8 seneden fazla geçmiş üzerinden.
İstanbul'a attığım ilk adım olduğu için, benim nazarımda bambaşka bir değeri vardı bu konserin. Düşünsene, hayatını etkileyecek sınav geride kalmış ve "Siz değil, ben kazandım." diyebilecek bir konuma gelmişsin. Az çok eminsin, ortalamanın üzerinde bir okulda veya bölümde soluğu alacağından. Dünya, senin için güzel. Dünya, senin keyfin etrafına kurulu, sadece bir yaz için bile olsa.
Yedikule Zindanları'nda gerçekleşmişti bu konser. O dönem birlikte çaldığımız bir grup vardı Mersin'den. Grup da değil, arkadaş ortamı. 4 kişiydik biz. Ben, Yusuf, Murat, Ferhat. Grubun adını verirsem, bu yazıyı okuyan herkesin yaptığı gibi grubun adını Youtube'a yazacak ve rezil video'larımızdan biriyle karşılaşacaksınız. Evet, müzik bu değildi, ancak konser buydu. Ben, Yusuf, Murat, tuttuk İstanbul'un yolunu. Kalacağımız, gideceğimiz yerler ayrıydı ama "Konserde buluşuruz."
16 yaşında, geleceğinden az çok emin bir şekilde İstanbul'a inen bir karakterdim. Sırtımda bir haftalık çamaşırlarımı ve kot, t-shirt'lerimi barındıran bir çanta ve başka hiçbir şeyim yok. Ablam ağırladı beni tabii ki... Beşiktaş'ta bir ev, güzel bir konser ve ardından o zamanki hayalim olan İstanbul'u soluyabileceğim tam bir hafta.
Adını hatırlamadığım İstanbullu bir iki kadınla flörtleşiyordum. Bir tanesiyle, Galatasaray Lisesi'ni hemen geçince solda olan, o zamanlar ismi South Park olan barda buluşmuştum. Adresi belki de yanlış hatırlıyorum, emin değilim. Ben bir iki bira içtim, o bir iki çay kahve, dağıldık.
Akabinde, ertesi günü ikinci kadınla buluşmuştum. Karınca, isimli saçma sapan bir nargile kafedeydik. Punk ve emo kadınların, 25 yaşındaki çok metalci abilerle takıldığı bir mekandı. Oradan kalkıp, Büyükparmakkapı Sokak'ta başka bir nargileciye gitmiştik, daha sonra oraya alkol de geldi ama adını hatırlamıyorum, cidden. Çoktan kapanmıştır zaten, bu bahsettiğim yerler, muhtemelen.
Nihayetinde dayanamayıp içmeye karar vermişlerdi ve Katharsis'in kapısında bitmiştik. Katharsis Eyüp yaş, kimlik falan sormaz, demişlerdi, Eyüp sordu. Ona rağmen "Çaktırmadan için." dedi, içtik. Bir anda şimşekler patlamaya başladı. Gündüzün beşi bile değildi saat ancak ben sarhoş olmaya başlamıştım. Kızlarsa kendi aralarında öpüşmeye... French kiss, belki daha da fazlası. Lezbiyen ya da bi seksüel değillerdi ancak onların öpüşmesini izlemekten büyük keyif almıştım.
Benim, gülücüğe odaklanmalı ve asla skorla sonlanmayan fantezilerimi bir kenara bırakırsak, hala saklarım bu bileti. Konserin kendisi değil, belli ki, içinde bulunduğum dönem çok şey ifade etmiş bana zamanında.
Ha konserde ne mi oldu?
Bir kadını konser boyu kestim. O bana bakmamıştı sanırım ama çok güzeldi. Çilekeş'in gitaristinin sevgilisi olduğunu bilmiyordum.
Ha bir de kafası kıyak bir hatun götümü avuçlamıştı. Tacize uğramaktan keyif almıştım, hatun güzel olmasa da. Ehe.
mersin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mersin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Kasım 2014 Cumartesi
14 Şubat 2014 Cuma
The Sopranos Üzerine...
Uzun zamandır merak ettiğim bir konu var.
Şimdiye kadar hep, 90'larda bu yaşımda, yaşamak istediğimi söylemiştim. Söyledim, lafta kaldı, eh; zaman makinası da yok, anca filmlerden, müzikten ve televizyonda hafızamda kalanlardan dolayı hatırlayabilmiştim o dönemi. Şimdiyse her şeye bir tık ile ulaşabiliyoruz. Hatta ve hatta, bu "bir tık meselesi" benim gibi "sosyal medya uzmanları" kattı sektöre, yeni bir iş kolu açıldı.
Dönelim merak ettiğim konuya... Ben bu kadar zamandır 90'lardan bahsettiğim halde, Oz'un ardından neden Sopranos'u patlatmamışım ki? İzlenebilecek yegane dizi benim için bu aralar. Düzenli takip ettiklerimi bile ekip, bir bölüm Sopranos açıyorum. Atmosfer ve müziğin tandansı, İtalyan kültürüyle harmanlanınca benim de karşıma ekran başında kilitleneceğim bir yapıt çıkıyor. James Gandolfini'yi gördükçe, içim bir fena oluyor, orası ayrı ama; şimdinin dizileriyle karşılaştırıldığında bütçe yönünden zayıf değil; çok zayıf, not bakımındansa iyi değil; pek iyi bir yapımmış bu.
Ailenizle izlediğiniz diziler vardı bir zamanlar. Herkes ekran başına kilitlenir, yayın saatinin gelmesini beklerdi. O sırada çaylar, çorbalar, çekirdekler; bir nevi "üç ç". Neredeyse 10 senedir geçerli değil benim için bu, ancak hakikaten yudumlanacağım bir iki şeyi alıp, ekran karşısına geçmek ve izlemek, beni ne kadar tatmin ediyor asla bilemezsiniz.
Bugün 12'ye yaklaşıyordu saat, eve geldiğimde. Yorgunluk, can sıkıntısı, uykusuzluk dinlemeden, açıverdim bir bölüm. Evet, The Sopranos ve rahmetli James Gandolfini; benim konuğum olmuştu artık, 3. sezonunda.
Ne diyelim, her şeyin iyisini HBO bilir.
Şimdiye kadar hep, 90'larda bu yaşımda, yaşamak istediğimi söylemiştim. Söyledim, lafta kaldı, eh; zaman makinası da yok, anca filmlerden, müzikten ve televizyonda hafızamda kalanlardan dolayı hatırlayabilmiştim o dönemi. Şimdiyse her şeye bir tık ile ulaşabiliyoruz. Hatta ve hatta, bu "bir tık meselesi" benim gibi "sosyal medya uzmanları" kattı sektöre, yeni bir iş kolu açıldı.
Dönelim merak ettiğim konuya... Ben bu kadar zamandır 90'lardan bahsettiğim halde, Oz'un ardından neden Sopranos'u patlatmamışım ki? İzlenebilecek yegane dizi benim için bu aralar. Düzenli takip ettiklerimi bile ekip, bir bölüm Sopranos açıyorum. Atmosfer ve müziğin tandansı, İtalyan kültürüyle harmanlanınca benim de karşıma ekran başında kilitleneceğim bir yapıt çıkıyor. James Gandolfini'yi gördükçe, içim bir fena oluyor, orası ayrı ama; şimdinin dizileriyle karşılaştırıldığında bütçe yönünden zayıf değil; çok zayıf, not bakımındansa iyi değil; pek iyi bir yapımmış bu.
Ailenizle izlediğiniz diziler vardı bir zamanlar. Herkes ekran başına kilitlenir, yayın saatinin gelmesini beklerdi. O sırada çaylar, çorbalar, çekirdekler; bir nevi "üç ç". Neredeyse 10 senedir geçerli değil benim için bu, ancak hakikaten yudumlanacağım bir iki şeyi alıp, ekran karşısına geçmek ve izlemek, beni ne kadar tatmin ediyor asla bilemezsiniz.
Bugün 12'ye yaklaşıyordu saat, eve geldiğimde. Yorgunluk, can sıkıntısı, uykusuzluk dinlemeden, açıverdim bir bölüm. Evet, The Sopranos ve rahmetli James Gandolfini; benim konuğum olmuştu artık, 3. sezonunda.
Ne diyelim, her şeyin iyisini HBO bilir.
26 Ocak 2014 Pazar
"En yakın arkadaşa açık mektup"
lan sen var ya,
sen hayatımda en yakınım olan tek piçtin. "halley ister misin" diye sorar, evet yanıtını verdiğimde "git al o zaman." derdin. beni siktir et, okulu bile satıp basar giderdin cuma günleri, iddaa kuponu doldurmaya, ardından "piçlere bak, 2 çay içtiler 5 saat oturdular" denilen bir çay bahçesine.
sonra dağıldık, üniversite sınavı (şimdi bebeler anlamaz, bizim için mevzu öss idi, fakat onlar için isim beş yüz kez değişti.)
sıkıntıların olduğu belliydi, kırıkkale'de tıp okumaya başladığın gün msn üzerinden kamera aracılığıyla konuşmuştuk, bi internet kafedeydin. dikiş tutturamayıp, yurdumuza döndün. yatay geçiş, cart curt ayarladın bi şekilde ve soluğu mersin'de aldın. ben o sıralar yoktum, sallamıyordum, hatta sallamayan bir ergendim.
sonra bir haber geldi 1.5 sene önce, sen gitmiştin.
bir bitmemiş şantiyedeydin, mersin'de. tanıştığımız şehirde. gittin bi sikik mezitli tepesine. buldun bir bitmemiş şantiye ve bıraktın kendini aşağıya.
kenan, sen benim lisedeki tek arkadaşımdın.
ulan ben senin olmayan doktorluğunun amına koyayım, daha konuşacaktık be kenan. daha çok şey konuşacaktık. o senin yanık olduğun, hesapta kanser merve'nin memesinden, merve'nin kankası dilara'nın beni nasıl siktir ettiğine, lombak dergisinin neden hala çıkmadığına kadar çok şey konuşacaktık. sen osman olacaktın, ben herhangi bir karakter...
zamansız gittin piç. seni suçlamıyorum, kendimi suçluyorum. omzuma bir yük daha ekledin lan. çünkü ben kadınlar, içki ve uyuşturucunun dibini yaşamaya çalışırken sen orada yaşam mücadelesi veriyordun. seni hiç siklemedim, suçlu benim kenan.
bunu asla reddetmedim.
eğer ki ölümden sonra bi hayat varsa ve sen bunları okuyabiliyorsan, tebessüm etmeni tek bir şekilde sağlayabilirim piç kurusu: dilara'ya gömçürdüm. iyi bak lan kendine.
sen hayatımda en yakınım olan tek piçtin. "halley ister misin" diye sorar, evet yanıtını verdiğimde "git al o zaman." derdin. beni siktir et, okulu bile satıp basar giderdin cuma günleri, iddaa kuponu doldurmaya, ardından "piçlere bak, 2 çay içtiler 5 saat oturdular" denilen bir çay bahçesine.
sonra dağıldık, üniversite sınavı (şimdi bebeler anlamaz, bizim için mevzu öss idi, fakat onlar için isim beş yüz kez değişti.)
sıkıntıların olduğu belliydi, kırıkkale'de tıp okumaya başladığın gün msn üzerinden kamera aracılığıyla konuşmuştuk, bi internet kafedeydin. dikiş tutturamayıp, yurdumuza döndün. yatay geçiş, cart curt ayarladın bi şekilde ve soluğu mersin'de aldın. ben o sıralar yoktum, sallamıyordum, hatta sallamayan bir ergendim.
sonra bir haber geldi 1.5 sene önce, sen gitmiştin.
bir bitmemiş şantiyedeydin, mersin'de. tanıştığımız şehirde. gittin bi sikik mezitli tepesine. buldun bir bitmemiş şantiye ve bıraktın kendini aşağıya.
kenan, sen benim lisedeki tek arkadaşımdın.
ulan ben senin olmayan doktorluğunun amına koyayım, daha konuşacaktık be kenan. daha çok şey konuşacaktık. o senin yanık olduğun, hesapta kanser merve'nin memesinden, merve'nin kankası dilara'nın beni nasıl siktir ettiğine, lombak dergisinin neden hala çıkmadığına kadar çok şey konuşacaktık. sen osman olacaktın, ben herhangi bir karakter...
zamansız gittin piç. seni suçlamıyorum, kendimi suçluyorum. omzuma bir yük daha ekledin lan. çünkü ben kadınlar, içki ve uyuşturucunun dibini yaşamaya çalışırken sen orada yaşam mücadelesi veriyordun. seni hiç siklemedim, suçlu benim kenan.
bunu asla reddetmedim.
eğer ki ölümden sonra bi hayat varsa ve sen bunları okuyabiliyorsan, tebessüm etmeni tek bir şekilde sağlayabilirim piç kurusu: dilara'ya gömçürdüm. iyi bak lan kendine.
15 Ekim 2013 Salı
Vazgeçemediğim tek "mekan"
Dünyaya gözlerimi açtığımda buradaydım. Ailemin evi yandığında, buradaydım. (Babam, kundaktan beni kurtarandı derler) Yanan evimizin ardından babaannemin evinde geçirdiğim iki senelik sürgünde de buradaydım.
Uzatmak istesem, uzatırım da; gerek yok.
Yine gidiyorum ben, çünkü sekiz senedir burada değilim. Ailemin yaşadığı; her sene en az bir kez Türk bayrağı yakılan; mekanları haftaiçi blues, haftasonu Türkçe pop çalan; denizine dünya alemi hayran bırakan; beni büyüten kadını, lisedeki tek arkadaşımı gömdüğüm yeri bırakıp gidiyorum ki bu sefer, eminim.
Uzun zaman görüşmeyeceğiz.
İyi bak lan kendine Mersin. Nice herifler, nice kadınlar unuttu seni; ben unutmayacağım.
Uzatmak istesem, uzatırım da; gerek yok.
Yine gidiyorum ben, çünkü sekiz senedir burada değilim. Ailemin yaşadığı; her sene en az bir kez Türk bayrağı yakılan; mekanları haftaiçi blues, haftasonu Türkçe pop çalan; denizine dünya alemi hayran bırakan; beni büyüten kadını, lisedeki tek arkadaşımı gömdüğüm yeri bırakıp gidiyorum ki bu sefer, eminim.
Uzun zaman görüşmeyeceğiz.
İyi bak lan kendine Mersin. Nice herifler, nice kadınlar unuttu seni; ben unutmayacağım.
13 Haziran 2013 Perşembe
Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun?
Artık yayınlanmayan Puhuu Dergi bana bir şans vermişti. Orada yazdığım ilk yazıdır...
Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Ne Olursun...
2004 ya da 2005. “Tutulamayanlar”danım, erken kaybedenler cinsi. Ergen isyanım bir yana, yaptığım mastürbasyonun haddi hesabı yok. Zaten lise döneminde sanırım iki kız arkadaşım oldu toplam. Onların da en fazla elini “tutabilmişim”dir. Hoş, ikisini de güzel tavlamıştım şimdi.
Neyse, geçmişe saygısızlık edip, nasıl tanıştığımı falan anlatmayacağım. Dediğim gibi, tema olarak “ergen isyanı” zamanları. Suratım küllüm sivilce, müzik grubu kurmaya çalışıyorum; ama ne gitar çalmayı biliyorum ne de şarkı söylemeyi. Sorsan, hepsini harika yaptığımı düşünürüm. Bana progresif bir death metal şarkısı ver, biraz çalışsam çalarım yani o derece.
Basketbol oynuyorum, lisanslıyım. Maçlara ilk beş başlayamıyorum genellikle. Zaten sırf boyum uzun diye(lise 2den beri boy atmadım) oynatılıyorum sanırım. Top tut desen tutamaz, heyecanlanırım.
Bu ayrıntıları neden mi veriyorum? Tutulamayan olmamın sebebini sizinle paylaşmak istiyorum çünkü.
