13 Haziran 2013 Perşembe
Tatildeyken bile kaybedenler
Tatil planları yapan biri değildi. Tatile gitmekten korkardı hatta. "Of, gidersem; kesin dönmek istemem, lobide sabahlarım." diye düşünürdü. Yurtdışına çıkmazdı yine aynı sebeple, kaçak göçek çalışmak isteyeceğini düşünürdü hep. Özgür bir ruhtan ziyade, iradesine hakim olamayan biriydi Yılmaz.
Telefonu, sabahın bir köründe çalınca irkildi. Arayan amcaoğlu Sedat'tı.
-Alo?
-Bak hele, Manavgat'a gidiyorum ben. online ayarladım mevzuyu. Ek yatak getirtebilirim odaya. Sen de 200 lira verirsen benimle 3 gece kalırsın.
-Ohaa, tamam geliyorum.
Telefonu kapattı, buldu buluşturdu ve 200 lira gönderdi mevzu bahis web sitesine. Ufak bir çanta doldurdu ve yoldaydı; Antalya Manavgat onu beklerdi.
Yaklaşık 16 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından; İstanbul'u geride bırakmış, soluğu Manavgat'ta almıştı. Klas görünmek istediği için taksiye zıplamıştı otogardan. Taksiciye elli lira vermesine rağmen; otelin önünde kuzenini görünce sevinmişti.
-Vaay Sedat! Oğlum yine buluştuk lan!
-İçeri girelim de sen karıları gör!
-Tatil köyü değil mi burası? Yani gece dışarı çıkmak zorunda falan değiliz...
-Aynen öyle.
İçeri girdiler, resepsiyon görevlisi işlemlerini hallederken, şöyle bir lobiye bakındılar.
-Herhalde sadece lobi böyledir. Değil mi lan?
-İnşallah öyledir, dedi Yılmaz.
İşlemlerini bitirdikten sonra, odaya çıktılar. Sırıtan bir suratla bahşiş bekleyen görevliye beş lira verip; paketlediler. Mayolar çekildi, parmak arası terlikler giyildi ve deniz, havuz onları bekliyordu. Aylardan eylül, Türk insanından yoksun bir otel. "İşte tatil bu." dedi Yılmaz.
Havuzbaşına baktıklarında, morallerini bozmamaya çalışsalar da; gördükleri buruşuk tenli Alman kuru kalabalık sebebiyle biraz rahatsız oldular. Öğle yemeğini koca koca tabaklarda, koca koca -yenmeyecek- öğünler şeklinde mideye indirmiş olsalar da; çok daha fazlasını bekledikleri kesindi. İki Rus kadın, kızlı erkekli bir Alman arkadaş grubu, İngiliz bir çift... Herhangi bir şekilde 18 yaşından fazla, 30 yaşından az insan topluluğu onlara yetecekti ve tek dilekleri buydu.
Sırtlarına omuzlarına güneş yağını sürüp güneşlenmeye çekildi, Yılmaz ile Sedat. Bir yandan güneş gözlüğü altından etrafı kesmeyi de ihmal etmiyorlardı tabii. Astarsız Billabong mayoları ise tatilin bonusuydu. Erekte duruma geçtikleri anda, tüm otel bunun farkına varacaktı. Rahat durmaya çalıştılar, İstanbul'un pisliğini çekerek çalıştıkları zamanlarda yaptıkları gibi.
Bakındılar etrafa, birer atmaca gibi. 60 yaşındaki, vücudu boydan boya dövmeli Alman kadın dışında dikkatlerini çeken bir şey, ya da birileri yoktu.
-Yapacağımız işi, yapacağımız tatili... Ne olacağız biz?
-Boş ver, animasyonlara gireriz.
Üç günlük tatillerinin ilk gününde, tüm animasyonlara katılmış; tüm animatörlerle hesapta "kanka" olmuşlardı. Boş zaman öldürme, internetten; işten güçten uzak ama sıkıcı bir hayat...
