2010'a girmeden hemen önceydi... Okulu bırakmayı planlıyordum. Yazarlıktan para kazanacağımı düşünecek kadar da saftım. Hoş, kazanmadım değil ancak ana işimin bu olacağını düşünüyordum. Aileme durumu anlattığımda içim cız etmişti. "Tamam oğlum. İstersen sınava tekrar girersin. Biz senin mutlu olmanı istiyoruz."
Bırakamadım okulu, bu cevabı aldıktan sonra. Dedim iyi ya da kötü, 4 sene emek verildi bana. Şimdi bırakılmaz. Ancak yazmayı da bırakmadım. Her gece bir şişe köpek öldüren ya da rezalet bir vodka eşliğinde yazmaya devam ettim. Bir roman yazacağım, dedim. Yaklaşık 100 sayfaya ulaşmıştım. Sonra ne mi oldu? Judith'le tanıştım. Güzeldi Judith. Eğlenmiştik de... Sonra kayboldu, sıradan senaryo.
O ara bilgisayarım da perte çıktı. Hiç yedek almamıştım. Dangalaklık işte... Kullansana Dropbox, Google Drive ya da benzerini?! Uçtu gitti roman. 100 sayfalık emek çöpe gitti.
Tasvir ettiğim, hatta akabinde Kenan Yarar ustayla da paylaştığım ve fikirlerini aldığım karakter bir çevirmendi. Evden çalışan, alkol problemleri olan, geçmişiyle yaşamaktan sıkılan bir çevirmen... Aslında olmak istediğim adamı tasvir etmiştim belki de. Sadece yazar değil de, çevirmen.
Bugün fark ettim. O adam oldum. Son bir haftada. Elimde çevirmem gereken metinler, her sabah kahveyle bilgisayar başına, dümdüz.
Yoğun çalış, üç dört saat. Soluğu barda al. Bardan çık, yalnız çıktıysan iki bira daha içip uyu, 12 saat kadar. Yalnız çıkmadıysan ikişer bira al. Seviş ve daha az uyu.
zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Kasım 2014 Pazar
3 Ekim 2014 Cuma
"All of this Could've Been Yours" - Burgaz'dan bölüm 2
Darlanan bünyenin ihtiyaçları bellidir. Bedava seks, parayla tatil ya da alabildiğine alkol.
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...
Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Seksi bedava yapabileceğim opsiyonlar hoşuma gitmedi. Alabildiğine alkolü zaten yıllardır tüketiyordum. Burgaz'a kaçtım. Otel odama çıktığım ve paketten çıkardığım ilk dalı yaktığım an, ödeyeceğim gecelik ücret aklımdan uçtu gitti.
"All of This Could've Been Yours" çaldı, tabletimden. Duşa girmeye hazırlanıyordum.
Bahçede oturan çiftlere baktım, üçüncü nefesi çekerken. Ya kadınlar çok güzeldi, ya da yanlış tercihi yapmıştım darlanan bünyem için. Dördüncü nefesi ayakta çektim, mini barın çalışıp çalışmadığını kontrol ederken. Beşinci nefeste bakkaldan bira almanın akıllıca bir karar olacağını düşünüp, "kanseri" küllükte söndürdüm.
Bundan aylar önce biriyle birlikte olmuştum.
Sorumsuz, hâlâ çocuk gibi davranan, işsiz bir kadın... Tanıştığımız an sıradan bir işsiz kaşar olduğunu düşünmüştüm.Tahsili, aile yapısı veya herhangi bir kalitesi önemsizdi. Sıradan bir kaşardı. İzlenimim buydu ki sevişen ya da tek gecelik seven kadınlara asla kaşar demem. Tanımı böyleydi onun.
Sürpriz yumurta açıldığında bir metaya ilk kez aşık oldum. Bir vücuda aşık olmak, bir kadına aşık olmaktan çok daha zormuş. Diri göğüsleri, dolgun kalçaları ve o üstümde salınırken gördüğüm figür gecelerce aklımdan çıkmadı. Ancak, Matthew Dempsey'nin kaderi ve yaptığı iş bellidir.
-Ne iş yaparsın?
-Ben özlerim. 25 senedir bu işi yapıyorum. 25 senedir özlüyorum. Onu, bunu, orayı, burayı, o zamanı, bu zamanı, o kadını, bu kadını, herkesi, her şeyi... Bünyem alışmış ki alışmış, kudurmuştan beterdir.
İkinci kez görüşmek için bir ay beklemem gerekmişti. Biriyle -ilişki bazında- beraberdim, ikinci görüşmemizde. Aldattım. Sanırım, bu bokları yediğim için kendimden asla gurur duymayacağım ancak ilk kez, "Ben senin vücudunu, seni çok özledim." dedim. Ön sevişmeydi.
Tutku ve hormonal salgının yaptığı tavan, güzel bir kadınla birleşir.
-Tebrikler, ölümsüzsün artık.
-Nasıl yani?
-Bir yarı tanrıyla seviştin.
Sigara diyalogları. Güldü ve gitti o akşam. "Bir sonrakinde kalırım, merak etme."
Peki, Burgaz'dan Ece'ye nasıl mı geldim? Ece Burgazlı'ydı ve orada yaşıyordu. Yani burada...
Soluğu kaçınca almak - Burgaz'dan bölüm 1
Neden burada olduğumu hiç sormadım kendime.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
Neden buraya gelmek istediğimi de…
Bir kaçış, bir bıkkınlık ya da bir cinnet, telefonu elime alıp rezervasyon yapmamı, çantamı önüme koyup eşyalarımı hazırlamamı sağladı.
Halbuki daha önce buradan tiksinmiştim. 2007’de organize edip çalıştığımız İstanbul Rock Festivali’nin bitiminin ertesi günü İstanbul’a gelen Mersinli ailemin zoruyla getirildiğimde tiksinmiştim. Geliş o geliş…
Nefret etmiştim. Sıkış tıkış şehir hatlarından da, saatlerce yürüyüp gerçekten etkileneceğim (o yaşta bir şeyden etkilenmem için o şeyin iki güzel bacağa, dairesel hatlı bir kalçaya ve diri göğüslere sahip olması gerekiyordu, belki hala öyledir.) hiçbir şey görememekten nefret etmiştim.
Ardından uzun süre ne Burgaz’a ne de başka bir adaya gittim. Yaklaşık yedi sene sonrasında, buradan güzel biriyle tanışmıştım. Bir de, arkadaşlarımın gazlamasıyla bir gece rakı içmiştik, sahildeki restoranlardan birinde.
Burgaz’la alakalı tüm güzel anılarım bu kadardı. Güzel adam ve kadınlarla güzel bir rakı sofrası ve etkileyici bir kadın.
Dayanamadım.
2012’den beri tatil yüzü görmemiş bünyem dayanamadı.
2011’den beri duygusal çöküşü her arterinde yaşayan kalbim dayanamadı.
Belimi tutarak yürümeme sebep olan vücudum dayanamadı.
Yorgunluk, iflas.
Yorgun argın, akşamdan kalma uyandığım bir pazar sabahı buraya geldim. Belki yorgunlukların sonuçları da standarttır. Uzaklaşmak, tekrar nefes almak, telefonu ve tüm teknolojik aletleri kapatıp, kalem kağıda bel bağlamak istersin. Dijital hayatından, başkalarının diyaloglarını dinlemekten, kredi kartlarından veya “trip” ilişkilerden uzaklaşmak istersin çünkü yorgunsundur. Akabinde güneş doğacaktır, bu bellidir ancak sabrın tükenmeye başlıyordur.
Gelgelelim, bunları yazarken içtiğim Rum lokantasında yan masama dört tane “adalı” oturdu ve sordular.
-Kardeş ne yazıyorsun, şiir mi yazıyorsun?
-Yoo.
-Bizi mi yazıyorsun?
-Yoo.
(Yalan)
-Genç adamsın, kandıramadın mı bir kadını seninle tatile gelmesi için? Yalnız içip bir şeyler yazacağına…
-Kandırmadım. İstemedim de, tek geldim.
-Lan bu yeni Sait Faik olur kesin. Kardeşim masamıza buyurmaz mısın?
-Olur.
Akabinde ödedim hesabımı. Geçtim masalarına. Yormayan, güzel bir sohbet. Hoş, Namık Kemal’liğim, Orhan Veli’liğim, Nazım Hikmet’liğim… Yakıştırma üstüne yakıştırma. Hoşuma gitmedi değil, dalga geçseler de. Ama ben zaten hali hazırda Dalgacı Mahmut’tum.
Tatlı bir eylül akşamı ve güzel bir esintiyle yeni şişeler, yeni sohbetler… Yorgunluk mu? Eser kalmadı Ada’dan döndüğümde.
12 Eylül 2014 Cuma
Gidiyorum.
Beklenen oldu ve vizem çıktı. 8 ay içerisinde kullanmam gereken 1.5 senelik bir çalışma izni. Cepte yok, elde yok, kadın yok, arkadaş yok. Olan mevzuat belli. Gidiyorum. Şunun şurasında maksimum 1.5 ay var. İşi bile bulmadan basıp giderim 1.5 ay sonunda.
Avustralya beni beklemiyor, ben Avustralya'ya gitmeyi bekliyorum orası ayrı konu da; neden, diye sormak için geç artık. Tekrarlıyorum, ne kadınım var artık, ne de işim. Keskin çizgilerle yaşamanın eşdeğeri her zaman nettir: ipin üzerinde yürümek. Bunu ben seçmedim, ancak etrafımdaki etmenler beni buna itti. Eskiden affetme, bağışlama, toparlama, tamir etme gibi yetilerim vardı; özellikle de konu insan olduğu zaman. Artık yok. Siktirin gidin lan, da demiyorum gerçi. Artık dümdüz hayatımdan siliyorum, tıpkı birkaç saat önce bugün beni sattığı için sildiğim kadında olduğu gibi, tıpkı hayatıma yaptığı müdahaleden ötürü hayatımdan def ettiğim -ve zamanında uğruna Avustralya vize başvurusuna giriştiğim- eski sevgilime yaptığım gibi. Ya da tıpkı bahsettiğim eski sevgilime arkamdan konuşan 10 yıllık arkadaşımı silip attığım gibi.
"Ben" diye cümleye başlayan o kadar çok adam tanıdım ki son bir ayda... Hepsi çok konuşuyordu, hepsi boş konuşuyordu ve hiç biri bir sike derman olmazdı. Kadınlar? Evet, bu şekilde konuşan kadınlarla da tanıştım ancak siz buna cinsiyetçi yaklaşım deseniz de, o kadınları yazmak pek de sikimde değil çünkü kovalaması her zaman kolay oldu onları.
10 gün boyunca hepinizin hayali olan işi yaptım ben. Bar işlettim. 2 aydır aksatmadan her gün gittiğim barı işlettim. Nasıl mı oldu? İşletmecisi "Abim" dediğim adamdı ve işletmeci tatile gidince bar bana kaldı. Evimden farksız, her noktasını kanıksadığım ve benimsediğim bar benim oldu. O 10 gündü işte, önceki paragraf başında bahsettiğim adamlarla tanıştığım zaman dilimi. İşimi ne mi yaptım? Kadınım için Avustralya'ya gitmeye karar verdiğim gün istifa etmiştim zaten, bar konusunda da profesyonel bir anlaşma yaptığımız için, bara başladığım gün işimi bıraktım.
Hayatın küçük sürprizi ise basit oldu bana. Esas işletmeci tatilden döndüğü akşam, gelen mail ile Avustralya'ya yaptığım 1.5 senelik çalışma izni başvurusunun kabul edildiğini öğrendim. Ben, gidiyorum artık. Ama kör, ama gören gözlerle... Önümüzdeki bir, bir buçuk ayı iş başvurusuyla geçireceğim. İş bulamazsam da, basıp kaçacağım.
Kalanlara selam olsun, yerin yedi kat altında görüşmek üzere...