Ha bir de tabii, babamın; okuduğum lisede öğretmen olması durumu var ki o küllüm evlere şenlik. Lisede yapılabilecek hiç bir serseriliğe elimi süremiyorum, kavga edemem, ders kıramam, okuldan kaçamam. Bok gibi bir lise hayatım oldu anlayacağınız ve o “Lise dönemleri hep hatırlanır, özlenir.” durumunu yaşamadım. Eziğin tekiydim, şu andan farksız olarak.
Bir biyoloji hocamız vardı, ismini hatırlayamıyorum ancak kadıncağız; Sakıncalı Düşünceler filmindeki “Michelle Pfeiffer” karakterine kendini kaptırmıştı. İdealist, aynı zamanda sert durmaya çalışan bir kadındı. Aramızda Emilio da yoktu halbuki, veya hamile kız da... Neden bu denli katıydı bilmez, genelde sorunun temeline inmek yerine farklı farklı iddialar ortaya atar, güler geçerdik. Çok net hatırlıyorum, yaptığı yazılılar on, bazen yirmi soruluk olurdu. “Tansiyonu yükselen birine ne verilir?” diye bir soru vardı. “Tansiyon ilacı” yazmıştım. Sınıfta bu cevabı yüksek sesle okuyup beni azarlamış, arkadaşlarımın taşşak konusu olmama izin vermişti. Gerçi ben de “Dalgacı Mahmut”tum, ben de gülmüştüm.
Mevzu bahis Pfeiffer, bir Perşembe günü; bizi “laboratuar”a indireceğini söylemişti. Eğer Robert’te, Kabataş’ta veya herhangi bir yabancı menşeili özel lisede okumuyorsanız; lise biyoloji laboratuarı Türkiye’nin her yerinde aynıdır. İçinde cenin bulunan bir kavanoz, bir plastik insan iskeleti ve sıra sıra dizilmiş saçma sapan kitaplar. Ama sorsan, laboratuara gidiyorduk. Kurbağa bile kesmezdik laboratuarda, ne öğrenmeye; ne yapmaya gidiyorduk merak ediyordum. “İleride bunlar ne işimize yarayacak?” sorusundan daha büyük merak uyandırıyordu çünkü bu gerçeklik bende. Aramızda, ileride tıp okumak isteyen; hatta “Boğaziçi Tıp’ta okuyacağım.” diyen adamlar bile vardı ancak onlar sorgulamaz, aval aval hocanın ağzının içine bakar ve not tutarlardı.
Hocayı takip ettikçe, aslında laboratuara değil; genellikle özel üniversite –pardon, vakıf üniversitesi- tanıtımlarının yapıldığı o boktan konferans odasına gittiğimizi anlamıştım. Bu oda, aslında sandalyelerin hemen yanlarında aparat şeklinde minik masalara sahip olduğu, basık, nemli, bir adet tepegöz ve bir adet projeksiyon cihazından oluşan; “konferans” odasıydı. İsmini duyan, okul yönetim kurulu toplantılarının burada yapıldığını düşünürdü ancak bu oda kullanılmadığı zamanlarda hademelerin eşyalarını bıraktıkları ve sigara içtikleri bir yerden ibaretti. Yaklaşık elli, atmış yanlamalı sandalye sığabiliyordu buraya. Bir de hoca kürsüsü işte... Cephesi, batı ve biz lanet olası bir sıcak ilkbahar gününün dördünde oradaydık.
Sıcak, terliyoruz, projeksiyon cihazı ve toplu alınan her masaüstü bilgisayarın yanında verilen ikili gri hoparlörler; eski bir dizüstü bilgisayara bağlı. Ekranda, DNA ile alakalı bir film dönüyor, genetik vs. En arka sıralarda oturmuş, izler gibi yapıyorum. Terliyordum, uyumaya çalışıyordum; olmuyordu. Çekilmiş olan perdeye baktım. Aslında camlar açıktı ve sadece perdeler çekilmişti. Kaçmak için yeterli ortam elimde olabilirdi. Şaş Vedat da benimle aynı şeyleri düşünüyordu ki perdenin etrafında geziniyordu. Son dersti, yoklama alınmıştı ve kaçabilsek kimsenin umrunda olmayacaktı belki de... Seçtiğim pencere, hocanın kürsüsünden görünmüyordu kocaman kolon sebebiyle. Usulca yaklaştım, Vedat da yaklaştı perdeye. Atlamasını fısıldadım. Bir buçuk, en fazla iki metreydi yükseklik. Atladı, ancak yanlış atladı. Ayağını burkup sövmüştü... Ardından ben de atladım ve tabanları yağladık.
Eve gittiğimdeyse o acı haber, arkadaşımdan gelmişti. Hoca, bizim dersten kaçtığımızı anlamıştı. Babam neden yanımda değildi o gün ve neden eve yalnız başıma dönmüştüm, hatırlamıyorum. Babamı beklemeye başladım heyecanla. Çıldırmak üzereydim. Geldiğinde beni dövmeyecekti, ancak öyle laflar edecek, öyle bağıracaktı ki itin götüne girip girip çıkacaktım.
Geldi, akşam sekiz sularında, elinde bizim sitenin bahçesinden topladığı bir tomar çiçek ve bahçe makasıyla. Suratıma baktı ve çok kısa bir cümle söyledi: “Yarın al bunları da yanına ve hocandan özür dile.”
Bakışları zaten bitirmişti beni.
“Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam, görürsen bir gün şaşırma...” şarkısı dilimde, arkadaşlarımın dalga geçen bakışları arasında öğretmenler odasına gittim. Hoca, ben, babam ve Şaş Vedat; müdür yardımcısının odasına doğru yürüyorduk. Ellerimde çiçeklerle ben, İlhan Şeşen’den farksızdım çünkü zaten hoca ve babam beni ortalarda bırakmıştı, şimdiyse kapısına gittiğimiz bir müdür yardımcısı vardı. Babam aradan çekildi, “Eti senin, kemiği de senin hoca!” dedi sırıtarak ve yine sert bir bakış attı bana. Terliyordum...
Girdik müdür yardımcısının odasına. Hoca, tam bir Pfeiffer örneği göstererek savunmasını yaptı. “Ya başınıza bir şey gelseydi? Ben sizden sorumluyum çocuklar, bunu anlayın. Sıkıcı da olsa bunları size öğretmek istiyorum sadece. Ama bu seferlik affediyorum.” Müdür yardımcısıysa yüzüme bakıp bıyıkaltından gülüyordu. Ellerimdeki çiçekleri hocaya bıraktıktan sonra, sınıfıma gittim. Ders zili çoktan çalmıştı.
Sınıfa girdim ve karakterini en çok sevdiğim hocalardan biri; dersi anlatıyordu. Murat Hoca, fizikçi... Geçtim yerime, ders anlatmayı kesmiş, sırıtıyordu. Herkes bana bakıyordu, hoca da dahil. “Mahmut, buranın yerden yüksekliği kaç metredir?” “Bilmem hocam.” “Oğlum atlayıp matlama da, bu sefer hiç birimiz kurtulamayız.”
Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Ne Olursun...
2004 ya da 2005. “Tutulamayanlar”danım, erken kaybedenler cinsi. Ergen isyanım bir yana, yaptığım mastürbasyonun haddi hesabı yok. Zaten lise döneminde sanırım iki kız arkadaşım oldu toplam. Onların da en fazla elini “tutabilmişim”dir. Hoş, ikisini de güzel tavlamıştım şimdi.
Neyse, geçmişe saygısızlık edip, nasıl tanıştığımı falan anlatmayacağım. Dediğim gibi, tema olarak “ergen isyanı” zamanları. Suratım küllüm sivilce, müzik grubu kurmaya çalışıyorum; ama ne gitar çalmayı biliyorum ne de şarkı söylemeyi. Sorsan, hepsini harika yaptığımı düşünürüm. Bana progresif bir death metal şarkısı ver, biraz çalışsam çalarım yani o derece.
Basketbol oynuyorum, lisanslıyım. Maçlara ilk beş başlayamıyorum genellikle. Zaten sırf boyum uzun diye(lise 2den beri boy atmadım) oynatılıyorum sanırım. Top tut desen tutamaz, heyecanlanırım.
Bu ayrıntıları neden mi veriyorum? Tutulamayan olmamın sebebini sizinle paylaşmak istiyorum çünkü.
Ha bir de tabii, babamın; okuduğum lisede öğretmen olması durumu var ki o küllüm evlere şenlik. Lisede yapılabilecek hiç bir serseriliğe elimi süremiyorum, kavga edemem, ders kıramam, okuldan kaçamam. Bok gibi bir lise hayatım oldu anlayacağınız ve o “Lise dönemleri hep hatırlanır, özlenir.” durumunu yaşamadım. Eziğin tekiydim, şu andan farksız olarak.
Bir biyoloji hocamız vardı, ismini hatırlayamıyorum ancak kadıncağız; Sakıncalı Düşünceler filmindeki “Michelle Pfeiffer” karakterine kendini kaptırmıştı. İdealist, aynı zamanda sert durmaya çalışan bir kadındı. Aramızda Emilio da yoktu halbuki, veya hamile kız da... Neden bu denli katıydı bilmez, genelde sorunun temeline inmek yerine farklı farklı iddialar ortaya atar, güler geçerdik. Çok net hatırlıyorum, yaptığı yazılılar on, bazen yirmi soruluk olurdu. “Tansiyonu yükselen birine ne verilir?” diye bir soru vardı. “Tansiyon ilacı” yazmıştım. Sınıfta bu cevabı yüksek sesle okuyup beni azarlamış, arkadaşlarımın taşşak konusu olmama izin vermişti. Gerçi ben de “Dalgacı Mahmut”tum, ben de gülmüştüm.
Mevzu bahis Pfeiffer, bir Perşembe günü; bizi “laboratuar”a indireceğini söylemişti. Eğer Robert’te, Kabataş’ta veya herhangi bir yabancı menşeili özel lisede okumuyorsanız; lise biyoloji laboratuarı Türkiye’nin her yerinde aynıdır. İçinde cenin bulunan bir kavanoz, bir plastik insan iskeleti ve sıra sıra dizilmiş saçma sapan kitaplar. Ama sorsan, laboratuara gidiyorduk. Kurbağa bile kesmezdik laboratuarda, ne öğrenmeye; ne yapmaya gidiyorduk merak ediyordum. “İleride bunlar ne işimize yarayacak?” sorusundan daha büyük merak uyandırıyordu çünkü bu gerçeklik bende. Aramızda, ileride tıp okumak isteyen; hatta “Boğaziçi Tıp’ta okuyacağım.” diyen adamlar bile vardı ancak onlar sorgulamaz, aval aval hocanın ağzının içine bakar ve not tutarlardı.
Hocayı takip ettikçe, aslında laboratuara değil; genellikle özel üniversite –pardon, vakıf üniversitesi- tanıtımlarının yapıldığı o boktan konferans odasına gittiğimizi anlamıştım. Bu oda, aslında sandalyelerin hemen yanlarında aparat şeklinde minik masalara sahip olduğu, basık, nemli, bir adet tepegöz ve bir adet projeksiyon cihazından oluşan; “konferans” odasıydı. İsmini duyan, okul yönetim kurulu toplantılarının burada yapıldığını düşünürdü ancak bu oda kullanılmadığı zamanlarda hademelerin eşyalarını bıraktıkları ve sigara içtikleri bir yerden ibaretti. Yaklaşık elli, atmış yanlamalı sandalye sığabiliyordu buraya. Bir de hoca kürsüsü işte... Cephesi, batı ve biz lanet olası bir sıcak ilkbahar gününün dördünde oradaydık.
Sıcak, terliyoruz, projeksiyon cihazı ve toplu alınan her masaüstü bilgisayarın yanında verilen ikili gri hoparlörler; eski bir dizüstü bilgisayara bağlı. Ekranda, DNA ile alakalı bir film dönüyor, genetik vs. En arka sıralarda oturmuş, izler gibi yapıyorum. Terliyordum, uyumaya çalışıyordum; olmuyordu. Çekilmiş olan perdeye baktım. Aslında camlar açıktı ve sadece perdeler çekilmişti. Kaçmak için yeterli ortam elimde olabilirdi. Şaş Vedat da benimle aynı şeyleri düşünüyordu ki perdenin etrafında geziniyordu. Son dersti, yoklama alınmıştı ve kaçabilsek kimsenin umrunda olmayacaktı belki de... Seçtiğim pencere, hocanın kürsüsünden görünmüyordu kocaman kolon sebebiyle. Usulca yaklaştım, Vedat da yaklaştı perdeye. Atlamasını fısıldadım. Bir buçuk, en fazla iki metreydi yükseklik. Atladı, ancak yanlış atladı. Ayağını burkup sövmüştü... Ardından ben de atladım ve tabanları yağladık.
Eve gittiğimdeyse o acı haber, arkadaşımdan gelmişti. Hoca, bizim dersten kaçtığımızı anlamıştı. Babam neden yanımda değildi o gün ve neden eve yalnız başıma dönmüştüm, hatırlamıyorum. Babamı beklemeye başladım heyecanla. Çıldırmak üzereydim. Geldiğinde beni dövmeyecekti, ancak öyle laflar edecek, öyle bağıracaktı ki itin götüne girip girip çıkacaktım.
Geldi, akşam sekiz sularında, elinde bizim sitenin bahçesinden topladığı bir tomar çiçek ve bahçe makasıyla. Suratıma baktı ve çok kısa bir cümle söyledi: “Yarın al bunları da yanına ve hocandan özür dile.”
Bakışları zaten bitirmişti beni.
“Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam, görürsen bir gün şaşırma...” şarkısı dilimde, arkadaşlarımın dalga geçen bakışları arasında öğretmenler odasına gittim. Hoca, ben, babam ve Şaş Vedat; müdür yardımcısının odasına doğru yürüyorduk. Ellerimde çiçeklerle ben, İlhan Şeşen’den farksızdım çünkü zaten hoca ve babam beni ortalarda bırakmıştı, şimdiyse kapısına gittiğimiz bir müdür yardımcısı vardı. Babam aradan çekildi, “Eti senin, kemiği de senin hoca!” dedi sırıtarak ve yine sert bir bakış attı bana. Terliyordum...
Girdik müdür yardımcısının odasına. Hoca, tam bir Pfeiffer örneği göstererek savunmasını yaptı. “Ya başınıza bir şey gelseydi? Ben sizden sorumluyum çocuklar, bunu anlayın. Sıkıcı da olsa bunları size öğretmek istiyorum sadece. Ama bu seferlik affediyorum.” Müdür yardımcısıysa yüzüme bakıp bıyıkaltından gülüyordu. Ellerimdeki çiçekleri hocaya bıraktıktan sonra, sınıfıma gittim. Ders zili çoktan çalmıştı.
Sınıfa girdim ve karakterini en çok sevdiğim hocalardan biri; dersi anlatıyordu. Murat Hoca, fizikçi... Geçtim yerime, ders anlatmayı kesmiş, sırıtıyordu. Herkes bana bakıyordu, hoca da dahil. “Mahmut, buranın yerden yüksekliği kaç metredir?” “Bilmem hocam.” “Oğlum atlayıp matlama da, bu sefer hiç birimiz kurtulamayız.”
7 Mayıs 2013 Salı
Neden "Boş Mideye İki Duble Viski?"
