Bir sene önce sorsanız; "Bunu yazar mısın?" diye, "Hayır, kesinlikle hayır." cevabını verirdim. Ne bir açıklamam, ne bir sebebim olurdu. Yazamazdım sadece, bunu biliyorum. Sanırım bir sene, aklımı başımdan aldı ya da aklımı başıma getirdi; bilmiyorum.
Belki de sadece, dokuz bölüm yazdığım yazıdaki kimseyi daha fazla önemsemeyeceğimi anladım. Sallamıyordum hiç birini. Topunun da canı cehenneme... Alakam yoktu hiç biriyle çünkü artık. Olmasını istediğime de emin değildim. Bomboş insan sürüsüydü, benim toprağımdan olanlar dışında; ha bir de, mevzu bahis iki baş rol kadın dışında. Maziye saygısızlık ettiğimi düşünmem hiç bir zaman; yazarken özellikle. Çünkü başımdan ne geçerse, onu yazarım ki kadınlarımın arkasından bir kez kötü söz söylediğim görülmemiştir.
Velhasıl; yazdım. Sanırım, unutmuştum onları, başaımdan geçenleri ve umursamıyordum. Geçen sene bu konuda neden tepkili olabileceğimi bile bilmiyordum. Ancak kafamın içinde, laf lafı açtı ve emin oldum.
Değil, hiç biri değil yaşadıklarımızın... Ben yedi sene önce canımı yakan kadını rahatlıkla yazabiliyorum. Ya da beni reddeden herhangi bir kadını süsleye süsleye yazabiliyorum. Hayal kırıklığı yaratan, beni terk eden kadınların da bir çoğunu yazabiliyorum.
Neden mi? Evet ben kendi hayatını afişe eden bir "yazarım", pardon "blog yazarıyım."
Çünkü şimdiye kadar yazdığım biri; -hakkında en çok yazdığım biri- dışında artık hiç bir şey hissetmiyorum. Ayrıntıları hatırlayabiliyorum, onlara gülüp geçebiliyorum veya onları özene bezene tasvir edebiliyorum ancak sebebi belli işte. Sevmiyorum, veya aşık değilim eskisi gibi. Bir zamanlar birlikte olamadığımız için veya bir zamanlar beni terk ettikleri için öfkeliydim onlara uzun süre; ancak hiç biri bir anlam ifade etmiyor artık.
Acıyı, bir üst seviyeye; gerçekten tek bir kadına odaklayınca insan bambaşka oluyormuş. Hoş, o kadından da bir beklentisi olmayınca insanın; bambaşka oluyormuş diyelim biz daha ziyade. Birini gerçekten ne zaman seversiniz biliyor musunuz? Fazlasıyla arabesk olacak(nur içinde yat Müslüm Baba) ancak onun mutlu olmasını istediğinizde onu gerçekten seversiniz. Elleriniz yukarıda, yüzünüz duvara dönük; beklerken ona aşıksınızdır. Onun mutluluğunu kıskandığınızda ya da onun başka biriyle olmasına imrendiğinizde değil.
Ben o dokuz bölümü yazarken neden tamamiyle nötrdüm? Onu hep yalnız görmek istediğim, başkalarıyla birlikte olduğunu, mutluluğu tattığını hissettiğimde dayanamadığım için. O benim hep kuyruk acım olmuştu, üç senemi yemişti.
Sonra başka kuyruk acıları girdi sokumdan içeri... Başka kadınlar mübalağalı deyimsel anlatımla suratıma işedi ve onu unuttum. Onu gördüğümde eskiden selam vermez ve dudaklarımı büker, kaşlarımı kaldırırdım. Artık onu gördüğümde yarım dudak gülümsüyor ve geçiyordum. Bir yerden sonra da onu görmez oldum.
Ama dedim ya; geçen hafta dayanamadım, ben bunu yazmalıyım diye düşündüm ve yazdım. Onunla alakalı her şeyi, hatırlayabildiğim kadarıyla; kendi gözümden yazdım. Sonra bir an durukladım, mesaj attım. "Ben bunları bunları yazdım, değiştirmemi ister misin?" dedim.
"Elim ayağım titriyor lütfen isimleri değiştir." dedi.
Değiştirdim.
Şimdi mi? Bildiğin goygoy yapıyoruz. Abdi İpekçi Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan iki sap gibi... İnsanoğlunun yapısı çok değişik. Kanlı bıçaklı olduğun birini; bir başka gelen "acı" unutturuveriyor. Neden kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyorsun ancak seneler önceki hisleri ona karşı beslemediğini hissediyorsun ve Serra Yılmaz'ın kafa siken bir videosuna (Serra Yılmaz - Islak Köpek) birlikte dalga geçme amaçlı yaklaşabiliyorsun; birlikte.
İkimisikimisikimisikimiikimisikimi!
NOT: Bunu yazmazsam ölürüm. Bir aydır girmediğim Starbuck's; içmediğim şekil kahve kalmadı. Sadece Bağdat Caddesi üzerinde bulunan bir dişçilik öğrencisi arkadaşıma muayene olmam, ona kanal tedavisi yaptırmam sebebiyle. İmanım gevredi imanım... Cadde çocuğu oldum ben. Bir sürü insan tanıdım, bir çok cins kahve içtim, mokokolar, latteler, az köpüklüler havada uçuştu ben her ne kadar bu tarz yerlere girdiğimde "filtre kahve, sade" desem de. "Yeter ulan"; diyemedim.
İşte bu şekilde geçirdiğim günlerin birinde; yakın bir arkadaşımla buluştum. Beni yaklaşık on dakikada çözümledi piç kurusu. "Sen, içiyorsun, sıçıyorsun, sevişiyorsun. Birine ihtiyacın yok. Asla da olmadı. Herhangi bir arkadaşının arkadaş çevresinden biriyle birlikte olmadın. Kimseden; biriyle tanışmak adına yardım istemedin. İstediğini elde ettin ve haftada en az iki farklı kadınla yatıyorsun. Meltem'i özlediğin falan yok senin. Meltem sadece senin aklını başına toplamanı sağlayan bir etmen. İnsan olduğunun farkına varıyorsun onu hatırladığında. Aranızda da hiç bir şey olmayacak. Unutmanın süresi maksimum altı aydır abi."
edit: En az bir farklı kadınla yatıyorsun demişti, seceresini tutmuş herif... Ama en az bir farklı kadın doğru gelmedi gibi. O yüzden iki yaptım. Yaptım, oldu.
yaran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2013 Salı
18 Aralık 2012 Salı
Geçip giden ergenlik almanağı 2005
Duymaya alışık olduğum bir cümle, söyleyen içinse başarılı tespit:
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
14 Ağustos 2012 Salı
İş?
-Şu sitelere gir kanka, junior; account executive; marka yöneticisi gibi ne bulursan başvur a.... k.... "İlgili bölümlerden mezun" mu yazıyor, başvur; işletme mi okuyacağız lan? İngilizce'yi yeterince kullanabilen mi yazıyor, başvur! Zaten İngilizce konuşmuyorlar bile anca "Account Executive" telaffuzunu doğru yapabilmen için İngilizce istiyorlar...
Aklıma yattı. Sonuçta reklam-sosyal medya sektöründe çalışan bir arkadaşımın tavsiyesiydi. Sanırım yaklaşık yirmi tane başvuru yaptım o gece. Marka yöneticisi, proje yöneticisi, direktör cart curt... Yardırıyorum.
Başvurular ise sabit, mail adresi varsa "copy-paste" aracılığıyla "İlanınızı ...'da gördüm. Özgeçmişim ektedir. İyi çalışmalar." Bir de özgeçmişimi Türkçe'ye çevirmemiştim, sordum arkadaşa "Gönder gönder İngilizce'sini gönder. Bunlar marjinal, hoşlarına gider..."
Ardından bazı linkler ise Linked.in üzerinden başvuru yapmaya elverişliydi. Onlara da başvurdum ve tevekküle yattım.
Tevekkül uykum yaklaşık bir hafta sürdü. Bugün tanışmak ve ilk mülakatı gerçekleştirmek üzere adını bile bilmediğim (hala bilmiyorum, zaten adını söyleyemiyorum bile) bir reklam ajansından çağırdılar. Öyle olur böyle olur diye düşünürken, kot, kırmızı tshirt giyip yola koyuldum. Sakal zaten en az iki haftalık.
İlk aşama: Güvenlik.
-Ya burada böyle adı .... ile başlayan bir şirket var. Reklam şirketi.
-.... bu mu?
-Hah evet o! Onunla iş görüşmem vardı.
-Buyrun.
-Telefon açmayacak mısınız?
-Yo hayır.
-Peki buyurayım da; daha adını bile söyleyemediğim şirket beni nasıl işe alacak acaba...
İkinci aşama: Toplantı odası.
Görüşeceğim kişileri beklerken, odayı inceliyordum. Kamera nerede, burada ses kayıt cihazı da vardır kesin, aa yangın alarmına bak ne şekilli diye düşünürken iki kadın geldi. Şaşırmıştım, çünkü mailleştiğim kişiyi Facebook'ta aratmıştım evden çıkmadan önce. Bulamayınca Twitter'ını bulmuştum.
Merhaba nasılsın faslından sonra (ki bu fasıl 20 saniye sürdü, basit adamım sonuçta);
-E siz Twitter'daki .... değilsiniz?
-Ha evet böyle saçma pozları olan değilim ben.
(Konuşmadığım kadın birazcık daha toplucaydı. Dolayısıyla Twitter'da gördüğüm profilin şişko bir sarışına ait olduğumu söylemenin bin bir yolunu aradım.)
-Hani profilinde 1907 yazan, sarışın bir kadın vardı o değilsiniz yani?
-Eheh, evet.
-Gerçi böyle söyleyince de hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu. Yok yani sarışın olmanıza gerek yok zaten.
Pot bir... Gerçi hala utanmıyorum ya neyse...
-Ben başvuruyu yaptım da hangi sıfat için başvuru yaptığımı hatırlamıyorum.
-Marka yöneticisi...
-Heh, çok güzel, ne yapar marka yöneticisi?
Pot iki...
-Daha önce bir reklam ajansı deneyimin var mı?
-Vallahi ne yalan söyleyeyim yok. Ben zaten iş arıyordum, seksen çeşit firmaya başvurdum. Bir tek siz dönüş yaptınız ben de geldim. Ama şimdi marka yöneticisi arıyorsanız siz zaten diplomalı falan birini arıyorsunuzdur. Beni niye çağırdınız ki?
-CV'ni çok ilginç bulduk.
-CV mi? Linked.in'den yapmıştım başvuruyu?
-İşte Linked.in profilini...
(Linked.in profilimde blog veya twitter adresim bile yazmıyor. Okulun AVM'sinde börek yerken çekilmiş bir fotoğrafım var, ağzımda pipet, gözümde güneş gözlüğü, saç baş karman çorman, üstümde deri ceket, elimde de açılmamış Pepsi... İlginç sanırım hakikaten)
-Peki bu işi yapabileceğini düşünüyor musun?
-Bilmem ki... Yani iş tanımım bile kafada flu biraz.
-Reklamcı olmak istiyor musun?
-Yani elektrik mühendisi olmak istemiyorum. İstanbul'a geldiğimden beri türlü türlü işe bulaştım. Gerçi bunu dediğim zaman da kafanızda bir "Arka Sokaklar" profili oluşmasın. Yani djlikten tutun, blog yazarlığına... Ah şu blog yazılarını zaten bir bastırabilsem çok güzel olacak...
-Ne hakkında yazıyorsun blogunu?
-Deneme diyelim. Yani genelde başımdan geçenleri yazıyorum da arada tespit de katıyorum falan.
-Seni sosyal medya kısmında düşünebiliriz aslında. Sen hiç mühendis olacak biri değilsin zaten.
-Evet, öğretmen çocuğuna benzemediğimi de söylemiştiniz. Bu arada blog linkimi CV'me veya Linked.in profilime yazmam.
-Neden?
-Fazla ağır bir dil kullanıyorum da edebi yönden değil. Argo...
-Olsun.
(O sırada aklımdan geçen ise tam olarak şuydu; "Olsun da her gün anam arıyor, şikayet ediyor yazdıklarımdan." Sonra aklıma "On beş kişiye saldırdım, vurdum vurdum saymadım" şeklinde sözleri olan şarkı geldi, gülme krizine girmemek için kendimi çok zor tuttum. Zaten rezil ve gayri resmi bir mülakat geçirmiştim.)
-Sosyal medya departmanında çalışmak ister misin?
-Olur, yani o da olur.
