Google+ boş mideye iki duble viski: hikaye
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2012 Salı

İş?

-Şu sitelere gir kanka, junior; account executive; marka yöneticisi gibi ne bulursan başvur a.... k.... "İlgili bölümlerden mezun" mu yazıyor, başvur; işletme mi okuyacağız lan? İngilizce'yi yeterince kullanabilen mi yazıyor, başvur! Zaten İngilizce konuşmuyorlar bile anca "Account Executive" telaffuzunu doğru yapabilmen  için İngilizce istiyorlar...
Aklıma yattı. Sonuçta reklam-sosyal medya sektöründe çalışan bir arkadaşımın tavsiyesiydi. Sanırım yaklaşık yirmi tane başvuru yaptım o gece. Marka yöneticisi, proje yöneticisi, direktör cart curt... Yardırıyorum.
Başvurular ise sabit, mail adresi varsa "copy-paste" aracılığıyla "İlanınızı ...'da gördüm. Özgeçmişim ektedir. İyi çalışmalar." Bir de özgeçmişimi Türkçe'ye çevirmemiştim, sordum arkadaşa "Gönder gönder İngilizce'sini gönder. Bunlar marjinal, hoşlarına gider..."
Ardından bazı linkler ise Linked.in üzerinden başvuru yapmaya elverişliydi. Onlara da başvurdum ve tevekküle yattım.
Tevekkül uykum yaklaşık bir hafta sürdü. Bugün tanışmak ve ilk mülakatı gerçekleştirmek üzere adını bile bilmediğim (hala bilmiyorum, zaten adını söyleyemiyorum bile) bir reklam ajansından çağırdılar. Öyle olur böyle olur diye düşünürken, kot, kırmızı tshirt giyip yola koyuldum. Sakal zaten en az iki haftalık.
İlk aşama: Güvenlik.
-Ya burada böyle adı .... ile başlayan bir şirket var. Reklam şirketi.
-.... bu mu?
-Hah evet o! Onunla iş görüşmem vardı.
-Buyrun.
-Telefon açmayacak mısınız?
-Yo hayır.
-Peki buyurayım da; daha adını bile söyleyemediğim şirket beni nasıl işe alacak acaba...