Bu hikayeyi anlatma gereği duymamın sebebi, Twitter'daki kardeşim Can Erol'dur. (@canerrol) Blog adresimi sevdiğini söylemiş, ben de hikayeyi anlatma gereği duydum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
Öncelikle, bu adresin telifi bana ait değil. Hatta, telifi birine aitse de ağzına sıçayım onun. Bu adresi seçme sebebim, yıllar öncesine dayanır. 2006'da, üniversiteye girmeden önce; bol bol dergi okurdum. cnbc-E'nin dergisini bile alırdım, bütün L-Manyak, Lombak'lar ile beraber. İşte cnbc-E derginin, o zamanlar; müzik kısmı da olurdu, radyo Eksen sponsorluğunda. Helldorado'yu tanıtmak adına, "boş mideye iki duble viski" kıvamında bir grup, demişlerdi. O ara, aklıma kazındı bu tanım. Daha on altı yaşındaydım ve toplasan üç kez viski içmemiştim. Aama dedim ya, aklıma kazındı, hatta gaza getirdi.
Ablam o ara İrlanda'da bir konser vermiş, dönüşünde de babama bir şişe İrlanda viskisi getirmişti. Derginin ilgili kısmını okur okumaz, o şişeyi açtım. Kendi başıma. Anneannemden aldığım minik çay bardağını, shot bardağı niyetine kullanarak; iki değil, on iki duble içtim belki de... Kusup, ağzımı yüzümü sildikten sonra da pert olup yatağa girmiştim. Evde tektim ve saat akşamın altısı bile değildi...
Ertesi gün, babam kendine viski doldurup; üzerine de su katarken utana utana;
-Biraz da ben içeyim mi?
-Sus ulan eşşoğlueşşek! Yarısını içmişsin zaten!
-Bari üstüne su katma, direkt buz koy. Öyle içilmez.
-Hayır, ben böyle içerim.
Tabii seneler sonra öğreniyorum, o füme kokusunun daha derin alınabilmesi adına, viskinin üzerine bir iki parmak su katıldığını. Dedim ya, on altı yaşındaydım ve her boku bildiğimi sanıyordum.
7 Mart 2013 Perşembe
Cadde Çocuğu?
Şimdiye kadar kaç kez çıkmıştım acaba Bağdat Caddesi'ne? Biraz düşündüm ve bu rakamın onu geçmeyeceğini tahmin edebildim. Çünkü üniversitede ilk senemde bana palto almak için; halamla beraber çıkmıştık bir kez. Beymen miydi, Zara mıydı bir yerden almıştım paltomu cadde üzerinde. Hala markasına bakmadığım için, emin değilim. Zaten bu markaların hepsi birbirinin aynı değil mi? Beymen, Zara, Cotton, Damat, Tween bidibidi; bıdıbıdı...
Bir iki kez, hesapta manitasal bir faaliyet sebebiyle yollara düşmüştüm. Mersin'de tanıştığım, İstanbul'da yaşayan bir kadındı. Zaten halamdan çıkıp onun yanına gidiyordum ki yol yirmi dakika sürmüyordu bile.
İki üç kez de Caddebostan sahilde içtiğim biraları saysan; tabii yahu, onu geçmiyor rakam. Ne işim olabilirdi ki benim Bağdat Caddesi'nde? Barların erken kapandığı, insanların fiyatlardaki tuzluluk ya da planlı programlı olmaları sebebiyle içmeyi erken kestiği, kaostan arınmış, modern ve temiz bir yer zaten orası. Bense kör kütük sarhoş olmayı amaçlayan ve herhangi bir barda tek başına oturup sarhoş olmayı bekleyebilen bir adamım her gecenin sonunda.
Kahve iç, Starbuck's'ta saatlerce otur, alışverişe çık vs mevzular da bana gelecek şeyler değil, her ne kadar Starbuck's kartım olsa da. Gerçi onunla da filtre kahve alıp en fazla yarım saat oturuyor ve tabanları yağlıyorum.
Ama bu sefer, gerçekten bir amaç uğruna oraya gitmem gerekliydi. Bir üniversitede dişçilik son sınıf okuyan; çok yakın bir arkadaşım var. Ağzımın içinde de kanal tedavisi gerektiren bir çürük diş vardı. Kayıt ücreti dışında herhangi bir maddi gereksinim olmadan; beni fakültesinin muayenehanesinde tedavi edebileceğini söylemişti. Zaten yakın arkadaşımdı ve ona güveniyordum; olurdu bu iş.
Kanal tedavisi... Allah'ın belası tedavi sebebiyle en az beş kez oraya gitmek zorunda kalacağımı bilmiyordum bu işe "olur." dediğimde. E yakın arkadaşım, tedavi sırasında konuşamıyorum; gevezeyim ve bir şekilde aksiyon ya da goygoy var hayatımda illa ki. Ancak oturacağımız en yakın yer Starbuck's'tı. Hep Starbuck's'tı!
Ben ki; "Bir kahve içelim." diyerek dışarıda takılan bir adam değildim. En fazla Taksim'de asmaaltı bir çay ocağı vardır, Vosvos'a giderken. Orada çay tavla yaparım arkadaşlarımla.
Ama bu sebeple içmediğim moka; latte, denemediğim günün kahvesi, dokunmadığım Starbuck's kalmadı iki hafta içinde. Cadde piçi olmuştum. Kendimden tiksiniyordum. O strafor bardağı tekrar tekrar ağzıma götürmekten sıkılıyordum, ama bir şeyler de hep eksikti. Hep...
Alkol yoktu. Mataramı boşaltmıştım, kahvelerin içine masa altından viski dolduramıyordum. Muayenehanede ya da arkadaşımın yanında takılmam bitince; halama veya eve gidiyordum. Hoş, halamdan çıktığımda da eve gidiyordum ve eve varışımda; insanların ortasında saatlerce kalmış olmanın etkisiyle kendimi bitkin hissedip bilgisayar başında aval aval vakit geçiriyordum.
İkinci gidişimde, arkadaşımın arkadaşlarıyla da tanıştım. Hatta o kadar çok tanıştım ki, neredeyse bir düzine insanla muhabbet ediyordum o sabit Starbuck's'ta her oturuşumda. Pedo, implant, dental, deterjan meterjan... Hiç bir bok anlamıyordum, amsalak gibi suratlarına bakıyordum.
Aslında kötü çocuklar da değillerdi. Sonuçta, önlüğü giyince hepsi birbirinin aynısıydı. Bu yüzden de ne sınıf, ne burslu-paralı, ne de popçu-topçu, tiki-rocker gibi aptal ayrımları vardı. Mengene gibi içiçe geçmişlerdi ancak ben mengenenin sapıydım. İlgililerdi, tedavinin nasıl geçtiğini, neler yaptığımı falan soruyorlardı da ne anlatabilirdim ki, "İyi geçti, ağrımıyor yea artık."tan başka?
Harika ağırladılar beni ki hem arkadaşımla gurur duydum, hem de onun doğru arkadaş çevresinde olması sebebiyle mutlu oldum. Sizin o "kanka" muhabbetiniz vardır ya hani, erkek-kadın arasında geçen, aha işte benim çok "kankam" yoktur. Ancak lisede tanıştığım ve muhabbeti hiç koparmadığım bir Aslı vardır, o da hikayenin temeline oturan dişçidir. Çevremden ona dokunanı da ayrı yakarım, çünkü çevrem leş heriflerle doludur.
Son gidişimde dayanamadım ama, cidden. Aslı'ya da arkadaşlarına da "Benim evde rakı yapıyoruz, sofrayı da ben kuruyorum." şeklinde gaza gelip bir ilan yapacak, Amerikan gençlik filmlerinin zirvesine oynayacaktım ki, kafama dank etti. Milleti ağırlarım ağırlamasına da; benim evimde yemek masası yok ki lan?
Bu beyin fırtınamı Aslı ve arkadaşlarıyla paylaştığımda "ehehehe" diye güldüler. Yine sapıydım mengenenin ki mevzu bitmeden; hocalarından birinin o Starbuck's'ta oturmasına taktılar. Ben ne yapıyordum? Tedavi oluyordum. Peki tedaviden sonra ne yapıyordum? Yarım goygoy. O an hissettiklerim, fakültenin kantininde; sınav ya da ders çıkışı amaçsızca oturup "Muahhaahah" diye kahkaha atılen muhabbetlerde hissettiklerimle aynıydı. Sadece strafor bardağın içinde kahve, tepesinde kapağı vardı.
Kendi okulumdan çok Aslı'nın okuluna gittim, aylardan Şubat'ta başladı; Kadıköy Belediye Başkanı'nın minibüs caddesini biçmeye başladığı zamanlarda ortalandı; sanırım o biçim işlemi bitince de benim işim bitmiş olacak. Görüşüyoruz ediyoruz da ben de insanım be; uzağım.
Aslı'ya ya da -en güzelinden bir şeyler yapacağım ulan- dediğim arkadaşlarına değil, bu kadar çok cadde üzerinde bulunmaya; alkolsüz sosyalleşmeye, D&R'lara, kahve kahve kahve kahvelere uzağım.
Tombul şişe Efes içen adamın caddede işi neyse...
Bir iki kez, hesapta manitasal bir faaliyet sebebiyle yollara düşmüştüm. Mersin'de tanıştığım, İstanbul'da yaşayan bir kadındı. Zaten halamdan çıkıp onun yanına gidiyordum ki yol yirmi dakika sürmüyordu bile.
İki üç kez de Caddebostan sahilde içtiğim biraları saysan; tabii yahu, onu geçmiyor rakam. Ne işim olabilirdi ki benim Bağdat Caddesi'nde? Barların erken kapandığı, insanların fiyatlardaki tuzluluk ya da planlı programlı olmaları sebebiyle içmeyi erken kestiği, kaostan arınmış, modern ve temiz bir yer zaten orası. Bense kör kütük sarhoş olmayı amaçlayan ve herhangi bir barda tek başına oturup sarhoş olmayı bekleyebilen bir adamım her gecenin sonunda.
Kahve iç, Starbuck's'ta saatlerce otur, alışverişe çık vs mevzular da bana gelecek şeyler değil, her ne kadar Starbuck's kartım olsa da. Gerçi onunla da filtre kahve alıp en fazla yarım saat oturuyor ve tabanları yağlıyorum.
Ama bu sefer, gerçekten bir amaç uğruna oraya gitmem gerekliydi. Bir üniversitede dişçilik son sınıf okuyan; çok yakın bir arkadaşım var. Ağzımın içinde de kanal tedavisi gerektiren bir çürük diş vardı. Kayıt ücreti dışında herhangi bir maddi gereksinim olmadan; beni fakültesinin muayenehanesinde tedavi edebileceğini söylemişti. Zaten yakın arkadaşımdı ve ona güveniyordum; olurdu bu iş.
Kanal tedavisi... Allah'ın belası tedavi sebebiyle en az beş kez oraya gitmek zorunda kalacağımı bilmiyordum bu işe "olur." dediğimde. E yakın arkadaşım, tedavi sırasında konuşamıyorum; gevezeyim ve bir şekilde aksiyon ya da goygoy var hayatımda illa ki. Ancak oturacağımız en yakın yer Starbuck's'tı. Hep Starbuck's'tı!
Ben ki; "Bir kahve içelim." diyerek dışarıda takılan bir adam değildim. En fazla Taksim'de asmaaltı bir çay ocağı vardır, Vosvos'a giderken. Orada çay tavla yaparım arkadaşlarımla.
Ama bu sebeple içmediğim moka; latte, denemediğim günün kahvesi, dokunmadığım Starbuck's kalmadı iki hafta içinde. Cadde piçi olmuştum. Kendimden tiksiniyordum. O strafor bardağı tekrar tekrar ağzıma götürmekten sıkılıyordum, ama bir şeyler de hep eksikti. Hep...
Alkol yoktu. Mataramı boşaltmıştım, kahvelerin içine masa altından viski dolduramıyordum. Muayenehanede ya da arkadaşımın yanında takılmam bitince; halama veya eve gidiyordum. Hoş, halamdan çıktığımda da eve gidiyordum ve eve varışımda; insanların ortasında saatlerce kalmış olmanın etkisiyle kendimi bitkin hissedip bilgisayar başında aval aval vakit geçiriyordum.
İkinci gidişimde, arkadaşımın arkadaşlarıyla da tanıştım. Hatta o kadar çok tanıştım ki, neredeyse bir düzine insanla muhabbet ediyordum o sabit Starbuck's'ta her oturuşumda. Pedo, implant, dental, deterjan meterjan... Hiç bir bok anlamıyordum, amsalak gibi suratlarına bakıyordum.
Aslında kötü çocuklar da değillerdi. Sonuçta, önlüğü giyince hepsi birbirinin aynısıydı. Bu yüzden de ne sınıf, ne burslu-paralı, ne de popçu-topçu, tiki-rocker gibi aptal ayrımları vardı. Mengene gibi içiçe geçmişlerdi ancak ben mengenenin sapıydım. İlgililerdi, tedavinin nasıl geçtiğini, neler yaptığımı falan soruyorlardı da ne anlatabilirdim ki, "İyi geçti, ağrımıyor yea artık."tan başka?
Harika ağırladılar beni ki hem arkadaşımla gurur duydum, hem de onun doğru arkadaş çevresinde olması sebebiyle mutlu oldum. Sizin o "kanka" muhabbetiniz vardır ya hani, erkek-kadın arasında geçen, aha işte benim çok "kankam" yoktur. Ancak lisede tanıştığım ve muhabbeti hiç koparmadığım bir Aslı vardır, o da hikayenin temeline oturan dişçidir. Çevremden ona dokunanı da ayrı yakarım, çünkü çevrem leş heriflerle doludur.
Son gidişimde dayanamadım ama, cidden. Aslı'ya da arkadaşlarına da "Benim evde rakı yapıyoruz, sofrayı da ben kuruyorum." şeklinde gaza gelip bir ilan yapacak, Amerikan gençlik filmlerinin zirvesine oynayacaktım ki, kafama dank etti. Milleti ağırlarım ağırlamasına da; benim evimde yemek masası yok ki lan?
Bu beyin fırtınamı Aslı ve arkadaşlarıyla paylaştığımda "ehehehe" diye güldüler. Yine sapıydım mengenenin ki mevzu bitmeden; hocalarından birinin o Starbuck's'ta oturmasına taktılar. Ben ne yapıyordum? Tedavi oluyordum. Peki tedaviden sonra ne yapıyordum? Yarım goygoy. O an hissettiklerim, fakültenin kantininde; sınav ya da ders çıkışı amaçsızca oturup "Muahhaahah" diye kahkaha atılen muhabbetlerde hissettiklerimle aynıydı. Sadece strafor bardağın içinde kahve, tepesinde kapağı vardı.
Kendi okulumdan çok Aslı'nın okuluna gittim, aylardan Şubat'ta başladı; Kadıköy Belediye Başkanı'nın minibüs caddesini biçmeye başladığı zamanlarda ortalandı; sanırım o biçim işlemi bitince de benim işim bitmiş olacak. Görüşüyoruz ediyoruz da ben de insanım be; uzağım.
Aslı'ya ya da -en güzelinden bir şeyler yapacağım ulan- dediğim arkadaşlarına değil, bu kadar çok cadde üzerinde bulunmaya; alkolsüz sosyalleşmeye, D&R'lara, kahve kahve kahve kahvelere uzağım.
Tombul şişe Efes içen adamın caddede işi neyse...
9 Şubat 2013 Cumartesi
İnsan nefreti ve hayvan sevgisi
2012 ağustos sonu ya da eylül başı... Tarih tam olarak aklımda değil ancak turizmin yavaş yavaş tükendiği zamanlar... Güneydeydim ve güneye gidecektim. Mersin'den Antalya'ya...
Kuzenimin tatil planına dahil olmuştum sadece. Rezalet bir tatil geçirmiştik çünkü bulunduğumuz otelde kalanlar yaşlı osuruklardı sadece. Yabancı ve yaşlılar, herhangi bir Türk erkeğinin ilgisini çekmez. Sadece eğlenmeye ve diyalog kurmaya çalışan bir Türk erkeğiyse, İngilizce bilmediğini söyleyen yaşlı Almanlar karşısında, "Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık." diyebilir.