Not: Facebook sayfamı daha fazla leş hale getirmemek için, şöyle bir blog açtım. Yazarken dinlediğim her şeyi paylaşıyorum, bilginize.
http://mattlistensto.blogspot.com
Avustralya beni beklemiyor, ben Avustralya'ya gitmeyi bekliyorum orası ayrı konu da; neden, diye sormak için geç artık. Tekrarlıyorum, ne kadınım var artık, ne de işim. Keskin çizgilerle yaşamanın eşdeğeri her zaman nettir: ipin üzerinde yürümek. Bunu ben seçmedim, ancak etrafımdaki etmenler beni buna itti. Eskiden affetme, bağışlama, toparlama, tamir etme gibi yetilerim vardı; özellikle de konu insan olduğu zaman. Artık yok. Siktirin gidin lan, da demiyorum gerçi. Artık dümdüz hayatımdan siliyorum, tıpkı birkaç saat önce bugün beni sattığı için sildiğim kadında olduğu gibi, tıpkı hayatıma yaptığı müdahaleden ötürü hayatımdan def ettiğim -ve zamanında uğruna Avustralya vize başvurusuna giriştiğim- eski sevgilime yaptığım gibi. Ya da tıpkı bahsettiğim eski sevgilime arkamdan konuşan 10 yıllık arkadaşımı silip attığım gibi.
"Ben" diye cümleye başlayan o kadar çok adam tanıdım ki son bir ayda... Hepsi çok konuşuyordu, hepsi boş konuşuyordu ve hiç biri bir sike derman olmazdı. Kadınlar? Evet, bu şekilde konuşan kadınlarla da tanıştım ancak siz buna cinsiyetçi yaklaşım deseniz de, o kadınları yazmak pek de sikimde değil çünkü kovalaması her zaman kolay oldu onları.
10 gün boyunca hepinizin hayali olan işi yaptım ben. Bar işlettim. 2 aydır aksatmadan her gün gittiğim barı işlettim. Nasıl mı oldu? İşletmecisi "Abim" dediğim adamdı ve işletmeci tatile gidince bar bana kaldı. Evimden farksız, her noktasını kanıksadığım ve benimsediğim bar benim oldu. O 10 gündü işte, önceki paragraf başında bahsettiğim adamlarla tanıştığım zaman dilimi. İşimi ne mi yaptım? Kadınım için Avustralya'ya gitmeye karar verdiğim gün istifa etmiştim zaten, bar konusunda da profesyonel bir anlaşma yaptığımız için, bara başladığım gün işimi bıraktım.
Hayatın küçük sürprizi ise basit oldu bana. Esas işletmeci tatilden döndüğü akşam, gelen mail ile Avustralya'ya yaptığım 1.5 senelik çalışma izni başvurusunun kabul edildiğini öğrendim. Ben, gidiyorum artık. Ama kör, ama gören gözlerle... Önümüzdeki bir, bir buçuk ayı iş başvurusuyla geçireceğim. İş bulamazsam da, basıp kaçacağım.
Kalanlara selam olsun, yerin yedi kat altında görüşmek üzere...
Not: Facebook sayfamı daha fazla leş hale getirmemek için, şöyle bir blog açtım. Yazarken dinlediğim her şeyi paylaşıyorum, bilginize.
http://mattlistensto.blogspot.com
18 Ağustos 2014 Pazartesi
"When the last light warms all the rocks and rattlesnakes unfold."
Bir süredir nasıl yaşadığım konusunda şüphelerim var. İyi tarafından bakacak olursak, çok iyi dostlar edindim. Evimin hemen yanında bir bar var ve bar sayesinde tanıştığım işletmeci, iyi arkadaşlarımdan biri oldu. Hatta o kadar hızlı gelişti ki her şey, bir anda onun arkadaş ortamına daldığımı fark ettim. Kendimle beraber ablamı, yakın arkadaşlarımı da çektim. Paso beraberiz. Ancak alkol tüketim seviyemin yükseldiğini fark ettiğimden beri durulmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar pek başarılı olabildiğim söylenemez. Ancak alkolsüz geçirebildiğim geceler oluşmaya, şekillenmeye başladı.
Bir taraftan "Ne kadar geç buldum sizi..." diye düşünüyorum etrafımdaki yeni insanlarla konuşurken, bir taraftan da Avustralya'ya gitmeye çabalıyorum. (Örnek: Pasaportumu aldım, online başvurumu yaptım, yarın sağlık muayenesine gireceğim.)
Bir ay önce işimden istifa ettim. Avustralya planını kafaya koyduğumda yani... Nasıl olduğu konusunda hiçbir fikrim yok ancak hala çalışıyorum. Ruhen ofiste değilim çünkü konsantre olamıyorum. Zaten istifamı konuştuğumdan beri her şey ters gitmeye başladı ofiste. Markalarımdan birini kaybettim, kreatif yanımı yitirdim, kendimi "çavuş" gibi hissediyorum.
Önünüzde uğraşmanız gereken bu kadar çok kalem varken (aileyi ikna turları, vize işlemleri, uzun zaman sonra sosyalleşmeye başlayan bir bünye, uzaklarda bir sevgili, istifa edilmiş ancak çalışılmaya devam eden bir iş ve eminim çok daha fazlası -yazmaya üşendiğim) hiçbirinde başarılı olamıyorsunuz.
Yazmayı kesmemin altında yatan neden de birazcık bu aslında. Kafamı toplayamıyorum. Zekalıyım ama amele olmak istiyorum. Geri dönmem lazım, karalamaya, boyuna yazmaya, kendime gelmeye başlamam lazım. Ancak beceremiyorum. Çünkü, her biri başka bir adım, her biri başka bir dert. Ne yazık ki hiçbir adımı tamamlayamadım henüz ve bu sürünceme yaklaşık bir aydır peşimi bırakmıyor.
Aranızda kesin "En büyük derdin bu olsun be..." diyenler olacaktır. Dünya yanarken, Türkiye son demlerini yaşarken bu anlattıklarım çok basit şeyler, farkındayım ancak aldığım "Yazmayacak mısın artık?" soruları karşısında da bir cevap vermem gerekiyordu.
Bu 1 aylık süreç içinde yazdığım tek şey aşağıdaki linkte ki o da İngilizce. Proof-reading konusunda yardımcı olabilecek kadar iyi İngilizce bilen arkadaşları da beklerim:
https://medium.com/@neatwhiskey/she-shone-4c7c5303bfa0
Son olarak, başlıktaki parça True Detective'in intro parçasına ait.
Bir taraftan "Ne kadar geç buldum sizi..." diye düşünüyorum etrafımdaki yeni insanlarla konuşurken, bir taraftan da Avustralya'ya gitmeye çabalıyorum. (Örnek: Pasaportumu aldım, online başvurumu yaptım, yarın sağlık muayenesine gireceğim.)
Bir ay önce işimden istifa ettim. Avustralya planını kafaya koyduğumda yani... Nasıl olduğu konusunda hiçbir fikrim yok ancak hala çalışıyorum. Ruhen ofiste değilim çünkü konsantre olamıyorum. Zaten istifamı konuştuğumdan beri her şey ters gitmeye başladı ofiste. Markalarımdan birini kaybettim, kreatif yanımı yitirdim, kendimi "çavuş" gibi hissediyorum.
Önünüzde uğraşmanız gereken bu kadar çok kalem varken (aileyi ikna turları, vize işlemleri, uzun zaman sonra sosyalleşmeye başlayan bir bünye, uzaklarda bir sevgili, istifa edilmiş ancak çalışılmaya devam eden bir iş ve eminim çok daha fazlası -yazmaya üşendiğim) hiçbirinde başarılı olamıyorsunuz.
Yazmayı kesmemin altında yatan neden de birazcık bu aslında. Kafamı toplayamıyorum. Zekalıyım ama amele olmak istiyorum. Geri dönmem lazım, karalamaya, boyuna yazmaya, kendime gelmeye başlamam lazım. Ancak beceremiyorum. Çünkü, her biri başka bir adım, her biri başka bir dert. Ne yazık ki hiçbir adımı tamamlayamadım henüz ve bu sürünceme yaklaşık bir aydır peşimi bırakmıyor.
Aranızda kesin "En büyük derdin bu olsun be..." diyenler olacaktır. Dünya yanarken, Türkiye son demlerini yaşarken bu anlattıklarım çok basit şeyler, farkındayım ancak aldığım "Yazmayacak mısın artık?" soruları karşısında da bir cevap vermem gerekiyordu.
Bu 1 aylık süreç içinde yazdığım tek şey aşağıdaki linkte ki o da İngilizce. Proof-reading konusunda yardımcı olabilecek kadar iyi İngilizce bilen arkadaşları da beklerim:
https://medium.com/@neatwhiskey/she-shone-4c7c5303bfa0
Son olarak, başlıktaki parça True Detective'in intro parçasına ait.
19 Haziran 2014 Perşembe
Gitmek kolaydır, son çare olarak.
Aklımda uzun zaman boyunca tilkiler dolaştı durdu. Gitmeliyim, kaçmalıyım, ülkeyi terk etmeliyim... Cehennemin dünya üzerinde yaklaşabileceği en zirve noktada yaşıyoruz, o konuda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.
Kaçma planlarımın hiç biri için maddi ya da diploma bazında durumum yeterli olmadı. Diploma da bir sömestr ertelenince, bambaşka bir sektöre yöneldim. Diplomayı aldıktan sonra bile yurtdışında "mühendis" olarak çalışmak üzere gelen (şantiye) tekliflere kulaklarımı tıkadım. Çünkü güzel bir sektördeydim, kendimi ifade edebiliyordum, keyif alıyordum. Ardından şartlar çok daha iyi yönde olgunlaştı ve "Tanrının olmamı istediği yerdeyim." diyerek imzayı çaktım Lincoln misali...
Geçen hafta bir iş teklifi aldım. Yabancı bir şirket. Tüm reklam işlerini de kendi içinde halletmek isteyen, orta halli bir yer. İki Türk yatırımcı, dünyanın her yerine açılan birbirinden güzel dekorasyona sahip ofisler. Kontakt kurduğum kişi Almanya'daki P.M.'di. Aylar önce yaptığım iş başvurusu sebebiyle benimle görüşmek istemişti.
Görüşme boyu sorumsuzca davrandım. Skype'taydık. Viskimi yudumlayarak, sigaramı tellendirerek yaptım görüşmeyi. Üstüne, pozisyonun İstanbul ofisi için olduğunu duyduğumda "Şu an halimden gayet memnunum. Benim tekrar iş değiştirmem için en azından yurtdışı sözü almam ya da direkt yurtdışı pozisyonu için sizinle görüşüyor olmam lazım." dedim. Bu kadar lakayıtlığın ardından, görüşme sonrası kuzenim Mert'le içerken aklıma geldi; sürekli seyahat vaat ediyorlardı. Berlin, San Francisco, Odessa... Biraz pişman oldum, hem bulunduğum tavır hem de sunulma potansiyeli olan olanaklar sebebiyle.
Bugün de negatif yanıt geldi... "Tecrüben ve yeteneklerin bizim için yeterli ancak karakter olarak bize uygun olduğunu düşünmüyoruz. Bulunduğun yerde çok daha iyi iş çıkaracağını düşünüyoruz."
Yüzde yüz haklıydı, sekizde sekiz hatalıydım. Tam bir it gibi davranmıştım çünkü özgüvenim çok yüksekti, geçirdiğim gün, ağzı açık izlemesini sağladığım müşteri sebebiyle. Donald Draper gibi hissediyordum.
Ret yanıtını daha almadan, gün içinde geçen seneyi düşündüm. Ne zaman geçen senemi düşünsem, kendimi iyi hissederim. Sadakat ve kardeşliğin hat safhada olduğu bir ajansta çalışıyorum şu an. Dolayısıyla iş değiştirmek, hele de Türkiye içinde aklımın ucundan geçmez. Ancak yaşadığım ikilem o kadar büyük ki, özellikle geçen sene yurtdışına salyalarını akıtacak kadar takık bir bulldog olduğum düşünüldüğünde... Çünkü şartlarım rezaletti, herkesten, her şeyden nefret ediyordum. İntiharın eşiğine defalarca gelmiş bir adamdım ben. Keyfe keder değil, kedere keder içiyordum. Ötesi olmayabilir.