İkinci gün, beyaz bayrağı çektikleri gündü. Animatörlerle ilgilenmekten ziyade, sabahın köründe bira içen Almanlar'ın kültürüne küfrediyorlar, tatil köyündeki tek Türkler olmanın tadını çıkarıyorlardı. Milletle dalga geçiyor, yaşlı çiftlerle tanışıyor; onların esprilerine Türkçe küfürlerle karşılık veriyorlardı. Gemiler yakılmış, köprüler atılmıştı. Girmedikleri turnuva, oynamadıkları su topu, bocca, yemedikleri ıstakozlu fesleğenli makarna kalmamıştı.
Nefret hissediyorlardı. Özellikle Sedat, hayal ettiği tatilden çok daha farklı; çok daha rezil bir tatil geçiriyor olmanın; verdiği paraya yanıyor olmanın etkisiyle yemeyeceği rostoları, tavuk ızgaraları tabağına doldururken, Yılmaz aldığı ucuz karikatür ve mizah dergilerini havuz başında okurken anıra anıra gülüyor, insanların kendisine fırlattığı bakışları görmezden geliyordu.
Vazgeçmişlerdi çoktan, kaybedecek bir şeyleri de yoktu. Umursamıyorlardı, insanların geçirdikleri tatilleri; anlattıkları anıları hatırladıkça sinir olmuyorlardı artık. Tatil köyünün pespaye gece kulübüne bile sadece alkol için gidiyorlardı. Kısacası, dünya; onlara uzaktı artık.
Yılmaz ve Sedat; artık sinirleri alınmış birer bitkisel hayat formuydu.
İkinci günün sonunda, ertesi gün o rezil tatil köyünden ayrılacaklarını bildikleri için bokunu çıkarmaya karar vermişlerdi. İki koldan saldıracaklardı. İnsanlara sardırıp, eğleneceklerdi. Artık tek amaçları buydu. Her Türk gencinin düşündüğü cinsel fantezilerin yanından geçemeyeceklerini biliyorlardı. Aradıkları tek şey, saracak bir arkadaş grubu; bir çift ya da bir insandı ki "kanka" diye hitap eden amatörler bunun için biçilmiş kaftan değildi.
Yılmaz, Sedat'a, bir plan anlattı. Ayrılacak, yalnız takılacaklardı. Muhtemelen oteldeki herkes -personel dahil- gay bir çift olduklarını düşünüyordu. İki yakın dosttan öte, iki aynı kandan arkadaşlardı ve bu cehennem misali tatilden beklentileri aynıydı aslen. Ayrıldılar, Yılmaz sahildeki bara adımlarken; Sedat lobi civarında olacaktı. Müsait birini bulduklarında tepesine çökeceklerdi.
Yılmaz, müsait kimseyi bulamadı. Kendi başına efkarlanarak içmek istedi; bu sefer de efkarlanacak bir şey bulamadı. Dört kırk yaş üstü erkeğin önünde çılgınca dans eden, giysilerini parçalamak isteyen otuz küsür yaşındaki Alman kadına baktı. "Bu saplardan hangisi, bu hatunun sevgilisiyse, bayağı şanslı." diye geçirdi içinden. Ancak içinden geçen, dışarı sıçramıştı ister istemez. Barmense, kesilen ortayı gole; Yılmaz'ın kalesine gömme derdindeydi.
-Kel ve uzun boylu herifin sevgilisi o.
-He, tamam.
Üç gün önce, cennet gibi bir tatile çıkacağını düşündüren aramayı yapan kuzeni; yine hattın öbür ucunda ona ulaşmaya çalışıyordu.
-Ne yaptın?
-Sahildeki bardayım işte. Hiç bir şey yok. Yani deli gibi dans eden sarhoş bir kadın var ama onun da sevgilisi var. Onun dışında boş...
-Tamam lobiye gel, ben iki kadının yanına çöktüm, ikisi de Çek Cumhuriyeti'nden.
Heyecanlandı ve koşar adımlarla lobinin yolunu tuttu Yılmaz.
Gördüğü manzara ise, aslında umutlarının bir dinamitle patlatılmasına yetecek düzeyde bir manzaraydı.
-Bunlardan mı bahsediyorsun?!
-Ne güzel kart oynuyoruz işte.
-Evet, çok güzel.
Kadınlardan biri kırklarının başındaydı, diğeriyse kırklarının orta yaş bunalımını çeken hatunun annesiydi. Kaçmak istiyordu ikisi de, ancak bunu nasıl kibarca ifade edeceklerini bilmiyorlardı. Yılmaz, kendi ayağına sıkmakla kalmadı; Sedat'ı da çileden çıkaracak o sözleri söyleyiverdi.