(Sosyal medya departmanından biri geldi, tanıştık. Onunla da konuştuk uzun uzun... Lakin zaten "esnek çalışma saatleri" lafını duyduğumda başlangıçta, soğumuştum, bir anda harika bir teklif gelmeyeceğinin de farkındaydım.)
-Peki, önünü göremiyorsun ancak sana bir soru sorayım. On sene sonra kendini nerede görüyorsun?
-Ya şu klişeyi bir kere olsun yapmayın ya...
-Yok cidden. Ne bileyim spor bir araba hayalin falan yok mu?
-Valla on sene sonra, kendimi (Halamın yanına, New Jersey'e yerleşmek istediğimi daha önce söylemiştim) Jersey sahilinde Malibu içerken görüyorum.
-Rahatsın yani.
-Her zaman...
Ardından benimle bir kez daha görüşmek istediklerini ancak başka biriyle görüşeceğimi, bu sefer biraz daha hazırlanarak gelmemi istediklerini söylediler. Ben de peki dedim, aldım voltamı çıktım.
Bana karşı gösterdikleri samimiyeti ve güler yüzlülüğü kötüye kullanmış olabilirim, ancak top; vurmaya çok müsaitti. Her pozisyonda...
Aklıma yattı. Sonuçta reklam-sosyal medya sektöründe çalışan bir arkadaşımın tavsiyesiydi. Sanırım yaklaşık yirmi tane başvuru yaptım o gece. Marka yöneticisi, proje yöneticisi, direktör cart curt... Yardırıyorum.
Başvurular ise sabit, mail adresi varsa "copy-paste" aracılığıyla "İlanınızı ...'da gördüm. Özgeçmişim ektedir. İyi çalışmalar." Bir de özgeçmişimi Türkçe'ye çevirmemiştim, sordum arkadaşa "Gönder gönder İngilizce'sini gönder. Bunlar marjinal, hoşlarına gider..."
Ardından bazı linkler ise Linked.in üzerinden başvuru yapmaya elverişliydi. Onlara da başvurdum ve tevekküle yattım.
Tevekkül uykum yaklaşık bir hafta sürdü. Bugün tanışmak ve ilk mülakatı gerçekleştirmek üzere adını bile bilmediğim (hala bilmiyorum, zaten adını söyleyemiyorum bile) bir reklam ajansından çağırdılar. Öyle olur böyle olur diye düşünürken, kot, kırmızı tshirt giyip yola koyuldum. Sakal zaten en az iki haftalık.
İlk aşama: Güvenlik.
-Ya burada böyle adı .... ile başlayan bir şirket var. Reklam şirketi.
-.... bu mu?
-Hah evet o! Onunla iş görüşmem vardı.
-Buyrun.
-Telefon açmayacak mısınız?
-Yo hayır.
-Peki buyurayım da; daha adını bile söyleyemediğim şirket beni nasıl işe alacak acaba...
İkinci aşama: Toplantı odası.
Görüşeceğim kişileri beklerken, odayı inceliyordum. Kamera nerede, burada ses kayıt cihazı da vardır kesin, aa yangın alarmına bak ne şekilli diye düşünürken iki kadın geldi. Şaşırmıştım, çünkü mailleştiğim kişiyi Facebook'ta aratmıştım evden çıkmadan önce. Bulamayınca Twitter'ını bulmuştum.
Merhaba nasılsın faslından sonra (ki bu fasıl 20 saniye sürdü, basit adamım sonuçta);
-E siz Twitter'daki .... değilsiniz?
-Ha evet böyle saçma pozları olan değilim ben.
(Konuşmadığım kadın birazcık daha toplucaydı. Dolayısıyla Twitter'da gördüğüm profilin şişko bir sarışına ait olduğumu söylemenin bin bir yolunu aradım.)
-Hani profilinde 1907 yazan, sarışın bir kadın vardı o değilsiniz yani?
-Eheh, evet.
-Gerçi böyle söyleyince de hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu. Yok yani sarışın olmanıza gerek yok zaten.
Pot bir... Gerçi hala utanmıyorum ya neyse...
-Ben başvuruyu yaptım da hangi sıfat için başvuru yaptığımı hatırlamıyorum.
-Marka yöneticisi...
-Heh, çok güzel, ne yapar marka yöneticisi?
Pot iki...
-Daha önce bir reklam ajansı deneyimin var mı?
-Vallahi ne yalan söyleyeyim yok. Ben zaten iş arıyordum, seksen çeşit firmaya başvurdum. Bir tek siz dönüş yaptınız ben de geldim. Ama şimdi marka yöneticisi arıyorsanız siz zaten diplomalı falan birini arıyorsunuzdur. Beni niye çağırdınız ki?
-CV'ni çok ilginç bulduk.
-CV mi? Linked.in'den yapmıştım başvuruyu?
-İşte Linked.in profilini...
(Linked.in profilimde blog veya twitter adresim bile yazmıyor. Okulun AVM'sinde börek yerken çekilmiş bir fotoğrafım var, ağzımda pipet, gözümde güneş gözlüğü, saç baş karman çorman, üstümde deri ceket, elimde de açılmamış Pepsi... İlginç sanırım hakikaten)
-Peki bu işi yapabileceğini düşünüyor musun?
-Bilmem ki... Yani iş tanımım bile kafada flu biraz.
-Reklamcı olmak istiyor musun?
-Yani elektrik mühendisi olmak istemiyorum. İstanbul'a geldiğimden beri türlü türlü işe bulaştım. Gerçi bunu dediğim zaman da kafanızda bir "Arka Sokaklar" profili oluşmasın. Yani djlikten tutun, blog yazarlığına... Ah şu blog yazılarını zaten bir bastırabilsem çok güzel olacak...
-Ne hakkında yazıyorsun blogunu?
-Deneme diyelim. Yani genelde başımdan geçenleri yazıyorum da arada tespit de katıyorum falan.
-Seni sosyal medya kısmında düşünebiliriz aslında. Sen hiç mühendis olacak biri değilsin zaten.
-Evet, öğretmen çocuğuna benzemediğimi de söylemiştiniz. Bu arada blog linkimi CV'me veya Linked.in profilime yazmam.
-Neden?
-Fazla ağır bir dil kullanıyorum da edebi yönden değil. Argo...
-Olsun.
(O sırada aklımdan geçen ise tam olarak şuydu; "Olsun da her gün anam arıyor, şikayet ediyor yazdıklarımdan." Sonra aklıma "On beş kişiye saldırdım, vurdum vurdum saymadım" şeklinde sözleri olan şarkı geldi, gülme krizine girmemek için kendimi çok zor tuttum. Zaten rezil ve gayri resmi bir mülakat geçirmiştim.)
-Sosyal medya departmanında çalışmak ister misin?
-Olur, yani o da olur.
(Sosyal medya departmanından biri geldi, tanıştık. Onunla da konuştuk uzun uzun... Lakin zaten "esnek çalışma saatleri" lafını duyduğumda başlangıçta, soğumuştum, bir anda harika bir teklif gelmeyeceğinin de farkındaydım.)
-Peki, önünü göremiyorsun ancak sana bir soru sorayım. On sene sonra kendini nerede görüyorsun?
-Ya şu klişeyi bir kere olsun yapmayın ya...
-Yok cidden. Ne bileyim spor bir araba hayalin falan yok mu?
-Valla on sene sonra, kendimi (Halamın yanına, New Jersey'e yerleşmek istediğimi daha önce söylemiştim) Jersey sahilinde Malibu içerken görüyorum.
-Rahatsın yani.
-Her zaman...
Ardından benimle bir kez daha görüşmek istediklerini ancak başka biriyle görüşeceğimi, bu sefer biraz daha hazırlanarak gelmemi istediklerini söylediler. Ben de peki dedim, aldım voltamı çıktım.
Bana karşı gösterdikleri samimiyeti ve güler yüzlülüğü kötüye kullanmış olabilirim, ancak top; vurmaya çok müsaitti. Her pozisyonda...
11 Nisan 2011 Pazartesi
Paulo Coelho
Bu yazıyı ben yazmadım, Ekşi'de bir kardeşim yazmış(nick'i "ozlenen kucuk kardes).
Velhasıl, çok da güzel yazmış ki kendisinden izin isteyerek burada paylaşmak istedim... Link şu: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=22987333
yazı da bu:
şimdi ben bu adamın hiç bir kitabını okumadım bugüne kadar yalan yok. zaten normalde de kitap okumayan bi adamım. son okuduğum kitap yunus çengel'in akışkanlar kitabıydı ki halen masanın üzerinde duruyor, çarşamba sınav var yine okumak zorunda kalacağım ama konumuz akışkanlar mekaniği değil, paulo coelho ve kendisinin hatunları bam telinden vurma sanatı.
belki kitaplarında kadın erkek ilişkilerinde, hatunların tarafında yer almaya yönelik bir eğilim yoktur. bunu bilemiyorum. okumadım kendisini, okumam da. tarz meselesi bu. ama bakıyorum twitter'da olsun, facebook'ta olsun hep bu elemanın, böle "aman siz kızlar çok zeki, çok narin nazenin varlıklarsınız, biz erkekler olacak orospu çocuklarının ne haddine sizi anlamak. sizi mutlu etmeye çalışsak yeter" tandanslı yazıları, canciş canciş, şeker mi şeker kızlar tarafından bıkmadan usanmadan paylaşılıyor. kızların kankaları tarafından da like'lanıyor. oturdum bunun üstüne kafa patlattım. acaba adamın amacı neydi? karıyı kızı pohpohlayıp sonunda ilişkisi yeni bitmiş kızı teselli edici piç ayağına mı yatmayı planlıyordu? e ulan adam brezilyalı? brezilyalı dediğin ya sambacı olur ya capoeirista olur ya futbolcu olur. sambacı ise zaten dansçı hatunları götürür, capoeirista ise hayvan gibi fiziği olur, bir de işin felsefik kısmında aşmış olur, topçu ise zaten paraya para demez. e bu adam nasıl brezilyalı o zaman?
ben kendisinin brezilyalı olduğuna inanmak isteyerek, kendisinin kadınları övüp erkekleri aşağıladığı lafların ironiden ibaret olduğunu düşünmek istiyorum. neymiş bi kadını anlamaya çalışmayacakmışız, zaten anlayamazmışız. ulan amınakodumun çocuğu, anlarım anlamam sana ne? kadınlara yönelik ne diyor? erkekleri sevmenize gerek yok, onları anlamanız yeterli. ulan yavşak neden sevmelerine gerek yok. bırak öle yarak kürek laflar etme. kadınlar erkekleri sevsin anlasın erkekler kadınları sevsin anlasın. sırf sen üç beş tane türk kızının rüyalarını süsleyeceksin diye milyonları (hem kızları beyaz atlı prenslerini bekleterek hem de o kızların elemanlara siktir çekmesini sağlayarak) sap bırakıyorsun. farkında mısın yaptığın rezilliğin. müzik konusunda yann tiersenn ne ise gözümde, sen de osun. o yavşak nasıl bi milletin genç jenerasyonunun romantizm algılarını sikerttiyse, sen de aynı genç jenerasyonun ilişkilere yaklaşımlarını sikertiyorsun. e oldu olacak vermeyin diye basın açıklaması yap. hiç birisi sizi haketmiyor hepinizi ben lüleden emecem de? arkadan da yann tiersenn gelsin akordeonuyla, "akordeon çalıyorum, fransızca konuşuyorum, lütfen size yazılan çocukları siktiredin ve bana gelin, orgy'den orgy'e koşalım" desin. ayar ettiniz ulan beni.