Ben istemez miyim hayatımı kurtarayım, tabii ki isterim. Fakat keyfi yerinde olunca insanın, kalkıp gidesi de gelmiyor işte; belki bu son şansımdı, diye düşünse de. Böyle şekiller...
Kaçma planlarımın hiç biri için maddi ya da diploma bazında durumum yeterli olmadı. Diploma da bir sömestr ertelenince, bambaşka bir sektöre yöneldim. Diplomayı aldıktan sonra bile yurtdışında "mühendis" olarak çalışmak üzere gelen (şantiye) tekliflere kulaklarımı tıkadım. Çünkü güzel bir sektördeydim, kendimi ifade edebiliyordum, keyif alıyordum. Ardından şartlar çok daha iyi yönde olgunlaştı ve "Tanrının olmamı istediği yerdeyim." diyerek imzayı çaktım Lincoln misali...
Geçen hafta bir iş teklifi aldım. Yabancı bir şirket. Tüm reklam işlerini de kendi içinde halletmek isteyen, orta halli bir yer. İki Türk yatırımcı, dünyanın her yerine açılan birbirinden güzel dekorasyona sahip ofisler. Kontakt kurduğum kişi Almanya'daki P.M.'di. Aylar önce yaptığım iş başvurusu sebebiyle benimle görüşmek istemişti.
Görüşme boyu sorumsuzca davrandım. Skype'taydık. Viskimi yudumlayarak, sigaramı tellendirerek yaptım görüşmeyi. Üstüne, pozisyonun İstanbul ofisi için olduğunu duyduğumda "Şu an halimden gayet memnunum. Benim tekrar iş değiştirmem için en azından yurtdışı sözü almam ya da direkt yurtdışı pozisyonu için sizinle görüşüyor olmam lazım." dedim. Bu kadar lakayıtlığın ardından, görüşme sonrası kuzenim Mert'le içerken aklıma geldi; sürekli seyahat vaat ediyorlardı. Berlin, San Francisco, Odessa... Biraz pişman oldum, hem bulunduğum tavır hem de sunulma potansiyeli olan olanaklar sebebiyle.
Bugün de negatif yanıt geldi... "Tecrüben ve yeteneklerin bizim için yeterli ancak karakter olarak bize uygun olduğunu düşünmüyoruz. Bulunduğun yerde çok daha iyi iş çıkaracağını düşünüyoruz."
Yüzde yüz haklıydı, sekizde sekiz hatalıydım. Tam bir it gibi davranmıştım çünkü özgüvenim çok yüksekti, geçirdiğim gün, ağzı açık izlemesini sağladığım müşteri sebebiyle. Donald Draper gibi hissediyordum.
Ret yanıtını daha almadan, gün içinde geçen seneyi düşündüm. Ne zaman geçen senemi düşünsem, kendimi iyi hissederim. Sadakat ve kardeşliğin hat safhada olduğu bir ajansta çalışıyorum şu an. Dolayısıyla iş değiştirmek, hele de Türkiye içinde aklımın ucundan geçmez. Ancak yaşadığım ikilem o kadar büyük ki, özellikle geçen sene yurtdışına salyalarını akıtacak kadar takık bir bulldog olduğum düşünüldüğünde... Çünkü şartlarım rezaletti, herkesten, her şeyden nefret ediyordum. İntiharın eşiğine defalarca gelmiş bir adamdım ben. Keyfe keder değil, kedere keder içiyordum. Ötesi olmayabilir.
Ben istemez miyim hayatımı kurtarayım, tabii ki isterim. Fakat keyfi yerinde olunca insanın, kalkıp gidesi de gelmiyor işte; belki bu son şansımdı, diye düşünse de. Böyle şekiller...
28 Kasım 2013 Perşembe
Kısa, hatta dipnot.
İki ay önceydi.
Daha önce tanışmamıştık, dedi.
Adımı söyledim.
Adını söyledi. Mala bağladım. Ne kendisi, ne görünümü, ne de karakteriydi...
Sadece isim. Bir isim niçin acı çektirir ki? Derinin içine bir matkapla işlediği için mi? Zayıf göğüs kafesinin iskeletini oluşturan kemiklerinin içine kocaman matkaplarla dalabildiği için mi?
Kaldı öyle işte.
El sıkışırken elimin titrediğini fark ettim, diz kapaklarım zonklarken gülümsedim. Tuvalete gittim, kusmaya çalıştım; midem 2. İnönü Savaşı gibiydi.
Kusamadım, yüzüme su çarpıp ofise döndüm. Zor günün ardından eve nasıl gelebildiğimi hatırlamıyordum.
Zamanında çok sık söylemiştim, "Her anti-kahramanın bir hikayesi vardır." Sıkıntı şuydu ki, ben ne kahraman; ne de anti kahramandım. Bir hikayem vardı; ancak karşımdaki kim olursa olsun, kutsaldı.
Gerçekten "adam" olduğunu düşündüğüm arkadaşlarımla, gerçekten kutsal olduğunu düşündüğüm bu koparılmış sikindirik sayfalarda paylaştığım bir hikayeydi.
Hikaye bitti, kitabın ön kapağı; önsöz sayfasını gördü çoktan. Ancak o kapak her açıldığında, derimin altına biraz daha girdi, biraz daha girdi ve yazmayı kesemedim işte.
Ben, yazdıklarıyla ailenizin "Uzak dur." diyeceği; hayatıyla ailenizin rol model benimseyeceği adamım. Ancak hala ağlayan palyaçoyu oynamak için bir sebebim var. Ailenizin bilmediği şey ise şu;
Bu, yalnız bir yolculuk.
Daha önce tanışmamıştık, dedi.
Adımı söyledim.
Adını söyledi. Mala bağladım. Ne kendisi, ne görünümü, ne de karakteriydi...
Sadece isim. Bir isim niçin acı çektirir ki? Derinin içine bir matkapla işlediği için mi? Zayıf göğüs kafesinin iskeletini oluşturan kemiklerinin içine kocaman matkaplarla dalabildiği için mi?
Kaldı öyle işte.
El sıkışırken elimin titrediğini fark ettim, diz kapaklarım zonklarken gülümsedim. Tuvalete gittim, kusmaya çalıştım; midem 2. İnönü Savaşı gibiydi.
Kusamadım, yüzüme su çarpıp ofise döndüm. Zor günün ardından eve nasıl gelebildiğimi hatırlamıyordum.
Zamanında çok sık söylemiştim, "Her anti-kahramanın bir hikayesi vardır." Sıkıntı şuydu ki, ben ne kahraman; ne de anti kahramandım. Bir hikayem vardı; ancak karşımdaki kim olursa olsun, kutsaldı.
Gerçekten "adam" olduğunu düşündüğüm arkadaşlarımla, gerçekten kutsal olduğunu düşündüğüm bu koparılmış sikindirik sayfalarda paylaştığım bir hikayeydi.
Hikaye bitti, kitabın ön kapağı; önsöz sayfasını gördü çoktan. Ancak o kapak her açıldığında, derimin altına biraz daha girdi, biraz daha girdi ve yazmayı kesemedim işte.
Ben, yazdıklarıyla ailenizin "Uzak dur." diyeceği; hayatıyla ailenizin rol model benimseyeceği adamım. Ancak hala ağlayan palyaçoyu oynamak için bir sebebim var. Ailenizin bilmediği şey ise şu;
Bu, yalnız bir yolculuk.
15 Ekim 2013 Salı
Vazgeçemediğim tek "mekan"
Dünyaya gözlerimi açtığımda buradaydım. Ailemin evi yandığında, buradaydım. (Babam, kundaktan beni kurtarandı derler) Yanan evimizin ardından babaannemin evinde geçirdiğim iki senelik sürgünde de buradaydım.
Uzatmak istesem, uzatırım da; gerek yok.
Yine gidiyorum ben, çünkü sekiz senedir burada değilim. Ailemin yaşadığı; her sene en az bir kez Türk bayrağı yakılan; mekanları haftaiçi blues, haftasonu Türkçe pop çalan; denizine dünya alemi hayran bırakan; beni büyüten kadını, lisedeki tek arkadaşımı gömdüğüm yeri bırakıp gidiyorum ki bu sefer, eminim.
Uzun zaman görüşmeyeceğiz.
İyi bak lan kendine Mersin. Nice herifler, nice kadınlar unuttu seni; ben unutmayacağım.
Uzatmak istesem, uzatırım da; gerek yok.
Yine gidiyorum ben, çünkü sekiz senedir burada değilim. Ailemin yaşadığı; her sene en az bir kez Türk bayrağı yakılan; mekanları haftaiçi blues, haftasonu Türkçe pop çalan; denizine dünya alemi hayran bırakan; beni büyüten kadını, lisedeki tek arkadaşımı gömdüğüm yeri bırakıp gidiyorum ki bu sefer, eminim.
Uzun zaman görüşmeyeceğiz.
İyi bak lan kendine Mersin. Nice herifler, nice kadınlar unuttu seni; ben unutmayacağım.
7 Mayıs 2013 Salı
Neden "Boş Mideye İki Duble Viski?"
Bu hikayeyi anlatma gereği duymamın sebebi, Twitter'daki kardeşim Can Erol'dur. (@canerrol) Blog adresimi sevdiğini söylemiş, ben de hikayeyi anlatma gereği duydum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
1 Mart 2013 Cuma
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 5
Otobüse bindik; önce 4 Levent'e; ardından da Taksim'e geçecektik.
Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum ancak boş yer olmasına rağmen otobüsün orta kısmında, ellerimizde tutacaklarla 4 Levent'e varmayı bekliyorduk. Aslında, sarhoş da değildik ancak o zamanlar enerji varmış demek ki bünyede.
4 Levent'ten, Taksim'e doğru yol aldık. Nevizade, Akdeniz; günlerce MSN üzerinden konuştuğumuz o yer: "Akdeniz'deki akvaryumlu katın yanındaki masa." Oturduk, zaten haftaiçiydi ve erken saatlerde gitmiştik. Ardından yine aynı titreşimli, animasyonlu gülücüklü program üzerinden "Jack Daniel's'ı nasıl sevdiğimizden" bahsetmiştik günler önce. Hoş, benim içtiğim JD'nin toplamı bir litre etmezdi; keza onun da... Gerçi yok yahu, ben taşradan geliyordum; ondan daha az içmiş olmam lazımdı. Ama onun da muhtemelen Jack'ten ziyade, vodkalar ve romlar kullanılıyordu içtiği bombastik kokteyllerde. Evet kesinlikle öndeydim.
Neyse, konumuza dönelim. İçtik, ikişer duble Jack; birer buzlu... Ardından biralar; dedim ya, erken gelmiştik. Son metroyu yakalayabilecek kadar erken gelmiştik de denilebilir. Metroya bindik, sanırım şimdiye kadar birlikte çektirdiğimiz ilk ve tek fotoğrafın pozunu verdik. Telefonumun kamerasıyla çekip günlerce baktığım bir pozdu. Vardık... 4 Levent. Dolmuşa bindik, Tarabya yönü. Okulun önünde inersin, güvenlikleri geçersin ancak bitmesini istemezsin. Her şeyi yapabilecek durumdasındır ancak üniversitede, arkadaşlarının önünde bir sürü kadınla öpüşmene rağmen; takometre sadece biri gösteriyordur. Onunla birlikte olmak, sadece Amerikan yarı amateur pornolarda gerçekleşebilecek bir şeydir. Zaten pornografi de amacın değildir.
Güvenlik geçilmişti, Sabahtan beri yaptığımız şeyi yapıyorduk ancak çalıların arkasında. İşemek istediğini söyleyip daha derindeki ağaç ve çalıların arasına girdi. Sadece çimleri uzanmıştım, senelerdir her gün yaptığım gibi, yarını düşünmeden.
