yazı.
ilgiyle karşılanan bir yazı * 100 = INTERNET UNLUSU OLMAYA AÇILAN KAPI
Evet, ben yazdığım bu boktan atmıklı peçete sebebiyle kendimden tiksinirken; özel hayatını defalarca ifşa eden ve "şunu siktim buna şöyle soktum" veya "bunun performansı kötüydü ama göğüs kaslarından çok etkileniyordum" diyenler; sizin "Yeraltı Edebiyatı" diye tabir ettiğiniz boku oluşturuyor yavaş yavaş. Nasıl mı? Blogger takipçilerini arttırıp, bu takipçileri referans göstererek kitap yazarak...
Ha günün geri kalanı nasıl mı geçti? Eve gelip bira açtım... Bir şeyler gelir kesin başıma yakında da, bugün o gün değil.
İyi geceler.
not: evet, bünye sçtığı için iyice, kafam oluverdi bir anda. bir parça bile editlemeden yazdım. kusuruma bakmayın.
Rezil bir ders, ardından eve dönüş. İçki ve sigarayı bıraktığımdan beri, 31 çekmekle vakit geçmeyeceğini ve enerjinin 31'e fazla aktarılmasının nasır yapacağını bildiğimden yazıldığım spor salonuna gidecektim, üşeniverdim. Yapamadım. Vazgeçtim. Üşendim. Mavi ekran vermeden önce konumuza dönelim...
Celal ile "Moral Bozukluğu ve 31"i izlediğimizden beri Cihangir'in meşhur merdivenlerinde gitar çalma hayalimiz vardı. Para kazanırız veya kazanmayız, düzüşecek bir iki dişi buluruz veya bulamayız; bu hayali gerçekleştirmek istedik. Çalmaya başladık... Ama beyaz çoraplarını çekmiş emmiler, ayakkabılarını çıkarmış bağıra bağıra sarhoş olurken; iki apaçi, arabalarının sesini yarıştırırken -bir nevi sidik yarıştırırken- bunu yapmak çok da kolay değildi. Ama çaldık, rahatladığımı da söyleyebilirim özellikle "Rooster" söylerken Alice In Chains'den.
İşte o an, dün yazdığım yazı geldi aklıma. Evet evet, tam o an. Rooster söylerken. Alkol, kadınlar ve ego arasındaki gelgitlerim üzerine yazdığım yazı ve bir şeyi farkettim. Yazdığım yazı beğenilmişti ki çoğu yazım beğenilmez. Daha doğrusu siklenmez lakin işin içinde gerçekten çakma bir Bukowski üslubu varsa, anlaşılmaz bir biçimde beğeniliyor. Bugün o yazıyı okurken çok da yazdığım şeyden hoşlandığımı söyleyemem ancak seviyorsunuz işte. Çünkü pornografi var işin içinde, benim özel hayatım ve çünkü cinsellik var işin içinde, Türkiye'nin tabusu. Buradan yola çıkarak, aşağıdaki formülü yazdım.
Bir erkek/kadın+bir kadınla/erkekle nasıl düzüştüğünü anlatması=ilgiyle karşılanan bir yazı.
ilgiyle karşılanan bir yazı * 100 = INTERNET UNLUSU OLMAYA AÇILAN KAPI
Evet, ben yazdığım bu boktan atmıklı peçete sebebiyle kendimden tiksinirken; özel hayatını defalarca ifşa eden ve "şunu siktim buna şöyle soktum" veya "bunun performansı kötüydü ama göğüs kaslarından çok etkileniyordum" diyenler; sizin "Yeraltı Edebiyatı" diye tabir ettiğiniz boku oluşturuyor yavaş yavaş. Nasıl mı? Blogger takipçilerini arttırıp, bu takipçileri referans göstererek kitap yazarak...
Ha günün geri kalanı nasıl mı geçti? Eve gelip bira açtım... Bir şeyler gelir kesin başıma yakında da, bugün o gün değil.