Velhasıl, çok da güzel yazmış ki kendisinden izin isteyerek burada paylaşmak istedim... Link şu: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=22987333
yazı da bu:
şimdi ben bu adamın hiç bir kitabını okumadım bugüne kadar yalan yok. zaten normalde de kitap okumayan bi adamım. son okuduğum kitap yunus çengel'in akışkanlar kitabıydı ki halen masanın üzerinde duruyor, çarşamba sınav var yine okumak zorunda kalacağım ama konumuz akışkanlar mekaniği değil, paulo coelho ve kendisinin hatunları bam telinden vurma sanatı.
belki kitaplarında kadın erkek ilişkilerinde, hatunların tarafında yer almaya yönelik bir eğilim yoktur. bunu bilemiyorum. okumadım kendisini, okumam da. tarz meselesi bu. ama bakıyorum twitter'da olsun, facebook'ta olsun hep bu elemanın, böle "aman siz kızlar çok zeki, çok narin nazenin varlıklarsınız, biz erkekler olacak orospu çocuklarının ne haddine sizi anlamak. sizi mutlu etmeye çalışsak yeter" tandanslı yazıları, canciş canciş, şeker mi şeker kızlar tarafından bıkmadan usanmadan paylaşılıyor. kızların kankaları tarafından da like'lanıyor. oturdum bunun üstüne kafa patlattım. acaba adamın amacı neydi? karıyı kızı pohpohlayıp sonunda ilişkisi yeni bitmiş kızı teselli edici piç ayağına mı yatmayı planlıyordu? e ulan adam brezilyalı? brezilyalı dediğin ya sambacı olur ya capoeirista olur ya futbolcu olur. sambacı ise zaten dansçı hatunları götürür, capoeirista ise hayvan gibi fiziği olur, bir de işin felsefik kısmında aşmış olur, topçu ise zaten paraya para demez. e bu adam nasıl brezilyalı o zaman?
ben kendisinin brezilyalı olduğuna inanmak isteyerek, kendisinin kadınları övüp erkekleri aşağıladığı lafların ironiden ibaret olduğunu düşünmek istiyorum. neymiş bi kadını anlamaya çalışmayacakmışız, zaten anlayamazmışız. ulan amınakodumun çocuğu, anlarım anlamam sana ne? kadınlara yönelik ne diyor? erkekleri sevmenize gerek yok, onları anlamanız yeterli. ulan yavşak neden sevmelerine gerek yok. bırak öle yarak kürek laflar etme. kadınlar erkekleri sevsin anlasın erkekler kadınları sevsin anlasın. sırf sen üç beş tane türk kızının rüyalarını süsleyeceksin diye milyonları (hem kızları beyaz atlı prenslerini bekleterek hem de o kızların elemanlara siktir çekmesini sağlayarak) sap bırakıyorsun. farkında mısın yaptığın rezilliğin. müzik konusunda yann tiersenn ne ise gözümde, sen de osun. o yavşak nasıl bi milletin genç jenerasyonunun romantizm algılarını sikerttiyse, sen de aynı genç jenerasyonun ilişkilere yaklaşımlarını sikertiyorsun. e oldu olacak vermeyin diye basın açıklaması yap. hiç birisi sizi haketmiyor hepinizi ben lüleden emecem de? arkadan da yann tiersenn gelsin akordeonuyla, "akordeon çalıyorum, fransızca konuşuyorum, lütfen size yazılan çocukları siktiredin ve bana gelin, orgy'den orgy'e koşalım" desin. ayar ettiniz ulan beni.
10 Nisan 2011 Pazar
24 saat, 900 KM
-Bizimkilerin eline para geçmiş lan...
-Eee?
-Beni tatile gönderecekler.
-Ne güzel işte?
-Ben iki gün tatile çıkacağım ama...
-Napacan parayı?
-Aynı gün içersinde iki tane eskort ayarlayacağım.
-Aynı anda mı? Hani üçlü hesabı?
-Yok, biri saat birde gelecek, üçte gidecek. O gidince de saat dörtte başka bir eskort gelecek, iki saat sonra onu da gönderip dışarı çıkacağım İzmir'de barlara falan gideceğim.
-Üçlü yapsana lan?
-Ya olmaz...
-Niye?
-Kafam karışır.
Mavi ekranı verdim bu cevaptan sonra. Biraz daha muhabbet ettik, konu yine kadınlara geldi. Çünkü Yeniköy'deydik, arabanın içinde, denize karşı bir ufak viskiyi devirmek üzereydik, sek...
-Ben niye böyleyim lan? Hiç manita yapamıyorum.
-Bilmem de seni değiştirmeyi çok denedim. Geçen sene bayağı inanmıştım ama değişmedin.
-Ben her şeyi hazır istiyorum sanırım. Ailemle yaşıyorum, yemek hazır o hazır bu hazır. Kadınlar da hazır gelsin istiyorum lan. Sense ailenden uzaklaşmışsın ergenken, başının çaresine bakmayı öğrenmişsin.
-Aferin güzel tespit.
Ve fondip, gidiyorduk. Taksim'e çıkıp bir iki bir şey daha içmek istedik. TEM'den gidecektik.
-Bak lan Ankara'ya gider yazıyor.
-Hadi gidelim o zaman Ankara'ya?
-Hadi...
Saptık bir anda, ve Ankara'ya gidiyorduk ciddi ciddi. İstanbul il sınırını geçtiğimizde ilk benzinlikte durduk. Yiyecek bir şeyler aldı, pet şişe su, benzin falan fıstık derken şaşırtmak istedim kardeşimi. Tuvalete gideceğimi söyledim, o arabada beklerken benzinliğin marketine girip iki tespih aldım birbirinin aynısı.
-Nereden buldun lan? Ben göremedim!
-Sordum paşam.
Bastık, gidiyorduk, cidden Ankara'ya gidiyorduk. Kalacak kimsemiz, giyecek giyeceğimiz yoktu ama gidiyorduk işte... Yol çekici gelmişti belki de, o kullanıyordu, ben co-pilot'luk yapıyordum. Kafalar fena değildi çünkü, radar olduğu zaman anında uyarıyor, levha okuyor ve ağzına kuruyemiş veriyordum. Kabukluları ayırmaya çalışsam da, birinde ayırmayı unuttum...
-Issırma lan!
-Şam fıstığı çıktı bu!
dedi ve camı açıp tükürdü. Gözümde şam fıstığı kabuğu vardı...
Gözümü açtığımda Bolu'yu geçmiştik, bir daha açtığımdaysa Ankara'daydık, beş saat sürmüştü yolculuk topu topu. Arabayı nereye çekip uyuyabiliriz diye düşünürken bir tam tur attık çevreyolunda. Bir benzinlik bulduk, oto galerisinin yanında. Oto galerisinin önündeyse, otobanın dibinde bir park alanı vardı. Park ettik ve uyuyakaldık. Ama unuttuğumuz şey, benim metal kutunun ağzını kesip küllük yapmam ve küllerin içerde kalmasıydı. Kan ter içinde uyandığımda saat 10'du ve berbat bir koku arabayı sarmıştı. Esansları söylemem sadece midenizi kaldırır, eminim.
Kızılay'a geçtik, iki kez yolda kaybolduğumuz için bu Kızılay'a geçme faslı da bir saati bulmuştu. Bir otoparka park edip, Ankara simidiyle nefis bir kahvaltı, ardından Tunalı taraflarında bir iki tur... Sevmemişti, çünkü Behzat Ç.'deki gibi eğlenceli değildi.
-Ruhu çekilmiş lan bu şehrin. Kanı çekilmiş, herkes sakin!
-Öyle, ama iyidir zaman zaman. Nizama baksana sen esas... O değil de, Ata'yı ziyaret edelim mi?
-Olur.
Tekrar arabaya atladık. Ankara'dayken görüşmek istediğim tek arkadaşım, beş senedir görmediğim İrem'di. Liseden arkadaşımdı, Anıtkabir'e doğru yola çıktığımızda onu aramıştım. Anıtkabir dönüşü de onunla Leman Kültür'de hep beraber yemek yiyip, belki bir iki bira yuvarlayacaktık.
Anıtkabir... Atatürk'ü ziyaret. Bir amaca hizmet ettiğimiz için mutlu olmuştuk bu ziyaret sonrası. Sonrası mı? Leman Kültür, ardından arkadaşım bana döndü;
-Taksim'e gidelim lan akşam.
-Olur.
Ve yine yola çıktık, öğleden sonra beşte. Şansımıza yağmur başladı ancak bu, yolun beş saatten fazla sürmesine sebep olamadı. Taksim'deydik, bir cumartesi, yol yorgunuyduk ve arkadaşlarımızla Thales'te shot içiyorduk.
Spontane mi? Bilmiyorum ama kesinlikle eğlenceliydi.
-Eee?
-Beni tatile gönderecekler.
-Ne güzel işte?
-Ben iki gün tatile çıkacağım ama...
-Napacan parayı?
-Aynı gün içersinde iki tane eskort ayarlayacağım.
-Aynı anda mı? Hani üçlü hesabı?
-Yok, biri saat birde gelecek, üçte gidecek. O gidince de saat dörtte başka bir eskort gelecek, iki saat sonra onu da gönderip dışarı çıkacağım İzmir'de barlara falan gideceğim.
-Üçlü yapsana lan?
-Ya olmaz...
-Niye?
-Kafam karışır.
Mavi ekranı verdim bu cevaptan sonra. Biraz daha muhabbet ettik, konu yine kadınlara geldi. Çünkü Yeniköy'deydik, arabanın içinde, denize karşı bir ufak viskiyi devirmek üzereydik, sek...
-Ben niye böyleyim lan? Hiç manita yapamıyorum.
-Bilmem de seni değiştirmeyi çok denedim. Geçen sene bayağı inanmıştım ama değişmedin.
-Ben her şeyi hazır istiyorum sanırım. Ailemle yaşıyorum, yemek hazır o hazır bu hazır. Kadınlar da hazır gelsin istiyorum lan. Sense ailenden uzaklaşmışsın ergenken, başının çaresine bakmayı öğrenmişsin.
-Aferin güzel tespit.
Ve fondip, gidiyorduk. Taksim'e çıkıp bir iki bir şey daha içmek istedik. TEM'den gidecektik.
-Bak lan Ankara'ya gider yazıyor.
-Hadi gidelim o zaman Ankara'ya?
-Hadi...
Saptık bir anda, ve Ankara'ya gidiyorduk ciddi ciddi. İstanbul il sınırını geçtiğimizde ilk benzinlikte durduk. Yiyecek bir şeyler aldı, pet şişe su, benzin falan fıstık derken şaşırtmak istedim kardeşimi. Tuvalete gideceğimi söyledim, o arabada beklerken benzinliğin marketine girip iki tespih aldım birbirinin aynısı.
-Nereden buldun lan? Ben göremedim!
-Sordum paşam.
Bastık, gidiyorduk, cidden Ankara'ya gidiyorduk. Kalacak kimsemiz, giyecek giyeceğimiz yoktu ama gidiyorduk işte... Yol çekici gelmişti belki de, o kullanıyordu, ben co-pilot'luk yapıyordum. Kafalar fena değildi çünkü, radar olduğu zaman anında uyarıyor, levha okuyor ve ağzına kuruyemiş veriyordum. Kabukluları ayırmaya çalışsam da, birinde ayırmayı unuttum...
-Issırma lan!
-Şam fıstığı çıktı bu!
dedi ve camı açıp tükürdü. Gözümde şam fıstığı kabuğu vardı...
Gözümü açtığımda Bolu'yu geçmiştik, bir daha açtığımdaysa Ankara'daydık, beş saat sürmüştü yolculuk topu topu. Arabayı nereye çekip uyuyabiliriz diye düşünürken bir tam tur attık çevreyolunda. Bir benzinlik bulduk, oto galerisinin yanında. Oto galerisinin önündeyse, otobanın dibinde bir park alanı vardı. Park ettik ve uyuyakaldık. Ama unuttuğumuz şey, benim metal kutunun ağzını kesip küllük yapmam ve küllerin içerde kalmasıydı. Kan ter içinde uyandığımda saat 10'du ve berbat bir koku arabayı sarmıştı. Esansları söylemem sadece midenizi kaldırır, eminim.
Kızılay'a geçtik, iki kez yolda kaybolduğumuz için bu Kızılay'a geçme faslı da bir saati bulmuştu. Bir otoparka park edip, Ankara simidiyle nefis bir kahvaltı, ardından Tunalı taraflarında bir iki tur... Sevmemişti, çünkü Behzat Ç.'deki gibi eğlenceli değildi.
-Ruhu çekilmiş lan bu şehrin. Kanı çekilmiş, herkes sakin!
-Öyle, ama iyidir zaman zaman. Nizama baksana sen esas... O değil de, Ata'yı ziyaret edelim mi?
-Olur.
Tekrar arabaya atladık. Ankara'dayken görüşmek istediğim tek arkadaşım, beş senedir görmediğim İrem'di. Liseden arkadaşımdı, Anıtkabir'e doğru yola çıktığımızda onu aramıştım. Anıtkabir dönüşü de onunla Leman Kültür'de hep beraber yemek yiyip, belki bir iki bira yuvarlayacaktık.
Anıtkabir... Atatürk'ü ziyaret. Bir amaca hizmet ettiğimiz için mutlu olmuştuk bu ziyaret sonrası. Sonrası mı? Leman Kültür, ardından arkadaşım bana döndü;
-Taksim'e gidelim lan akşam.
-Olur.
Ve yine yola çıktık, öğleden sonra beşte. Şansımıza yağmur başladı ancak bu, yolun beş saatten fazla sürmesine sebep olamadı. Taksim'deydik, bir cumartesi, yol yorgunuyduk ve arkadaşlarımızla Thales'te shot içiyorduk.
Spontane mi? Bilmiyorum ama kesinlikle eğlenceliydi.
6 Şubat 2011 Pazar
Evet, bir önceki post'la ilgili.