Döndü, üzerime çıktı. Ellerim, istemsizce kalçalarındaydı. Kalçaları çok güzel değildi, basenleri hafif kalındı;sadece uzun boyluydu ve harika bir gülümsemesi vardı. Zaten benim bittiğim, onun ölü bakışları, dolgun dudakları ve gülümsemesiydi.
Bir müddet devam ettik, hiç bir hareketim olmadı; Hiç bir ağır hamlem de olmadı. Sadece keyif alıyordum; onu hissetmekten. Neden bilmiyorum, ancak içinde gibi hissettim. Son bir kez öpüştük ve yurtlarımıza doğru "yol aldık."
Devamı? Devamı yarına... Üzgünüm, bu gece yeterli düzeye eriştim.
Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum ancak boş yer olmasına rağmen otobüsün orta kısmında, ellerimizde tutacaklarla 4 Levent'e varmayı bekliyorduk. Aslında, sarhoş da değildik ancak o zamanlar enerji varmış demek ki bünyede.
4 Levent'ten, Taksim'e doğru yol aldık. Nevizade, Akdeniz; günlerce MSN üzerinden konuştuğumuz o yer: "Akdeniz'deki akvaryumlu katın yanındaki masa." Oturduk, zaten haftaiçiydi ve erken saatlerde gitmiştik. Ardından yine aynı titreşimli, animasyonlu gülücüklü program üzerinden "Jack Daniel's'ı nasıl sevdiğimizden" bahsetmiştik günler önce. Hoş, benim içtiğim JD'nin toplamı bir litre etmezdi; keza onun da... Gerçi yok yahu, ben taşradan geliyordum; ondan daha az içmiş olmam lazımdı. Ama onun da muhtemelen Jack'ten ziyade, vodkalar ve romlar kullanılıyordu içtiği bombastik kokteyllerde. Evet kesinlikle öndeydim.
Neyse, konumuza dönelim. İçtik, ikişer duble Jack; birer buzlu... Ardından biralar; dedim ya, erken gelmiştik. Son metroyu yakalayabilecek kadar erken gelmiştik de denilebilir. Metroya bindik, sanırım şimdiye kadar birlikte çektirdiğimiz ilk ve tek fotoğrafın pozunu verdik. Telefonumun kamerasıyla çekip günlerce baktığım bir pozdu. Vardık... 4 Levent. Dolmuşa bindik, Tarabya yönü. Okulun önünde inersin, güvenlikleri geçersin ancak bitmesini istemezsin. Her şeyi yapabilecek durumdasındır ancak üniversitede, arkadaşlarının önünde bir sürü kadınla öpüşmene rağmen; takometre sadece biri gösteriyordur. Onunla birlikte olmak, sadece Amerikan yarı amateur pornolarda gerçekleşebilecek bir şeydir. Zaten pornografi de amacın değildir.
Güvenlik geçilmişti, Sabahtan beri yaptığımız şeyi yapıyorduk ancak çalıların arkasında. İşemek istediğini söyleyip daha derindeki ağaç ve çalıların arasına girdi. Sadece çimleri uzanmıştım, senelerdir her gün yaptığım gibi, yarını düşünmeden.
Döndü, üzerime çıktı. Ellerim, istemsizce kalçalarındaydı. Kalçaları çok güzel değildi, basenleri hafif kalındı;sadece uzun boyluydu ve harika bir gülümsemesi vardı. Zaten benim bittiğim, onun ölü bakışları, dolgun dudakları ve gülümsemesiydi.
Bir müddet devam ettik, hiç bir hareketim olmadı; Hiç bir ağır hamlem de olmadı. Sadece keyif alıyordum; onu hissetmekten. Neden bilmiyorum, ancak içinde gibi hissettim. Son bir kez öpüştük ve yurtlarımıza doğru "yol aldık."
Devamı? Devamı yarına... Üzgünüm, bu gece yeterli düzeye eriştim.
28 Şubat 2013 Perşembe
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 3
O akşam, Cem hemen arkamdan konuşmaya başlamıştı. Alenen yazılıyordu çünkü Gizem'e, Gizem ise onu zerre sallamıyordu. Aynı memlekettenlerdi (Ankara) ancak ben, hesapta taşradan gelen çocuk; resmen Cem'in yoluna taş koyuyordum.
Aslında keyif de almıyor değildim Cem'in sinirlenmesinden. Ancak esas hedefim olan Efsun'un da bulunduğu bir MSN toplu konuşmasında "En büyük abaza Mahmut ahahah" demesi beni çileden çıkartmıştı.
Ekledim Cem'i, yanımdaki Vanlı, ama Mersin'de büyümüş arkadaşım Serhan'ın gazlamalarıyla konuşmaya başladım. Serhan liseden arkadaşımdı ve kendi yurt odasından çok benim odada takılırdı. "Bir şeyler duydum?" diye başlayan muhabbet, Cem'in inceden tırsması ve benim "Ben kıskanmayı da, kıskanılmayı da iyi bilirim; ancak bir daha arkamdan konuştuğunu duymayacağım, oldu mu?" dememle son buldu. Zaten muhabbetin tümünü Serhan yazdırmıştı.
Ertesi haftasonu; Gizem'in de olduğu bir haftasonu akşamı hep beraber dışarı çıktık. Aslen planım, Mersin'de tanıştığım Ankaralı sevgilim yanına gitmekti. Evet, hızlı yaşıyordum ve uzaktan bir ilişki de yürütüyordum iki kadının arasında. Efsun'un o akşam gelmeme sebebiyse Cem dangalağının kırdığı "En büyük abaza" potuydu. Hande Ankara'da bekliyordu, biletlerimi almıştım. O gece oradaki herkes Ankara'ya gideceğimi bilmekle beraber, Serhan'ın da verdiği "İşte bu arkadaşımız da Lost'taki Sawyer gibidir. Ankara'da, Eskişehir'de sevgilileri vardır." gazını alıyordu.
10.30 gibi kalktım masadan. Muhabbete doyum olmaz dedim, Akdeniz barda oturuyorduk bu yüzden hesabı da kasada ödedim. 110 otobüsüne doğru yola çıktım, resmen Ankara'ya gidiyordum, sevgilimin yanına; hesaptaki sevgilimin yanına, hatta sadece bir kez öpüştüğüm, liseli bir kızın yanına. Benden iki yaş küçüktü bir de...
110 otobüsüne bindiğimde, lisedeyken aldığım, renkli ekranı olmamasına takılmadığım mp3 playerımı açıp "Shuffle" tuşuna bastım. Gelen ilk şarkı manidardı. Metallica'nın "So What?" yorumu... Gitmek istemiyordum, Akdeniz'de kızlar vardı, Gizem vardı, muhabbet vardı.
Geri döndüm. Biletleri masaya attım.
Garson bizim masaya geldiği an bir duble Jack dedim.
Shot yaptım dubleyi, yuvarladım midemden içeri. Adam gitmeden bir tane daha istediğimi söyledim. Gizem suratıma bakıyordu, kocaman gözlerle. Cem ise masanın en köşesinde sikik bir şekilde oturuyordu.
"Niye gitmedin?" dediler, "Bilmiyorum." dedim. Gitmedim işte, niye sorguluyorsunuz ki? Başım dönmeye başlıyordu. İkinci Jack'i yavaş içmeliyim dedim ancak alkol sınırımı çoktan aşmıştım. Başımı masaya koydum, masadaki kızlar ağladığımı düşündü. Başımı kaldırdım, sarhoş olduğumu düşündüler. Tekrar başımı masaya koyunca kızlar sırayla yanıma oturup, "Boş ver, en doğrusunu yaptın." diyorlardı. Bense o sırada yere kusuyordum ince ince, yavaş yavaş işleyerek. Gizem ise kulağıma gelip "İyi misin? Gerçekten soruyorum. Takılma bu kadar, lütfen bizi de üzüyorsun." diyordu. Ben de "Hea" diyip kusmaya devam ediyordum. Aslında iyiydim de ne yaptığımın farkında değildim, o masaya başımı koyma amacım kusmaktı.
Zaten ardından Serhan'ın kırdığı bir pot ile ortamlar gerildi, yollara çıkıldı ve metroyla yurda doğru yaptığımız uzun yolculuk başladı.
Metrodayken ise Cem; "Yea, birisi montuma kusmuş yea" diye ağlıyordu, ben metronun içinde yaktığım sigarayla sırıtırken...
Aslında keyif de almıyor değildim Cem'in sinirlenmesinden. Ancak esas hedefim olan Efsun'un da bulunduğu bir MSN toplu konuşmasında "En büyük abaza Mahmut ahahah" demesi beni çileden çıkartmıştı.
Ekledim Cem'i, yanımdaki Vanlı, ama Mersin'de büyümüş arkadaşım Serhan'ın gazlamalarıyla konuşmaya başladım. Serhan liseden arkadaşımdı ve kendi yurt odasından çok benim odada takılırdı. "Bir şeyler duydum?" diye başlayan muhabbet, Cem'in inceden tırsması ve benim "Ben kıskanmayı da, kıskanılmayı da iyi bilirim; ancak bir daha arkamdan konuştuğunu duymayacağım, oldu mu?" dememle son buldu. Zaten muhabbetin tümünü Serhan yazdırmıştı.
Ertesi haftasonu; Gizem'in de olduğu bir haftasonu akşamı hep beraber dışarı çıktık. Aslen planım, Mersin'de tanıştığım Ankaralı sevgilim yanına gitmekti. Evet, hızlı yaşıyordum ve uzaktan bir ilişki de yürütüyordum iki kadının arasında. Efsun'un o akşam gelmeme sebebiyse Cem dangalağının kırdığı "En büyük abaza" potuydu. Hande Ankara'da bekliyordu, biletlerimi almıştım. O gece oradaki herkes Ankara'ya gideceğimi bilmekle beraber, Serhan'ın da verdiği "İşte bu arkadaşımız da Lost'taki Sawyer gibidir. Ankara'da, Eskişehir'de sevgilileri vardır." gazını alıyordu.
10.30 gibi kalktım masadan. Muhabbete doyum olmaz dedim, Akdeniz barda oturuyorduk bu yüzden hesabı da kasada ödedim. 110 otobüsüne doğru yola çıktım, resmen Ankara'ya gidiyordum, sevgilimin yanına; hesaptaki sevgilimin yanına, hatta sadece bir kez öpüştüğüm, liseli bir kızın yanına. Benden iki yaş küçüktü bir de...
110 otobüsüne bindiğimde, lisedeyken aldığım, renkli ekranı olmamasına takılmadığım mp3 playerımı açıp "Shuffle" tuşuna bastım. Gelen ilk şarkı manidardı. Metallica'nın "So What?" yorumu... Gitmek istemiyordum, Akdeniz'de kızlar vardı, Gizem vardı, muhabbet vardı.
Geri döndüm. Biletleri masaya attım.
Garson bizim masaya geldiği an bir duble Jack dedim.
Shot yaptım dubleyi, yuvarladım midemden içeri. Adam gitmeden bir tane daha istediğimi söyledim. Gizem suratıma bakıyordu, kocaman gözlerle. Cem ise masanın en köşesinde sikik bir şekilde oturuyordu.
"Niye gitmedin?" dediler, "Bilmiyorum." dedim. Gitmedim işte, niye sorguluyorsunuz ki? Başım dönmeye başlıyordu. İkinci Jack'i yavaş içmeliyim dedim ancak alkol sınırımı çoktan aşmıştım. Başımı masaya koydum, masadaki kızlar ağladığımı düşündü. Başımı kaldırdım, sarhoş olduğumu düşündüler. Tekrar başımı masaya koyunca kızlar sırayla yanıma oturup, "Boş ver, en doğrusunu yaptın." diyorlardı. Bense o sırada yere kusuyordum ince ince, yavaş yavaş işleyerek. Gizem ise kulağıma gelip "İyi misin? Gerçekten soruyorum. Takılma bu kadar, lütfen bizi de üzüyorsun." diyordu. Ben de "Hea" diyip kusmaya devam ediyordum. Aslında iyiydim de ne yaptığımın farkında değildim, o masaya başımı koyma amacım kusmaktı.