İkinci aşama: Toplantı odası.
Görüşeceğim kişileri beklerken, odayı inceliyordum. Kamera nerede, burada ses kayıt cihazı da vardır kesin, aa yangın alarmına bak ne şekilli diye düşünürken iki kadın geldi. Şaşırmıştım, çünkü mailleştiğim kişiyi Facebook'ta aratmıştım evden çıkmadan önce. Bulamayınca Twitter'ını bulmuştum.
Merhaba nasılsın faslından sonra (ki bu fasıl 20 saniye sürdü, basit adamım sonuçta);
-E siz Twitter'daki .... değilsiniz?
-Ha evet böyle saçma pozları olan değilim ben.
(Konuşmadığım kadın birazcık daha toplucaydı. Dolayısıyla Twitter'da gördüğüm profilin şişko bir sarışına ait olduğumu söylemenin bin bir yolunu aradım.)
-Hani profilinde 1907 yazan, sarışın bir kadın vardı o değilsiniz yani?
-Eheh, evet.
-Gerçi böyle söyleyince de hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu. Yok yani sarışın olmanıza gerek yok zaten.
Pot bir... Gerçi hala utanmıyorum ya neyse...
-Ben başvuruyu yaptım da hangi sıfat için başvuru yaptığımı hatırlamıyorum.
-Marka yöneticisi...
-Heh, çok güzel, ne yapar marka yöneticisi?
Pot iki...
-Daha önce bir reklam ajansı deneyimin var mı?
-Vallahi ne yalan söyleyeyim yok. Ben zaten iş arıyordum, seksen çeşit firmaya başvurdum. Bir tek siz dönüş yaptınız ben de geldim.  Ama şimdi marka yöneticisi arıyorsanız siz zaten diplomalı falan birini arıyorsunuzdur. Beni niye çağırdınız ki?
-CV'ni çok ilginç bulduk.
-CV mi? Linked.in'den yapmıştım başvuruyu?
-İşte Linked.in profilini...
(Linked.in profilimde blog veya twitter adresim bile yazmıyor. Okulun AVM'sinde börek yerken çekilmiş bir fotoğrafım var, ağzımda pipet, gözümde güneş gözlüğü, saç baş karman çorman, üstümde deri ceket, elimde de açılmamış Pepsi... İlginç sanırım hakikaten)
-Peki bu işi yapabileceğini düşünüyor musun?
-Bilmem ki... Yani iş tanımım bile kafada flu biraz.
-Reklamcı olmak istiyor musun?
-Yani elektrik mühendisi olmak istemiyorum. İstanbul'a geldiğimden beri türlü türlü işe bulaştım. Gerçi bunu dediğim zaman da kafanızda bir "Arka Sokaklar" profili oluşmasın. Yani djlikten tutun, blog yazarlığına... Ah şu blog yazılarını zaten bir bastırabilsem çok güzel olacak...
-Ne hakkında yazıyorsun blogunu?
-Deneme diyelim. Yani genelde başımdan geçenleri yazıyorum da arada tespit de katıyorum falan.
-Seni sosyal medya kısmında düşünebiliriz aslında. Sen hiç mühendis olacak biri değilsin zaten.
-Evet, öğretmen çocuğuna benzemediğimi de söylemiştiniz. Bu arada blog linkimi CV'me veya Linked.in profilime yazmam.
-Neden?
-Fazla ağır bir dil kullanıyorum da edebi yönden değil. Argo...
-Olsun.
(O sırada aklımdan geçen ise tam olarak şuydu; "Olsun da her gün anam arıyor, şikayet ediyor yazdıklarımdan." Sonra aklıma "On beş kişiye saldırdım, vurdum vurdum saymadım" şeklinde sözleri olan şarkı geldi, gülme krizine girmemek için kendimi çok zor tuttum. Zaten rezil ve gayri resmi bir mülakat geçirmiştim.)
-Sosyal medya departmanında çalışmak ister misin?
-Olur, yani o da olur.
(Sosyal medya departmanından biri geldi, tanıştık. Onunla da konuştuk uzun uzun... Lakin zaten "esnek çalışma saatleri" lafını duyduğumda başlangıçta, soğumuştum, bir anda harika bir teklif gelmeyeceğinin de farkındaydım.)
-Peki, önünü göremiyorsun ancak sana bir soru sorayım. On sene sonra kendini nerede görüyorsun?
-Ya şu klişeyi bir kere olsun yapmayın ya...
-Yok cidden. Ne bileyim spor bir araba hayalin falan yok mu?
-Valla on sene sonra, kendimi (Halamın yanına, New Jersey'e yerleşmek istediğimi daha önce söylemiştim) Jersey sahilinde Malibu içerken görüyorum.
-Rahatsın yani.
-Her zaman...
Ardından benimle bir kez daha görüşmek istediklerini ancak başka biriyle görüşeceğimi, bu sefer biraz daha hazırlanarak gelmemi istediklerini söylediler. Ben de peki dedim, aldım voltamı çıktım.
Bana karşı gösterdikleri samimiyeti ve güler yüzlülüğü kötüye kullanmış olabilirim, ancak top; vurmaya çok müsaitti. Her pozisyonda...


25 Haziran 2009 Perşembe

Çakma Bukowski Öyküsü FİNAL

Adamlardan, zayıf, gür bıyıklı, sırtında atlet, kafasına t-shirt bağlamış olanı seslendi;
-Öğrenci misin?
-Evet usta.
Bunu söylerken kesik sorular ve kısa cevaplar sürecinin başladığını bilmiyordu.
-Hangi okulda?
-İstanbul Teknik Üniversitesi.
-Hangi bölümde okuyon?
-İnşaat mühendisliği.
-Kaçıncı sınıf?
-3 bitti işte usta.
-4. sınıfsın yani?
Ağzını açmaya yeltenirken orta yaşlı, göbekli ve bir dal uzun Marlboro'yu kulakarkası yapmış olan;
-Tabii ki 4 olacak lan salak. 3'ten sonra 4 gelir çünkü.

"Allahım ben nasıl bir işe giriştim? Zeka yaşı 6'yı geçmeyen adamlarla başbaşayım. Sigaraları da bitti ama pezevenkler iş yapmamak için muhabbete sarmaya çalışıyorlar. Aklımı sikeyim aklımı..." diye homurdandı içten içe.

-Prof olmak için ne yapmak gerekiyor? dedi yaşlıca olan, kamyonlar karlı.
-Bilmem ki usta. Bir dolu prosedürü vardır. Yavaştan başlasak olur mu?
-Abdullah! Hadi kalkın çocuğun işi gücü vardır.