Sanırım bu gece silerim onu da. Delikanlı olacağım, duygularımı saklayacağım mevzuu sebebiyle değil; nereden laf soksam diye düşünen adsız mal sebebiyle de değil, aile kısmısı görür de "Aman bizim oğlan Rus kızlarıyla kafayı bozmuş!" demesinler diye değil. Sadece canım istemiyor daha fazla o yazıyı tutmayı. En son 17 yaşındayken salt İngilizce yazmıştım sanırım, hatırlamıyorum çünkü sadece alkollüyken yazıyorum. Belki Facebook'ta bir iki not daha... Bunlara bir yenisini, hali hazırda "Wiseblood"'a bağlamışken eklemeye hiç gerek yok.
Ha, hatunla ne mi oldu aramızda? Pucca'ya bağlamamı görmek istemeyenler yazının devamını atlayabilir.
Ertesi gün Mount and Blade kurdum bilgisayara. (Bilkentli kardeşlerimizin oyunu, kral oyun yapmışlar.) Sabah uyanınca ona mesaj attım. Oyunun başına geçtim, akşam 8 gibi cevap geldi. "Üzgünüm mesaj atamadım. Şimdi otele döndüm. Geceyi otelde geçireceğim ve yarın Rusya'ya dönüyorum." Ben de "E napalım artık..." diyip telefonu masaya koydum. Döndüm sonra üç beş karavana daha saldırdım, üç beş köle kestim. Rahatladım. Ertesi gün de uzadı gitti. Ha tabi yazıyı hatuna paslamayı da ihmal etmedim.
Velhasıl ı kelam; Pucca'yı falan siktiret de bu yazıyı görmüş olanlar çok şanslı lan. Senede bir de olsa duygusal yönümü de gördünüz ha, keranacılar sizi...
Ha, hatunla ne mi oldu aramızda? Pucca'ya bağlamamı görmek istemeyenler yazının devamını atlayabilir.
Ertesi gün Mount and Blade kurdum bilgisayara. (Bilkentli kardeşlerimizin oyunu, kral oyun yapmışlar.) Sabah uyanınca ona mesaj attım. Oyunun başına geçtim, akşam 8 gibi cevap geldi. "Üzgünüm mesaj atamadım. Şimdi otele döndüm. Geceyi otelde geçireceğim ve yarın Rusya'ya dönüyorum." Ben de "E napalım artık..." diyip telefonu masaya koydum. Döndüm sonra üç beş karavana daha saldırdım, üç beş köle kestim. Rahatladım. Ertesi gün de uzadı gitti. Ha tabi yazıyı hatuna paslamayı da ihmal etmedim.
Velhasıl ı kelam; Pucca'yı falan siktiret de bu yazıyı görmüş olanlar çok şanslı lan. Senede bir de olsa duygusal yönümü de gördünüz ha, keranacılar sizi...
3 Şubat 2010 Çarşamba
İsimsiz İçin Reklam Arası
Son günlerde pek evden çıktığım söylenemez. "İsimsiz" adlı yazıyı da ilerletiyorum ancak kısım kısım, işime geldiği zaman yayınlamak istiyorum. Gösterip de vermeyen bir kadın gibi davranıyorsam affola...
Reklam arasında ise çok tepki alan, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman güldürücü hedehödö. Öh be, alın, tepki toplayan facebook iletilerim.
"Four tits are better than two dicks."
"Bir kentteki veteriner sayısına bakarak, oranın ne kadar yalnız olduğunu anlayabilirsiniz."
"Öğrencinin eline daha 3 kuruş harçlık geçmeden, birasına zam, sigarasına zam, yemeene zam, peki hani bize am, am!?"
"Eski sevgilinin fotoğraflarına bakıp 'Evet! Ben bu kızı bafiledim!' diyebilmektir bazen hayat... Aynı şekilde eski sevgilinin fotoğraflarına bakıp 'Evet... Bu kız da geldi geçti...' diyebilmektir bazen ölüm..."
"If you're thinkin of a 3some with twins, never ever forget the names of the girls..."
"Işıklar açıkken veya çorapları olmadan sevişemeyen kadın, kendine ve özellikle dış görünümüne güvenmeyen kadındır..."
Reklam arasında ise çok tepki alan, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman güldürücü hedehödö. Öh be, alın, tepki toplayan facebook iletilerim.
"Four tits are better than two dicks."
"Bir kentteki veteriner sayısına bakarak, oranın ne kadar yalnız olduğunu anlayabilirsiniz."
"Öğrencinin eline daha 3 kuruş harçlık geçmeden, birasına zam, sigarasına zam, yemeene zam, peki hani bize am, am!?"
"Eski sevgilinin fotoğraflarına bakıp 'Evet! Ben bu kızı bafiledim!' diyebilmektir bazen hayat... Aynı şekilde eski sevgilinin fotoğraflarına bakıp 'Evet... Bu kız da geldi geçti...' diyebilmektir bazen ölüm..."
"If you're thinkin of a 3some with twins, never ever forget the names of the girls..."
"Işıklar açıkken veya çorapları olmadan sevişemeyen kadın, kendine ve özellikle dış görünümüne güvenmeyen kadındır..."
25 Haziran 2009 Perşembe
Çakma Bukowski Öyküsü FİNAL
Adamlardan, zayıf, gür bıyıklı, sırtında atlet, kafasına t-shirt bağlamış olanı seslendi;
-Öğrenci misin?
-Evet usta.
Bunu söylerken kesik sorular ve kısa cevaplar sürecinin başladığını bilmiyordu.
-Hangi okulda?
-İstanbul Teknik Üniversitesi.
-Hangi bölümde okuyon?
-İnşaat mühendisliği.
-Kaçıncı sınıf?
-3 bitti işte usta.
-4. sınıfsın yani?
Ağzını açmaya yeltenirken orta yaşlı, göbekli ve bir dal uzun Marlboro'yu kulakarkası yapmış olan;
-Tabii ki 4 olacak lan salak. 3'ten sonra 4 gelir çünkü.
"Allahım ben nasıl bir işe giriştim? Zeka yaşı 6'yı geçmeyen adamlarla başbaşayım. Sigaraları da bitti ama pezevenkler iş yapmamak için muhabbete sarmaya çalışıyorlar. Aklımı sikeyim aklımı..." diye homurdandı içten içe.
-Prof olmak için ne yapmak gerekiyor? dedi yaşlıca olan, kamyonlar karlı.
-Bilmem ki usta. Bir dolu prosedürü vardır. Yavaştan başlasak olur mu?
-Abdullah! Hadi kalkın çocuğun işi gücü vardır.
Adamlar, eşyaları Halil'in yönlendirmeleriyle yerleştirmeye başladılar. Taşınma işlemi bitmek üzereydi ancak Melis hala dönmemişti. Bu herifler sonuçta para da isteyecekti ama Melis yoktu, cebinde para da yoktu, hatta parlak basketbol şortunda cep de yoktu... Anahtarını kapıp çıkmıştı evden...
-Bak hele yiğenim!
Kamyonlar kralının sesiydi bu...
-Buyur usta.
-3 5 parça bir şey kaldı. Ödemeyi sen mi yapacan?
-Yok usta. Sizinle birlikte gelen kız yapacak. Zaten ben bir üst katta oturuyorum.
-Ee, biz şimdi karıyı mı bekleyeceğiz? Gür bıyıklıdan çıkmıştı bu soru.
Bir an her şeyi unutup, bu adamlarla ne kadar çok ortak noktası olabileceğini düşündü... Sonuçta "Karı olsun, çamurdan olsun, sikmeyen ibne olsun" felsefesiyle hareket eden homosapienslerdi bunlar. Kendisinin de pek farklı olduğu söylenemezdi. Öte yandan "karı" diyorlardı kendi aralarında konuşurken bir karşı cins mevzubahis olduğunda. Düşünse daha ne ortak yönler çıkacaktı kim bilir...
-Birazdan gelir usta. Durun ben size su getireyim, yorulmuşsunuzdur.
Bir koşu eve çıktı. Göt cebinde ezilmiş Winston softunu ve yakınca üstündeki kadın figürünün bikinisinin ortadan kaybolduğu pezevenk çakmağını almayı da unutmadı 5 litrelik şaşalla plastik bardak indirirken aşağıya...
Sessizlik, plastik bardağın doldurulurken çıkardığı blop blop sesiyle yarılıyordu ara ara. Onun dışında ter kokusu, asık suratlar ve sararmış dişler apartmanın girişinde tam bir feng-shui oluşturuyordu.
Melis ufukta göründü. Bir bardağı, daha doğrusu bir şat bardağını anca doldurabilecek göpüsleri yüksek bir frekansta zıplıyordu koşar adım yürürken. Şoföre yaklaştı;
-Beyefendi buyrun paranız. Kusura bakmayın geciktim.
-Biştik burada bacım ba. dedi şoför ve toplanıp yola koyuldu "Satılmışoğlu Nakliyat" kamyonu...
-Ya, Halil... Gerçekten çok özür dilerim bir türlü düşüremedim Mısır'a. Nedenini de bilmiyorum. Gerçekten çok özür dilerim.
-Önemli değil. Halledebildin mi bari sonunda?
-Evet evet hallettim.
-Neyse geçmiş olsun. İstersen bakalım eve, yerini değiştirmek istediğin ağır eşyalar olursa birlikte çekeriz.
Böyle bir teklif yapabildiği için kendine şaşıyordu. "Keşke kolsuz bir şeyler giyseydim. Kol kaslarım, terli vücut... Hoop seks olurdu. Aksilik..." diye düşünürken Melis:
-Ama çok yordum seni.
-Yok yok önemli değil. Sadece adamların başında durdum, dedi ve gülümsedi.
Birlikte yukarı çıktılar. Melis önden giderken, Halil de Melis'in çatalına bakmayı ihmal etmedi tabii.
-Aaa, tam istediğim gibi. Salon konusunda da zevklerimiz yaklaşık olarak aynı hihi. Çok teşekkür ederim.
-Lafı bile olmaz. Ev arkadaşının odasına eşyaları yığdık. Sorun olur mu?
-Yok zaten o evine gitti. 1 ay kadar yok.
-Peki. Ben artık gideyim öyleyse...
-Ya, otur biraz. Sonuçta o kadar başında durdun adamların, oyaladın onları. Hem hiç bir şey yok gibi görünebilir ama iki üç ithal biram var eski evden. İçelim beraber.
-Olur.
İyice coşmaya başladı. Şimdi olmasa bile ileride kesin bir şey olacaktı, buna emindi.
-Ama önce ben bir tuvalete gideyim, ok?
-Tamam ben de kolilerden bulayım biraları.
Vücudundaki boşaltım sistemi, aç karnına içtiği sigarayla hızlı bir biçimde çalışmaya başlamıştı. Ancak sıçmaya fırsat bulamamıştı bir türlü ve bırakmayı planladığı kütle, baş göstermişti. Hemen tuvaletine girdi yeni taşınılmış evin. Oturdu ve kendisini bekleyen sürprizden habersiz, bırakıverdi. Daha sonra gözleri, kıçının kıllarına asılmış komando bokları silebileceği bir rulo tuvalet kağıdı aradı. İşte o an dank etti kafasına. "Aşkın gözü kördür, yeni taşınılan evde tuvalet kağıdı mı olur amuğa goyim" dedi. Terlemeye başladı... Ne anlama geldiğini bilmeden "Ya hevro ya mevro" diyip çekiverdi don ve basketbol şortundan oluşan kombinasyonu. Sifona asıldı. Tık yoktu su vanası açılmamış olduğu için. Dolayısıyla şimdi ciddi anlamda bir problem vardı.
Beş dakika kadar "Melis'e seslenmeden bu sorunu nasıl çözebilirim" diye düşünüp bir beş dakika kadar da Melis'e tuvaletten durumu nasıl anlatabileceğini düşündü. Cesaret edemiyordu. Melis'in evine kendini davet ettirebilmişti kızın, ama bu kokunun yanına bile yaklaşmaması lazımdı Melis'in. Zaman tik tak ilerlerken gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı ve elini klozetin içine soktu. Kütleyi ileri itecek veya parçalayacak, çıkınca da elini donuna silecek ve muhabbetin ortasında "depoda bir miktar su kalmış ama suyu açayım ben vanadan yine de" diyecek, vanayı açtıktan sonra tuvalete "çok terledim elimi yüzümü yıkayayım" bahanesiyle tekrar girip sorunu kökten çözmeyi planlıyordu. Melis'se içeriden ses gelmemesine iyice meraklanmaya başlamıştı. Tuvaletin kapısına geldi...