İyi geceler.
not: evet, bünye sçtığı için iyice, kafam oluverdi bir anda. bir parça bile editlemeden yazdım. kusuruma bakmayın.
15 Nisan 2011 Cuma
Dikkat dikkat, duyuru var. Sonunda bir fanzine kapak attım.
Uzun zamandır blog yazıyorum, yazdıklarımı da buraya yapıştırıyorum az çok takip ettiğiniz üzere. Ancak bundan ne kadar sıkıldığımı da daha önce söylemiştim. Şimdi, Altay Öktem, Küçük İskender ve diğer arkadaşlarla beraber "Şorşak" isimli fanzine yazıyorum. Beni yönlendirdiği için kafkalabirenti lakaplı Sosyomat üyesine saygılar. Öte yandan, Nisan sayısı(25. sayı) için yazdığım yazı aşağıdadır. Fanzini nereden mi temin edebilirsiniz? Haydar Rock Bar'da vardır tahminim, orada yoksa da Mephisto ikinci katta bulunduğu iddia ediliyor. Eyvallah...
Kadınlar Günü Ve Diğer Tüm Özel Günler(muayyenle sabit)
-Sen annemin kadınlar gününü kutladın mı telefonla?
-Hayır. Ben de kadınım çünkü?
-Ben de kutlamıyorum o zaman.
Ablam sırıtıp geçmişti bu cevabıma. Ortadan girdim yine her zamanki gibi; başa saralım kasedi.
"Öncelikle tüm dünya kadınlarının kadınlar günü kutlu olsun vıdı bıdı bıdı bıdı..."
Veya tam tersi?
Eros'un çiçekçi olması... Doğum günü kutlamayı icat edenlerin oyuncakçı dükkanı işlettiği vs... Bunlar kapitalizmin oynadığı oyunlar üzerimizde, tüketim toplumu olmaya gidiyoruz vs vs.
Çok farklı şeyler de söylemiyorum aslında. Eros çiçekçi olmayabilir belki; ancak tüketmeye bu kadar meğilli bir canlı, işin içine; satın almaya teşvik edecek bir olay girdiğinde gerçekten coşuyor.
Sevgililer günü, doğumgünleri, yılbaşı, eğer ilkokul öğrencisiyseniz öğretmenler günü, yıldönümü, aydönümü, kadınlar günü, e yeter ama? Bahane aramıyor muyuz cebimizdekini yoktan yere harcamak için?
Aslına bakarsanız kadınlar günü ve sevgililer gününe karşı apayrı bir tepkim var.
Sevgililer gününe gösterdiğim tepkinin altında Yusuf'la İstiklal'de yürürken çiçekçilerin bize çiçek satmaya çalışması yatmıyor tabii ki. Şimdiye kadar da bir kez hariç; hiç bir sevgililer gününde sevgilim olmadı. Hatta benim "Sevgilim" dediğim kadın sayısı da iki elin parmaklarını geçmez, ömürleriyse 2 ayı geçmez ilişkilerimin. Fakat eğer ki sevgilini sadece etrafında yaşanan bir günlük gelişmelerden ötürü biraz daha fazla seviyorsan; zaten siktir git sevme. Sevgilini bir değil, her gün hatırla; sevgililer gününde de caka satmaya uğraşma kimseye.
Olmaz ama değil mi? Ne sevgilin bunu kabul eder şartlandığı için, ne de sen kabul edersin onu etkilemeyi denediğin için...
Küçük çapta başla, ona hediye al. Bir üst seviyeye geç, romantik bir restoranda günün anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yap. Lise müdüründen farksız... Yetmez, yetmesin de; sevgilin için bir yeri kapat, boğazda lüks bir romantizm soslu yemek ye onunla. Cebindeki tomarla veya yakmaya değmeyecek banknotlarla romantizmin dibine vurma eğilimleri.