Zaten ardından Serhan'ın kırdığı bir pot ile ortamlar gerildi, yollara çıkıldı ve metroyla yurda doğru yaptığımız uzun yolculuk başladı.
Metrodayken ise Cem; "Yea, birisi montuma kusmuş yea" diye ağlıyordu, ben metronun içinde yaktığım sigarayla sırıtırken...
27 Şubat 2013 Çarşamba
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 2
Kaotik ortam sönmüştü. Sarhoşun etrafında iki çocuk,
onu yurduna götürüyorlardı. Ağlayan ise gözyaşlarını silmiş, yola koyulmuştu. O
zamanki aklımla "Amon Amarth yolu" dediğim yoldaydık. Yağmur çamur
pislik...
Yoldayken Gizem, arkadaşlarıyla önden yürüyordu.
Diğer arkadaşlarımın nerede yürüdüklerini bilmiyor ve umursamıyordum. Grubun en
arkasında, ağır adımlarla yürüyordum. Gizem bir Şebnem Ferah parçası açtı. İlk
albümlerden... "Sigara".
Telefonunun iğrenç hoparlöründen geliyordu ses. En
arkadan bağırdım, "Hanginiz açtı Şebnem Ferah'ı?" Gizem şok olmuştu
veya öyle olduğunu düşünmemi istemişti. Yanına yanaştım, "Güzel şarkıdır
bu." O ara Şebnem Ferah ikinci ergen neslini mezun etmemişti tabii;
dolayısıyla sıkıntı duyacak bir şey yok söylediğimde, şu an bile.
1500 kişilik erkek yurdumuza gittik, sarhoşu
yatırdık üç kişi. Kızları kantine oturttuk. Ardından bana, "Taşa oturma
hasta olursun." diyen kızdan aldığım aspirini sarhoşa götürdüm. Bir de
Türk kahvesi patlatıp uyuyakaldı ayyaş ya da ergen, "adını sen koy."
İyi çocuktu gerçi, ancak sarhoşa tahammülüm hiç olmadı.
Kantine geçtim, sarhoşun sevgilisine; sarhoşun gayet
iyi durumda olduğunu söyledim. Gizem'le nadiren konuşuyordum, ağzının içine
düşmemek için ancak; daha sonra herkesin sigaraya başlayacağı
"ortamımız"da sadece Gizem ve ben düzenli olarak sigara içiyorduk.
"Ben bi sigaraya çıkıyorum." diyip
kalktım,Gizem'in peşinden. Lafladık, gülümsemesi harikaydı çünkü otuz iki
dişini görebiliyordum o gülümserken. Dişleri çok güzeldi, boyu uzundu, saçları
da öyle. Konuşuyorduk boş boş... Hava, su, dersler, onun hazırlık arkadaşları
vesaire vesvete. Boş muhabbetler, sakıncasız düşünceler. Ağzının içine
düşmemeye çalışıyordum.
Gecenin sonlarına doğru, Ağır Roman var bende;
diyerekten laptopı kantine indirmem, filmin yarısını izleyen aptal kızların
sıkılması; sapların bilardoya geçişi; Gizem'in "Boş ver, ben kalanını
yurtta izlerim zaten." demesi ayrıntılardı. Gecenin sonundaysa Yeniköy'e
kahvaltıya gidilir, ben yine gömülürüm pek sallamadan insanları; Gizem onlardan
biri olmasına rağmen.
Ertesi gün ise, yurdumuzun kantininde misafir
ettiğimiz kızlar; bizi, kendi yurtlarına; yemeğe çağırıyorlardı. Hoş, yemek de
makarnaydı ancak sonuçta kızlarla haşır neşir olacaktık. Yoksa o mesafeyi
yürüyeceğime ya da o yurda kadar ring kullanarak gideceğime; gider yurdun
karşısındaki menemencide menemenin yanında bir litrelik kola açtırır ekmekle
dalardım.
(Farkındaysanız Bölüm 1'deki Efsun bu kısımların
hiç birinde yok. Neden, çünkü ben bir ateş böceğiyim o ara. Ateş böceği değilim
de, hesapta Efsun'u naza çekiyorum. Gerçi yok ya, naza çekme falan yok; Efsun'un da bana "Nasılsın" dediği bile yok; yakında kendini imha
edecek olan iletişim aracı MSN üzerinden.
Gittik, yemek dedikleri makarna salçalı ve iğrenç bir
şeydi; ses etmeyip gülümseyerek "elinize sağlık." dedik; güvenlik
görevlisi kadının gözü önünde, kızlara. Eşofmanlı kızlarla yemek faslı bitti ve
sigaraya çıkıldı yine. Gizem bu sefer Cem ile beraberdi. Cem sigara içmiyordu
ancak Abercrombie eşofman üstünün ceplerine elini sokmuş, götü dona dona; Gizem'in iki parmağıyla tuttuğu sigarasından nefes alışlarını izliyordu. Sohbet
ediyorlardı hesapta. Gizem bir metrelik duvarın üzerine tünemişti, Cem
ayaktaydı. Bende de o aralar nasıl bir özgüven varmış bilmem; Chesterfield
Turkish Gold'umu kaptığım gibi Gizem'in yanına tünemiştim.
Bir iki pozisyonda Cem'i bozup, yurdun içine geri
göndermiş; Gizem'le konuşmaya devam etmiştim. Mutlu muydum, hayır ama mutsuz da
değildim, Turkish Gold'u havaya üflerken... Pakedinde cami figürü olan sigara
mı olur lan!?!
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 1
İmleç
yanıp sönerken ekranda, tüm bunların ne ara başladığını düşünüyorum. Bir iki
boş beleş ilişki yaşamıştım lisede, bir kadına aşık olmuştum ve elimde
"sıfır" ile dönmüştüm kendi içime. Sanırım bir de ilkokuldaki, elini
bile tutamadığım sevgililerim vardı, hesapta...
Onunla
tanışmamız garipti aslında. Üniversitenin ilk senesindeydim, hazırlık
sınıfındakilerle; yani bizim yurtta kalan elemanlarla takılırdım. Bense birinci
sınıftım çünkü mükemmel bir İngilizce'm vardı. Mükemmel olmasa da, hazırlık
geçmeme yetmişti diyelim.
Yurttan
(1500 kişilik erkek yurdu) elemanlarla, iki kızı kolumuza takmış; yollara vurulmuştuk.
Taksim'de içilen bir iki bira ve çok düzgün iki kızın yurtlarına bırakılması
ardından oturduğumuz boğaz manzaralı kız yurdu arkası... Tahir kusuyordu, zaten
sarhoş olacaktı, olmuştu da. Ahmet "Ne bok yemeye burada oturuyoruz?"
diye soran bir Hataylı'ydı. Bense sanırım ilk kez Efsun'la iletişime
geçebildiğim için mutluydum. Gelecekteki sevgilimi az önce yurduna bırakmıştık
çünkü.
Derken;
Ahmet'e; gevşek arkadaşları Tolga ve Cem'den bir telefon geldi.
-Baba
biz madenin partisindeyiz yeaaa, kopuyor burasıııı!
Yürüdük,
madene. Yaklaşık on beş dakikalık yoldu ancak makat razıydı; tıpkı kamışın
Bağdat'tan kalkmaya razı olması gibi...
Leş bir
ortam vardı. Zaten çok içmiştim, gözlerimi açamıyordum. Sadece on yedi
yaşındaydım. Evet yanımdaki çocuklar hazırlık okuyordu, ben üniversite
birdeydim ancak onlardan da bir yaş küçüktüm. Matematiği yapın... Ağzım leş
gibi bira kokarken, gidip bir bardak da şarap aldım. Kadeh değil bardak diyorum
çünkü şarap plastik bardaktaydı.
Mevzu
bahis gevşek arkadaşlar, kız arkadaşlarıyla beraberlerdi. Aralarından bir tanesi
koşarak dışarı çıktı. Kusmaya başladı fakültenin önüne. Rezil herif... Bir anda
üç saptan, kızlı erkekli on beş kişilik bir arkadaş grubuna evrilen hesapta
"ortamımıza" kaos hakim oldu o andan itibaren. Bir rezil kusarken,
öteki ağlıyordu. "Ben herkesin hayatını kötüye çekiyorum, lanet olsun
kendimden nefret ediyorum." diyordu. Bu kaotik ortamda bir de birilerini
teselli etmeye çalışan tipler olur hep; ama kadın, ama erkek. Hah işte onlar da
görev başındaydı.
Benimse
ne ortamım, ne de arkadaşlarım sikimdeydi. Zaten hesapta "ergen"
olması gereken bendim, yaşımdan ötürü; ancak ergen gibi davrananlar
arkadaşlarımdı ve ne halt ettikleri umrumda değildi adeta. Kaldırıma çöktüm,
bir sigara yaktım ve plastik bardaktaki şarabı kafama dikip kaldırıma uzandım. Az
önce zil zurna olup kız yurtlarının oraya kusan Tahir; tepeme dikildi.
-İyi
içtik ha...
-O kadar
da değil... (Sarhoştum ancak bunları hatırlayabilecek kadar da bilincim
yerindeydi.)
-Sen kaç
tane içtin?
-Üç
yetmişlik. (O zamanlar barlarda yetmişlik bira servis edilirdi, şimdi servis
ediliyor mu; bilmiyorum çünkü pek dışarı çıkmıyorum)
Velhasıl;
bizim dangalaklar kendilerini paralarken; Tahir'e kaç tane içtiğini dahi
sormadım. Sadece mal mal bizimkileri izliyordum. Sağımdan bir ses yükseldi...
-Bak,
sanırım üniversitede ilk senen; ve tamam sarhoş değilsin bir şey içmemişsin ama
yere yatma, hasta olacaksın.
Yerimden
doğruldum, bana bunu söyleyen kadının dibine kadar girdim ve "Tamam
anne." dedim. Etrafındakiler koptu... İşte o an gördüm Gizem'i. Kahkaha
atanlardan biriydi.
30 Ocak 2013 Çarşamba
Hazır değilim
Fark etmek o kadar da uzun sürmez aslında.
Ancak küfürlerle döndüğüm İstanbul'dan, evime geçmeye gerçekten hazır olmadığımı anladım. Okulum bittiği an işim hazır. Baba parası veya baba işi de değil. Sadece mühendislik üzerine çalışan arkadaşlarım var ve burada elim kolum uzun sayılabilir. Olmadı ama, ne bileyim...
Bir evden sadece "hava almak için" dışarı çıkıyorsanız, o noktada belli başlı hatalar vardır. Hafif bir özet geçeyim.
Buradayım, evimdeyim ve aslında İstanbul'u unutma noktasındayım. Oradaki insanların karla boğuşması, soğuktan donması umrumda bile değil. Çünkü en soğuk hali 8 derece olan bir güney şehrinde doğdum. Bu yüzden de iklim konusunda rahatım. Trafik? Hahah, kendini kandırır buradaki insanlar trafikten yakınırken veya trafiği bahane ederken. Eğlence hayatı? Hayatım boyunca bir "eğlence hayatım" olmadı ki özleyeyim. Ancak insan sıkılmaya müsait işte... Şu an arayıp da dışarı çağırabileceğim arkadaşlarımın sayısı "3". Yazıyla, "üç".
Büyüdük ve dağıldık, ona kabulümüz her zaman var da; burada büyüyen arkadaşlarımın gerçekten büyümesi, burayı çekilmez hale getirdi bir haftada. Yapamıyorum çünkü, farkına vardım, veya aklım başıma geldi. Dönmek için can attığım şehir, bir başka cehennem haline büründü.
Son iki üç senedir en fazla keyif aldığım şey nedir biliyor musunuz? Evde, üzerimde sadece bir kot ve t-shirt varken yazdığım; masadaki birayı yudumladığım gecelerdir. Bunu, Mersin'de yapamaz mıyım? Evet, ki şu anda yapıyorum. Ailemin evinde, sigarayı bırakmış bir baba ve hayatında ağzına sigara sürmemiş bir annenin evinde yapıyorum; bir iki duble rakıyla. Fakat rahat değilim, bu yüzden de şikayetçiyim, kim bilir.