-Halil, iyi misin? Bayağıdır içeridesin de... diyip kapıyı tıklattı lakin kapı tam kapanmamıştı ve birazcık esinti amaçlanarak açılmıştı evin tüm camları. Bunun sonucunda da kapı tek bir tıkla aralandı... Halil'in klozetin içindeki kolunu, şaşkın ve eblek bir ifadeyle kendisine bakan sivilceli yüzünü görünce afalladı Melis. Halil'se utancından yerin dibine girdi. Açıklama yapabileceği bir durum da yoktu ortada. Kolunu klozetten çıkardı ve kahverengi sıvı taneciklerini kolundan sıçrata sıçrata koşarak evden ayrıldı.
O günden sonra da Halil'i gören olmadı.
-SON-
24 Haziran 2009 Çarşamba
Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 4
Onun yolunu gözler olmaya başlamıştı. Ne zaman taşınacaktı? Ne zaman o yüzü bir daha görebilecekti, yaklaşık 8 saattir bunu düşünüyordu... Balkonda sigarayı Türk gibi dibine kadar içip içeri geçti.
Tabanına kuruttuğu ve yuvarlak yaptığı sümük parçalarını yapıştırdığı yatağından ani bir biçimde uyandı dışarıdan gelen sesler sebebiyle. Odasının, eve yerleştiğinden beri bir kez bile silinmemiş camından aşağı baktı. Ufak ama -Hint usulü- bir sürü eşyanın üstüste konulup iple sabitlendiği kamyon yolu tıkamıştı. Kamyonun etrafına bakarken onu gördü.
"Ulan şimdi ben aşağı insem, bu adamların başında dursam, kızın işlerini hafifletsem, kız kesin daha sonra verir bana. Evet kesin verir. Yardım ediyoruz sonuçta." diye düşündü.
Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Rahat bir erkek imajı oluşturabilmek için lise basketbol yıllarından kalma dizaltı şortu ve parmakarası terliklerini giyip, iniverdi aşağıya.
-Günaydın, dedi Melis.
Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı Melis'i görünce.
-Günaydın. Yardımcı olmamı ister misin? Yani yapılacak bir şey var mı? En azından adamların başında durup eşyaları istediğin şekilde yerleştirmeleri konusunda onları yönlendirebilirim.
Kendisi bile inanamadı bu kadar akıcı ve düzgün bir cümle kurabildiğine.
-Yahu çok iyi olur aslında. Annemi aramam lazım çünkü. Yukarı çıkalım göstereyim ben sana kendi odamın düzenini. Ondan sonrasında istediğin gibi dekore et evi, nasılsa daha sonra sürükleyerek biz eşyaların yerlerini değiştiririz.
-Tamamdır.
Melis 15 dakika kadar direktifleri ve brifingi verdi.
-Burada nerede kontörlü telefon var biliyor musun? Yurtdışını arayacağım da...
-Az ileride bakkal var oradan arayabilirsin.
"Ooo, ailesi yurtdışında yaşıyor veya yurtdışına seyahat ediyor, kesin verir bu." diyordu beyninin hayvanlık ve osbir komutlarını veren kısmı... Arabesk yanı ise kalbinin, "Ayrı dünyaların insanıyız." diyor ve iç çekiyordu.
-Peki. Birazdan dönerim ben.
Adamların yanına gitti.
-Ağabey başlayalım mı artık taşımaya?
-Olur yiğenim. Sigaralarımız bitsin hele, başlarız.
Sigaralara baktı. Yeni yakılmıştı Samsun'lar...
NOT: Yakın zamanda final bölümüyle birlikteyiz. İki bölüm birlikte yayınlanacak finalde... Lost hesabı yani. Ama merak etmeyin. Bir sezonluk yazı dizisi bu. Kafanızdaki tüm sorulara -böyle iğrenç bir öyküde de aklına soru takılan varsa bana ulaşsın, gerekli muameleyi yapayım- cevap bulacaksınız...
23 Haziran 2009 Salı
Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 3
Arkasını döndü.
-Merhaba, ev arkadaşımla bu apartmana taşınmayı düşünüyoruz da, burası nasıl bir yerdir acaba? Güvenli midir? Mahalle baskısı falan hani...
İlk kez böyle bir soruyla karşılaşıyordu. Yurttan ayrıldığından beri burada kalmasına rağmen, sosyal çevresi ve gece hayatı olmadığı için; muhiti hiç geçerken gözlemlemiyordu. Okul dönüşlerinde de bir an önce eve gitmeyi düşünüyordu hep, etrafına bakmadan, elinde sigarası... Hatta hanesinde yaşayanlar dışında şimdiye kadar konuştuğu kişiler bakkal, "çöp var mı yiğenim?" diye soran kapıcı, kapıcının karısı, bir de meşhur Hilmi Bey'den ibaretti. Lakin hormonları pompolanmaya, şahin marka boxer'ının içindeki de terlemeye başlamıştı ve cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı...
-Imm, şey... Yani... Ne bileyim? Ben 3 senedir burada yaşıyorum ve hiç bir sıkıntım olmadı.
-Teşekkür ederim. Yakında büyük ihtimalle komşu olacağız öyleyse... Ben Melis.
-Iı, evet ben de Halil. Memnun oldum.
-Kendine iyi bak Halil, yakında görüşürüz.
Çıldırıyordu adeta. İçi kıpır kıpırdı. Sigarasını söndürdü. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünerek otobüse bindi. Melis'in çıtı pıtı vücudunu, gülümseyen yüzünü, minik ellerini ve zamazingosunun o ellerin arasında ne kadar büyük görüneceğini düşündü yol boyunca.
Medeni bir biçimde ilk kez bir kadınla tanışmıştı ve egosu bu yüzden tavan yapmıştı.
"Neyse evdekilere anlatmayayım da onlar yazmasın karıya" diye düşündü otobüsten inerken.
NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.
18 Haziran 2009 Perşembe
Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 2
Karşı komşusu Hilmi Bey kapıdaydı. Hilmi Bey'in asık bir suratla kapıda olmasına alışıktı, zira dişi sineğin bile evinin civarında gezinmediği post-final [böyle kullanınca da güzel oluyormuş lan bu "post" kelimesi] döneminde günler süren batak partilerinin okey partilerinin ertesi günü Hilme Bey hep kapıda olurdu.
Ancak bu sefer durum farklıydı. Hilmi Bey, kapıcının karısı Hacer'in bir ineği andıran göğüslerini basmalı fistan üzerinden avuçlamaya çalışıyor, Hacer de kalkan tarağı indiren ses tonuyla "yapma kurbanın olayım Hilmi Bey" diyerek Hilmi'nin eşi öldüğünden beri çektiği osbirlerin hıncını çıkarmasına engel olmaya çalışıyordu.
Ne yapacağını şaşırmıştı koridorda karşılaşan üç apartman sakini... En atik davranan Hacer içi bok rengi suyla dolu kovayı kaptığı gibi merdivenlerden kaçıverdi, Hilmi Bey ise kızarmış sıfatsız ve benekli suratıyla içeri girip kapıyı kilitledi.
O ise merdivenleri ağır ağır inmeye başladı. Kafası karışmıştı. Hayatında ilk kez dijital olmayan bir ortamda, kanlı canlı bir biçimde sekse yakınsayan bir duruma şahit olmuştu. Çünkü ona göre öpüşmenin akabinde seks olmuyordu. En azından evde tombul şişeleri hafifletip "belki bugün karı kaldırırım" diye düşünerek haftada bir kez uğradığı ve başarısız olduğu, 15-20 yaş aralığındaki gençlere hitap eden kafede millet manitasıyla öpüşüyor, ama sonuç hiç bir zaman malabadi köprüsüyle bitmiyordu. Ayrıca izlediği pornolarda ön sevişme kısmını atladığı için, bu konuda haksız sayılamayacak bir abazaydı o...
Apartmandan çıktı. Omzunda bir el, arkasında bir kadın kokusu hissetti. Hormonları tavan yaparak geriye baktı ki.....
NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.
17 Haziran 2009 Çarşamba
Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 1
Uyandı...
Attırdığı kağıt peçetelere, üstüste dizdiği kağıt havlulara baktı. Düşündü. Ne kadar zamandır eline kadın eli değmediğini düşündü. Rüyasında Jesse Jane'i gördüğü için düşünmeye başlamıştı eline kaç senedir kadın eli değmediğini.
Lisede "onu sevsem, bunu sevsem, şunu sevsem" muhabbetlerinin ötesinde bir de banyo fasıllarında aklına gelen "onu s.ksem buna kaysam" düşünceleriyle akıp giderken hayatı, gidişata dur demek için bir amguard'dan daha fazlası olmayan ve asla olamayacak Nebahat'le çıkmıştı... Sırf bahar geldiği için... Hormonlarını ve güdülerini halı saha maçlarında, ekran başında elinde malafat terleme seanslarında baskılayamadığı için, arkadaşlarının adeta bir McDonalds logosunu andıran kaşlarıyla dalga geçtiği Nebahat'i uygun görmüştü kendine. Sadece iki hafta sürdü ve bu aynı zamanda kaşlı insan Nebahat'in de ilk tecrübesi olduğu için bırak kaş konusunda aşmış bir insan olan "çıktığı kişinin" elini tutmayı, okul dışında buluşamamışlardı Nebahat'in haftasonu öğrencileri at gibi koşturmayı seven dershanesi sebebiyle.
Dolayısıyla yeni uyanan her insan gibi ağır işleyen kafası, bulunduğumuz yıl olan 2009'dan doğum tarihi olan 1985'i çıkardı ve 24 yıldır eline kadın eli değmediğini farketti. Anahtarını, göt cebinde lime lime olmuş öğrenci sigarası Winston paketini, telefonunu, cüzdanını, ha bir de Dinamik notlarını alıp çıktı evden.
Evinden memnundu. İstediği kadar asılabiliyor, istediği kadar içebiliyor, istediği kadar ders çalışabiliyordu. Evet ders çalışmak artık bir istek halini almıştı çift anadal programını sürdürdüğü teknik üniversitesinde. Hala mezun olamamasını da ailesi bu nedene bağlıyordu. Sık sık "Benim oğlum çift diploma alacak di mi evladım? Bu yüzden 4 senede bitiremiyor Nevriye ablası..." diyordu annesi çatkapı komşu Nevriye'ye.
3 artı 1'di arkadaşlarıyla beraber tuttuğu ev. 4 kişi yaşıyorlar, kendi odalarından dışarı nadiren çıkıyorlardı. Zaten o çıkışları da genelde işemek, bulaşık konusunda aldıkları sıra numarasını kullanmak ve bakkala gitmek için oluyordu.
Kapıyı kilitledi, merdivenlerden inmeye başladı ve bir de ne görsün?
NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.
13 Haziran 2009 Cumartesi
Lan?
Sıradan bir yaz gecesi... Taksim'e çıkacağız Caner'le. Ecem ve Gün diye iyi insanlardan oluşan bir çiftin yanına gideceğiz, hiç bir beklenti yok bir iki arjantin dışında... Gün aldı bizi Tünel'den, yürüyoruz Asmalımescit'te... İlk kez geçiyorum oradan, göz bebeklerim büyüdü tabi. Bir sürü yabancı, herkes eğleniyor çıldırıyor.
Sakin bir mekana geçtik, hoş bir teras... Biralarımızı yudumlarken 5 (sayıyla 5) adet yabancı kız geldi, masa bakarlarken Caner de bunlara bakıyor. Bense hem kızlara hem Caner'e bakıyorum. Süper perspektifteyim ama ne yalan söyleyeyim benim de dikkatimi çekti hatunlar...
-Yavaş ulan yavaş bu kadar bakma, dedim.
-Yok ben garsona bakıyorum göz teması kurmaya çalışıyorum.
Ecem'le Gün'ün kahkahaları akabinde kızlar oturdular terasın bir köşesine. Biz de Caner'le birlikte kızlarla göz kontağı kurmaya çalışıyoruz, ne yapıp oturulabilir yanlarına bunu düşünüyoruz. Çok taş değiller de bir tanesi Paris Hilton'un klonu... Kafayı çevirip muhabbetimize devam ettik orada olduklarını bilerek... Bir iki göz teması tuvalet kalkışları sırasında. Sonra Gün bize masayı gösterdi... Beynimden vurulmuşa döndüm. 4 saplı masadan 1 sap, daha doğrusu 1 apaçi ilk adımını çok iyi kullanmış ve kızların yanına oturmuştu. Ben çıldırmalardayım... Kızlarla bir şey yaşamak değil amacım, [yaşasak güzel olabilir lakin muhabbet tamamen yüksek egolarımdan kaynaklanıyor] ama az buz bir şeklimiz var ve kendime kızıyorum neden onlar bunu becerebiliyor da ben beceremiyorum diye. Akabinde bir kahkaha geldi o masadan... Kafayı bir çevirdim 4 sap kurmuşlar merkez üssü kızların masaya.