-Siz odanıza çekilin isterseniz. Saat geç oldu. Yarın kahvaltıda görüşürüz.
Yılmaz ile Sedat, son aksiyondan itibaren; gece boyunca konuşmadılar. Sabahleyin biri İstanbul'un, diğeri Ankara'nın yolunu tuttu.
Sedat; şu an üst düzey bir şirketin yöneticisi konumunda. Artık yapmak istediği tatillere, şirket tarafından gönderiliyor. Yurtdışına yaptığı iş gezileri ve seyahatlerini çok seviyor. Yılmaz ile artık küs değiller, kimi zaman görüşüp yine eski günleri ve yaptıkları rezil tatili yad ediyorlar.
Yılmaz; 30 yaşına geldi. Arkadaşları ona "Einstein" diyor. Çünkü ne iş bulabildi, ne okulunu bitirebildi, ne de evlenebildi. Beylikdüzü'nden batıya gidemedi, bu mevzudan sonra tatile gitmemeye yemin etti. İstanbul Kocamustafapaşa'da bir evde, kendi fare deliğinde nefes almaya çalışıyor.
Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun?
Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Ne Olursun...
2004 ya da 2005. “Tutulamayanlar”danım, erken kaybedenler cinsi. Ergen isyanım bir yana, yaptığım mastürbasyonun haddi hesabı yok. Zaten lise döneminde sanırım iki kız arkadaşım oldu toplam. Onların da en fazla elini “tutabilmişim”dir. Hoş, ikisini de güzel tavlamıştım şimdi.
Neyse, geçmişe saygısızlık edip, nasıl tanıştığımı falan anlatmayacağım. Dediğim gibi, tema olarak “ergen isyanı” zamanları. Suratım küllüm sivilce, müzik grubu kurmaya çalışıyorum; ama ne gitar çalmayı biliyorum ne de şarkı söylemeyi. Sorsan, hepsini harika yaptığımı düşünürüm. Bana progresif bir death metal şarkısı ver, biraz çalışsam çalarım yani o derece.
Basketbol oynuyorum, lisanslıyım. Maçlara ilk beş başlayamıyorum genellikle. Zaten sırf boyum uzun diye(lise 2den beri boy atmadım) oynatılıyorum sanırım. Top tut desen tutamaz, heyecanlanırım.
Bu ayrıntıları neden mi veriyorum? Tutulamayan olmamın sebebini sizinle paylaşmak istiyorum çünkü.
Ha bir de tabii, babamın; okuduğum lisede öğretmen olması durumu var ki o küllüm evlere şenlik. Lisede yapılabilecek hiç bir serseriliğe elimi süremiyorum, kavga edemem, ders kıramam, okuldan kaçamam. Bok gibi bir lise hayatım oldu anlayacağınız ve o “Lise dönemleri hep hatırlanır, özlenir.” durumunu yaşamadım. Eziğin tekiydim, şu andan farksız olarak.
Bir biyoloji hocamız vardı, ismini hatırlayamıyorum ancak kadıncağız; Sakıncalı Düşünceler filmindeki “Michelle Pfeiffer” karakterine kendini kaptırmıştı. İdealist, aynı zamanda sert durmaya çalışan bir kadındı. Aramızda Emilio da yoktu halbuki, veya hamile kız da... Neden bu denli katıydı bilmez, genelde sorunun temeline inmek yerine farklı farklı iddialar ortaya atar, güler geçerdik. Çok net hatırlıyorum, yaptığı yazılılar on, bazen yirmi soruluk olurdu. “Tansiyonu yükselen birine ne verilir?” diye bir soru vardı. “Tansiyon ilacı” yazmıştım. Sınıfta bu cevabı yüksek sesle okuyup beni azarlamış, arkadaşlarımın taşşak konusu olmama izin vermişti. Gerçi ben de “Dalgacı Mahmut”tum, ben de gülmüştüm.