Kafamdaki aynı "deli sorular", beynimi kemirmeye devam ediyor; an be an. "Sigara içtiğimi görecekler mi?", "Rakı şişesinin eksildiğini görür mü peder?" cinsi sorular da değil aslında. Sadece, dedim ya; rahat değilim. Pislik içinde yaşamaya, rezilleri oynamaya o kadar alışmışım ki, rahat batıyor artık.
Gelelim işin en sikik tarafına. Buraya dönmek için kendi hayatımdan feragat ederdim üç ay önce; çünkü İstanbul'da huzursuzdum. Şimdi buradayım ve yine huzursuzum. Neden? Bilmem. Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir, demiş Erdal Beşikçioğlu; Behzat Ç. rolünü oynarken. Peki ben kaç sahici sarsıntı geçirmeliyim kendime gelebilmek için Behzat? Bunu düşündün mü hiç?
Huzur ve mutluluğu "konumlarda" aramanın ahmakça olduğunu gösterdiği için, bu Mersin tatilinin ayrı bir yeri oldu. Ancak, önümü görememem; ayrı ağır koydu.
Huzursuz, mutsuz veya adını sen koy; belki mezara kadar...
Ancak küfürlerle döndüğüm İstanbul'dan, evime geçmeye gerçekten hazır olmadığımı anladım. Okulum bittiği an işim hazır. Baba parası veya baba işi de değil. Sadece mühendislik üzerine çalışan arkadaşlarım var ve burada elim kolum uzun sayılabilir. Olmadı ama, ne bileyim...
Bir evden sadece "hava almak için" dışarı çıkıyorsanız, o noktada belli başlı hatalar vardır. Hafif bir özet geçeyim.
Buradayım, evimdeyim ve aslında İstanbul'u unutma noktasındayım. Oradaki insanların karla boğuşması, soğuktan donması umrumda bile değil. Çünkü en soğuk hali 8 derece olan bir güney şehrinde doğdum. Bu yüzden de iklim konusunda rahatım. Trafik? Hahah, kendini kandırır buradaki insanlar trafikten yakınırken veya trafiği bahane ederken. Eğlence hayatı? Hayatım boyunca bir "eğlence hayatım" olmadı ki özleyeyim. Ancak insan sıkılmaya müsait işte... Şu an arayıp da dışarı çağırabileceğim arkadaşlarımın sayısı "3". Yazıyla, "üç".
Büyüdük ve dağıldık, ona kabulümüz her zaman var da; burada büyüyen arkadaşlarımın gerçekten büyümesi, burayı çekilmez hale getirdi bir haftada. Yapamıyorum çünkü, farkına vardım, veya aklım başıma geldi. Dönmek için can attığım şehir, bir başka cehennem haline büründü.
Son iki üç senedir en fazla keyif aldığım şey nedir biliyor musunuz? Evde, üzerimde sadece bir kot ve t-shirt varken yazdığım; masadaki birayı yudumladığım gecelerdir. Bunu, Mersin'de yapamaz mıyım? Evet, ki şu anda yapıyorum. Ailemin evinde, sigarayı bırakmış bir baba ve hayatında ağzına sigara sürmemiş bir annenin evinde yapıyorum; bir iki duble rakıyla. Fakat rahat değilim, bu yüzden de şikayetçiyim, kim bilir.
Kafamdaki aynı "deli sorular", beynimi kemirmeye devam ediyor; an be an. "Sigara içtiğimi görecekler mi?", "Rakı şişesinin eksildiğini görür mü peder?" cinsi sorular da değil aslında. Sadece, dedim ya; rahat değilim. Pislik içinde yaşamaya, rezilleri oynamaya o kadar alışmışım ki, rahat batıyor artık.
Gelelim işin en sikik tarafına. Buraya dönmek için kendi hayatımdan feragat ederdim üç ay önce; çünkü İstanbul'da huzursuzdum. Şimdi buradayım ve yine huzursuzum. Neden? Bilmem. Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir, demiş Erdal Beşikçioğlu; Behzat Ç. rolünü oynarken. Peki ben kaç sahici sarsıntı geçirmeliyim kendime gelebilmek için Behzat? Bunu düşündün mü hiç?
Huzur ve mutluluğu "konumlarda" aramanın ahmakça olduğunu gösterdiği için, bu Mersin tatilinin ayrı bir yeri oldu. Ancak, önümü görememem; ayrı ağır koydu.
Huzursuz, mutsuz veya adını sen koy; belki mezara kadar...
28 Ocak 2013 Pazartesi
"Now I'm Thirstier With Nowhere to Go."
En büyük değil, tek ilham kaynağım Lanegan'ın "Don't Forget Me" parçasında geçer. Anlamı, "Daha çok susadım ve gidebileceğim hiç bir yer yok"tur.
Günün başından beri yazmayı düşünüyordum. Ancak annemin tezini çürütemedim. Yeterli alkolü almadan ve hava yeterince kararmadan yazamadım. Denklem basittir: hava kararır, alkol bünyeye girer ve sıkıntılar klavye -çalışıyorsa daktilo- başında kusulur. Ardından yatağım göz kırpar ve sızarım.
Eski arkadaşlarımla buluştum dışarıda, bir iki bira içip eve döndüm. Yemek yedim, kurtlanma başladı...
12'de çıktım evden, sitedeki iki Tekel bayii de kapalı olduğu için aklımdan geçti bu parçanın sözleri.
Kanser bir kadınla birlikte oldunuz mu hiç?
Veya o kadının yaşadığı acıyı hissettiniz mi?
Veya, o kadın sizin kanseriniz haline geldi mi? Yani ona tutunmaya, onu yaşatmaya çalıştınız mı?
Ertesinde gördünüz mü, gösterdiğiniz ilgi ve çabaya rağmen, onun fişi çoktan çektiğini?
İşte o fiş çekildiği an, ben kendi fişimi takmıştım. Artık devamı yoktu. Pespaye hayatına o devam edecekti, benimle yatmaya devam ettiği gibi. Hayatımda ilk defa, çarpık bir ilişkideki "fuck up" tarafı ben olmayacaktım ancak "ayrıntılar" vardı.
Hayatı boşladığından ötürü, har vurup harman savuruyordu. Uyuşturucu kullanacaksa en pahalısına, yemek yiyecekse en lezzetlisine, içecekse en güzeline yöneliyordu. Bana eli boş gelmezdi. O, herhangi bir eğlence dönüşü zilimi çaldığında kapıyı açar, otomata basar ve o merdivenlerden çıkarken bira şişelerinin şangırdamasını dinlerdim.
Geliş gidişleri, Amsterdam'a aldığı uçak biletleriyle sonlandı. Avrupa'ya veya Avrupa'yı gezmeye en ufak bir ilgisi olmayan ben, onunla Hollanda'nın yolunu tutacaktım. Şaka gibi... Evet Türkiye dışında bir yerde yaşamak harika olabilir ancak Avrupa'da konaklamalı bir tatil sikimde olmaz ki ne interrail yaptım, ne de Erasmus'tan faydalanabilecek kadar başarılı bir öğrenciydim. Sadece onun son dileklerinden birine yardımcı olduğumu düşünüyordum...
O gece... Gerçekten onunla bir ilişkiye başladığımızı düşündüğüm gece...
Yapmasına en çok tepki gösterdiğim ve sinirlendiğim şeyi yaptı. Kokain çekti, ayakucumda, seviştikten sonra uyuyakaldığımı düşünerek. Kıyameti kopardım ve sıradan, yozlaşmış olduğu düşünülen ilişkiye geri döndük; nam-ı diğer "fuckbuddy"liğe.
Biraz daha böyle devam etti. Eridiğini görüyordum ama kontrolüm dışında erimesi rahatsızlık vermiyordu. Çünkü kahraman olmamam gereken bir pozisyondaydım, biliyordum.
Bir gece, kalacak hiç bir yeri olmadığını; gerekirse bende kalabilmek için para vereceğini söyledi. Aklımı kaybetmiştim ve onun bu lanet halinden nefret etmeye başlamıştım. İşte o gece döküldü... "Ben seni hala çok seviyorum" dedi ve ağır konuştum: "Sadece bedava seks benim için, bu yaşadığımız."
Aramayı kesti, konuşmayı kesti, mesaj atmayı kesti, Mersin'e gideceğim sabahın gecesine kadar... O gece görüşmek istedi ancak ben kartları çoktan dağıtılmış bir poker masasındaydım, planlarım belliydi.
Mersin'e geldim, bu yaşa gelmiş olmama rağmen, Adana'ya uğradığımda; oradaki akrabalarım tarafından bana harçlık verildi. Hala, onsuz veya onunla, Amsterdam'a gitmek için bir şansım vardı. Topladığım harçlığın üzerine biraz kendim koyacaktım, biraz borç alacaktım ve döndüğüm gün İstanbul'a; Amsterdam'ın yolunu tutacaktım. En azından bu plan makuldü...
Lakin koparılmış bağlar ve geri adımı atılamayacak kararlar(ör: Elveda); ego ve gurur gibi karakteristik birer kütleyle birleşti, hayatımda her zaman olduğu gibi ve kırdım kafayı, her zaman olduğu gibi...
Ne imza törenini görebildiğim, ne de resmi açıklamasını okuyabildiğim bir futbolcuydu. Wesley Sneijder... "Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray" dedim ve paramın bir kısmıyla, Sneijder forması aldım. Geri kalanını da bir çift Sennheiser kulaklığa yatırıp, "Artık yok, Amsterdam da yok, kanserli kadın da..." dedim.
Formayı aldığım gün, attığım koca adım sebebiyle mutluydum. Çünkü farkındaydım... Pembe bulutlar ve uçan filleri bir kalemde silecek kadar ağır bir hamle yapıyordum.
Dedim ya, her zaman kahraman olamam. İlk kez de olsa; kostümümü, üzerine benzin döküp yakmış bir eski kahramandım; "Watchers" filmine konu olacak cinsten rezil bir kahraman...
Şimdi ne mi yapıyorum? Hala kendimi içinde "yaşamaya" hazır hissetmediğim Mersin'de, evimde, ılıman iklim 10 derece; sitenin, kuşların pislediği bir bankında oturmuş; bunları karalıyorum. Kulağımda Max Payne oyununun soundtracki var; Sennheiser'larımdan geliyor. (Oh evet, harikasın Sennheiser)
Arada aklıma geliyor, burada yediğim sağlam bir iki kazık ve kibar bir iki "siktir" ve düşünüyorum daha ne kadar kaybedebileceğimi.
Ama farkındayım da bir yandan. Yanlış tercihlerde bulundum çokça, yanlış hayal ve umutlar peşinde koştum, yanlış şeyler de yaptım ki günah çıkarmak değil amacım. Sadece sanırım, artık büyüyorum ve bunu çeyrek asır ömür tükettikten sonra ilk kez bu kadar net söyleyebiliyorum.
Evet hala üniversite öğrencisiyim, evet yaşıtlarım evlendi, evet yaşıtlarım yüksek lisansı bitirdi, evet yaşıtlarım 3000 liradan işe girdi.
Afedersiniz de, beni karşılaştıracağınız her bireyi, teker teker boyarım ben laciverde. "Onlar benim yaşadıklarımın onda birini yaşasaydı..." demiyorum, sadece şunu biliyorum; onların el pençe divan durdukları iş arkadaşlarının ya da patronlarının önünde ben, dimdik durup istediğimi alabileceğim.
Bu konuda neden mi eminim?
Yıllar önce üniversiteden, beğendiğim bir kadın vardı. Blog yazdığımı öğrenince "Blog mu? Evet ya iş görüşmesinde bile soruyorlarmış artık! Ben de açacağım." demişti. Şu anda bu kadın yüksek profilli bir şirkette çalışıyor.(reklam yapmayacağım) Bense mezun bile olmadan onun patronunun okuduğu dergiye yazıyorum...