Adamlar, eşyaları Halil'in yönlendirmeleriyle yerleştirmeye başladılar. Taşınma işlemi bitmek üzereydi ancak Melis hala dönmemişti. Bu herifler sonuçta para da isteyecekti ama Melis yoktu, cebinde para da yoktu, hatta parlak basketbol şortunda cep de yoktu... Anahtarını kapıp çıkmıştı evden...
-Bak hele yiğenim!
Kamyonlar kralının sesiydi bu...
-Buyur usta.
-3 5 parça bir şey kaldı. Ödemeyi sen mi yapacan?
-Yok usta. Sizinle birlikte gelen kız yapacak. Zaten ben bir üst katta oturuyorum.
-Ee, biz şimdi karıyı mı bekleyeceğiz? Gür bıyıklıdan çıkmıştı bu soru.

Bir an her şeyi unutup, bu adamlarla ne kadar çok ortak noktası olabileceğini düşündü... Sonuçta "Karı olsun, çamurdan olsun, sikmeyen ibne olsun" felsefesiyle hareket eden homosapienslerdi bunlar. Kendisinin de pek farklı olduğu söylenemezdi. Öte yandan "karı" diyorlardı kendi aralarında konuşurken bir karşı cins mevzubahis olduğunda. Düşünse daha ne ortak yönler çıkacaktı kim bilir...

-Birazdan gelir usta. Durun ben size su getireyim, yorulmuşsunuzdur.

Bir koşu eve çıktı. Göt cebinde ezilmiş Winston softunu ve yakınca üstündeki kadın figürünün bikinisinin ortadan kaybolduğu pezevenk çakmağını almayı da unutmadı 5 litrelik şaşalla plastik bardak indirirken aşağıya...

Sessizlik, plastik bardağın doldurulurken çıkardığı blop blop sesiyle yarılıyordu ara ara. Onun dışında ter kokusu, asık suratlar ve sararmış dişler apartmanın girişinde tam bir feng-shui oluşturuyordu.

Melis ufukta göründü. Bir bardağı, daha doğrusu bir şat bardağını anca doldurabilecek göpüsleri yüksek bir frekansta zıplıyordu koşar adım yürürken. Şoföre yaklaştı;
-Beyefendi buyrun paranız. Kusura bakmayın geciktim.
-Biştik burada bacım ba. dedi şoför ve toplanıp yola koyuldu "Satılmışoğlu Nakliyat" kamyonu...

-Ya, Halil... Gerçekten çok özür dilerim bir türlü düşüremedim Mısır'a. Nedenini de bilmiyorum. Gerçekten çok özür dilerim.
-Önemli değil. Halledebildin mi bari sonunda?
-Evet evet hallettim.
-Neyse geçmiş olsun. İstersen bakalım eve, yerini değiştirmek istediğin ağır eşyalar olursa birlikte çekeriz.

Böyle bir teklif yapabildiği için kendine şaşıyordu. "Keşke kolsuz bir şeyler giyseydim. Kol kaslarım, terli vücut... Hoop seks olurdu. Aksilik..." diye düşünürken Melis:

-Ama çok yordum seni.
-Yok yok önemli değil. Sadece adamların başında durdum, dedi ve gülümsedi.

Birlikte yukarı çıktılar. Melis önden giderken, Halil de Melis'in çatalına bakmayı ihmal etmedi tabii.
-Aaa, tam istediğim gibi. Salon konusunda da zevklerimiz yaklaşık olarak aynı hihi. Çok teşekkür ederim.
-Lafı bile olmaz. Ev arkadaşının odasına eşyaları yığdık. Sorun olur mu?
-Yok zaten o evine gitti. 1 ay kadar yok.
-Peki. Ben artık gideyim öyleyse...
-Ya, otur biraz. Sonuçta o kadar başında durdun adamların, oyaladın onları. Hem hiç bir şey yok gibi görünebilir ama iki üç ithal biram var eski evden. İçelim beraber.
-Olur.
İyice coşmaya başladı. Şimdi olmasa bile ileride kesin bir şey olacaktı, buna emindi.
-Ama önce ben bir tuvalete gideyim, ok?
-Tamam ben de kolilerden bulayım biraları.