Mevzu bahis Pfeiffer, bir Perşembe günü; bizi “laboratuar”a indireceğini söylemişti. Eğer Robert’te, Kabataş’ta veya herhangi bir yabancı menşeili özel lisede okumuyorsanız; lise biyoloji laboratuarı Türkiye’nin her yerinde aynıdır. İçinde cenin bulunan bir kavanoz, bir plastik insan iskeleti ve sıra sıra dizilmiş saçma sapan kitaplar. Ama sorsan, laboratuara gidiyorduk. Kurbağa bile kesmezdik laboratuarda, ne öğrenmeye; ne yapmaya gidiyorduk merak ediyordum. “İleride bunlar ne işimize yarayacak?” sorusundan daha büyük merak uyandırıyordu çünkü bu gerçeklik bende. Aramızda, ileride tıp okumak isteyen; hatta “Boğaziçi Tıp’ta okuyacağım.” diyen adamlar bile vardı ancak onlar sorgulamaz, aval aval hocanın ağzının içine bakar ve not tutarlardı.
Hocayı takip ettikçe, aslında laboratuara değil; genellikle özel üniversite –pardon, vakıf üniversitesi- tanıtımlarının yapıldığı o boktan konferans odasına gittiğimizi anlamıştım. Bu oda, aslında sandalyelerin hemen yanlarında aparat şeklinde minik masalara sahip olduğu, basık, nemli, bir adet tepegöz ve bir adet projeksiyon cihazından oluşan; “konferans” odasıydı. İsmini duyan, okul yönetim kurulu toplantılarının burada yapıldığını düşünürdü ancak bu oda kullanılmadığı zamanlarda hademelerin eşyalarını bıraktıkları ve sigara içtikleri bir yerden ibaretti. Yaklaşık elli, atmış yanlamalı sandalye sığabiliyordu buraya. Bir de hoca kürsüsü işte... Cephesi, batı ve biz lanet olası bir sıcak ilkbahar gününün dördünde oradaydık.
Sıcak, terliyoruz, projeksiyon cihazı ve toplu alınan her masaüstü bilgisayarın yanında verilen ikili gri hoparlörler; eski bir dizüstü bilgisayara bağlı. Ekranda, DNA ile alakalı bir film dönüyor, genetik vs. En arka sıralarda oturmuş, izler gibi yapıyorum. Terliyordum, uyumaya çalışıyordum; olmuyordu. Çekilmiş olan perdeye baktım. Aslında camlar açıktı ve sadece perdeler çekilmişti. Kaçmak için yeterli ortam elimde olabilirdi. Şaş Vedat da benimle aynı şeyleri düşünüyordu ki perdenin etrafında geziniyordu. Son dersti, yoklama alınmıştı ve kaçabilsek kimsenin umrunda olmayacaktı belki de... Seçtiğim pencere, hocanın kürsüsünden görünmüyordu kocaman kolon sebebiyle. Usulca yaklaştım, Vedat da yaklaştı perdeye. Atlamasını fısıldadım. Bir buçuk, en fazla iki metreydi yükseklik. Atladı, ancak yanlış atladı. Ayağını burkup sövmüştü... Ardından ben de atladım ve tabanları yağladık.
Eve gittiğimdeyse o acı haber, arkadaşımdan gelmişti. Hoca, bizim dersten kaçtığımızı anlamıştı. Babam neden yanımda değildi o gün ve neden eve yalnız başıma dönmüştüm, hatırlamıyorum. Babamı beklemeye başladım heyecanla. Çıldırmak üzereydim. Geldiğinde beni dövmeyecekti, ancak öyle laflar edecek, öyle bağıracaktı ki itin götüne girip girip çıkacaktım.
Geldi, akşam sekiz sularında, elinde bizim sitenin bahçesinden topladığı bir tomar çiçek ve bahçe makasıyla. Suratıma baktı ve çok kısa bir cümle söyledi: “Yarın al bunları da yanına ve hocandan özür dile.”
Bakışları zaten bitirmişti beni.
“Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam, görürsen bir gün şaşırma...” şarkısı dilimde, arkadaşlarımın dalga geçen bakışları arasında öğretmenler odasına gittim. Hoca, ben, babam ve Şaş Vedat; müdür yardımcısının odasına doğru yürüyorduk. Ellerimde çiçeklerle ben, İlhan Şeşen’den farksızdım çünkü zaten hoca ve babam beni ortalarda bırakmıştı, şimdiyse kapısına gittiğimiz bir müdür yardımcısı vardı. Babam aradan çekildi, “Eti senin, kemiği de senin hoca!” dedi sırıtarak ve yine sert bir bakış attı bana. Terliyordum...