-Ama bu nispettir, dedi Caner.
-Çekip vuracam kendimi anasını satayım, şeklinde cevapladım.
Ecem içinde bulunduğumuz duruma kopuyor. Gün 15 20 dakika sonra asılan suratlarımızı bir gözlemiyle, bir tespitiyle tekrar eski moduna geçirtti.
-Abicim rahat olun, bakın masaya kızlar deli gibi sıkılıyor ve birazdan elemanlar ne yapacaklarını düşünecekler çünkü muhabbet kesiliyor. Muhtemelen ya kızlar gidecekler, ya da elemanlar kalkacaklar masadan ve meydan size kalacak.
Bekliyoruz, hiç öyle olmuyor... Nispetler devam ederken tuvaletin yolunu tutuyorum. Kapıyı 2 tıklattıktan sonra içeri girmeye çalışıyorum... Kilitli. Kapı açılıyor, yabancı kızlardan biri çıkıyor ve ben nazikçe "excuse me" diyor içeri giriyorum. İşte o anki hislerimi size anlatamam sayın okur. Kız sucuğu bırakmış tuvalete... Sifonu çekiyorum sucuk uzak diyarlara kaçıyor, evini terk edip göç ediyor büyük şehre. Evet, kızlar da sıçabilir ama sorun şu ki, neden? Neden sifonu çekmek konusunda hiç bir hassasiyet göstermiyor bu kız, bu Elaine, bu Helen, bu Andrea? Bak ben çektim gitti. Tüm konsantrasyonumu yitiriyorum işemekle ilgili. Korkuyor içimde büyüyenler, "o canavarın girdiği deliğe girmeye hazır değiliz" diyorlar sanki. Üzülüyorum. Hem kendi sağlığım için, hem de içimdekilerin psikolojisi için... Masaya geçiyor olayı anlatıyorum kopuyorlar. Sinir yine had safhalarda... Suratım iyice asılıyor. "Yabancıların masasına gidip Türk elemanlara kızın sucuğu nasıl bıraktığını anlatsam mı?" diye düşünüyorum.
Kalkıyoruz mekandan ağır ağır. Barın girişinde paralar ödenirken nispetin hası geliyor. Sucuğu bırakan hatun omzumdan hafifçe dürterek ateş istiyor. Yakıyorum sigarasını. Bir şeyler bekliyor, elim ayağıma dolaşıyor, konuşamıyorum. Sucuk geliyor aklıma, apaçilerin suratları geliyor aklıma, egolarım geliyor aklıma ve kilitleniyorum. O da arkasını dönüp gidiyor. Ama ne diyebilirsin ki kıza, şunun İngilizce'sini o an düşünebilirsin küçük bir ihtimal de nasıl söylersin?
-Güzel kızsın çekicisin, Natalie'sin ama sucuğu bırakmışsın utanmadan. Ayıp değil mi ulan?
Çıkıyoruz bardan, dolambaçlı yollardan geçerek yürümeye devam ediyoruz... Yol boyu sigara üstüne sigara yakıyorum çünkü gururu örselenmiş hissediyorum kendimi her ne kadar sucuğu bırakan kız ateş istese de... Gecenin en güzel kısmını da işte o aralar yaşıyorum. Leman Kültür'ün oradan geçiyoruz. Bardan kızlarla birlikte çıkan saplar sap sap ortam aramaya devam ediyorlar. Sırıtıyorum. "Durum 1-1" diye düşünüyorum ama bu gidişatın nasıl değiştirilebileceği, bu egolarımın nasıl dizginlenebileceği sorusu da kafamı kurcalıyor... Eve gidiyorum, büfeden 10 liralık rezil bir şarap alıyorum. Demleniyorum evde... Ruh yolculuğum yatağımda bitiyor.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Mersin'de 1 Haftalık Yaz Tatili Günceleri Pt. 1
14 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra ayak bastım memlekete... direk bir sigara tellendirdim. sitemin kapısına baktım uzun uzun... yürüdüm yavaş yavaş, esnafa ve sabahın köründe dışarıda olan tanıdıklara birer selam çaktıktan sonra eve geç. bir duş, ardından hemen dışarıya damlamalar.
okay'la forum alışveriş merkezi. gittik, mayo beğenecekmiş bu. bakıyoruz, fiyatları çok pahalı buluyor paşa, çünkü para biriktirmesi lazımmış falan fişman. geldiğimden beri maksimum 4 saat geçmiş. 1. bomba patladı...
yer: forum avm'de billabong, quiksilver mayoları satan bir dükkan
girdik içeriye, ufak bir saçmalama yaptım;
"merhaba mayo bakıyorduk da. yani mayo ama şort. yani slip olmayacak kesinlikle. evet olmayacak."
kız bizi buyur etti gösterdi mayoları, okay bakıyor ben okay'a dönüp "oğluşum hangisini alalım sana" diyorum çocuğunu şımartan baba hesabı. kız bu espriyi kahkahalarla olmasa da, işi gereği gülümseyerek karşılıyor. okay mayolara daha rahat bakabilsin diye bir adım geri atıyor kız...
okay mayoya bakıyor, etikete bakıyor, kızın arkasında olmadığını düşünerek bana dönüp;
-95 milyon diyor ammına koyiim.
cümlesini patlatıveriyor. yüzümü avcumun içine alıyorum. hafif bir rezillik ama sadece küfürden ötürü değil, çingene pazarlığı da yapabilirmişiz potansiyeli yarattığımızdan ötürü. akabinde kız geçen sezondan kalan tek ürünü gösteriyor, okay "ben bunun içine girmem" diyor. inceden uzuyoruz...
devamı gelmiyor olayın. ama benzer dumurlar yaşayacağımızın garantisini alıyorum bu 1 haftalık süre içersinde.
okay'la forum alışveriş merkezi. gittik, mayo beğenecekmiş bu. bakıyoruz, fiyatları çok pahalı buluyor paşa, çünkü para biriktirmesi lazımmış falan fişman. geldiğimden beri maksimum 4 saat geçmiş. 1. bomba patladı...
yer: forum avm'de billabong, quiksilver mayoları satan bir dükkan
girdik içeriye, ufak bir saçmalama yaptım;
"merhaba mayo bakıyorduk da. yani mayo ama şort. yani slip olmayacak kesinlikle. evet olmayacak."
kız bizi buyur etti gösterdi mayoları, okay bakıyor ben okay'a dönüp "oğluşum hangisini alalım sana" diyorum çocuğunu şımartan baba hesabı. kız bu espriyi kahkahalarla olmasa da, işi gereği gülümseyerek karşılıyor. okay mayolara daha rahat bakabilsin diye bir adım geri atıyor kız...
okay mayoya bakıyor, etikete bakıyor, kızın arkasında olmadığını düşünerek bana dönüp;
-95 milyon diyor ammına koyiim.
cümlesini patlatıveriyor. yüzümü avcumun içine alıyorum. hafif bir rezillik ama sadece küfürden ötürü değil, çingene pazarlığı da yapabilirmişiz potansiyeli yarattığımızdan ötürü. akabinde kız geçen sezondan kalan tek ürünü gösteriyor, okay "ben bunun içine girmem" diyor. inceden uzuyoruz...
devamı gelmiyor olayın. ama benzer dumurlar yaşayacağımızın garantisini alıyorum bu 1 haftalık süre içersinde.
31 Mayıs 2009 Pazar
hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anlar pt.3
ders çalışıyordum... bir flashback yaşadım adeta lost hesabı.
çok değil, 2 ay önce elektrik makinaları 2 sınavındayız. arkadaş hesap makinesini aldı, arkası da kopya. ulan bu ampul dedi mi asistanın önünde "hocam arkadaşa bir şey söyleyebilir miyim, hesap makinası değerleri yanlış veriyor" diye... o an yusuf yusuf çekme durumu sebebiyle pek umursamamıştım. vizeden de iyi not geldi vesselam.
bugün aklıma takıldı, hakikaten yanlış mı yapıyordu makina hesaplamaları? sin(30) yazdım komut satırına ve 0.5'le uzaktan yakından alakası olmayan bir değer geldi. o an öyle bir dank etti ki kafaya, sormayın gitsin. açıları derece yerine radyan cinsinden yazmak lazımmış meğersem. 6. dönemi bitiriyorum bu hesap makinesiyle ben, bölüm itibariyle de paso sinüs kosinüs takılıyoruz... "ulan yoksa ondan mı gözetim sınırındayım?" diye bir düşünceye daldım...
allah belanı versin casio. bu okul uzarsa senin yüzünden uzar. öte yandan gel de aileye anlat bunu, "sus eşşek sıpası" diye fırlatıverir benim peder yarı dolu rakı bardağını... oof oof.
çok değil, 2 ay önce elektrik makinaları 2 sınavındayız. arkadaş hesap makinesini aldı, arkası da kopya. ulan bu ampul dedi mi asistanın önünde "hocam arkadaşa bir şey söyleyebilir miyim, hesap makinası değerleri yanlış veriyor" diye... o an yusuf yusuf çekme durumu sebebiyle pek umursamamıştım. vizeden de iyi not geldi vesselam.
bugün aklıma takıldı, hakikaten yanlış mı yapıyordu makina hesaplamaları? sin(30) yazdım komut satırına ve 0.5'le uzaktan yakından alakası olmayan bir değer geldi. o an öyle bir dank etti ki kafaya, sormayın gitsin. açıları derece yerine radyan cinsinden yazmak lazımmış meğersem. 6. dönemi bitiriyorum bu hesap makinesiyle ben, bölüm itibariyle de paso sinüs kosinüs takılıyoruz... "ulan yoksa ondan mı gözetim sınırındayım?" diye bir düşünceye daldım...
allah belanı versin casio. bu okul uzarsa senin yüzünden uzar. öte yandan gel de aileye anlat bunu, "sus eşşek sıpası" diye fırlatıverir benim peder yarı dolu rakı bardağını... oof oof.
hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anlar pt.2
itü 2008-2009 sezonu güz finalleri...
hani böyle her final dönemi yaptığım şekil... nba'de final oynayan takımlar gibi takılıyorum. her kötü geçen sınav boynumu biraz daha bükecek, saha avantajı zaten finallerde. öte yandan her kötü geçen final seride karşı takıma verdiğim 1 maç gibi.
1. hafta geçiyor. bir bakıyorum apış arasının tam orada kafam kadar apse çıkmış. başlangıçta çok acıtmıyor. dört final daha kalmış... birazcık dişimi sıkarsam geçecektir, diye düşünüyorum. şimdi doktor moktor kim uğraşacak, değil mi ama? ertesi gün iki tanesine gireceğim. az bir şey çalışıp yattım... iki saat oldu, üç saat oldu. uyuyamadım. debeleniyorum yatakta saat oldu gecenin dördü. sabah da erken uyanmak lazım halbuki.
işte o an anladım hayatın ne kadar ibne olduğunu. sonra ne mi oldu?
ablayı uyandır... apar topar pijamalarla şişli etfal'e git. suratı asık ve uykudan yeni kalkmış bir ürolog baksın alete, antibiyotik yazsın ve ikinci bombayı patlatsın "iki haftadan kısa sürede geçmez bu...". lanet okumalar... şansa küsmeler...
her şeye rağmen, topallayarak da olsa girdim sınavlara ertesi gün. kantine indiğimde arkadaşlara olayı anlattım... kantinde alay konusu etti piçler. "aleti bu kadar kullanırsan (manuel veya sevişme babında) olacağı bu" şeklinde... o günün akşamı yine küfrederek eve yürüyordum ki ilaçları almak geldi aklıma. yazılan ilaçları aldıktan sonra düşündüm ki, antibiyotiklerden başka bir şeyler de yapmak gerekliydi... eczaneye girdim. bir kadın. çekici ve alımlı. gel de anlat derdini... "ıı merhaba, ya benim... ıı şey. apışarasında kocaman apse çıktı, nasıl geçer bu?" benzer bir cümle kullandım. kadın sırıtarak yüzüme baktı. batticon çıkardı bir adet. aldık onu gittik eve... daha sonra diğer iki final, sabaha kadar acıdan uyuyamamalar, iğrenç batticon kokusu, sigara üstüne sigara... ömrümden ömür gitti lan. apse ne zaman geçti peki? finallerin bitiminden iki gün sonra. eşşek sıpası çıkacak başka zaman mı bulamadın?
hani böyle her final dönemi yaptığım şekil... nba'de final oynayan takımlar gibi takılıyorum. her kötü geçen sınav boynumu biraz daha bükecek, saha avantajı zaten finallerde. öte yandan her kötü geçen final seride karşı takıma verdiğim 1 maç gibi.