Ayrıntılar gereksiz... Bomboş ve bombok bir tatil bitmişti. Öğlen pılımı pırtımı toplayıp, kuzenimle vedalaşıp otogara gitmek üzere yola koyulmuştum. Bir otobüse bindim. Soldaki koltuğa oturdum ve soluma bakmaya başladım.
Antalya, Alanya dışında herhangi bir işe yaramayan bir şehirdir. Yaraması için zaman zaman yörük çadırları kurulur, bir iki barı vardır vs... Ancak boştur, rezildir, sevilmez pek ki sevmeyenlerin sebepleri haklıdır.
Bir çiftliğin yanından geçiyorduk. Solumdaydı işte, kocaman bir arazi; Antalya Manavgat'ın ortasına konuşlandırılmış bir arazi. Ama midem bulanmıştı, gözlerimde yaşlar vardı. Çiftliğin sınırlarından özgürce çıkmak isteyen bir atın boynu kanıyordu, dikenli tellerin arasında kalmış bir pozisyonda...
İnsanlardan nefret ederim. Çok dışarı çıkmam ancak hayvanlara, özellikle asil yapılı hayvanlara büyük zaafım vardır. Asilden kastım safkan bir Rottweiler değildir veya bir Arap atı... Sadece at, köpek gibi sahibine değil; yol arkadaşına sadık hayvanlaradır zaafım.
Çünkü onlar sadakati bilirler, aptal olamazlar ve neyi düşünebileceklerini bilirsiniz. Zeka düzeyleri konusunda kafa patlatmazsınız ve beklentisiz olursunuz. Konuşmazlar, kafa şişirmezler, sevgililerinin huylarıyla beyninizi düzmezler, beceriksizlikleriyle sizi çıldırtmazlar. Onlar sadece hayvandır ve çoğunuzdan daha az sorun çıkarırlar.
Bu nereden mi aklıma geldi?
Yakın zamanda Mersin'deyken bir kez, arkadaşım beni "aslan"a (tuttuğum takım sebebiyle) benzetirken ona verdiğim, "hayır; bence at." cevabı bir kez olmak üzere; o güzel atın paramparça olmuş, kanayan boynu iki kez aklıma geldi. Çiftlik sahibinin sorumsuzluğu da keza aynı şekilde...
Yıllar önce iki kadınla tanışıp bir barda soluğu almıştık, sevdiğim bir arkadaşımla. Bize bakıp kikirdiyorlar ve aralarında İngilizce konuşuyorlardı. Neden güldüklerini sorduğumuzdaysa, bizi belli hayvanlara benzetmeye çalıştıklarını söylemişlerdi. Arkadaşımı yengece, beniyse ata benzetmişlerdi. Bu da gecenin son anektodu olur...
Kuzenimin tatil planına dahil olmuştum sadece. Rezalet bir tatil geçirmiştik çünkü bulunduğumuz otelde kalanlar yaşlı osuruklardı sadece. Yabancı ve yaşlılar, herhangi bir Türk erkeğinin ilgisini çekmez. Sadece eğlenmeye ve diyalog kurmaya çalışan bir Türk erkeğiyse, İngilizce bilmediğini söyleyen yaşlı Almanlar karşısında, "Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık." diyebilir.
Ayrıntılar gereksiz... Bomboş ve bombok bir tatil bitmişti. Öğlen pılımı pırtımı toplayıp, kuzenimle vedalaşıp otogara gitmek üzere yola koyulmuştum. Bir otobüse bindim. Soldaki koltuğa oturdum ve soluma bakmaya başladım.
Antalya, Alanya dışında herhangi bir işe yaramayan bir şehirdir. Yaraması için zaman zaman yörük çadırları kurulur, bir iki barı vardır vs... Ancak boştur, rezildir, sevilmez pek ki sevmeyenlerin sebepleri haklıdır.
Bir çiftliğin yanından geçiyorduk. Solumdaydı işte, kocaman bir arazi; Antalya Manavgat'ın ortasına konuşlandırılmış bir arazi. Ama midem bulanmıştı, gözlerimde yaşlar vardı. Çiftliğin sınırlarından özgürce çıkmak isteyen bir atın boynu kanıyordu, dikenli tellerin arasında kalmış bir pozisyonda...
İnsanlardan nefret ederim. Çok dışarı çıkmam ancak hayvanlara, özellikle asil yapılı hayvanlara büyük zaafım vardır. Asilden kastım safkan bir Rottweiler değildir veya bir Arap atı... Sadece at, köpek gibi sahibine değil; yol arkadaşına sadık hayvanlaradır zaafım.
Çünkü onlar sadakati bilirler, aptal olamazlar ve neyi düşünebileceklerini bilirsiniz. Zeka düzeyleri konusunda kafa patlatmazsınız ve beklentisiz olursunuz. Konuşmazlar, kafa şişirmezler, sevgililerinin huylarıyla beyninizi düzmezler, beceriksizlikleriyle sizi çıldırtmazlar. Onlar sadece hayvandır ve çoğunuzdan daha az sorun çıkarırlar.
Bu nereden mi aklıma geldi?
Yakın zamanda Mersin'deyken bir kez, arkadaşım beni "aslan"a (tuttuğum takım sebebiyle) benzetirken ona verdiğim, "hayır; bence at." cevabı bir kez olmak üzere; o güzel atın paramparça olmuş, kanayan boynu iki kez aklıma geldi. Çiftlik sahibinin sorumsuzluğu da keza aynı şekilde...
Yıllar önce iki kadınla tanışıp bir barda soluğu almıştık, sevdiğim bir arkadaşımla. Bize bakıp kikirdiyorlar ve aralarında İngilizce konuşuyorlardı. Neden güldüklerini sorduğumuzdaysa, bizi belli hayvanlara benzetmeye çalıştıklarını söylemişlerdi. Arkadaşımı yengece, beniyse ata benzetmişlerdi. Bu da gecenin son anektodu olur...
30 Ocak 2013 Çarşamba
Hazır değilim
Fark etmek o kadar da uzun sürmez aslında.
Ancak küfürlerle döndüğüm İstanbul'dan, evime geçmeye gerçekten hazır olmadığımı anladım. Okulum bittiği an işim hazır. Baba parası veya baba işi de değil. Sadece mühendislik üzerine çalışan arkadaşlarım var ve burada elim kolum uzun sayılabilir. Olmadı ama, ne bileyim...
Bir evden sadece "hava almak için" dışarı çıkıyorsanız, o noktada belli başlı hatalar vardır. Hafif bir özet geçeyim.
Buradayım, evimdeyim ve aslında İstanbul'u unutma noktasındayım. Oradaki insanların karla boğuşması, soğuktan donması umrumda bile değil. Çünkü en soğuk hali 8 derece olan bir güney şehrinde doğdum. Bu yüzden de iklim konusunda rahatım. Trafik? Hahah, kendini kandırır buradaki insanlar trafikten yakınırken veya trafiği bahane ederken. Eğlence hayatı? Hayatım boyunca bir "eğlence hayatım" olmadı ki özleyeyim. Ancak insan sıkılmaya müsait işte... Şu an arayıp da dışarı çağırabileceğim arkadaşlarımın sayısı "3". Yazıyla, "üç".
Büyüdük ve dağıldık, ona kabulümüz her zaman var da; burada büyüyen arkadaşlarımın gerçekten büyümesi, burayı çekilmez hale getirdi bir haftada. Yapamıyorum çünkü, farkına vardım, veya aklım başıma geldi. Dönmek için can attığım şehir, bir başka cehennem haline büründü.
Son iki üç senedir en fazla keyif aldığım şey nedir biliyor musunuz? Evde, üzerimde sadece bir kot ve t-shirt varken yazdığım; masadaki birayı yudumladığım gecelerdir. Bunu, Mersin'de yapamaz mıyım? Evet, ki şu anda yapıyorum. Ailemin evinde, sigarayı bırakmış bir baba ve hayatında ağzına sigara sürmemiş bir annenin evinde yapıyorum; bir iki duble rakıyla. Fakat rahat değilim, bu yüzden de şikayetçiyim, kim bilir.
Kafamdaki aynı "deli sorular", beynimi kemirmeye devam ediyor; an be an. "Sigara içtiğimi görecekler mi?", "Rakı şişesinin eksildiğini görür mü peder?" cinsi sorular da değil aslında. Sadece, dedim ya; rahat değilim. Pislik içinde yaşamaya, rezilleri oynamaya o kadar alışmışım ki, rahat batıyor artık.
Gelelim işin en sikik tarafına. Buraya dönmek için kendi hayatımdan feragat ederdim üç ay önce; çünkü İstanbul'da huzursuzdum. Şimdi buradayım ve yine huzursuzum. Neden? Bilmem. Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir, demiş Erdal Beşikçioğlu; Behzat Ç. rolünü oynarken. Peki ben kaç sahici sarsıntı geçirmeliyim kendime gelebilmek için Behzat? Bunu düşündün mü hiç?
Huzur ve mutluluğu "konumlarda" aramanın ahmakça olduğunu gösterdiği için, bu Mersin tatilinin ayrı bir yeri oldu. Ancak, önümü görememem; ayrı ağır koydu.
Huzursuz, mutsuz veya adını sen koy; belki mezara kadar...
Ancak küfürlerle döndüğüm İstanbul'dan, evime geçmeye gerçekten hazır olmadığımı anladım. Okulum bittiği an işim hazır. Baba parası veya baba işi de değil. Sadece mühendislik üzerine çalışan arkadaşlarım var ve burada elim kolum uzun sayılabilir. Olmadı ama, ne bileyim...
Bir evden sadece "hava almak için" dışarı çıkıyorsanız, o noktada belli başlı hatalar vardır. Hafif bir özet geçeyim.
Buradayım, evimdeyim ve aslında İstanbul'u unutma noktasındayım. Oradaki insanların karla boğuşması, soğuktan donması umrumda bile değil. Çünkü en soğuk hali 8 derece olan bir güney şehrinde doğdum. Bu yüzden de iklim konusunda rahatım. Trafik? Hahah, kendini kandırır buradaki insanlar trafikten yakınırken veya trafiği bahane ederken. Eğlence hayatı? Hayatım boyunca bir "eğlence hayatım" olmadı ki özleyeyim. Ancak insan sıkılmaya müsait işte... Şu an arayıp da dışarı çağırabileceğim arkadaşlarımın sayısı "3". Yazıyla, "üç".
Büyüdük ve dağıldık, ona kabulümüz her zaman var da; burada büyüyen arkadaşlarımın gerçekten büyümesi, burayı çekilmez hale getirdi bir haftada. Yapamıyorum çünkü, farkına vardım, veya aklım başıma geldi. Dönmek için can attığım şehir, bir başka cehennem haline büründü.
Son iki üç senedir en fazla keyif aldığım şey nedir biliyor musunuz? Evde, üzerimde sadece bir kot ve t-shirt varken yazdığım; masadaki birayı yudumladığım gecelerdir. Bunu, Mersin'de yapamaz mıyım? Evet, ki şu anda yapıyorum. Ailemin evinde, sigarayı bırakmış bir baba ve hayatında ağzına sigara sürmemiş bir annenin evinde yapıyorum; bir iki duble rakıyla. Fakat rahat değilim, bu yüzden de şikayetçiyim, kim bilir.
Kafamdaki aynı "deli sorular", beynimi kemirmeye devam ediyor; an be an. "Sigara içtiğimi görecekler mi?", "Rakı şişesinin eksildiğini görür mü peder?" cinsi sorular da değil aslında. Sadece, dedim ya; rahat değilim. Pislik içinde yaşamaya, rezilleri oynamaya o kadar alışmışım ki, rahat batıyor artık.
Gelelim işin en sikik tarafına. Buraya dönmek için kendi hayatımdan feragat ederdim üç ay önce; çünkü İstanbul'da huzursuzdum. Şimdi buradayım ve yine huzursuzum. Neden? Bilmem. Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir, demiş Erdal Beşikçioğlu; Behzat Ç. rolünü oynarken. Peki ben kaç sahici sarsıntı geçirmeliyim kendime gelebilmek için Behzat? Bunu düşündün mü hiç?
Huzur ve mutluluğu "konumlarda" aramanın ahmakça olduğunu gösterdiği için, bu Mersin tatilinin ayrı bir yeri oldu. Ancak, önümü görememem; ayrı ağır koydu.
Huzursuz, mutsuz veya adını sen koy; belki mezara kadar...
29 Ocak 2013 Salı
Ölümle ilk imtihan; 1997'den kısa kısa...
8 katlı bir apartmanda, güzel bir sitede oturuyorduk. Şimdi oturduğumuz yerdeydik yani.
Çok arkadaşım yoktu sitede. Yaşıtlarım ya sportif ya da zengin çocuklardı ve ben henüz basketbol oynamaya başlamamıştım. Futbol sahasında telef etmekteydim kendimi. Bilgisayarım da yoktu, atarim de...
Oturduğumuz apartmanda Almancı bir aile yaşardı o aralar. (En son Alanya'da otel açtı babaları, apart. Oradalardır belki hala, bilmiyorum) İki oğulları vardı, biri benim yaşıtım, biri de benden bir yaş küçük. Sürekli onlarla zaman geçirirdim. Almancı oldukları için iskambil kağıtları bile farklıydı. (UNO oynarlardı) Oyuncakları, çikolataları, her şeyleri cezbediciydi.
Aynı apartmanda, bizim bir alt katta da babamın tanıdığı, bahsettiğim çocukların babalarının da yakından aile dostu yine Almancı bir çift otururdu. Benden iki yaş küçük bir kızları vardı ki, babam bizi daha ufakken baş göz etmeye çalışmıştı. (Babamın üç kader birleştirme denemesinden ilkiydi)
Almancı çift, kızlarını da alıp taşındı... Evlerineyse bahsettiğim kardeşlerin babaları bakıyordu. Borcu varsa öder, aidatlarıyla ilgilenir vs vs...
Bir gün bu kardeşler, yatak odasına girip evin anahtarını aldılar. Çıktık eve, nem kokuyordu. Her kanepenin, yatağın üstü örtülerle kaplı, güneşte hiç bir şey bırakılmamış, terk edilmiş bir ev işte... Hemen erkek çocuğun odasına koştular. O çocukla ben tanışmamıştım çünkü benden yaş olarak bayağı büyüktü. Basketbolcuydu bir de, yanlış hatırlamıyorsam. Odasında bir yatak ve kocaman bir kitaplık/çalışma masası kombinasyonu vardı. Masaya çıktı büyük kardeş, kitaplığın en üst rafından dikdörtgen şeklinde bir kutu indirdi. Kutuyu açtı... 9 milimetrelik bir tabanca ve yanında mermiler, düzgünce dizilmiş.
Bir mermi koydu şarjöre, şarjörü sürdü ve mermiyi namlunun ağzına verdi. Alnıma doğrulttu.
Nasıl yaptığımı bilmiyorum ancak büyük bir soğukkanlılıkla "Çek şunu." demiştim. (Tıpkı annem ve teyzemin ev baktıkları sitede elime bir adet Magnum dondurma vermeleri ve beklememi söylediklerinde, boncuklu pompalı tüfekle arkadaşlarına hava atan çocuğun "Çocuğun dondurmasına sıkayım mı?" demesine; sadece gözlerimle verdiğim cevapta olduğu gibi...)
Silahı suratımdan çekti. Silahı bir kez daha hazır konuma getirmek için yaptığı hareketle mermiyi dışarı fırlattırdı, yerine koydu. Silahı da yerleştirip kutuyu kapattı; masaya çıkıp bulunduğu yere koydu ve hayatlarımıza devam ettik.
Yine aynı sitede, aynı evdeyim şu an. Sigara içmeye balkona çıktım ki Mersin'de sigarayı da alkolü de fazlasıyla dizginlediğim söylenebilir. Bu yüzden nadiren, sabahladığım gecelerde balkonda bir adet sigara tüttürürüm en fazla. İzmariti aşağıya atarken alt katımızdaki eve bakınca aklıma geldi bu anı.