Kadınlar günü? Eşine veya sevgilisine fiziksel zarar vermiş hanzo zaten kutlamasın Kadınlar Günü'nü kimsenin. Veya yattığı erkeklerin penis boyunu, cinsel performansını ağza sakız eden kadın kısmısı teşekkür etmesin yapılan kutlamalara. Aldatan erkek bir kez daha "Ben seni çok önemsiyorum aşkım" moduna girmesin, "Ben bir kadınım, yer ver, kibar ol bana karşı" diyen kadın eşitliği savunmasın. Bu eşitliğin birden çok daha fazla parametresi var be güzelim. Aklın ermez demiyorum, uğraşsan sen de anlarsın bir eşitlik olmadığını. Ancak savaşında değiliz hiç birimiz eşitliğin; bizim savaşını verdiğimiz konu kimin üstün olduğu... Bu kadar açık işte.
Tabi bir yerde, her gün alkollü kocasından dayak yiyen ev hanımının tepkisine veya çığlıklarına karşılık "Aile içi, biz karışmayalım" şeklinde 3 maymunu oynayan çevrenin tepkisini; sevgilisine "Ağzını burnunu kırarım!" -bunu Cumartesi gecesi, etkileyici bir kadını yolda beklerken duymuştum- diyen elemanı, işyerinde patronu tarafından cinsel tacize uğrayan kadının mapusa girse şişlenecek-ki sevdiğim bir hapishane raconudur, tecavüzcülere karşı alınan sert tavır- patronunu ayrı bir yere koyarak yazıyorum çünkü onlarla ilgili söyleyecek bir çuval küfürden başka lafım yok. İstisnaları kaidenin dışında tutarak genelleme yapıyorum ilk defa, bir kadının incinmesine veya ağlamasına dayanamadığım için.
Yüzüne tükürmeyeceğin bu tip adamların bahsi, apayrı bir yazının konusu olur muhtemelen. Bense bu kadar sarpa saran ve beceremediğimi bu denli düşündüğüm bir yazıdan sonra, bir yudum daha alırım şişeden; bir kez daha derim ki, "bitiyorum/başlıyorum, dipte/şafaklı, sıkıntılı/rahat ancak bu benim dünyam, bunu ben yarattım ve sonuçları kimi zaman acı olsa da; katlanmamak için hiç bir sebebim yok." (İntihara meğilli olduğumu düşünenler için yazdım son cümleyi.)
http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/03/kadnlar-gunu-ve-diger-tum-ozel.html
Kadınlar Günü Ve Diğer Tüm Özel Günler(muayyenle sabit)
-Sen annemin kadınlar gününü kutladın mı telefonla?
-Hayır. Ben de kadınım çünkü?
-Ben de kutlamıyorum o zaman.
Ablam sırıtıp geçmişti bu cevabıma. Ortadan girdim yine her zamanki gibi; başa saralım kasedi.
"Öncelikle tüm dünya kadınlarının kadınlar günü kutlu olsun vıdı bıdı bıdı bıdı..."
Veya tam tersi?
Eros'un çiçekçi olması... Doğum günü kutlamayı icat edenlerin oyuncakçı dükkanı işlettiği vs... Bunlar kapitalizmin oynadığı oyunlar üzerimizde, tüketim toplumu olmaya gidiyoruz vs vs.
Çok farklı şeyler de söylemiyorum aslında. Eros çiçekçi olmayabilir belki; ancak tüketmeye bu kadar meğilli bir canlı, işin içine; satın almaya teşvik edecek bir olay girdiğinde gerçekten coşuyor.
Sevgililer günü, doğumgünleri, yılbaşı, eğer ilkokul öğrencisiyseniz öğretmenler günü, yıldönümü, aydönümü, kadınlar günü, e yeter ama? Bahane aramıyor muyuz cebimizdekini yoktan yere harcamak için?