Girdik müdür yardımcısının odasına. Hoca, tam bir Pfeiffer örneği göstererek savunmasını yaptı. “Ya başınıza bir şey gelseydi? Ben sizden sorumluyum çocuklar, bunu anlayın. Sıkıcı da olsa bunları size öğretmek istiyorum sadece. Ama bu seferlik affediyorum.” Müdür yardımcısıysa yüzüme bakıp bıyıkaltından gülüyordu. Ellerimdeki çiçekleri hocaya bıraktıktan sonra, sınıfıma gittim. Ders zili çoktan çalmıştı.
Sınıfa girdim ve karakterini en çok sevdiğim hocalardan biri; dersi anlatıyordu. Murat Hoca, fizikçi... Geçtim yerime, ders anlatmayı kesmiş, sırıtıyordu. Herkes bana bakıyordu, hoca da dahil. “Mahmut, buranın yerden yüksekliği kaç metredir?” “Bilmem hocam.” “Oğlum atlayıp matlama da, bu sefer hiç birimiz kurtulamayız.”
3 Mart 2013 Pazar
Zamanında Yazmaya Çekindiklerim Bölüm: 8
Uyandığımda ilk iş Gizem'e nasıl olduğunu sordum. Toparlanmıştı, uyanmıştı. Açtı... Sarıyer'e gidelim, dedim. Yola çıktım. Tam yedide buluşacaktık.
Evimden Sarıyer'e gitmek, arabasızken tam bir belaydı. Ancak doğru saatte doğru yerde olmama rağmen Gizem beni yaklaşık yarım saat bekletmişti. Gizem doğru insan değildi ve bu barizdi; yılın ilk gününe bekletilerek giriyordum ancak kaşımaktan da kendimi alamıyordum. İlla o yarayı kaşıyacaktım.
Yemeklerimizi yiyip dağıldık. Evde, doğru planı yapmaya başladım. Arabası olan bir arkadaşım vardı o zamanlar. Ona, beni ve Gizem'i bir akşam güzel bir manzaraya götürüp götüremeyeceğini sordum. Cevabı netti: "Kapıyı bana açtırmayacaksan problem değil, götürürüm."
Hemen bir şişe viski almaya çıktım. İki bardak hediyeli bir şişe Black Label hazırdı. Bir de Biletix'ten, yakın zamanda gerçekleşebilecek bir Teoman ya da Şebnem Ferah konser bileti araştırdım. Bunları severdi çünkü. Viskiyi içip kelle bir şekilde konsere gitmek uygun olacaktı her şey için. Her şey harika olacaktı hatta.
Ev arkadaşım ara ara gelip şişeyi açmak istiyordu. Ben de uzaklaştırıyordum, bu atakları savuşturuyordum. Ertesi gün, midesi yine bozulduğu için Gizem'in yanına gittim. Yurdunun önünde birer kahve içtik. Sohbet ettik, muhabbet ettik. Vakit geçirdik, sadece yarım saat kadar.
O bile yetiyordu bana, çünkü kördüm.
Eve döndüm, bilgisayarımın başına kuruldum. Human Pets diye bir oyun vardı eskiden, Facebook eklentisiydi. İnsanları alıp satardın; hayvan gibi. Gizem'inse fiyatı deli gibi artmıştı. Çünkü herkes onu almak istiyordu; bense izin vermiyordum. Aynı zamanda herkes beni de almak istiyordu ancak o beni bırakmak istemiyordu oyunda. Birbirimize sahiptik; "soulm8" yazmıştık birbirimize takma isim olarak. (soulmate=ruh ikizi) Kafamızı sikeyim, biz de az salak değilmişiz...
Oyunda biraz vakit geçirdikten sonra MSN'i açtım. Biraz konuştuk, sonra ben FM oynamaya başladım. FM'yi kapatıp masaüstüme dönünce zaten son kale de düştü...
İletisinde şu yazıyordu: "Buldum, buldum! KafePi'deki çocuğu buldum!"