Çok arkadaşım yoktu sitede. Yaşıtlarım ya sportif ya da zengin çocuklardı ve ben henüz basketbol oynamaya başlamamıştım. Futbol sahasında telef etmekteydim kendimi. Bilgisayarım da yoktu, atarim de...
Oturduğumuz apartmanda Almancı bir aile yaşardı o aralar. (En son Alanya'da otel açtı babaları, apart. Oradalardır belki hala, bilmiyorum) İki oğulları vardı, biri benim yaşıtım, biri de benden bir yaş küçük. Sürekli onlarla zaman geçirirdim. Almancı oldukları için iskambil kağıtları bile farklıydı. (UNO oynarlardı) Oyuncakları, çikolataları, her şeyleri cezbediciydi.
Aynı apartmanda, bizim bir alt katta da babamın tanıdığı, bahsettiğim çocukların babalarının da yakından aile dostu yine Almancı bir çift otururdu. Benden iki yaş küçük bir kızları vardı ki, babam bizi daha ufakken baş göz etmeye çalışmıştı. (Babamın üç kader birleştirme denemesinden ilkiydi)
Almancı çift, kızlarını da alıp taşındı... Evlerineyse bahsettiğim kardeşlerin babaları bakıyordu. Borcu varsa öder, aidatlarıyla ilgilenir vs vs...
Bir gün bu kardeşler, yatak odasına girip evin anahtarını aldılar. Çıktık eve, nem kokuyordu. Her kanepenin, yatağın üstü örtülerle kaplı, güneşte hiç bir şey bırakılmamış, terk edilmiş bir ev işte... Hemen erkek çocuğun odasına koştular. O çocukla ben tanışmamıştım çünkü benden yaş olarak bayağı büyüktü. Basketbolcuydu bir de, yanlış hatırlamıyorsam. Odasında bir yatak ve kocaman bir kitaplık/çalışma masası kombinasyonu vardı. Masaya çıktı büyük kardeş, kitaplığın en üst rafından dikdörtgen şeklinde bir kutu indirdi. Kutuyu açtı... 9 milimetrelik bir tabanca ve yanında mermiler, düzgünce dizilmiş.
Bir mermi koydu şarjöre, şarjörü sürdü ve mermiyi namlunun ağzına verdi. Alnıma doğrulttu.
Nasıl yaptığımı bilmiyorum ancak büyük bir soğukkanlılıkla "Çek şunu." demiştim. (Tıpkı annem ve teyzemin ev baktıkları sitede elime bir adet Magnum dondurma vermeleri ve beklememi söylediklerinde, boncuklu pompalı tüfekle arkadaşlarına hava atan çocuğun "Çocuğun dondurmasına sıkayım mı?" demesine; sadece gözlerimle verdiğim cevapta olduğu gibi...)
Silahı suratımdan çekti. Silahı bir kez daha hazır konuma getirmek için yaptığı hareketle mermiyi dışarı fırlattırdı, yerine koydu. Silahı da yerleştirip kutuyu kapattı; masaya çıkıp bulunduğu yere koydu ve hayatlarımıza devam ettik.
Yine aynı sitede, aynı evdeyim şu an. Sigara içmeye balkona çıktım ki Mersin'de sigarayı da alkolü de fazlasıyla dizginlediğim söylenebilir. Bu yüzden nadiren, sabahladığım gecelerde balkonda bir adet sigara tüttürürüm en fazla. İzmariti aşağıya atarken alt katımızdaki eve bakınca aklıma geldi bu anı.
28 Ocak 2013 Pazartesi
"Now I'm Thirstier With Nowhere to Go."
En büyük değil, tek ilham kaynağım Lanegan'ın "Don't Forget Me" parçasında geçer. Anlamı, "Daha çok susadım ve gidebileceğim hiç bir yer yok"tur.
Günün başından beri yazmayı düşünüyordum. Ancak annemin tezini çürütemedim. Yeterli alkolü almadan ve hava yeterince kararmadan yazamadım. Denklem basittir: hava kararır, alkol bünyeye girer ve sıkıntılar klavye -çalışıyorsa daktilo- başında kusulur. Ardından yatağım göz kırpar ve sızarım.
Eski arkadaşlarımla buluştum dışarıda, bir iki bira içip eve döndüm. Yemek yedim, kurtlanma başladı...
12'de çıktım evden, sitedeki iki Tekel bayii de kapalı olduğu için aklımdan geçti bu parçanın sözleri.
Kanser bir kadınla birlikte oldunuz mu hiç?
Veya o kadının yaşadığı acıyı hissettiniz mi?
Veya, o kadın sizin kanseriniz haline geldi mi? Yani ona tutunmaya, onu yaşatmaya çalıştınız mı?
Ertesinde gördünüz mü, gösterdiğiniz ilgi ve çabaya rağmen, onun fişi çoktan çektiğini?
İşte o fiş çekildiği an, ben kendi fişimi takmıştım. Artık devamı yoktu. Pespaye hayatına o devam edecekti, benimle yatmaya devam ettiği gibi. Hayatımda ilk defa, çarpık bir ilişkideki "fuck up" tarafı ben olmayacaktım ancak "ayrıntılar" vardı.
Hayatı boşladığından ötürü, har vurup harman savuruyordu. Uyuşturucu kullanacaksa en pahalısına, yemek yiyecekse en lezzetlisine, içecekse en güzeline yöneliyordu. Bana eli boş gelmezdi. O, herhangi bir eğlence dönüşü zilimi çaldığında kapıyı açar, otomata basar ve o merdivenlerden çıkarken bira şişelerinin şangırdamasını dinlerdim.
Geliş gidişleri, Amsterdam'a aldığı uçak biletleriyle sonlandı. Avrupa'ya veya Avrupa'yı gezmeye en ufak bir ilgisi olmayan ben, onunla Hollanda'nın yolunu tutacaktım. Şaka gibi... Evet Türkiye dışında bir yerde yaşamak harika olabilir ancak Avrupa'da konaklamalı bir tatil sikimde olmaz ki ne interrail yaptım, ne de Erasmus'tan faydalanabilecek kadar başarılı bir öğrenciydim. Sadece onun son dileklerinden birine yardımcı olduğumu düşünüyordum...
O gece... Gerçekten onunla bir ilişkiye başladığımızı düşündüğüm gece...
Yapmasına en çok tepki gösterdiğim ve sinirlendiğim şeyi yaptı. Kokain çekti, ayakucumda, seviştikten sonra uyuyakaldığımı düşünerek. Kıyameti kopardım ve sıradan, yozlaşmış olduğu düşünülen ilişkiye geri döndük; nam-ı diğer "fuckbuddy"liğe.
Biraz daha böyle devam etti. Eridiğini görüyordum ama kontrolüm dışında erimesi rahatsızlık vermiyordu. Çünkü kahraman olmamam gereken bir pozisyondaydım, biliyordum.
Bir gece, kalacak hiç bir yeri olmadığını; gerekirse bende kalabilmek için para vereceğini söyledi. Aklımı kaybetmiştim ve onun bu lanet halinden nefret etmeye başlamıştım. İşte o gece döküldü... "Ben seni hala çok seviyorum" dedi ve ağır konuştum: "Sadece bedava seks benim için, bu yaşadığımız."
Aramayı kesti, konuşmayı kesti, mesaj atmayı kesti, Mersin'e gideceğim sabahın gecesine kadar... O gece görüşmek istedi ancak ben kartları çoktan dağıtılmış bir poker masasındaydım, planlarım belliydi.
Mersin'e geldim, bu yaşa gelmiş olmama rağmen, Adana'ya uğradığımda; oradaki akrabalarım tarafından bana harçlık verildi. Hala, onsuz veya onunla, Amsterdam'a gitmek için bir şansım vardı. Topladığım harçlığın üzerine biraz kendim koyacaktım, biraz borç alacaktım ve döndüğüm gün İstanbul'a; Amsterdam'ın yolunu tutacaktım. En azından bu plan makuldü...
Lakin koparılmış bağlar ve geri adımı atılamayacak kararlar(ör: Elveda); ego ve gurur gibi karakteristik birer kütleyle birleşti, hayatımda her zaman olduğu gibi ve kırdım kafayı, her zaman olduğu gibi...
Ne imza törenini görebildiğim, ne de resmi açıklamasını okuyabildiğim bir futbolcuydu. Wesley Sneijder... "Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray" dedim ve paramın bir kısmıyla, Sneijder forması aldım. Geri kalanını da bir çift Sennheiser kulaklığa yatırıp, "Artık yok, Amsterdam da yok, kanserli kadın da..." dedim.
Formayı aldığım gün, attığım koca adım sebebiyle mutluydum. Çünkü farkındaydım... Pembe bulutlar ve uçan filleri bir kalemde silecek kadar ağır bir hamle yapıyordum.
Dedim ya, her zaman kahraman olamam. İlk kez de olsa; kostümümü, üzerine benzin döküp yakmış bir eski kahramandım; "Watchers" filmine konu olacak cinsten rezil bir kahraman...
Şimdi ne mi yapıyorum? Hala kendimi içinde "yaşamaya" hazır hissetmediğim Mersin'de, evimde, ılıman iklim 10 derece; sitenin, kuşların pislediği bir bankında oturmuş; bunları karalıyorum. Kulağımda Max Payne oyununun soundtracki var; Sennheiser'larımdan geliyor. (Oh evet, harikasın Sennheiser)
Arada aklıma geliyor, burada yediğim sağlam bir iki kazık ve kibar bir iki "siktir" ve düşünüyorum daha ne kadar kaybedebileceğimi.
Ama farkındayım da bir yandan. Yanlış tercihlerde bulundum çokça, yanlış hayal ve umutlar peşinde koştum, yanlış şeyler de yaptım ki günah çıkarmak değil amacım. Sadece sanırım, artık büyüyorum ve bunu çeyrek asır ömür tükettikten sonra ilk kez bu kadar net söyleyebiliyorum.
Evet hala üniversite öğrencisiyim, evet yaşıtlarım evlendi, evet yaşıtlarım yüksek lisansı bitirdi, evet yaşıtlarım 3000 liradan işe girdi.
Afedersiniz de, beni karşılaştıracağınız her bireyi, teker teker boyarım ben laciverde. "Onlar benim yaşadıklarımın onda birini yaşasaydı..." demiyorum, sadece şunu biliyorum; onların el pençe divan durdukları iş arkadaşlarının ya da patronlarının önünde ben, dimdik durup istediğimi alabileceğim.
Bu konuda neden mi eminim?
Yıllar önce üniversiteden, beğendiğim bir kadın vardı. Blog yazdığımı öğrenince "Blog mu? Evet ya iş görüşmesinde bile soruyorlarmış artık! Ben de açacağım." demişti. Şu anda bu kadın yüksek profilli bir şirkette çalışıyor.(reklam yapmayacağım) Bense mezun bile olmadan onun patronunun okuduğu dergiye yazıyorum...
NOT: mevzu bahis derginin ayrıntılarını daha sonra veririm, yeterince güneş açtım bu gecenin sonu için.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27
Saat 03.14.
Göz kırpıyor bana sağ üst köşeden. Kafamda deli sorular, ama dökülememişim; çünkü burada, evimdeyim. Özlemini ağır ağır çektiğim yerde. Zihinse, bambaşka yerlerde. Şişeleri taşa çalmak, gökyüzüne çıkmak, dalgacı olup her sabah boyamak oraları aklımda gezenler... Bir yandan da realite var, İstanbul'da ne kadar mutsuzsam, burada da bu kadar mutlu olduğuma dair yalan gerçeklik. Hazır değilim. Bunu fark ettim. Ya Mersin'in durağanlığına, ya da ana kucağına hazır değilim. İlk kez bunu hissettim çünkü ilk kez amacım buraya dönmekti, temelli. Ne temelli dönebildim, ne de iki haftalık tatilimi benimseyebildim. Burayı her zaman benimsedim ve gömüleceğim yerin bura olacağını vücuduma şart koştum. Doğru ancak bir yandan da insan garip hissediyor işte. Yedi senedir ailenden uzaktasın, başarısız; rezil bir adamsın. Sıkıntı olmadığı zaman, rahatlık vardır ve bu sana batar. Dedim ya; tıpkı bir Opeth parçası gibi eve dönüşüm bu sefer: "In time of my need".
Yazamadım, bir cümle bile yazamadım. Ne zaman sıkıntılı hissetsem veya ilham perisi gelse, "mutlu ve sıcak" yuvama dönüp her şeyi unuttum. Barlara, elimde laptopla gitmeyi; oralarda içerken yazmayı düşündüm, yöre halkının tepkisi tırstırdı. Veya tam hazır olduğumda, önüme bambaşka bir şey çıktı; günlerdir içimde biriktirdiklerimi yazamadım. Bazen bunu ağır ağır hissediyorum çünkü biliyorum; ben sıkıntıdan, cerahattan, pislikten ve bitiklikten beslenen bir adamım. O bitikliği benden alırsan, ben de biterim. Biliyorum...
Günler önce bir yorum görmüştüm çok beğendiğim bir kadının sayfasında. Yorumu atan, kadının davulcusuydu. Mevzu bahis fotoğraf ise zamanında sanatçı ablamın bana yakıştırdığı kadını içeriyordu. O zamanlar hiç beğenmemiştim. Daha doğrusu, tıpkı şu an memleketime hazır olmadığım gibi; o kadına da hazır değildim. İlginç durumlar, efsane kafalar... Şimdi düşünüyorum da, o zaman aklımı başıma devşirip böyle bir şeye başlasaydım, ne şu an bunu karalıyor olabilecektim; ne de Zeki Müren dinliyor olabilecektim... Olsam olsam, sağlam bir şirkette işe başlayan sağlam bir elektrik mühendisi olurdum ve okulum 2 sene önce bitmiş olurdu. Hayat; beni negatife sürükledi atmadığım adımdan ötürü, onuysa sanat/müzik camiasının ortasına yerleştirdi. Adı mı? Adını salla... Olmamış, yaşanmamış ve bitmemiş saçma sapan bir hayalin izdüşümünden bahsediyorum. Yine boşverdik, zaten hep boşveriyoruz...
Buraya gelişimden iki üç gün önceydi. Dışarı çıkmıştım. Enteresandı... Taksim meydana vardığımda dizlerim titriyordu çünkü günlerdir "sosyal faaliyet" bazında bir yere çıkmamıştım. Gittiğim yerler hep "ev" idi. Kuzenimin evi, halamın evi, onun evi, bunun evi... Hep evlere gitmiştim. Hatta bu son bir ayımı kapsıyor bile olabilirdi. Bu yüzden Taksim meydan, dizlerimi titretmeye yetmişti. İşin ilginci, kuzenimle rakı içmeye çıkmış ve soluğu bir ev partisinde almıştım. Dizlerin titremesini boşver gitsin de, hayatımda gördüğüm ilk viski şişesi; Southern Comfort'ı; o evde görmem aklımı başımdan almıştı. Mal gibi kaldım çünkü o marka, rahmetli eniştemden halama; yayla evinde miras bırakılan bir şişenin üstünde de vardı. Dedim hep kaybettik, kaybetmeye mahkum bırakılmadık ama hep kaybettik. Bir boş Southern Comfort şişesi, bir de Marlboro karton sigarayla beraber zamanında Free Shop'tan gelen iskambil kağıtları, iki senedir uğramadığım yayla eviyle ilgili aklımda kalan iki ayrıntı. Başka bir şey hatırlamak istiyor muyum? Bir haftada bitirdiğim beş yüz küsür sayfalık Yunan Mitolojisi derlemesi dışında hayır.