Vücudundaki boşaltım sistemi, aç karnına içtiği sigarayla hızlı bir biçimde çalışmaya başlamıştı. Ancak sıçmaya fırsat bulamamıştı bir türlü ve bırakmayı planladığı kütle, baş göstermişti. Hemen tuvaletine girdi yeni taşınılmış evin. Oturdu ve kendisini bekleyen sürprizden habersiz, bırakıverdi. Daha sonra gözleri, kıçının kıllarına asılmış komando bokları silebileceği bir rulo tuvalet kağıdı aradı. İşte o an dank etti kafasına. "Aşkın gözü kördür, yeni taşınılan evde tuvalet kağıdı mı olur amuğa goyim" dedi. Terlemeye başladı... Ne anlama geldiğini bilmeden "Ya hevro ya mevro" diyip çekiverdi don ve basketbol şortundan oluşan kombinasyonu. Sifona asıldı. Tık yoktu su vanası açılmamış olduğu için. Dolayısıyla şimdi ciddi anlamda bir problem vardı.

Beş dakika kadar "Melis'e seslenmeden bu sorunu nasıl çözebilirim" diye düşünüp bir beş dakika kadar da Melis'e tuvaletten durumu nasıl anlatabileceğini düşündü. Cesaret edemiyordu. Melis'in evine kendini davet ettirebilmişti kızın, ama bu kokunun yanına bile yaklaşmaması lazımdı Melis'in. Zaman tik tak ilerlerken gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı ve elini klozetin içine soktu. Kütleyi ileri itecek veya parçalayacak, çıkınca da elini donuna silecek ve muhabbetin ortasında "depoda bir miktar su kalmış ama suyu açayım ben vanadan yine de" diyecek, vanayı açtıktan sonra tuvalete "çok terledim elimi yüzümü yıkayayım" bahanesiyle tekrar girip sorunu kökten çözmeyi planlıyordu. Melis'se içeriden ses gelmemesine iyice meraklanmaya başlamıştı. Tuvaletin kapısına geldi...
-Halil, iyi misin? Bayağıdır içeridesin de... diyip kapıyı tıklattı lakin kapı tam kapanmamıştı ve birazcık esinti amaçlanarak açılmıştı evin tüm camları. Bunun sonucunda da kapı tek bir tıkla aralandı... Halil'in klozetin içindeki kolunu, şaşkın ve eblek bir ifadeyle kendisine bakan sivilceli yüzünü görünce afalladı Melis. Halil'se utancından yerin dibine girdi. Açıklama yapabileceği bir durum da yoktu ortada. Kolunu klozetten çıkardı ve kahverengi sıvı taneciklerini kolundan sıçrata sıçrata koşarak evden ayrıldı.

O günden sonra da Halil'i gören olmadı.


-SON-

24 Haziran 2009 Çarşamba

Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 4

Onun yolunu gözler olmaya başlamıştı. Ne zaman taşınacaktı? Ne zaman o yüzü bir daha görebilecekti, yaklaşık 8 saattir bunu düşünüyordu... Balkonda sigarayı Türk gibi dibine kadar içip içeri geçti.

Tabanına kuruttuğu ve yuvarlak yaptığı sümük parçalarını yapıştırdığı yatağından ani bir biçimde uyandı dışarıdan gelen sesler sebebiyle. Odasının, eve yerleştiğinden beri bir kez bile silinmemiş camından aşağı baktı. Ufak ama -Hint usulü- bir sürü eşyanın üstüste konulup iple sabitlendiği kamyon yolu tıkamıştı. Kamyonun etrafına bakarken onu gördü.

"Ulan şimdi ben aşağı insem, bu adamların başında dursam, kızın işlerini hafifletsem, kız kesin daha sonra verir bana. Evet kesin verir. Yardım ediyoruz sonuçta." diye düşündü.

Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Rahat bir erkek imajı oluşturabilmek için lise basketbol yıllarından kalma dizaltı şortu ve parmakarası terliklerini giyip, iniverdi aşağıya.

-Günaydın, dedi Melis.
Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı Melis'i görünce.
-Günaydın. Yardımcı olmamı ister misin? Yani yapılacak bir şey var mı? En azından adamların başında durup eşyaları istediğin şekilde yerleştirmeleri konusunda onları yönlendirebilirim.

Kendisi bile inanamadı bu kadar akıcı ve düzgün bir cümle kurabildiğine.