1. hafta geçiyor. bir bakıyorum apış arasının tam orada kafam kadar apse çıkmış. başlangıçta çok acıtmıyor. dört final daha kalmış... birazcık dişimi sıkarsam geçecektir, diye düşünüyorum. şimdi doktor moktor kim uğraşacak, değil mi ama? ertesi gün iki tanesine gireceğim. az bir şey çalışıp yattım... iki saat oldu, üç saat oldu. uyuyamadım. debeleniyorum yatakta saat oldu gecenin dördü. sabah da erken uyanmak lazım halbuki.
işte o an anladım hayatın ne kadar ibne olduğunu. sonra ne mi oldu?
ablayı uyandır... apar topar pijamalarla şişli etfal'e git. suratı asık ve uykudan yeni kalkmış bir ürolog baksın alete, antibiyotik yazsın ve ikinci bombayı patlatsın "iki haftadan kısa sürede geçmez bu...". lanet okumalar... şansa küsmeler...
her şeye rağmen, topallayarak da olsa girdim sınavlara ertesi gün. kantine indiğimde arkadaşlara olayı anlattım... kantinde alay konusu etti piçler. "aleti bu kadar kullanırsan (manuel veya sevişme babında) olacağı bu" şeklinde... o günün akşamı yine küfrederek eve yürüyordum ki ilaçları almak geldi aklıma. yazılan ilaçları aldıktan sonra düşündüm ki, antibiyotiklerden başka bir şeyler de yapmak gerekliydi... eczaneye girdim. bir kadın. çekici ve alımlı. gel de anlat derdini... "ıı merhaba, ya benim... ıı şey. apışarasında kocaman apse çıktı, nasıl geçer bu?" benzer bir cümle kullandım. kadın sırıtarak yüzüme baktı. batticon çıkardı bir adet. aldık onu gittik eve... daha sonra diğer iki final, sabaha kadar acıdan uyuyamamalar, iğrenç batticon kokusu, sigara üstüne sigara... ömrümden ömür gitti lan. apse ne zaman geçti peki? finallerin bitiminden iki gün sonra. eşşek sıpası çıkacak başka zaman mı bulamadın?
hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anlar pt.1
bol bol kahve içer insan final öncesi sabahlayabilmek için. ama çalışamadığını farkedip uyumaya karar verir.
yatağa girdikten yarım saat sonra uyuyamadığını farkeder kahvenin etkisiyle. işte o an bu andır.
yatağa girdikten yarım saat sonra uyuyamadığını farkeder kahvenin etkisiyle. işte o an bu andır.
23 Mayıs 2009 Cumartesi
18 Mayıs 2009 Pazartesi
garip bir gün...
(not: aşağıdaki olaylar zinciri yaşanırken kafa yerinde, bünye sağlıklıdır. ayrıca kişi, final dönemindedir)
sabah 10 gibi uyandım. amaç bilgisayarı şişli'de bir teknik servise bırakmak (fanının temizlenmesi için), akabinde de okula gidip 3'te başlayacak olan sınava birazcık çalışmaktı.
şişli'ye gittim sırtımda laptop, yanıyorum ama öyle böyle değil. güneş tepede... izzetpaşa mahallesi'ni aramaktayım. daha önce mecidiyeköy'den gayrettepe zincirlikuyu'ya giderken sol tarafta bir yerler vardı... böyle inancı güçlü insanların bilgisayar tamirinde başarılı oldukları bir yer. izzetpaşa orasıdır herhalde diye gittim, bakkala sordum... "izzetpaşa mahallesi buradan yukarıya, çağlayan'a doğru giderken yeğenim" cevabını aldım. cepte doğru düzgün para da yok... bastım yürüyorum. güneş pişirmeye devam ediyor. bir taksi durağı gördüm. "herhalde bu adamlar biliyordur mahalleyi sokağıyla mokağıyla, 3 5 kağıda götürürler dediğim yere" diye düşünerek sordum açık adresi. "yakın orası bak ben sana tarif edeyim, buradan ışıklara kadar yürü, daha sonra ibne muhtar var bir tane, bizim ibne laz muhtar, hah onun bürosunu göreceksin. muhtarın karşısında da bakkal remzi var, ona sor adresi, söyler sana neresi olduğunu" cevabını aldım. ibne muhtar olayı biraz da olsa sıcakta pişmiş bünyeyi güldürdü. akabinde devam ettik yola... mekanı buldum bilgisayarı verdim okula döndüm. 12'de okula gidip 3 saat boyunca yayılan, toplam yarım saatçik masada kopya hazırlamak için oturan ben, arkadaşlarla çay çorba muhabbeti döndürmeyi daha mantıklı bir hareket olarak düşünmüştüm ki sınava girerken şu soru aklıma geldi:
"ulan ne diye erken uyandın o zaman amına kodumun?"
sınavda sadece 1 soru yapıp 15. dakikada çıktım. bir sigara içip tekrar o iğrenç izzetpaşa mahallesi'nin yolunu tuttum. ama bu sefer içim kıpır kıpırdı, çünkü bilgisayarımı alacak, bir daha da asla oraya uğramayacaktım. gittim, sıcak terletmeye, kavurmaya devam ediyor... bilgisayarcı çocuk yetiştiremediğini, ancak 2 saat sonra bilgisayarı teslim alabileceğimi söyleyince, bana bir hal geldi. metroya kadar en az 15 dakika pişmek vardı. öte yandan mahalleden geçen otobüslerin mecidiyeköy'e mi döndüklerini, yoksa daha önce hiç gitmediğim ok meydanı, cevizlibağ gibi yerlere mi gittiklerini düşünerek otobüs durağına geçtim. yaklaşık olarak 20 dakika boyunca bunu düşünürken, etraftaki insanlara bakıyordum. çok kalabalıklardı. bazen bir otobüse aşağı yukarı 15 kişi bindiğinde "yine iyi yolcu aldın ha çakal" diye düşünüp sırıtıyordum. veya "off 54ör'yi bekleyen de çokmuş ha, hadi şükür kavuşturana binin lan". olayı çözdüğümü düşünüyordum inceden. en azından 41at geldiğinde, levhayı okudum ve maslak tarafına döneceğini düşündüm otobüsün. otobüse bindim, bir sıkıntı baş gösterdi... cevizlibağ'a, olmayan trafikte yardırıyordu otobüs. ama etrafımdaki insanlar "2 durak için otobüse binmiş ibne" diye düşünmesin diye, 4. durakta indim. otobüsün durağı geçmesini bekledim, otobüs durağı geçer geçmez karşıya geçtim. karşıdaki durakta "diş poliklinikleri" gibisinden bir şey yazıyordu. o an hasta ruh örneği gösterdim ve "nasıl olsa başka işim yok, muayene mi olsam" diye düşünerek dolgularımı kontrol ettim. sonra bu fikir saçma gelince bir daha otobüse bindim mecidiyeköy tarafına giden. saatime baktım, sadece yarım saat geçmişti. ne yapsam diye düşünürken uzun zamandır almayı düşündüğüm galatasaray atkısını almaya karar verdim. gittim aldım atkıyı, oradan simit sarayında 1 erkek 2 kadın kombinasyonundaki bir masada oturan bir milfle kesiştim, elimdeki uykusuz dergisini okudum, 7 sularında da gittim aldım bilgisayarımı. şimdi mutluyum. ama ciddi ciddi yordu beni bugün. neden erken kalktım ki?
sabah 10 gibi uyandım. amaç bilgisayarı şişli'de bir teknik servise bırakmak (fanının temizlenmesi için), akabinde de okula gidip 3'te başlayacak olan sınava birazcık çalışmaktı.
şişli'ye gittim sırtımda laptop, yanıyorum ama öyle böyle değil. güneş tepede... izzetpaşa mahallesi'ni aramaktayım. daha önce mecidiyeköy'den gayrettepe zincirlikuyu'ya giderken sol tarafta bir yerler vardı... böyle inancı güçlü insanların bilgisayar tamirinde başarılı oldukları bir yer. izzetpaşa orasıdır herhalde diye gittim, bakkala sordum... "izzetpaşa mahallesi buradan yukarıya, çağlayan'a doğru giderken yeğenim" cevabını aldım. cepte doğru düzgün para da yok... bastım yürüyorum. güneş pişirmeye devam ediyor. bir taksi durağı gördüm. "herhalde bu adamlar biliyordur mahalleyi sokağıyla mokağıyla, 3 5 kağıda götürürler dediğim yere" diye düşünerek sordum açık adresi. "yakın orası bak ben sana tarif edeyim, buradan ışıklara kadar yürü, daha sonra ibne muhtar var bir tane, bizim ibne laz muhtar, hah onun bürosunu göreceksin. muhtarın karşısında da bakkal remzi var, ona sor adresi, söyler sana neresi olduğunu" cevabını aldım. ibne muhtar olayı biraz da olsa sıcakta pişmiş bünyeyi güldürdü. akabinde devam ettik yola... mekanı buldum bilgisayarı verdim okula döndüm. 12'de okula gidip 3 saat boyunca yayılan, toplam yarım saatçik masada kopya hazırlamak için oturan ben, arkadaşlarla çay çorba muhabbeti döndürmeyi daha mantıklı bir hareket olarak düşünmüştüm ki sınava girerken şu soru aklıma geldi:
"ulan ne diye erken uyandın o zaman amına kodumun?"
sınavda sadece 1 soru yapıp 15. dakikada çıktım. bir sigara içip tekrar o iğrenç izzetpaşa mahallesi'nin yolunu tuttum. ama bu sefer içim kıpır kıpırdı, çünkü bilgisayarımı alacak, bir daha da asla oraya uğramayacaktım. gittim, sıcak terletmeye, kavurmaya devam ediyor... bilgisayarcı çocuk yetiştiremediğini, ancak 2 saat sonra bilgisayarı teslim alabileceğimi söyleyince, bana bir hal geldi. metroya kadar en az 15 dakika pişmek vardı. öte yandan mahalleden geçen otobüslerin mecidiyeköy'e mi döndüklerini, yoksa daha önce hiç gitmediğim ok meydanı, cevizlibağ gibi yerlere mi gittiklerini düşünerek otobüs durağına geçtim. yaklaşık olarak 20 dakika boyunca bunu düşünürken, etraftaki insanlara bakıyordum. çok kalabalıklardı. bazen bir otobüse aşağı yukarı 15 kişi bindiğinde "yine iyi yolcu aldın ha çakal" diye düşünüp sırıtıyordum. veya "off 54ör'yi bekleyen de çokmuş ha, hadi şükür kavuşturana binin lan". olayı çözdüğümü düşünüyordum inceden. en azından 41at geldiğinde, levhayı okudum ve maslak tarafına döneceğini düşündüm otobüsün. otobüse bindim, bir sıkıntı baş gösterdi... cevizlibağ'a, olmayan trafikte yardırıyordu otobüs. ama etrafımdaki insanlar "2 durak için otobüse binmiş ibne" diye düşünmesin diye, 4. durakta indim. otobüsün durağı geçmesini bekledim, otobüs durağı geçer geçmez karşıya geçtim. karşıdaki durakta "diş poliklinikleri" gibisinden bir şey yazıyordu. o an hasta ruh örneği gösterdim ve "nasıl olsa başka işim yok, muayene mi olsam" diye düşünerek dolgularımı kontrol ettim. sonra bu fikir saçma gelince bir daha otobüse bindim mecidiyeköy tarafına giden. saatime baktım, sadece yarım saat geçmişti. ne yapsam diye düşünürken uzun zamandır almayı düşündüğüm galatasaray atkısını almaya karar verdim. gittim aldım atkıyı, oradan simit sarayında 1 erkek 2 kadın kombinasyonundaki bir masada oturan bir milfle kesiştim, elimdeki uykusuz dergisini okudum, 7 sularında da gittim aldım bilgisayarımı. şimdi mutluyum. ama ciddi ciddi yordu beni bugün. neden erken kalktım ki?
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Semt.