Dedim ya, yazamıyorum... Sanırım İstanbul'a dönene kadar da yazamayacağım. Yazdığım bu blog postunun çıktısını alıp, kıçınızı silin. Çünkü burada, en büyük bağımlılığım; yazmayı bile gerçekleştiremiyorum. Sıkıntı yok, dert yok, tasa yok; en yücesi hep bana kalıyor, aşk oluyor ve gözüm hep doyuyor.
ha bir de dipnot: bu bir metropol notu değildir, bir güney şehrine ait günlükten öte gidemez.
17 Ocak 2013 Perşembe
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 25
"Babasının mesleği, insanın siyasi görüşünü doğrudan etkiler."
Memur çocuğu, asker çocuğu, polis çocuğu... Kimin çocuğu olduğunuz önemli değildir. Önemli olan babanızın mesleğidir. Örneğin bir asker çocuğu; militarist ya da milliyetçi olabilir. Tabii babasıyla ilişkilerine bağlı olarak tam ters istikamete, yani anti-militarizme de yönelebilir. Bunun sebebi basittir. Baba figürü... Tıpkı, babanın hayat görüşünün insanın hayat görüşünü doğrudan etkilemesi gibi. Peki neden bu, böyledir? Hadi 20 sene öncesinde bu denli derin araştırma imkanı yoktu kimsenin elinde diyelim. Ya da babasını şark görevinde kaybeden asker/polis çocuklarını geçelim. Yeni nesilden bahsediyorsak eğer, yeni nesil kısaca "mal". Genelliyorum, evet yeni nesil mal. Okumayan, bilmeyen, umursamayan aptal ordusu. Farkındaysanız bir siyasi görüşe indirgemedim. Sağcısı, solcusu, gericisi, anarşisti, "Demirel"cisi, alayı mal... Çünkü ne okurlar, ne araştırırlar. "Bilmemek, güzeldir." lafından yola çıktıklarını da sanmam ki arkadaşlarının, sevgililerinin, popüler dizilerde rol alan karakterlerin ve aktörlerin içini dışını bilirler. Bir sonraki perdeyse basittir, rakı sofrasında ya da hafif alkollüyken kurtarılan ülkeler. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsun." cümleleri ve bitmek tükenmek bilmeyen atışmalar.
"Bir Nord'un son düşünceleri, eviyle ilgili olmalıdır."
orj. "A Nord's last thoughts should be of home."
Bir önceki cümleyi kendim kurmuştum. Buysa Skyrim isimli -oyun değil-şaheserden geliyor. Oyunun başında idama giden karakterimizle birlikte, aynı at arabasının arkasında oturan cesur savaşçının sözü. Oyunun temeline inip senaryosunu anmak yersiz.
Ancak sadece bir Nord'un değil, benliğini unutmamaya yeminli herkesin ölmeden önce düşünmesi gereken şey; evi olmalıdır. Saçma bir laf vardı Mersin gruplarından birinde; "Mersinli, elbet bir gün Mersin'e dönecektir, ölü ya da diri." şeklinde. Yüksek dozajda şehir faşizmi içeren, burada yazım hatalarını değiştirerek sizinle paylaştığım bir laftı. Serbest çağrışım...
"Aptallık, en büyük günahtır."
orj. "The greatest of all sins is stupidity."
Bir kitabını bile okumadığım Oscar Wilde'ın sözü. Aklıma kazınma nedeniyse, lisede öğretmenim olan babamın yıllığıma yazdığı yazı. Bu bir benzetme değil. Babam hayatımın her döneminde öğretmenim oldu, lakin lisedeyken gerçek anlamda öğretmenimdi. Kafama vura vura öğretmişti bazı şeyleri. Akıllıdan ziyade yarım akıllı bir adam olsa da, mal yetişmememi sağladığı için ona da bir teşekkür.
"Dünyada tek ölen sen değilsin."
Savaşmayı, yaşamayı bırakan bir kadına ettiğim en ağır laftı ki bir değil, iki değil, defalarca söyledim bunu. Çünkü intihar etmekle, hastalığa yakalanıp hayatı umursamamak arasında ince bir çizgi vardır. Savaşçı olanlar, hayattan zevk almasalar da; sırf hayata inat kalmaya çalışırlar hayatta. Pes etmeye yatkın olanlar ise "Eh nasılsa intiharı düşünüyordum, iyi oldu bu hihi." şeklinde aptal bir zihniyete bürünürler ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında. Dünyayı siklemez görünürler ancak hayatın her damlasını umursadıkları her hareketlerinden bellidir. Tutarsızlık ve ahmaklık birleşir, hayatta olan ve uzun süre hayatta kalacak olan; kaderine razı olanı bir yerden sonra çekemez hale gelir. Dayanamaz ve parlar, gözyaşlarının üzerine dökülür kelimeler. Drama ihtiyaç yoktur.
"Bazı şeyleri aşmak lazım. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendin olmaktır."
Bir gün aileme uzun uzadıya anlatmıştım durumumu. Kaybettiğim arkadaşlarımı, bozuk psikolojimi, uykusuzluğumu, nefretimi, başarısızlığımı... Her şeyi ve sonunda dayanamayıp eklemiştim; "Ben telefonda konuştuğunuz, ayda yılda bir gördüğünüz adam değilim. Sadece size karşı böyle davranıyorum; benim yüzümden acı çekmeyin diye." Kalın puntolarla yazılmış olan cevap, babamdan gelmişti. Kimi zaman dalga geçtiğim, kimi zaman yücelttiğim babamın ağzından çıkmıştı. Şok olmuştum telefonda... Kazındı kafaya...
Memur çocuğu, asker çocuğu, polis çocuğu... Kimin çocuğu olduğunuz önemli değildir. Önemli olan babanızın mesleğidir. Örneğin bir asker çocuğu; militarist ya da milliyetçi olabilir. Tabii babasıyla ilişkilerine bağlı olarak tam ters istikamete, yani anti-militarizme de yönelebilir. Bunun sebebi basittir. Baba figürü... Tıpkı, babanın hayat görüşünün insanın hayat görüşünü doğrudan etkilemesi gibi. Peki neden bu, böyledir? Hadi 20 sene öncesinde bu denli derin araştırma imkanı yoktu kimsenin elinde diyelim. Ya da babasını şark görevinde kaybeden asker/polis çocuklarını geçelim. Yeni nesilden bahsediyorsak eğer, yeni nesil kısaca "mal". Genelliyorum, evet yeni nesil mal. Okumayan, bilmeyen, umursamayan aptal ordusu. Farkındaysanız bir siyasi görüşe indirgemedim. Sağcısı, solcusu, gericisi, anarşisti, "Demirel"cisi, alayı mal... Çünkü ne okurlar, ne araştırırlar. "Bilmemek, güzeldir." lafından yola çıktıklarını da sanmam ki arkadaşlarının, sevgililerinin, popüler dizilerde rol alan karakterlerin ve aktörlerin içini dışını bilirler. Bir sonraki perdeyse basittir, rakı sofrasında ya da hafif alkollüyken kurtarılan ülkeler. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsun." cümleleri ve bitmek tükenmek bilmeyen atışmalar.
"Bir Nord'un son düşünceleri, eviyle ilgili olmalıdır."
orj. "A Nord's last thoughts should be of home."
Bir önceki cümleyi kendim kurmuştum. Buysa Skyrim isimli -oyun değil-şaheserden geliyor. Oyunun başında idama giden karakterimizle birlikte, aynı at arabasının arkasında oturan cesur savaşçının sözü. Oyunun temeline inip senaryosunu anmak yersiz.
Ancak sadece bir Nord'un değil, benliğini unutmamaya yeminli herkesin ölmeden önce düşünmesi gereken şey; evi olmalıdır. Saçma bir laf vardı Mersin gruplarından birinde; "Mersinli, elbet bir gün Mersin'e dönecektir, ölü ya da diri." şeklinde. Yüksek dozajda şehir faşizmi içeren, burada yazım hatalarını değiştirerek sizinle paylaştığım bir laftı. Serbest çağrışım...
"Aptallık, en büyük günahtır."
orj. "The greatest of all sins is stupidity."
Bir kitabını bile okumadığım Oscar Wilde'ın sözü. Aklıma kazınma nedeniyse, lisede öğretmenim olan babamın yıllığıma yazdığı yazı. Bu bir benzetme değil. Babam hayatımın her döneminde öğretmenim oldu, lakin lisedeyken gerçek anlamda öğretmenimdi. Kafama vura vura öğretmişti bazı şeyleri. Akıllıdan ziyade yarım akıllı bir adam olsa da, mal yetişmememi sağladığı için ona da bir teşekkür.
"Dünyada tek ölen sen değilsin."
Savaşmayı, yaşamayı bırakan bir kadına ettiğim en ağır laftı ki bir değil, iki değil, defalarca söyledim bunu. Çünkü intihar etmekle, hastalığa yakalanıp hayatı umursamamak arasında ince bir çizgi vardır. Savaşçı olanlar, hayattan zevk almasalar da; sırf hayata inat kalmaya çalışırlar hayatta. Pes etmeye yatkın olanlar ise "Eh nasılsa intiharı düşünüyordum, iyi oldu bu hihi." şeklinde aptal bir zihniyete bürünürler ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında. Dünyayı siklemez görünürler ancak hayatın her damlasını umursadıkları her hareketlerinden bellidir. Tutarsızlık ve ahmaklık birleşir, hayatta olan ve uzun süre hayatta kalacak olan; kaderine razı olanı bir yerden sonra çekemez hale gelir. Dayanamaz ve parlar, gözyaşlarının üzerine dökülür kelimeler. Drama ihtiyaç yoktur.
"Bazı şeyleri aşmak lazım. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendin olmaktır."
Bir gün aileme uzun uzadıya anlatmıştım durumumu. Kaybettiğim arkadaşlarımı, bozuk psikolojimi, uykusuzluğumu, nefretimi, başarısızlığımı... Her şeyi ve sonunda dayanamayıp eklemiştim; "Ben telefonda konuştuğunuz, ayda yılda bir gördüğünüz adam değilim. Sadece size karşı böyle davranıyorum; benim yüzümden acı çekmeyin diye." Kalın puntolarla yazılmış olan cevap, babamdan gelmişti. Kimi zaman dalga geçtiğim, kimi zaman yücelttiğim babamın ağzından çıkmıştı. Şok olmuştum telefonda... Kazındı kafaya...
15 Ocak 2013 Salı
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 23
"Oğlum neden böyle canavar kızlarla birlikte oluyorsun?"
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
18 Aralık 2012 Salı
Geçip giden ergenlik almanağı 2005
Duymaya alışık olduğum bir cümle, söyleyen içinse başarılı tespit:
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
"Çünkü sen geçmişe saplanıp kalmışsın, geçmişte şu anda olduğundan çok daha fazla 'kaybeden' olsan da."
He, diyorum genellikle ve geçiyorum bunu duyduğumda. Saplandım, orada da kaldım. O saplanan bıçağı sen her hareket ettirdiğinde, benim yaram biraz daha açılıyor çünkü derine saplanmış bir komando bıçağı o. Üst tarafı tırtıklı cins...
Neden mi saplandım? Hayatım o zamanlar, şu andakinden çok daha kötüydü ancak ben; ben olarak bir kaybedendim. Aynı zamanda kavga, bağırış çağırış, gürültü eksik olmazdı aile arasında. Alkol almak, heyecan verir; mastürbasyon ise fiziksel kalır, ego mastürbasyonu aklımızdan geçmezdi. O zamanlardan bir iki kuple kaldı aklımda; yazmaya başladığım dergiden ötürü. (http://www.puhuudergi.com/) Bundan sonra buradayım. Hangi yazar olduğumu, ocak ayında çıkacak ilk sayıdan sonra bulursunuz muhtemelen çünkü henüz ilk yazı yayınlanmadı. Hoş, yayınlanan bir şey de yok ya; neyse...
Biz ezik piç kurularıydık, fazlasıyla ezik.
Ama kafamız çalışırdı. İnekler gibi de değildik. Onur diye bir arkadaşım vardı lise ikide. "Ayhan" isminde birinin telefon numarasını bulmuştu ve arkadaşlarını etrafına toplayıp sabahtan akşama Ayhan'ı işletirdi. "Sütaş Ayhan! Sütaş Ayhan!" tezahüratını yapmakla başlar, adama sararak devam ederdi. O zamanlar sınırsız dakika gibi, sabit fatura gibi mevzular da yoktu. Resmen altın değerinde olan kontörlerimizi, yalnız olduğumuz için milleti işleterek yerdik. Dedim ya, eziktik, yalnızlık ve şu andan farksızdık aslında duygusal olarak.
Onur, birilerini işletme konusunda çok profesyonel değildi, ama ben amatör bile değildim. Bu yüzden okul çıkışı Onur'la bizim siteye takılmaktan büyük keyif alırdım. O milleti arar, işletir, dalga geçerdi; ben de izlerdim. Bir gün yürek yedim adeta. "Ben de yapacağım."dedim. "O zaman sana () hocanın telefon numarasını vereyim" dedi. (Sadece parantez yazdım çünkü rahmetli oldu mevzu bahis hocamız, yakın zamanda... Suçluluk duymuyorum, iyi adamdı ama saftı işte; yakın gözlüğünü alnına koyup, sonra gözlüğünü arayacak derecede saf. Veya uzak gözlüğünü ipli sanıp, o gözlüğü çıkarınca serbest bırakan ve yere düşürdüğünde "Yauv ne oluyor yauv?" diyecek kadar saf. Veya "Ne dinliyorsun sen bakayım?" diyerek, walkman'iyle müzik dinleyen bir öğrenciye çıkışıp; "Eminem" cevabını alınca "Emine kim?! Bu sınıftan mı?" diyecek kadar saf... Nur içinde yat hocam...)
Aradım hocayı, gizli numaradan.
-Alo.
-Efendim biz Türk Telekom'dan arıyoruz. Test amaçlı telefona üflemeniz gerekiyor.
(Üfleseydi, "oooh daşşaklarım serinledi" diyecektim çünkü o zamanlarda çok fazla Lombak okurdum ve etkilenirdim.)
-Anlamadım.
-Efendim, test amaçlı olarak telefona üflemeniz gerekiyor.
-Ben anlamadım şimdi telefonu napayım?
-Alın götünüze sokun amına koyayım!
Sinire kesmiştim, Onur ise kahkaha atıyordu.
Aynı gün, hızımı alamayıp Sütaş Ayhan'ı da aramıştım. Hızımı öyle bir alamamıştım ki, gizliden aramayı bile unutmuştum.
-Alo, Ayhan abi elimde çok güzel mallar var abi. Sarışın, esmer, Japon...
-Sen kimsin lan? Kimin numarası bu?
İşte bu cevabı aldığımda kan beynime sıçramıştı, gerçekle yüzyüzeydim. Onur, imdada yetişmişti ben telefonu Ayhan'ın suratına kapattıktan hemen sonra. Çünkü Ayhan, geri aradı.
-Siz kimsiniz lan? Ne bok yemeye rahatsız ediyorsunuz beni orospu çocukları?
Telefonun, hands-free özelliği yoktu ancak Ayhan o kadar iyi ve gür küfrediyordu ki, birebir duyuyordum.
Onur'sa başarılıydı.
-Abi arkadaş ben tuvaletteyken bir numara sallamış, Turkcell'e sordurmuş numarayı, ismini öyle öğrenmiş. Sonra da işletmiş. Çok özür dileriz... Gerçekten ben çok özür dilerim abi telefon benim üzerime.
Hayatımda gördüğüm en sağlam yağlama ve geri adımdı. Ayhan abiyse "Savcılığa vereceğim sizi orospu evlatları!" diyip kapatmıştı telefonu. Aylarca telefon hattının üzerine kayıtlı olduğu akrabama tebligatname gelecek diye beklemekten çıldırmıştım.