-Yahu çok iyi olur aslında. Annemi aramam lazım çünkü. Yukarı çıkalım göstereyim ben sana kendi odamın düzenini. Ondan sonrasında istediğin gibi dekore et evi, nasılsa daha sonra sürükleyerek biz eşyaların yerlerini değiştiririz.
-Tamamdır.

Melis 15 dakika kadar direktifleri ve brifingi verdi.
-Burada nerede kontörlü telefon var biliyor musun? Yurtdışını arayacağım da...
-Az ileride bakkal var oradan arayabilirsin.

"Ooo, ailesi yurtdışında yaşıyor veya yurtdışına seyahat ediyor, kesin verir bu." diyordu beyninin hayvanlık ve osbir komutlarını veren kısmı... Arabesk yanı ise kalbinin, "Ayrı dünyaların insanıyız." diyor ve iç çekiyordu.

-Peki. Birazdan dönerim ben.

Adamların yanına gitti.
-Ağabey başlayalım mı artık taşımaya?
-Olur yiğenim. Sigaralarımız bitsin hele, başlarız.

Sigaralara baktı. Yeni yakılmıştı Samsun'lar...

NOT: Yakın zamanda final bölümüyle birlikteyiz. İki bölüm birlikte yayınlanacak finalde... Lost hesabı yani. Ama merak etmeyin. Bir sezonluk yazı dizisi bu. Kafanızdaki tüm sorulara -böyle iğrenç bir öyküde de aklına soru takılan varsa bana ulaşsın, gerekli muameleyi yapayım- cevap bulacaksınız...

23 Haziran 2009 Salı

Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 3

Arkasını döndü.

-Merhaba, ev arkadaşımla bu apartmana taşınmayı düşünüyoruz da, burası nasıl bir yerdir acaba? Güvenli midir? Mahalle baskısı falan hani...

İlk kez böyle bir soruyla karşılaşıyordu. Yurttan ayrıldığından beri burada kalmasına rağmen, sosyal çevresi ve gece hayatı olmadığı için; muhiti hiç geçerken gözlemlemiyordu. Okul dönüşlerinde de bir an önce eve gitmeyi düşünüyordu hep, etrafına bakmadan, elinde sigarası... Hatta hanesinde yaşayanlar dışında şimdiye kadar konuştuğu kişiler bakkal, "çöp var mı yiğenim?" diye soran kapıcı, kapıcının karısı, bir de meşhur Hilmi Bey'den ibaretti. Lakin hormonları pompolanmaya, şahin marka boxer'ının içindeki de terlemeye başlamıştı ve cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı...

-Imm, şey... Yani... Ne bileyim? Ben 3 senedir burada yaşıyorum ve hiç bir sıkıntım olmadı.
-Teşekkür ederim. Yakında büyük ihtimalle komşu olacağız öyleyse... Ben Melis.
-Iı, evet ben de Halil. Memnun oldum.
-Kendine iyi bak Halil, yakında görüşürüz.

Çıldırıyordu adeta. İçi kıpır kıpırdı. Sigarasını söndürdü. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünerek otobüse bindi. Melis'in çıtı pıtı vücudunu, gülümseyen yüzünü, minik ellerini ve zamazingosunun o ellerin arasında ne kadar büyük görüneceğini düşündü yol boyunca.

Medeni bir biçimde ilk kez bir kadınla tanışmıştı ve egosu bu yüzden tavan yapmıştı.

"Neyse evdekilere anlatmayayım da onlar yazmasın karıya" diye düşündü otobüsten inerken.

NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.

18 Haziran 2009 Perşembe

Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 2

Karşı komşusu Hilmi Bey kapıdaydı. Hilmi Bey'in asık bir suratla kapıda olmasına alışıktı, zira dişi sineğin bile evinin civarında gezinmediği post-final [böyle kullanınca da güzel oluyormuş lan bu "post" kelimesi] döneminde günler süren batak partilerinin okey partilerinin ertesi günü Hilme Bey hep kapıda olurdu.

Ancak bu sefer durum farklıydı. Hilmi Bey, kapıcının karısı Hacer'in bir ineği andıran göğüslerini basmalı fistan üzerinden avuçlamaya çalışıyor, Hacer de kalkan tarağı indiren ses tonuyla "yapma kurbanın olayım Hilmi Bey" diyerek Hilmi'nin eşi öldüğünden beri çektiği osbirlerin hıncını çıkarmasına engel olmaya çalışıyordu.