2-3 hafta önce ersin karabulut bir şeyler karalamıştı uykusuz'a. yaşadığı semtle ilgiliydi, spoiler vermek istemiyorum, merak edenler olabilir. gerçi 2 3 hafta öncesinin dergisinin spoiler'ını vermek istememek de saçma bir olgu. neyse...
yurttan ayrıldığımdan beri 3 farklı meskende kaldım.
birincisi bahçeköy'de çok başarısız bir tecrübeydi, lakin ev arkadaşım sağolsun taksim dönüşlerinde taksiyi bölüşerek en büyük sıkıntımızı atlatıyor, mahalle baskısına karşı direniyorduk. zor bir yerdi bahçeköy... adı üstünde, köydü. az yukarısında bizim semtin, zekeriyaköy vardı. şirket sahiplerinin, ntv çalışanlarının evleri buradaydı. ince bir çizgiydi resmen zekeriyaköy ile aramızdaki. bahçeköy'de yaşamış olduklarımızsa apayrı hadiselerdi. neler mi yaptık?
evde timsah beslemek(kesinlikle ev arkadaşımın fikriydi) yaptığımız en basit şeydi. ha onu da 3-4 ay besledik sonra öldü gitti hayvancağız aşırı yemekten. japon balığıyla(tanesi 1 milyon) besliyorduk hayvanı, bir gün aşırı doz ve altın vuruş. (huzur içinde yat rıfkı...)
ulaşım sıkıntı olmaya başlıyordu yavaş yavaş, özellikle de dünyanın en gerizekalıca düşünülmüş rotasına sahip 42m, 42t ve 42 otobüsleriyle... otostop çekmeye karar verdik. her sabah çekiyorduk bahçeköy'den okula giderken. dört çarpı dört grubunun basisti ve davulcusunun, bir de celal pir'in arabasına bindim buradan kendilerine selam ederim. [dört çarpı dört elemanları cd bile verdiler ama jelatinini bile açmadım aylarca]. işler çok kolaylaşmıştı, kolaylaşınca da ben olayı abartıp akşamları bahçeköy'den ayrılırken de otostop çekmeye başladım. birinde iki üç çakalın arabasına rastgelip binmekten bile akıllanmayıp devam etmiştim, çok şükür başıma da bir iki komik muhabbet dışında (misal: emekli MIT görevlisinin arabasına binmem ve adamın "benim de ev var mersin'de, pozcu'da. karıyı falan buraya yolladım orada karı *kiyorum. siz de evinizde iyi *kiyor musunuz bari" demesi) bir şey gelmedi.
mahalle baskısı, altımızdaki deli ressam ("bu evde bağırta bağırta karı *kiyorlar" şikayetini yaptığında uzun bir süre eve bırakın kızı, dişi sinek girmemişti), karşı komşunun askere gidecekleri için annelerini babalarını yollayıp evde alem yapmaları ve apartmanda tek bekarlar biz olduğumuz için suçun üstümüze kalması vs vs. tiksinmeye başlıyordum hayattan.
sonra annem yine bir ışık gibi doğup ablamla birlikte bir eve çıkmamıza karar verdi, ev bulundu, yerleşildi... bahçeköy'den beşiktaş'a terfi ettiğim için havalara uçuyordum. yıldız'da, çok merkezi ama merkezi olduğu kadar da sessiz bir sokaktaydık. sokakta 2 tane eşşek kadar köpeği olan çirkin bir emlakçı kadın, körler ve sağırlar... garipti. sorun etmiyorduk, zaten bizim bacı karşı komşumuz olan bir dul(boşanmış veya eşi ölmüş, 60lı yaşlarında), bir de hiç evlenmemiş(60lığın çocuğu, 40ı bulmuştur muhtemelen onun da yaşı) kadınla muhabbeti kurmuştu. x teyze de x teyze. neyse her şey güzel güzel giderken bunlar bir gün kafayı çizdi mi abicim, hani ufak bir gerginlik olmuştu 1 ay kadar önce kağıttan duvarlar sebebiyle... neyse gecenin 12sinde kapı tak tak çalınıyor, bacı da o sırada benim siyah noktaları sıkıyor. aldım elime bıçağı yürüdüm kapıya, delikten baktım karşı komşu. bıçağı ayakkabılığa koyup açtım kapıyı. car car car car... bir sürü tantana, bir sürü iftira... (özellikle de bir gün benim, bir gün de ablamın sevgilisi gelmiş. ablamla sevgilisi çıkmışlar ben de evde malum şeyleri yapmışım iftirasına çok güldüm. bir kere olayın mantıken böyle gerçekleşmesi imkansız, eve herhangi bir kızı getireceksem ablamı kovarım elbet) neyse iftiralar büyüdü, artık bokunun çıktığını anladık. sadece 6 ay olmuştu taşındığımızdan beri ve ben yine huzuru bulamamıştım. ha iddiaların çoğunun kadınların ablamı kıskanması sonucu oluştuğunu ve bir bakıma ablamın müzisyen olması yüzünden şeker gibi beşiktaş'tan olduğumun da altını çizeyim, kendisi 4 sene kullandı beşiktaş kredisini, ben de 6 ay. ama taşınacağımız belli olunca çocuklarla yılbaşında hayvan gibi bağıra bağıra muhabbet etmemiz, kahkahalarla nispet yapmamız hala aklımdadır.
taşındık oradan da, apar topar... bir kurtuluş vardı. hakikaten de ismi gibi "kurtuluş" oldu bizim için bu semt. başlangıçta evi çekip çevirmek (özellikle de kışın) zor iş olduğu için, sıkıntılar yaşadık. hani donduk diyemem, çatı katı olmamıza rağmen altımızda yaşayan ailenin deli gibi kombi yakması sonucu ben üşümedim, bacı hastalanıp arkadaşlarında kaldı ilk günlerin çoğunda. atlattık şimdi tüm sorunları... burada mutluyum. hani karışanımız cartımız curtumuz yok, burası full gayri müslim zaten, gürültü yapsan kimsenin ruhu duymaz çünkü caddenin kendisi gürültülü. altımızdaki aile zaten gürültülü... ekmek elden su gölden. ulaşım mulaşım da sıkıntı olmuyor. daha az ödüyor, daha küçük bir evde kalıyoruz lakin bir şeyi farkettim... ben hakikaten sokak kavramını özlemişim. bugün güneş son ışınlarını salonun penceresinden içeri salarken, oturmuş ders çalışıyordum salonda... pencereyi, balkonun kapısını da açmıştım sıcak olmasın diye... aşağıdan çocukların cıvıltıları gelmeye başladı. çıktım balkona çocukları izlemeye başladım. şu diyaloğu gördükten sonra kendimi o kadar buraya ait hissettim ki... [iki çocuk. aralarında 50 metre falan var. biri diğerinin ablası]
abla: özgüüüüüüür!
çocuk: ne var lan gerizekalı!!!
yurttan ayrıldığımdan beri 3 farklı meskende kaldım.
birincisi bahçeköy'de çok başarısız bir tecrübeydi, lakin ev arkadaşım sağolsun taksim dönüşlerinde taksiyi bölüşerek en büyük sıkıntımızı atlatıyor, mahalle baskısına karşı direniyorduk. zor bir yerdi bahçeköy... adı üstünde, köydü. az yukarısında bizim semtin, zekeriyaköy vardı. şirket sahiplerinin, ntv çalışanlarının evleri buradaydı. ince bir çizgiydi resmen zekeriyaköy ile aramızdaki. bahçeköy'de yaşamış olduklarımızsa apayrı hadiselerdi. neler mi yaptık?
evde timsah beslemek(kesinlikle ev arkadaşımın fikriydi) yaptığımız en basit şeydi. ha onu da 3-4 ay besledik sonra öldü gitti hayvancağız aşırı yemekten. japon balığıyla(tanesi 1 milyon) besliyorduk hayvanı, bir gün aşırı doz ve altın vuruş. (huzur içinde yat rıfkı...)
ulaşım sıkıntı olmaya başlıyordu yavaş yavaş, özellikle de dünyanın en gerizekalıca düşünülmüş rotasına sahip 42m, 42t ve 42 otobüsleriyle... otostop çekmeye karar verdik. her sabah çekiyorduk bahçeköy'den okula giderken. dört çarpı dört grubunun basisti ve davulcusunun, bir de celal pir'in arabasına bindim buradan kendilerine selam ederim. [dört çarpı dört elemanları cd bile verdiler ama jelatinini bile açmadım aylarca]. işler çok kolaylaşmıştı, kolaylaşınca da ben olayı abartıp akşamları bahçeköy'den ayrılırken de otostop çekmeye başladım. birinde iki üç çakalın arabasına rastgelip binmekten bile akıllanmayıp devam etmiştim, çok şükür başıma da bir iki komik muhabbet dışında (misal: emekli MIT görevlisinin arabasına binmem ve adamın "benim de ev var mersin'de, pozcu'da. karıyı falan buraya yolladım orada karı *kiyorum. siz de evinizde iyi *kiyor musunuz bari" demesi) bir şey gelmedi.
mahalle baskısı, altımızdaki deli ressam ("bu evde bağırta bağırta karı *kiyorlar" şikayetini yaptığında uzun bir süre eve bırakın kızı, dişi sinek girmemişti), karşı komşunun askere gidecekleri için annelerini babalarını yollayıp evde alem yapmaları ve apartmanda tek bekarlar biz olduğumuz için suçun üstümüze kalması vs vs. tiksinmeye başlıyordum hayattan.
sonra annem yine bir ışık gibi doğup ablamla birlikte bir eve çıkmamıza karar verdi, ev bulundu, yerleşildi... bahçeköy'den beşiktaş'a terfi ettiğim için havalara uçuyordum. yıldız'da, çok merkezi ama merkezi olduğu kadar da sessiz bir sokaktaydık. sokakta 2 tane eşşek kadar köpeği olan çirkin bir emlakçı kadın, körler ve sağırlar... garipti. sorun etmiyorduk, zaten bizim bacı karşı komşumuz olan bir dul(boşanmış veya eşi ölmüş, 60lı yaşlarında), bir de hiç evlenmemiş(60lığın çocuğu, 40ı bulmuştur muhtemelen onun da yaşı) kadınla muhabbeti kurmuştu. x teyze de x teyze. neyse her şey güzel güzel giderken bunlar bir gün kafayı çizdi mi abicim, hani ufak bir gerginlik olmuştu 1 ay kadar önce kağıttan duvarlar sebebiyle... neyse gecenin 12sinde kapı tak tak çalınıyor, bacı da o sırada benim siyah noktaları sıkıyor. aldım elime bıçağı yürüdüm kapıya, delikten baktım karşı komşu. bıçağı ayakkabılığa koyup açtım kapıyı. car car car car... bir sürü tantana, bir sürü iftira... (özellikle de bir gün benim, bir gün de ablamın sevgilisi gelmiş. ablamla sevgilisi çıkmışlar ben de evde malum şeyleri yapmışım iftirasına çok güldüm. bir kere olayın mantıken böyle gerçekleşmesi imkansız, eve herhangi bir kızı getireceksem ablamı kovarım elbet) neyse iftiralar büyüdü, artık bokunun çıktığını anladık. sadece 6 ay olmuştu taşındığımızdan beri ve ben yine huzuru bulamamıştım. ha iddiaların çoğunun kadınların ablamı kıskanması sonucu oluştuğunu ve bir bakıma ablamın müzisyen olması yüzünden şeker gibi beşiktaş'tan olduğumun da altını çizeyim, kendisi 4 sene kullandı beşiktaş kredisini, ben de 6 ay. ama taşınacağımız belli olunca çocuklarla yılbaşında hayvan gibi bağıra bağıra muhabbet etmemiz, kahkahalarla nispet yapmamız hala aklımdadır.
taşındık oradan da, apar topar... bir kurtuluş vardı. hakikaten de ismi gibi "kurtuluş" oldu bizim için bu semt. başlangıçta evi çekip çevirmek (özellikle de kışın) zor iş olduğu için, sıkıntılar yaşadık. hani donduk diyemem, çatı katı olmamıza rağmen altımızda yaşayan ailenin deli gibi kombi yakması sonucu ben üşümedim, bacı hastalanıp arkadaşlarında kaldı ilk günlerin çoğunda. atlattık şimdi tüm sorunları... burada mutluyum. hani karışanımız cartımız curtumuz yok, burası full gayri müslim zaten, gürültü yapsan kimsenin ruhu duymaz çünkü caddenin kendisi gürültülü. altımızdaki aile zaten gürültülü... ekmek elden su gölden. ulaşım mulaşım da sıkıntı olmuyor. daha az ödüyor, daha küçük bir evde kalıyoruz lakin bir şeyi farkettim... ben hakikaten sokak kavramını özlemişim. bugün güneş son ışınlarını salonun penceresinden içeri salarken, oturmuş ders çalışıyordum salonda... pencereyi, balkonun kapısını da açmıştım sıcak olmasın diye... aşağıdan çocukların cıvıltıları gelmeye başladı. çıktım balkona çocukları izlemeye başladım. şu diyaloğu gördükten sonra kendimi o kadar buraya ait hissettim ki... [iki çocuk. aralarında 50 metre falan var. biri diğerinin ablası]
abla: özgüüüüüüür!
çocuk: ne var lan gerizekalı!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)