Şimdiyse geriye bakıyor, hatırladıkça kopuyorum. En büyük eğlencemiz buymuş ve kimseyi kırmadan, etmeden; dalga geçmekmiş amacımız. Şimdi mi? Şimdi her şey eğlence ve kırmakla kalmıyor, dağıtıyoruz etrafımızdakileri...
12 Ağustos 2012 Pazar
Mevsim rüzgarları değil, mevsim yağmurları güzel kılar bazı şeyleri
Tamam, bunun kiminle ilgili olduğunu yazmayacağım. Sadece daha önce okumuş olanlar bilsinler. Veya kimden bahsettiğimi linklerle de göstermeyeyim, her şey "on numara beş yıldız" olsun.
Sabah (yani öğleden sonra) serin ve tam uyumalık bir havaya uyanmıştım. Pencereden dışarı baktım ve o dilediğim fotoğraf çekiminin bugün yapılamayacağını anladım. Fotoğrafçıya göre, günışığı yeterliydi, çekim yapacağımız (çekimin hangi tarafında bulunacağımı tahmin ediyorsunuzdur) mekana güneşin vurmasına çok da gerek yoktu açıkçası.
Ancak günışığı bile yoktu işte, hava kapalıydı. Bir sigara yakıp bilgisayarın başına geçtiğimdeyse Twitter'dan salça olduğum onun bana cevap yazdığını görmüştüm.
-Onu açıklamayacağım, evet ancak "o" diye bahsettiğim kişi bir senelik kuyruk acım değil.-
Konuşmaya başladık, Twitter üzerinden.
Yağmuru duymuyordum biz konuşurken, adeta hissediyordum. Aşağı indim bir hışımla, yazacağı cevabı unutup veya sallayıp. Yağmurda yıkanmak değildi amacım. Apartman girişinde bulunan dürümcüye gittim, çay istiyordum; deliler gibi. Ancak çay yoktu. Bakınıyor ve adeta "aranıyordum". Elemanlar oturma pozisyonuna geçince, ayağımda parmakarası terlikler; üzerimdeyse sadece yatağa girerken kullandığım şort ve tank top ile bakkala yürüdüm. Yürürken aklımda olan melodi basitti... Murat Cemcir'in ses tonuyla "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar, yıkasınlar..."
Bakkaldan aldığım sallama çayı dürümcüye götürdüm, çayları yudumlarken hala sarhoş gibiydim. İnsanlar bir şeyler anlatıyordu, ancak benim aklım bilgisayarımda kalmıştı; veya onun vereceği cevaplarda, konuşulacak diyaloglarda.
Yukarı yürüdüm çayı iki sigarayla "yedikten" sonra. Konuşuyorduk, konuşmaya devam ediyorduk ve biz konuştukça; ben pozitif hissediyor, ertelediğim bir numaralı işi yapmaya yöneliyordum. Bloga şimdiye kadar yazdığım her şeyi Word'e geçirecektim, her yazı için farklı bir isim, yazıldığı yıla göre dizilmiş yazılar... Bunu hayatım boyunca ertelemiştim.
O yazıyordu, ben yazıyordum; bir yandan da uğraşıyordum bu saçma işle. Önce mısır gevreğiyle sütü karıştırırsın, ardından kahve içersin ve o; yağmurlu bir pazar günü için kahvaltın olur. Ama her dakikası güzeldi, anılar, paylaşılacaklar... İyi ilerleme kaydetmiştim ki o kaydettiğim ilerlemede kaldım zaten. Bitiremedim.
Dedim ya, yağmurlu bir pazar günüydü ve ben bir yaz yağmurunda daha mutlu hissediyordum ekinler umrumda olmasa da...
Sonra Feyzi geldi, Süper Kupa maçını izlemek üzere. Ardından Celal aradı; evdeysen uğrayacağım diye. Biralar alındı ve futbolun fesinden anlamayan iki adam(biri hesapta Fenerbahçeli, diğeri ne olduğunu da bilmiyor) maçı izledim. Galatasaray kazandı ve bir kez daha mutlu oldum. Galibiyeti getiren penaltı golüyle (3-2) telefonuma bir mesaj geldi ki bunu bir tebrik mesajı sanıyordum. Ondandı. Aradaki 1000 kilometre sebebiyle mesajdan başka ihtimalimiz yoktu ve onun daha fazlasını en azından şu an için istemediğinin farkındaydım. Son mesajım havada kaldı, bilgisayar başına geçtim ve dedim ki bir kez daha... "Hayat güzel lan."
Sabah (yani öğleden sonra) serin ve tam uyumalık bir havaya uyanmıştım. Pencereden dışarı baktım ve o dilediğim fotoğraf çekiminin bugün yapılamayacağını anladım. Fotoğrafçıya göre, günışığı yeterliydi, çekim yapacağımız (çekimin hangi tarafında bulunacağımı tahmin ediyorsunuzdur) mekana güneşin vurmasına çok da gerek yoktu açıkçası.
Ancak günışığı bile yoktu işte, hava kapalıydı. Bir sigara yakıp bilgisayarın başına geçtiğimdeyse Twitter'dan salça olduğum onun bana cevap yazdığını görmüştüm.
-Onu açıklamayacağım, evet ancak "o" diye bahsettiğim kişi bir senelik kuyruk acım değil.-
Konuşmaya başladık, Twitter üzerinden.
Yağmuru duymuyordum biz konuşurken, adeta hissediyordum. Aşağı indim bir hışımla, yazacağı cevabı unutup veya sallayıp. Yağmurda yıkanmak değildi amacım. Apartman girişinde bulunan dürümcüye gittim, çay istiyordum; deliler gibi. Ancak çay yoktu. Bakınıyor ve adeta "aranıyordum". Elemanlar oturma pozisyonuna geçince, ayağımda parmakarası terlikler; üzerimdeyse sadece yatağa girerken kullandığım şort ve tank top ile bakkala yürüdüm. Yürürken aklımda olan melodi basitti... Murat Cemcir'in ses tonuyla "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar, yıkasınlar..."
Bakkaldan aldığım sallama çayı dürümcüye götürdüm, çayları yudumlarken hala sarhoş gibiydim. İnsanlar bir şeyler anlatıyordu, ancak benim aklım bilgisayarımda kalmıştı; veya onun vereceği cevaplarda, konuşulacak diyaloglarda.
Yukarı yürüdüm çayı iki sigarayla "yedikten" sonra. Konuşuyorduk, konuşmaya devam ediyorduk ve biz konuştukça; ben pozitif hissediyor, ertelediğim bir numaralı işi yapmaya yöneliyordum. Bloga şimdiye kadar yazdığım her şeyi Word'e geçirecektim, her yazı için farklı bir isim, yazıldığı yıla göre dizilmiş yazılar... Bunu hayatım boyunca ertelemiştim.
O yazıyordu, ben yazıyordum; bir yandan da uğraşıyordum bu saçma işle. Önce mısır gevreğiyle sütü karıştırırsın, ardından kahve içersin ve o; yağmurlu bir pazar günü için kahvaltın olur. Ama her dakikası güzeldi, anılar, paylaşılacaklar... İyi ilerleme kaydetmiştim ki o kaydettiğim ilerlemede kaldım zaten. Bitiremedim.
Dedim ya, yağmurlu bir pazar günüydü ve ben bir yaz yağmurunda daha mutlu hissediyordum ekinler umrumda olmasa da...
Sonra Feyzi geldi, Süper Kupa maçını izlemek üzere. Ardından Celal aradı; evdeysen uğrayacağım diye. Biralar alındı ve futbolun fesinden anlamayan iki adam(biri hesapta Fenerbahçeli, diğeri ne olduğunu da bilmiyor) maçı izledim. Galatasaray kazandı ve bir kez daha mutlu oldum. Galibiyeti getiren penaltı golüyle (3-2) telefonuma bir mesaj geldi ki bunu bir tebrik mesajı sanıyordum. Ondandı. Aradaki 1000 kilometre sebebiyle mesajdan başka ihtimalimiz yoktu ve onun daha fazlasını en azından şu an için istemediğinin farkındaydım. Son mesajım havada kaldı, bilgisayar başına geçtim ve dedim ki bir kez daha... "Hayat güzel lan."
3 Ağustos 2012 Cuma
Geçmiş, Mersin'de kaldı.
İstanbul'a iner inmez eve geçtim. Aklımda, Mersin tatilinde başladığım bir işi bitirmek vardı. Mersin'de yazdığım her şeyden kurtulmak...
Şimdiye kadar ne geçmişimden, ne kökenimden, ne de memleketimden asla utanmadım. Daha önce yazdıklarıma da güler geçerim. Ancak Mersin'den de asla kopamıyordum. Zaman zaman, İstanbul'a getirdiğim eski yazılara, yaptığım eski çizimlere bakarak duygulanır; aptallığıma güler ancak Mersin'i de fazlasıyla özlerdim. Telefona sarılıp annemi aramak ise sadece alkollü olduğum zamanlarda aklıma gelirdi.
Mersin'e döndüğüm gün Lombak dergilerimi buldum. Sadece on, on beş sayı... Diğerlerini belki yatağın altında bulurum diye düşünerek yatağın altını açtım. Sonuçta bugün dilendiğiniz çoğu yazarın ve çizerin ortak noktasıydı Lombak bir zamanlar. Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Sadece Kaan, Kenan Yarar vs... Yatağın altını karıştırırken anı kutumu, bloknotumu ve eski günlüğümü buldum. Anı kutusundan aldığım ilk konser davetiyelerimiz(yani on beş yaşında sahneye çıktığım ilk konserin davetiyeleri) ve eski güneş gözlüğümdü. Kaldırıp geri yerine koydum kutuyu. Günlük ve bloknotu ise yakmayı planlıyordum, ancak evde uğraşabileceğim bir iş değildi. Dışarı çıkmaya da niyetli değildim. Teker teker kopardım yaprakları, yırttım, yırttıkça huzurlu hissettim ve bitirdim.
İstanbul'a dönünce ilk iş, buraya zamanında getirmiş olduğum yazıları bulmak ve üzerlerinde sigara söndürmekti. Geçmişe bağlılık, geçmişe duyulan özlem güzeldir ancak geçmişte yaşadıkça kendimi bitiriyordum.
Şimdiyse, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve Mersin'i ardımda bırakarak...
Şimdiye kadar ne geçmişimden, ne kökenimden, ne de memleketimden asla utanmadım. Daha önce yazdıklarıma da güler geçerim. Ancak Mersin'den de asla kopamıyordum. Zaman zaman, İstanbul'a getirdiğim eski yazılara, yaptığım eski çizimlere bakarak duygulanır; aptallığıma güler ancak Mersin'i de fazlasıyla özlerdim. Telefona sarılıp annemi aramak ise sadece alkollü olduğum zamanlarda aklıma gelirdi.
Mersin'e döndüğüm gün Lombak dergilerimi buldum. Sadece on, on beş sayı... Diğerlerini belki yatağın altında bulurum diye düşünerek yatağın altını açtım. Sonuçta bugün dilendiğiniz çoğu yazarın ve çizerin ortak noktasıydı Lombak bir zamanlar. Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Sadece Kaan, Kenan Yarar vs... Yatağın altını karıştırırken anı kutumu, bloknotumu ve eski günlüğümü buldum. Anı kutusundan aldığım ilk konser davetiyelerimiz(yani on beş yaşında sahneye çıktığım ilk konserin davetiyeleri) ve eski güneş gözlüğümdü. Kaldırıp geri yerine koydum kutuyu. Günlük ve bloknotu ise yakmayı planlıyordum, ancak evde uğraşabileceğim bir iş değildi. Dışarı çıkmaya da niyetli değildim. Teker teker kopardım yaprakları, yırttım, yırttıkça huzurlu hissettim ve bitirdim.
İstanbul'a dönünce ilk iş, buraya zamanında getirmiş olduğum yazıları bulmak ve üzerlerinde sigara söndürmekti. Geçmişe bağlılık, geçmişe duyulan özlem güzeldir ancak geçmişte yaşadıkça kendimi bitiriyordum.
Şimdiyse, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve Mersin'i ardımda bırakarak...
28 Haziran 2012 Perşembe
Neden "dis"?
Çok soruldu şimdiye kadar, neden koluma kazıttığım kelimenin "dis" olduğu, neden bir çok sosyal platformda kullandığım lakabın "dis" olduğu... Şimdi de açıklaması geliyor.
Önceydi, çok önce belki de...Lise zamanlarındayız. Her yere, -kravatım dahil- "dark inn side" yazıyordum, kısalttım; bu aptal lise tamlamasını "dis" haline getirdim.
Yine aynı yıllar... O aralar "Rome" dizisi dönüyor Cnbc-e kanalında. Elemanlardan bir tanesi adak adarken "in the name of dis" demişti. Karıştırılsın ansiklopediler, şunlar bunlar... Wikipedia'lar... Öğrendim ki, "Dis"; Roma Mitolojisi'ndeki "Ölüm Tanrısı" için biçilen isimlerden sadece bir tanesiymiş. Yani sizin için biraz daha açayım burayı... Dis, Hades imiş.
Biraz daha özdeşleştim lakabımla; bu kısaltmanın, mitlerden bir karakterle ilgili olduğunu görünce. Sonra hatırlamaya başladım; ki ben bir ölüm tanrısı değildim ancak beklenen veya ani; bir dolu ölüm görmüştüm. Aklımda en çok kalanlar ise 5 ve katları yaşımdayken gerçekleşenlerdi.
Yaş beş; ölümü beklenen dedemin vefatı... Hepimiz son zamanlarında yanında olalım diye yayla evine gitmiştik. Uzun bekleyiş, çocuklar içinse "Hadi yatın uyuyun artık." serzenişleri ve ardından çığlıklar, gecenin üç veya dördü; o zamanki çocuk aklımla yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir anda yükselen çığlıklar ve ilk kez bir ceset görmek... Ne ağlamış, ne de gülmüştüm. Dedim ya, ismini taşıdığım dedemi o zamanlar bir hayal kahramanı olarak görürdüm hep; tanışmışlığımız pek olmamıştı. Sadece kısa kısa muhabbetler...
On yaşımdayken, bir kez daha duyuldu aynı çığlıklar. Bu sefer mevzu biraz daha farklıydı. Çünkü; annem ve babam memur olduklarından ötürü; beni halam, babaannem ve eniştemin yaşadığı eve bırakırlardı arada. Dolayısıyla gördüğüm ilgiyi, daha ziyade bu üçgen içinde görürdüm. Bir gün eniştem de fenalaştı. Doktorlar, hastaneler ve en son sözler: "Son günlerini evinde geçirsin, tanıdıklarıyla." Ve uzun zaman içinde yaşadığım o evde bu sefer sadece üçgen ve ben yoktuk. Hayatımda her daim güçlü gördüğüm karakterlerden biri zayıf konumdaydı, ve tüm akrabalar oradaydı ve ben vardım. Kim tahmin edebilirdi ki, o enişte; o hukuk adamı; o "adam" son nefesini; ben odasında kolonyayla oynarken ismimi söyleyerek verecek. Korkup aşağı inmiştim hemen, kaçmıştım. Ve çığlıkları dinlemiştim...
On beş yaşıma bastığımdaysa mevzu beklenen ölümden farklı bir hal almıştı. Mersin'deki sitemizde; sürekli birlikte basketbol maçı yaptığımız arkadaşlarımızdan biri, liseye giriş sınavının ertesinde stres atmak için havuza inmişti. Havuz kaydırağından baş aşağı kayarken kafasını zemine çarpmıştı... Havuz suyuna karışan kan ve yetişmeye çalışan ambulans. Ardından alır götürürler Arda'yı hastaneye... İki hafta boyunca süren koma hali ve çıkan sonuç "beyin ölümü". Ailesinin doldurduğu organ bağışı belgesi ve "gözleri hariç tüm organlarının bağışına karar verilmesi..." Cenazesine bile gidememiştim; ailemin zoruyla yaylaya çıkarıldığımdan ötürü.