Ne yapacağını şaşırmıştı koridorda karşılaşan üç apartman sakini... En atik davranan Hacer içi bok rengi suyla dolu kovayı kaptığı gibi merdivenlerden kaçıverdi, Hilmi Bey ise kızarmış sıfatsız ve benekli suratıyla içeri girip kapıyı kilitledi.

O ise merdivenleri ağır ağır inmeye başladı. Kafası karışmıştı. Hayatında ilk kez dijital olmayan bir ortamda, kanlı canlı bir biçimde sekse yakınsayan bir duruma şahit olmuştu. Çünkü ona göre öpüşmenin akabinde seks olmuyordu. En azından evde tombul şişeleri hafifletip "belki bugün karı kaldırırım" diye düşünerek haftada bir kez uğradığı ve başarısız olduğu, 15-20 yaş aralığındaki gençlere hitap eden kafede millet manitasıyla öpüşüyor, ama sonuç hiç bir zaman malabadi köprüsüyle bitmiyordu. Ayrıca izlediği pornolarda ön sevişme kısmını atladığı için, bu konuda haksız sayılamayacak bir abazaydı o...

Apartmandan çıktı. Omzunda bir el, arkasında bir kadın kokusu hissetti. Hormonları tavan yaparak geriye baktı ki.....

NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Çakma Bukowski Öyküsü Pt. 1

Uyandı...

Attırdığı kağıt peçetelere, üstüste dizdiği kağıt havlulara baktı. Düşündü. Ne kadar zamandır eline kadın eli değmediğini düşündü. Rüyasında Jesse Jane'i gördüğü için düşünmeye başlamıştı eline kaç senedir kadın eli değmediğini.

Lisede "onu sevsem, bunu sevsem, şunu sevsem" muhabbetlerinin ötesinde bir de banyo fasıllarında aklına gelen "onu s.ksem buna kaysam" düşünceleriyle akıp giderken hayatı, gidişata dur demek için bir amguard'dan daha fazlası olmayan ve asla olamayacak Nebahat'le çıkmıştı... Sırf bahar geldiği için... Hormonlarını ve güdülerini halı saha maçlarında, ekran başında elinde malafat terleme seanslarında baskılayamadığı için, arkadaşlarının adeta bir McDonalds logosunu andıran kaşlarıyla dalga geçtiği Nebahat'i uygun görmüştü kendine. Sadece iki hafta sürdü ve bu aynı zamanda kaşlı insan Nebahat'in de ilk tecrübesi olduğu için bırak kaş konusunda aşmış bir insan olan "çıktığı kişinin" elini tutmayı, okul dışında buluşamamışlardı Nebahat'in haftasonu öğrencileri at gibi koşturmayı seven dershanesi sebebiyle.

Dolayısıyla yeni uyanan her insan gibi ağır işleyen kafası, bulunduğumuz yıl olan 2009'dan doğum tarihi olan 1985'i çıkardı ve 24 yıldır eline kadın eli değmediğini farketti. Anahtarını, göt cebinde lime lime olmuş öğrenci sigarası Winston paketini, telefonunu, cüzdanını, ha bir de Dinamik notlarını alıp çıktı evden.

Evinden memnundu. İstediği kadar asılabiliyor, istediği kadar içebiliyor, istediği kadar ders çalışabiliyordu. Evet ders çalışmak artık bir istek halini almıştı çift anadal programını sürdürdüğü teknik üniversitesinde. Hala mezun olamamasını da ailesi bu nedene bağlıyordu. Sık sık "Benim oğlum çift diploma alacak di mi evladım? Bu yüzden 4 senede bitiremiyor Nevriye ablası..." diyordu annesi çatkapı komşu Nevriye'ye.
3 artı 1'di arkadaşlarıyla beraber tuttuğu ev. 4 kişi yaşıyorlar, kendi odalarından dışarı nadiren çıkıyorlardı. Zaten o çıkışları da genelde işemek, bulaşık konusunda aldıkları sıra numarasını kullanmak ve bakkala gitmek için oluyordu.


Kapıyı kilitledi, merdivenlerden inmeye başladı ve bir de ne görsün?

NOT: Kafama estikçe devam edeceğim hikayeye. Hikaye kimseye karşı bir saldırı içermemekle beraber, karakterler tamamiyle hayal ürünüdür. Hadi sağlıcakla kalın.