Aslına bakarsanız kadınlar günü ve sevgililer gününe karşı apayrı bir tepkim var.
Sevgililer gününe gösterdiğim tepkinin altında Yusuf'la İstiklal'de yürürken çiçekçilerin bize çiçek satmaya çalışması yatmıyor tabii ki. Şimdiye kadar da bir kez hariç; hiç bir sevgililer gününde sevgilim olmadı. Hatta benim "Sevgilim" dediğim kadın sayısı da iki elin parmaklarını geçmez, ömürleriyse 2 ayı geçmez ilişkilerimin. Fakat eğer ki sevgilini sadece etrafında yaşanan bir günlük gelişmelerden ötürü biraz daha fazla seviyorsan; zaten siktir git sevme. Sevgilini bir değil, her gün hatırla; sevgililer gününde de caka satmaya uğraşma kimseye.
Olmaz ama değil mi? Ne sevgilin bunu kabul eder şartlandığı için, ne de sen kabul edersin onu etkilemeyi denediğin için...
Küçük çapta başla, ona hediye al. Bir üst seviyeye geç, romantik bir restoranda günün anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yap. Lise müdüründen farksız... Yetmez, yetmesin de; sevgilin için bir yeri kapat, boğazda lüks bir romantizm soslu yemek ye onunla. Cebindeki tomarla veya yakmaya değmeyecek banknotlarla romantizmin dibine vurma eğilimleri.
Kadınlar günü? Eşine veya sevgilisine fiziksel zarar vermiş hanzo zaten kutlamasın Kadınlar Günü'nü kimsenin. Veya yattığı erkeklerin penis boyunu, cinsel performansını ağza sakız eden kadın kısmısı teşekkür etmesin yapılan kutlamalara. Aldatan erkek bir kez daha "Ben seni çok önemsiyorum aşkım" moduna girmesin, "Ben bir kadınım, yer ver, kibar ol bana karşı" diyen kadın eşitliği savunmasın. Bu eşitliğin birden çok daha fazla parametresi var be güzelim. Aklın ermez demiyorum, uğraşsan sen de anlarsın bir eşitlik olmadığını. Ancak savaşında değiliz hiç birimiz eşitliğin; bizim savaşını verdiğimiz konu kimin üstün olduğu... Bu kadar açık işte.
Tabi bir yerde, her gün alkollü kocasından dayak yiyen ev hanımının tepkisine veya çığlıklarına karşılık "Aile içi, biz karışmayalım" şeklinde 3 maymunu oynayan çevrenin tepkisini; sevgilisine "Ağzını burnunu kırarım!" -bunu Cumartesi gecesi, etkileyici bir kadını yolda beklerken duymuştum- diyen elemanı, işyerinde patronu tarafından cinsel tacize uğrayan kadının mapusa girse şişlenecek-ki sevdiğim bir hapishane raconudur, tecavüzcülere karşı alınan sert tavır- patronunu ayrı bir yere koyarak yazıyorum çünkü onlarla ilgili söyleyecek bir çuval küfürden başka lafım yok. İstisnaları kaidenin dışında tutarak genelleme yapıyorum ilk defa, bir kadının incinmesine veya ağlamasına dayanamadığım için.
Yüzüne tükürmeyeceğin bu tip adamların bahsi, apayrı bir yazının konusu olur muhtemelen. Bense bu kadar sarpa saran ve beceremediğimi bu denli düşündüğüm bir yazıdan sonra, bir yudum daha alırım şişeden; bir kez daha derim ki, "bitiyorum/başlıyorum, dipte/şafaklı, sıkıntılı/rahat ancak bu benim dünyam, bunu ben yarattım ve sonuçları kimi zaman acı olsa da; katlanmamak için hiç bir sebebim yok." (İntihara meğilli olduğumu düşünenler için yazdım son cümleyi.)
http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/03/kadnlar-gunu-ve-diger-tum-ozel.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)