Yaş yirmiye dayandığında tekrar aynı hastanede aldık soluğu. Bu sefer nereden baksan on senedir tanıdığım ve görüştüğüm bir arkadaşımdı "giden"... Aslı, hayatımda tanıdığım en düzgün kadınlardan biriydi. Yardımsever olmasını siktir et; aile yapısıyla da, iç dünyası ve disipliniyle de; hepimizin gönlünde taht kuran bir kahramandı. Ve o da gidiyordu şimdi... Jet Ski kazası, önce babasının; sonra babasıyla beraber Jet Ski'ye binen Aslı'nın vefatı. O zamana kadar Levent Kırca'nın Jet Ski skeci üzerinden espri yapan bizler; o günden sonra kesmiştik bu şakaları.
Saydığım tüm isimlerin mekanı cennet olsun; arada atladığım ölümler de var ki yakın akrabalarım bu ölümlere dahil olan kişiler. Ancak beni en çok etkileyenler bunlardı. Ve aslına bakarsanız, bunların hiç birinde ağlamamıştım. Ağlamamaya yemin etmiştim. Birini kaybetmek konusunda çocuk aklıyla Gandalf'ın söylediklerini hatırlar ve "Ölüm sadece bir başlangıçtır." demiştim... Bir kişi dışında, daha doğrusu bir kişinin gidişi konusunda. O da yukarıda bahsettiğim üçgenin köşelerinden biri olan babaannem konusunda... Hüngür hüngür ağlamıştım öleceğini fark ettiğimde. Şimdi bana hiç biriniz ölümden bahsetmeseniz, lakabımı sormasanız; veya sorduğunuz sorunun cevabını verdiğimde buna "ergen" yakıştırması yapmasanız her şey çok güzel olur öyle değil mi? Siktirin gidin şimdi.
Bunları söylediğim için beni megalomanyak kategorisine sokacak insanlar da vardır kesin. Veya beni "Ben o kadar çok şey yaşadım ki şartlar beni bu hale getirdi" klişelerine baş rol oyuncusu yapacak olanlar da vardır. Aslında cevap basit; bir diyalogda söylemiştim. Kısa değil; ancak özdü. Yukarıda yaşadıklarım ve yazdıklarımdan bağımsız olarak; durum şudur, siz kabullenin veya kabullenmeyin...
Neden böylesin sorusuna verdiğim bir cevap altı üstü... Daha doğrusu sorunun devamında gelen bir mevzu. Basittir bazen bazı şeyler...
"Bu yüzden dünya benim gibi egoist ve "küçük dünyaları ben yarattım" tipinde insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü biz o kadar direkt konuşuruz ki, kaybedecek hiç bir şeyimiz olmadığını biliriz her zaman. Ha bir kadının ilk tercihi olamayız, genelde kadınların sevgililerini aldattıkları adama evriliriz ancak olsun, filmlerde yan rol ve figüranlara da ihtiyaç vardır her zaman; eğer ki boktan bir amatör porno veya kısa film festivali
ödül adayı çekmiyorsan; yani küçük bir dünyan ve at gözlüklerin yoksa; (ha bir de ucuz condomun)..."
Yazarken dinledim diyerekten şu linki de iliştirir ve gömülürüm.
http://www.youtube.com/watch?v=tKOA6fKEH2c
Önceydi, çok önce belki de...Lise zamanlarındayız. Her yere, -kravatım dahil- "dark inn side" yazıyordum, kısalttım; bu aptal lise tamlamasını "dis" haline getirdim.
Yine aynı yıllar... O aralar "Rome" dizisi dönüyor Cnbc-e kanalında. Elemanlardan bir tanesi adak adarken "in the name of dis" demişti. Karıştırılsın ansiklopediler, şunlar bunlar... Wikipedia'lar... Öğrendim ki, "Dis"; Roma Mitolojisi'ndeki "Ölüm Tanrısı" için biçilen isimlerden sadece bir tanesiymiş. Yani sizin için biraz daha açayım burayı... Dis, Hades imiş.
Biraz daha özdeşleştim lakabımla; bu kısaltmanın, mitlerden bir karakterle ilgili olduğunu görünce. Sonra hatırlamaya başladım; ki ben bir ölüm tanrısı değildim ancak beklenen veya ani; bir dolu ölüm görmüştüm. Aklımda en çok kalanlar ise 5 ve katları yaşımdayken gerçekleşenlerdi.
Yaş beş; ölümü beklenen dedemin vefatı... Hepimiz son zamanlarında yanında olalım diye yayla evine gitmiştik. Uzun bekleyiş, çocuklar içinse "Hadi yatın uyuyun artık." serzenişleri ve ardından çığlıklar, gecenin üç veya dördü; o zamanki çocuk aklımla yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir anda yükselen çığlıklar ve ilk kez bir ceset görmek... Ne ağlamış, ne de gülmüştüm. Dedim ya, ismini taşıdığım dedemi o zamanlar bir hayal kahramanı olarak görürdüm hep; tanışmışlığımız pek olmamıştı. Sadece kısa kısa muhabbetler...
On yaşımdayken, bir kez daha duyuldu aynı çığlıklar. Bu sefer mevzu biraz daha farklıydı. Çünkü; annem ve babam memur olduklarından ötürü; beni halam, babaannem ve eniştemin yaşadığı eve bırakırlardı arada. Dolayısıyla gördüğüm ilgiyi, daha ziyade bu üçgen içinde görürdüm. Bir gün eniştem de fenalaştı. Doktorlar, hastaneler ve en son sözler: "Son günlerini evinde geçirsin, tanıdıklarıyla." Ve uzun zaman içinde yaşadığım o evde bu sefer sadece üçgen ve ben yoktuk. Hayatımda her daim güçlü gördüğüm karakterlerden biri zayıf konumdaydı, ve tüm akrabalar oradaydı ve ben vardım. Kim tahmin edebilirdi ki, o enişte; o hukuk adamı; o "adam" son nefesini; ben odasında kolonyayla oynarken ismimi söyleyerek verecek. Korkup aşağı inmiştim hemen, kaçmıştım. Ve çığlıkları dinlemiştim...
On beş yaşıma bastığımdaysa mevzu beklenen ölümden farklı bir hal almıştı. Mersin'deki sitemizde; sürekli birlikte basketbol maçı yaptığımız arkadaşlarımızdan biri, liseye giriş sınavının ertesinde stres atmak için havuza inmişti. Havuz kaydırağından baş aşağı kayarken kafasını zemine çarpmıştı... Havuz suyuna karışan kan ve yetişmeye çalışan ambulans. Ardından alır götürürler Arda'yı hastaneye... İki hafta boyunca süren koma hali ve çıkan sonuç "beyin ölümü". Ailesinin doldurduğu organ bağışı belgesi ve "gözleri hariç tüm organlarının bağışına karar verilmesi..." Cenazesine bile gidememiştim; ailemin zoruyla yaylaya çıkarıldığımdan ötürü.
Yaş yirmiye dayandığında tekrar aynı hastanede aldık soluğu. Bu sefer nereden baksan on senedir tanıdığım ve görüştüğüm bir arkadaşımdı "giden"... Aslı, hayatımda tanıdığım en düzgün kadınlardan biriydi. Yardımsever olmasını siktir et; aile yapısıyla da, iç dünyası ve disipliniyle de; hepimizin gönlünde taht kuran bir kahramandı. Ve o da gidiyordu şimdi... Jet Ski kazası, önce babasının; sonra babasıyla beraber Jet Ski'ye binen Aslı'nın vefatı. O zamana kadar Levent Kırca'nın Jet Ski skeci üzerinden espri yapan bizler; o günden sonra kesmiştik bu şakaları.
Saydığım tüm isimlerin mekanı cennet olsun; arada atladığım ölümler de var ki yakın akrabalarım bu ölümlere dahil olan kişiler. Ancak beni en çok etkileyenler bunlardı. Ve aslına bakarsanız, bunların hiç birinde ağlamamıştım. Ağlamamaya yemin etmiştim. Birini kaybetmek konusunda çocuk aklıyla Gandalf'ın söylediklerini hatırlar ve "Ölüm sadece bir başlangıçtır." demiştim... Bir kişi dışında, daha doğrusu bir kişinin gidişi konusunda. O da yukarıda bahsettiğim üçgenin köşelerinden biri olan babaannem konusunda... Hüngür hüngür ağlamıştım öleceğini fark ettiğimde. Şimdi bana hiç biriniz ölümden bahsetmeseniz, lakabımı sormasanız; veya sorduğunuz sorunun cevabını verdiğimde buna "ergen" yakıştırması yapmasanız her şey çok güzel olur öyle değil mi? Siktirin gidin şimdi.
Bunları söylediğim için beni megalomanyak kategorisine sokacak insanlar da vardır kesin. Veya beni "Ben o kadar çok şey yaşadım ki şartlar beni bu hale getirdi" klişelerine baş rol oyuncusu yapacak olanlar da vardır. Aslında cevap basit; bir diyalogda söylemiştim. Kısa değil; ancak özdü. Yukarıda yaşadıklarım ve yazdıklarımdan bağımsız olarak; durum şudur, siz kabullenin veya kabullenmeyin...
Neden böylesin sorusuna verdiğim bir cevap altı üstü... Daha doğrusu sorunun devamında gelen bir mevzu. Basittir bazen bazı şeyler...
"Bu yüzden dünya benim gibi egoist ve "küçük dünyaları ben yarattım" tipinde insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü biz o kadar direkt konuşuruz ki, kaybedecek hiç bir şeyimiz olmadığını biliriz her zaman. Ha bir kadının ilk tercihi olamayız, genelde kadınların sevgililerini aldattıkları adama evriliriz ancak olsun, filmlerde yan rol ve figüranlara da ihtiyaç vardır her zaman; eğer ki boktan bir amatör porno veya kısa film festivali
ödül adayı çekmiyorsan; yani küçük bir dünyan ve at gözlüklerin yoksa; (ha bir de ucuz condomun)..."
Yazarken dinledim diyerekten şu linki de iliştirir ve gömülürüm.
http://www.youtube.com/watch?v=tKOA6fKEH2c
14 Mayıs 2012 Pazartesi
Anneler Günü (Simple Man)
Çok manidar oldu aslında...
Kendi grubum ile birlikte uzun zamandır stüdyoya giremiyorduk, çalışamıyorduk. Fakültemin hocalarından bir kısmının kurmuş olduğu bir gruba davet edildim 2 ay önce, solist olarak. Kabul ettim teklifi, müzik aşkı ağır basınca... Bir iki stüdyo yaptık, yeni parça eklenecek dendi, "Simple Man" üzerinde karar kılındı.
Parçayı stüdyoda ilk kez çalıştığımız gün, geçtiğimiz cuma. Yani anneler gününden iki gün önce. Simple Man'i severim, hep annem aklıma gelir. Verdiği öğütler parçanın sözlerine az çok yakındır, zira her anne oğluna aynı öğütleri verir. Söylerken, aklıma kendi annem takıldı. Yani sağ koluma portresini yaptırmak istediğim kadın. (Sol koluma babamı yaptırmak istiyordum hep). Kan bağının, fedakarlığın, yüceliğini gösteren kadın. Benim gibi birini çekebilen, taşıyabilen, şartlar ne olursa olsun yardım etmek isteyen kadın.
Hayır, böyle olmamın sebebi hiç bir zaman ailem değildi. Çok kez soruldu; çok mu şımartıldın, ya da çok mu dayak yedin, ya da ailen ayrı mı diye... Asla. Ne çok şımartıldım, ne ailem sebebiyle bir problem yaşadım. Belli konularda hala ters düşüyoruz veya belli konularda onları hala suçluyorum ancak bu konuların arasında, benim karakterimin sivrilmesi asla olmadı. Öte yandan, güneye özgü olarak; ailenin(amcaoğlunun eşinin kızkardeşinden bahsetmiyorum, veya sadece anne ve babadan; kuzenler, halalar, baba, anne, kardeş, büyükbaba gibi bireylerden bahsediyorum) yeri her zaman zirvedir hayatta. Zaten diplomaya yaklaştığım şu dönemde, hayatım boyunca "ailem"den aldığım maddi ve manevi desteği düşünüyor; onlara borcumu nasıl ödeyeceğimin planlarını yapıyorum.
Velhasıl, anneler günün kutlu olsun anne.
Ayrıca, kaza kurşununu nefretle yetiştirenler; eşi şehir dışındayken çocukları içeride uyuttuktan sonra gece kulüplerinde erkekleri tuvalete atanlar; çocuğunu bir dolu birahiye değiştirenler(Charles Manson), çocuğu ünlü olunca yakasına yapışan hap bağımlıları(Eminem), karnında çocuğunu taşırken alkol, uyuşturucu, sigaraya dadananlar ve Britney Spears ile Angelina Jolie hariç, tüm annelerin de anneler gününü kutlarım.
Buyrun bu da parçanın linki:
http://www.youtube.com/watch?v=sHQ_aTjXObs
Kendi grubum ile birlikte uzun zamandır stüdyoya giremiyorduk, çalışamıyorduk. Fakültemin hocalarından bir kısmının kurmuş olduğu bir gruba davet edildim 2 ay önce, solist olarak. Kabul ettim teklifi, müzik aşkı ağır basınca... Bir iki stüdyo yaptık, yeni parça eklenecek dendi, "Simple Man" üzerinde karar kılındı.
Parçayı stüdyoda ilk kez çalıştığımız gün, geçtiğimiz cuma. Yani anneler gününden iki gün önce. Simple Man'i severim, hep annem aklıma gelir. Verdiği öğütler parçanın sözlerine az çok yakındır, zira her anne oğluna aynı öğütleri verir. Söylerken, aklıma kendi annem takıldı. Yani sağ koluma portresini yaptırmak istediğim kadın. (Sol koluma babamı yaptırmak istiyordum hep). Kan bağının, fedakarlığın, yüceliğini gösteren kadın. Benim gibi birini çekebilen, taşıyabilen, şartlar ne olursa olsun yardım etmek isteyen kadın.
Hayır, böyle olmamın sebebi hiç bir zaman ailem değildi. Çok kez soruldu; çok mu şımartıldın, ya da çok mu dayak yedin, ya da ailen ayrı mı diye... Asla. Ne çok şımartıldım, ne ailem sebebiyle bir problem yaşadım. Belli konularda hala ters düşüyoruz veya belli konularda onları hala suçluyorum ancak bu konuların arasında, benim karakterimin sivrilmesi asla olmadı. Öte yandan, güneye özgü olarak; ailenin(amcaoğlunun eşinin kızkardeşinden bahsetmiyorum, veya sadece anne ve babadan; kuzenler, halalar, baba, anne, kardeş, büyükbaba gibi bireylerden bahsediyorum) yeri her zaman zirvedir hayatta. Zaten diplomaya yaklaştığım şu dönemde, hayatım boyunca "ailem"den aldığım maddi ve manevi desteği düşünüyor; onlara borcumu nasıl ödeyeceğimin planlarını yapıyorum.
Velhasıl, anneler günün kutlu olsun anne.
Ayrıca, kaza kurşununu nefretle yetiştirenler; eşi şehir dışındayken çocukları içeride uyuttuktan sonra gece kulüplerinde erkekleri tuvalete atanlar; çocuğunu bir dolu birahiye değiştirenler(Charles Manson), çocuğu ünlü olunca yakasına yapışan hap bağımlıları(Eminem), karnında çocuğunu taşırken alkol, uyuşturucu, sigaraya dadananlar ve Britney Spears ile Angelina Jolie hariç, tüm annelerin de anneler gününü kutlarım.
Buyrun bu da parçanın linki:
http://www.youtube.com/watch?v=sHQ_aTjXObs
12 Aralık 2011 Pazartesi
Özledim ulan!
-Güneşli pazar günleri dolu bir masada kahvaltı etmeyi,
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.
Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.
Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)