NOT: mevzu bahis derginin ayrıntılarını daha sonra veririm, yeterince güneş açtım bu gecenin sonu için.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27
Saat 03.14.
Göz kırpıyor bana sağ üst köşeden. Kafamda deli sorular, ama dökülememişim; çünkü burada, evimdeyim. Özlemini ağır ağır çektiğim yerde. Zihinse, bambaşka yerlerde. Şişeleri taşa çalmak, gökyüzüne çıkmak, dalgacı olup her sabah boyamak oraları aklımda gezenler... Bir yandan da realite var, İstanbul'da ne kadar mutsuzsam, burada da bu kadar mutlu olduğuma dair yalan gerçeklik. Hazır değilim. Bunu fark ettim. Ya Mersin'in durağanlığına, ya da ana kucağına hazır değilim. İlk kez bunu hissettim çünkü ilk kez amacım buraya dönmekti, temelli. Ne temelli dönebildim, ne de iki haftalık tatilimi benimseyebildim. Burayı her zaman benimsedim ve gömüleceğim yerin bura olacağını vücuduma şart koştum. Doğru ancak bir yandan da insan garip hissediyor işte. Yedi senedir ailenden uzaktasın, başarısız; rezil bir adamsın. Sıkıntı olmadığı zaman, rahatlık vardır ve bu sana batar. Dedim ya; tıpkı bir Opeth parçası gibi eve dönüşüm bu sefer: "In time of my need".
Yazamadım, bir cümle bile yazamadım. Ne zaman sıkıntılı hissetsem veya ilham perisi gelse, "mutlu ve sıcak" yuvama dönüp her şeyi unuttum. Barlara, elimde laptopla gitmeyi; oralarda içerken yazmayı düşündüm, yöre halkının tepkisi tırstırdı. Veya tam hazır olduğumda, önüme bambaşka bir şey çıktı; günlerdir içimde biriktirdiklerimi yazamadım. Bazen bunu ağır ağır hissediyorum çünkü biliyorum; ben sıkıntıdan, cerahattan, pislikten ve bitiklikten beslenen bir adamım. O bitikliği benden alırsan, ben de biterim. Biliyorum...
Günler önce bir yorum görmüştüm çok beğendiğim bir kadının sayfasında. Yorumu atan, kadının davulcusuydu. Mevzu bahis fotoğraf ise zamanında sanatçı ablamın bana yakıştırdığı kadını içeriyordu. O zamanlar hiç beğenmemiştim. Daha doğrusu, tıpkı şu an memleketime hazır olmadığım gibi; o kadına da hazır değildim. İlginç durumlar, efsane kafalar... Şimdi düşünüyorum da, o zaman aklımı başıma devşirip böyle bir şeye başlasaydım, ne şu an bunu karalıyor olabilecektim; ne de Zeki Müren dinliyor olabilecektim... Olsam olsam, sağlam bir şirkette işe başlayan sağlam bir elektrik mühendisi olurdum ve okulum 2 sene önce bitmiş olurdu. Hayat; beni negatife sürükledi atmadığım adımdan ötürü, onuysa sanat/müzik camiasının ortasına yerleştirdi. Adı mı? Adını salla... Olmamış, yaşanmamış ve bitmemiş saçma sapan bir hayalin izdüşümünden bahsediyorum. Yine boşverdik, zaten hep boşveriyoruz...
Buraya gelişimden iki üç gün önceydi. Dışarı çıkmıştım. Enteresandı... Taksim meydana vardığımda dizlerim titriyordu çünkü günlerdir "sosyal faaliyet" bazında bir yere çıkmamıştım. Gittiğim yerler hep "ev" idi. Kuzenimin evi, halamın evi, onun evi, bunun evi... Hep evlere gitmiştim. Hatta bu son bir ayımı kapsıyor bile olabilirdi. Bu yüzden Taksim meydan, dizlerimi titretmeye yetmişti. İşin ilginci, kuzenimle rakı içmeye çıkmış ve soluğu bir ev partisinde almıştım. Dizlerin titremesini boşver gitsin de, hayatımda gördüğüm ilk viski şişesi; Southern Comfort'ı; o evde görmem aklımı başımdan almıştı. Mal gibi kaldım çünkü o marka, rahmetli eniştemden halama; yayla evinde miras bırakılan bir şişenin üstünde de vardı. Dedim hep kaybettik, kaybetmeye mahkum bırakılmadık ama hep kaybettik. Bir boş Southern Comfort şişesi, bir de Marlboro karton sigarayla beraber zamanında Free Shop'tan gelen iskambil kağıtları, iki senedir uğramadığım yayla eviyle ilgili aklımda kalan iki ayrıntı. Başka bir şey hatırlamak istiyor muyum? Bir haftada bitirdiğim beş yüz küsür sayfalık Yunan Mitolojisi derlemesi dışında hayır.
Dedim ya, yazamıyorum... Sanırım İstanbul'a dönene kadar da yazamayacağım. Yazdığım bu blog postunun çıktısını alıp, kıçınızı silin. Çünkü burada, en büyük bağımlılığım; yazmayı bile gerçekleştiremiyorum. Sıkıntı yok, dert yok, tasa yok; en yücesi hep bana kalıyor, aşk oluyor ve gözüm hep doyuyor.
ha bir de dipnot: bu bir metropol notu değildir, bir güney şehrine ait günlükten öte gidemez.
17 Ocak 2013 Perşembe
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 25
"Babasının mesleği, insanın siyasi görüşünü doğrudan etkiler."
Memur çocuğu, asker çocuğu, polis çocuğu... Kimin çocuğu olduğunuz önemli değildir. Önemli olan babanızın mesleğidir. Örneğin bir asker çocuğu; militarist ya da milliyetçi olabilir. Tabii babasıyla ilişkilerine bağlı olarak tam ters istikamete, yani anti-militarizme de yönelebilir. Bunun sebebi basittir. Baba figürü... Tıpkı, babanın hayat görüşünün insanın hayat görüşünü doğrudan etkilemesi gibi. Peki neden bu, böyledir? Hadi 20 sene öncesinde bu denli derin araştırma imkanı yoktu kimsenin elinde diyelim. Ya da babasını şark görevinde kaybeden asker/polis çocuklarını geçelim. Yeni nesilden bahsediyorsak eğer, yeni nesil kısaca "mal". Genelliyorum, evet yeni nesil mal. Okumayan, bilmeyen, umursamayan aptal ordusu. Farkındaysanız bir siyasi görüşe indirgemedim. Sağcısı, solcusu, gericisi, anarşisti, "Demirel"cisi, alayı mal... Çünkü ne okurlar, ne araştırırlar. "Bilmemek, güzeldir." lafından yola çıktıklarını da sanmam ki arkadaşlarının, sevgililerinin, popüler dizilerde rol alan karakterlerin ve aktörlerin içini dışını bilirler. Bir sonraki perdeyse basittir, rakı sofrasında ya da hafif alkollüyken kurtarılan ülkeler. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsun." cümleleri ve bitmek tükenmek bilmeyen atışmalar.
"Bir Nord'un son düşünceleri, eviyle ilgili olmalıdır."
orj. "A Nord's last thoughts should be of home."
Bir önceki cümleyi kendim kurmuştum. Buysa Skyrim isimli -oyun değil-şaheserden geliyor. Oyunun başında idama giden karakterimizle birlikte, aynı at arabasının arkasında oturan cesur savaşçının sözü. Oyunun temeline inip senaryosunu anmak yersiz.
Ancak sadece bir Nord'un değil, benliğini unutmamaya yeminli herkesin ölmeden önce düşünmesi gereken şey; evi olmalıdır. Saçma bir laf vardı Mersin gruplarından birinde; "Mersinli, elbet bir gün Mersin'e dönecektir, ölü ya da diri." şeklinde. Yüksek dozajda şehir faşizmi içeren, burada yazım hatalarını değiştirerek sizinle paylaştığım bir laftı. Serbest çağrışım...
"Aptallık, en büyük günahtır."
orj. "The greatest of all sins is stupidity."
Bir kitabını bile okumadığım Oscar Wilde'ın sözü. Aklıma kazınma nedeniyse, lisede öğretmenim olan babamın yıllığıma yazdığı yazı. Bu bir benzetme değil. Babam hayatımın her döneminde öğretmenim oldu, lakin lisedeyken gerçek anlamda öğretmenimdi. Kafama vura vura öğretmişti bazı şeyleri. Akıllıdan ziyade yarım akıllı bir adam olsa da, mal yetişmememi sağladığı için ona da bir teşekkür.
"Dünyada tek ölen sen değilsin."
Savaşmayı, yaşamayı bırakan bir kadına ettiğim en ağır laftı ki bir değil, iki değil, defalarca söyledim bunu. Çünkü intihar etmekle, hastalığa yakalanıp hayatı umursamamak arasında ince bir çizgi vardır. Savaşçı olanlar, hayattan zevk almasalar da; sırf hayata inat kalmaya çalışırlar hayatta. Pes etmeye yatkın olanlar ise "Eh nasılsa intiharı düşünüyordum, iyi oldu bu hihi." şeklinde aptal bir zihniyete bürünürler ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında. Dünyayı siklemez görünürler ancak hayatın her damlasını umursadıkları her hareketlerinden bellidir. Tutarsızlık ve ahmaklık birleşir, hayatta olan ve uzun süre hayatta kalacak olan; kaderine razı olanı bir yerden sonra çekemez hale gelir. Dayanamaz ve parlar, gözyaşlarının üzerine dökülür kelimeler. Drama ihtiyaç yoktur.
"Bazı şeyleri aşmak lazım. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendin olmaktır."
Bir gün aileme uzun uzadıya anlatmıştım durumumu. Kaybettiğim arkadaşlarımı, bozuk psikolojimi, uykusuzluğumu, nefretimi, başarısızlığımı... Her şeyi ve sonunda dayanamayıp eklemiştim; "Ben telefonda konuştuğunuz, ayda yılda bir gördüğünüz adam değilim. Sadece size karşı böyle davranıyorum; benim yüzümden acı çekmeyin diye." Kalın puntolarla yazılmış olan cevap, babamdan gelmişti. Kimi zaman dalga geçtiğim, kimi zaman yücelttiğim babamın ağzından çıkmıştı. Şok olmuştum telefonda... Kazındı kafaya...
Memur çocuğu, asker çocuğu, polis çocuğu... Kimin çocuğu olduğunuz önemli değildir. Önemli olan babanızın mesleğidir. Örneğin bir asker çocuğu; militarist ya da milliyetçi olabilir. Tabii babasıyla ilişkilerine bağlı olarak tam ters istikamete, yani anti-militarizme de yönelebilir. Bunun sebebi basittir. Baba figürü... Tıpkı, babanın hayat görüşünün insanın hayat görüşünü doğrudan etkilemesi gibi. Peki neden bu, böyledir? Hadi 20 sene öncesinde bu denli derin araştırma imkanı yoktu kimsenin elinde diyelim. Ya da babasını şark görevinde kaybeden asker/polis çocuklarını geçelim. Yeni nesilden bahsediyorsak eğer, yeni nesil kısaca "mal". Genelliyorum, evet yeni nesil mal. Okumayan, bilmeyen, umursamayan aptal ordusu. Farkındaysanız bir siyasi görüşe indirgemedim. Sağcısı, solcusu, gericisi, anarşisti, "Demirel"cisi, alayı mal... Çünkü ne okurlar, ne araştırırlar. "Bilmemek, güzeldir." lafından yola çıktıklarını da sanmam ki arkadaşlarının, sevgililerinin, popüler dizilerde rol alan karakterlerin ve aktörlerin içini dışını bilirler. Bir sonraki perdeyse basittir, rakı sofrasında ya da hafif alkollüyken kurtarılan ülkeler. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsun." cümleleri ve bitmek tükenmek bilmeyen atışmalar.
"Bir Nord'un son düşünceleri, eviyle ilgili olmalıdır."
orj. "A Nord's last thoughts should be of home."
Bir önceki cümleyi kendim kurmuştum. Buysa Skyrim isimli -oyun değil-şaheserden geliyor. Oyunun başında idama giden karakterimizle birlikte, aynı at arabasının arkasında oturan cesur savaşçının sözü. Oyunun temeline inip senaryosunu anmak yersiz.
Ancak sadece bir Nord'un değil, benliğini unutmamaya yeminli herkesin ölmeden önce düşünmesi gereken şey; evi olmalıdır. Saçma bir laf vardı Mersin gruplarından birinde; "Mersinli, elbet bir gün Mersin'e dönecektir, ölü ya da diri." şeklinde. Yüksek dozajda şehir faşizmi içeren, burada yazım hatalarını değiştirerek sizinle paylaştığım bir laftı. Serbest çağrışım...
"Aptallık, en büyük günahtır."
orj. "The greatest of all sins is stupidity."
Bir kitabını bile okumadığım Oscar Wilde'ın sözü. Aklıma kazınma nedeniyse, lisede öğretmenim olan babamın yıllığıma yazdığı yazı. Bu bir benzetme değil. Babam hayatımın her döneminde öğretmenim oldu, lakin lisedeyken gerçek anlamda öğretmenimdi. Kafama vura vura öğretmişti bazı şeyleri. Akıllıdan ziyade yarım akıllı bir adam olsa da, mal yetişmememi sağladığı için ona da bir teşekkür.
"Dünyada tek ölen sen değilsin."
Savaşmayı, yaşamayı bırakan bir kadına ettiğim en ağır laftı ki bir değil, iki değil, defalarca söyledim bunu. Çünkü intihar etmekle, hastalığa yakalanıp hayatı umursamamak arasında ince bir çizgi vardır. Savaşçı olanlar, hayattan zevk almasalar da; sırf hayata inat kalmaya çalışırlar hayatta. Pes etmeye yatkın olanlar ise "Eh nasılsa intiharı düşünüyordum, iyi oldu bu hihi." şeklinde aptal bir zihniyete bürünürler ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında. Dünyayı siklemez görünürler ancak hayatın her damlasını umursadıkları her hareketlerinden bellidir. Tutarsızlık ve ahmaklık birleşir, hayatta olan ve uzun süre hayatta kalacak olan; kaderine razı olanı bir yerden sonra çekemez hale gelir. Dayanamaz ve parlar, gözyaşlarının üzerine dökülür kelimeler. Drama ihtiyaç yoktur.
"Bazı şeyleri aşmak lazım. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendin olmaktır."
Bir gün aileme uzun uzadıya anlatmıştım durumumu. Kaybettiğim arkadaşlarımı, bozuk psikolojimi, uykusuzluğumu, nefretimi, başarısızlığımı... Her şeyi ve sonunda dayanamayıp eklemiştim; "Ben telefonda konuştuğunuz, ayda yılda bir gördüğünüz adam değilim. Sadece size karşı böyle davranıyorum; benim yüzümden acı çekmeyin diye." Kalın puntolarla yazılmış olan cevap, babamdan gelmişti. Kimi zaman dalga geçtiğim, kimi zaman yücelttiğim babamın ağzından çıkmıştı. Şok olmuştum telefonda... Kazındı kafaya...
15 Ocak 2013 Salı
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 23
"Oğlum neden böyle canavar kızlarla birlikte oluyorsun?"
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
24 Aralık 2012 Pazartesi
Yeni nesle öğütler
Konsantrasyon günümüzün en büyük problemi.
Gelecek kaygısıyla birlikte en büyük problemi diyelim.
Eğer ki herhangi bir mühendislik bölümünde öğrenciyseniz, birazdan duyacaklarınız ruh sağlığınıza zararlı olabilir. Öncelikle, mezun olduğunuz bölümden; hiç bir sik bilmeden mezun olacaksınız ve buna rağmen, en az 2000 lira maaşla işe başlayacağınızı sanacaksınız. Özgeçmişinizde yazan "Stajlar" kısmının işvereninizin gözünü boyayacağını düşüneceksiniz ancak hayır. Bunu iyi dinleyin. "Kimse sizi sikine takmıyor!"
Yüksek lisansa koşacaksınız ve bunun için birincil olarak seçtiğiniz ülke Amerika Birleşik Devletleri. Amerika'nın "ucuz yollu" devlet üniversiteleri sizi bok diye sıçmaz, bunu bilin. Zira iş tecrübesine sahip olmadan "İşletme Masterı" yapamıyorsunuz oralarda. Minimum iş tecrübesi olarak da iki seneye ihtiyacınız var. Kısacası, kafasını alırsınız. Ha eğer paranız varsa, sadece Amerika'da değil, dünyanın her yerinde yüksek lisans yapabilirsiniz.
Gelgelelim, hiç birinizi sağlam bir gelecek beklemiyor; burada anlaşalım.
Evlilik düşünen olabilir aranızdan. Veya uzun süreli ilişki vs... Siz o ilişkiyi askerdeyken yaşayın bir de. Sevgiliniz muhtemelen gidişinizin ikinci haftasında Beyoğlu'nun sikik bir barında sikik bir adamla tanışacak, onunla yatacak; ardından o adamın yüzüne bakmayacak(evet o adam bendim çoğu zaman) ve çarşı izinlerinizde sizinle buluşacak. Size çok yakın davranacak ve kendinizi harika hissedeceksiniz ancak bu hayatınız boyunca inanmak isteyeceğiniz "en büyük yalan." Dolayısıyla önce mezuniyet, ardından askerlik, sonunda evlilik şeklindeki planlarınızı da bir köşeye fırlatıp atın.
Neden bu kadar karamsar olduğumu soracak kadar beni tanımayan varsa, bu blogu terk-i diyar eylemenin de bir yolu vardır elbet. Öte yandan, bu soruyu soran kardeşlerimiz çok değil, en fazla beş sene sonra bana hak vereceklerdir.
O düşlediğiniz, televizyonlarda gördüğünüz, takım elbiseler ve "Off trafikten çok sıkıldım!"tweetleri attığınız hayat otuz beşinizden önce size vurmayacak! Anlayın artık... Ne Asmalımescit'te dilediğiniz gibi yiyip içebileceksiniz, ne de film festivallerine toplu bilet alabilecek paranız olacak. Ne olacağını söyleyeyim mi size? Hep bir yerlerden kısmak zorunda kalacaksınız. Kimi zaman teknolojik zevklerinizden, kimi zaman giyim kuşamınızdan, kimi zaman da ailenizden para isteyeceğiniz için gururunuzdan.
Çünkü hayat budur, gerçeklik budur.
Gelgelelim; kendimle ilgili bir iki dipnot geçmeliyim sanırım. Şimdiye kadar aradığı zaman açmadığım çok insan oldu hayatımda kadın ya da erkek. İşte ben yukarıdaki cümleleri kurmaya çalıştığım için, yukarıda yazdıklarımı günler boyunca düşündüğüm için bazen kimseyle konuşmak istemiyorum. Çünkü benim "akıntıya" kendimi kaptırabilecek lüksüm yok, bir an önce bitirmem lazım ve gerekirse binler hanesinde "2" rakamını görmeyen bir işte çalışmaya başlamam lazım. Torpil gibi bir etmeni araya sokmadan mümkünse... Bu yüzden de bazen tepem atıyor, açmıyorum telefonlarınızı. Eğer ki bu sebeple şimdiye kadar bana fitil olduysanız, ya da ifrit olduysanız; bu yazıyı okuyorsunuzdur ve bana hak veriyorsunuzdur. Ancak aynı sebepten benden nefret ediyorsanız ve bunu okumuyorsanız; size herhangi bir şekilde özür borçlu değilim. İyi geceler.
Gelecek kaygısıyla birlikte en büyük problemi diyelim.
Eğer ki herhangi bir mühendislik bölümünde öğrenciyseniz, birazdan duyacaklarınız ruh sağlığınıza zararlı olabilir. Öncelikle, mezun olduğunuz bölümden; hiç bir sik bilmeden mezun olacaksınız ve buna rağmen, en az 2000 lira maaşla işe başlayacağınızı sanacaksınız. Özgeçmişinizde yazan "Stajlar" kısmının işvereninizin gözünü boyayacağını düşüneceksiniz ancak hayır. Bunu iyi dinleyin. "Kimse sizi sikine takmıyor!"
Yüksek lisansa koşacaksınız ve bunun için birincil olarak seçtiğiniz ülke Amerika Birleşik Devletleri. Amerika'nın "ucuz yollu" devlet üniversiteleri sizi bok diye sıçmaz, bunu bilin. Zira iş tecrübesine sahip olmadan "İşletme Masterı" yapamıyorsunuz oralarda. Minimum iş tecrübesi olarak da iki seneye ihtiyacınız var. Kısacası, kafasını alırsınız. Ha eğer paranız varsa, sadece Amerika'da değil, dünyanın her yerinde yüksek lisans yapabilirsiniz.
Gelgelelim, hiç birinizi sağlam bir gelecek beklemiyor; burada anlaşalım.
Evlilik düşünen olabilir aranızdan. Veya uzun süreli ilişki vs... Siz o ilişkiyi askerdeyken yaşayın bir de. Sevgiliniz muhtemelen gidişinizin ikinci haftasında Beyoğlu'nun sikik bir barında sikik bir adamla tanışacak, onunla yatacak; ardından o adamın yüzüne bakmayacak(evet o adam bendim çoğu zaman) ve çarşı izinlerinizde sizinle buluşacak. Size çok yakın davranacak ve kendinizi harika hissedeceksiniz ancak bu hayatınız boyunca inanmak isteyeceğiniz "en büyük yalan." Dolayısıyla önce mezuniyet, ardından askerlik, sonunda evlilik şeklindeki planlarınızı da bir köşeye fırlatıp atın.
Neden bu kadar karamsar olduğumu soracak kadar beni tanımayan varsa, bu blogu terk-i diyar eylemenin de bir yolu vardır elbet. Öte yandan, bu soruyu soran kardeşlerimiz çok değil, en fazla beş sene sonra bana hak vereceklerdir.
O düşlediğiniz, televizyonlarda gördüğünüz, takım elbiseler ve "Off trafikten çok sıkıldım!"tweetleri attığınız hayat otuz beşinizden önce size vurmayacak! Anlayın artık... Ne Asmalımescit'te dilediğiniz gibi yiyip içebileceksiniz, ne de film festivallerine toplu bilet alabilecek paranız olacak. Ne olacağını söyleyeyim mi size? Hep bir yerlerden kısmak zorunda kalacaksınız. Kimi zaman teknolojik zevklerinizden, kimi zaman giyim kuşamınızdan, kimi zaman da ailenizden para isteyeceğiniz için gururunuzdan.
Çünkü hayat budur, gerçeklik budur.
Gelgelelim; kendimle ilgili bir iki dipnot geçmeliyim sanırım. Şimdiye kadar aradığı zaman açmadığım çok insan oldu hayatımda kadın ya da erkek. İşte ben yukarıdaki cümleleri kurmaya çalıştığım için, yukarıda yazdıklarımı günler boyunca düşündüğüm için bazen kimseyle konuşmak istemiyorum. Çünkü benim "akıntıya" kendimi kaptırabilecek lüksüm yok, bir an önce bitirmem lazım ve gerekirse binler hanesinde "2" rakamını görmeyen bir işte çalışmaya başlamam lazım. Torpil gibi bir etmeni araya sokmadan mümkünse... Bu yüzden de bazen tepem atıyor, açmıyorum telefonlarınızı. Eğer ki bu sebeple şimdiye kadar bana fitil olduysanız, ya da ifrit olduysanız; bu yazıyı okuyorsunuzdur ve bana hak veriyorsunuzdur. Ancak aynı sebepten benden nefret ediyorsanız ve bunu okumuyorsanız; size herhangi bir şekilde özür borçlu değilim. İyi geceler.
18 Aralık 2012 Salı
Geçip giden ergenlik almanağı 2005
Duymaya alışık olduğum bir cümle, söyleyen içinse başarılı tespit:
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)