Hemen, ileride yakın arkadaş olacağım bir kadına; beni satın almasını söyledim; Human Pets'te. Akabinde bu yabancı kadın, benim fiyatımı da yükseltti ve Gizem beni satın alamadı. O, kadına neden böyle yaptığını sordu ve bunun tamamen benim kontrolüm dahilinde gerçekleştiğini öğrendi.
O, bunu öğrenene kadar; ben, beni ilk reddettiği zaman içtiğim şişeyi bulup etrafına bir not iliştiriyordum. Az çok; yapmayı planladığım sürprizi, dolu şişeyi içtiğimi, bu boş Black Label şişesinin de önceki kuyruk acımda içtiğim şişe olduğunu anlatmıştım notta.
Oysa direkt sordu; neden?
Her şeyi anlattım. Her şeyi... Arkadaş kalamaz mıyız?
"Hayır kalamayız, bir senem cehennemde geçti seninle arkadaş kalarak; seni kıskanarak." dedim. Peki şimdi ne olacak, dedi; "birbirimizi görmezden geleceğiz." dedim.
Hakikaten de böyle oldu.
Aylarca ağzımızı açmadık. Ben zaten bambaşka arkadaş ortamlarına giriyor, konserlere çıkıyor ve o konserlere Gizem'in gelmesi için her gün yırtınıyordum. Bir şekilde öğrense ve gelse; Pantera'dan This Love söyleyen beni sahnede görse; gözünün içine baka baka devam etsem; "You keep this love fist, scar, break" şeklinde...
9 Şubat 2013 Cumartesi
İnsan nefreti ve hayvan sevgisi
Kuzenimin tatil planına dahil olmuştum sadece. Rezalet bir tatil geçirmiştik çünkü bulunduğumuz otelde kalanlar yaşlı osuruklardı sadece. Yabancı ve yaşlılar, herhangi bir Türk erkeğinin ilgisini çekmez. Sadece eğlenmeye ve diyalog kurmaya çalışan bir Türk erkeğiyse, İngilizce bilmediğini söyleyen yaşlı Almanlar karşısında, "Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık." diyebilir.
Ayrıntılar gereksiz... Bomboş ve bombok bir tatil bitmişti. Öğlen pılımı pırtımı toplayıp, kuzenimle vedalaşıp otogara gitmek üzere yola koyulmuştum. Bir otobüse bindim. Soldaki koltuğa oturdum ve soluma bakmaya başladım.
Antalya, Alanya dışında herhangi bir işe yaramayan bir şehirdir. Yaraması için zaman zaman yörük çadırları kurulur, bir iki barı vardır vs... Ancak boştur, rezildir, sevilmez pek ki sevmeyenlerin sebepleri haklıdır.
Bir çiftliğin yanından geçiyorduk. Solumdaydı işte, kocaman bir arazi; Antalya Manavgat'ın ortasına konuşlandırılmış bir arazi. Ama midem bulanmıştı, gözlerimde yaşlar vardı. Çiftliğin sınırlarından özgürce çıkmak isteyen bir atın boynu kanıyordu, dikenli tellerin arasında kalmış bir pozisyonda...
İnsanlardan nefret ederim. Çok dışarı çıkmam ancak hayvanlara, özellikle asil yapılı hayvanlara büyük zaafım vardır. Asilden kastım safkan bir Rottweiler değildir veya bir Arap atı... Sadece at, köpek gibi sahibine değil; yol arkadaşına sadık hayvanlaradır zaafım.
Çünkü onlar sadakati bilirler, aptal olamazlar ve neyi düşünebileceklerini bilirsiniz. Zeka düzeyleri konusunda kafa patlatmazsınız ve beklentisiz olursunuz. Konuşmazlar, kafa şişirmezler, sevgililerinin huylarıyla beyninizi düzmezler, beceriksizlikleriyle sizi çıldırtmazlar. Onlar sadece hayvandır ve çoğunuzdan daha az sorun çıkarırlar.
Bu nereden mi aklıma geldi?
Yakın zamanda Mersin'deyken bir kez, arkadaşım beni "aslan"a (tuttuğum takım sebebiyle) benzetirken ona verdiğim, "hayır; bence at." cevabı bir kez olmak üzere; o güzel atın paramparça olmuş, kanayan boynu iki kez aklıma geldi. Çiftlik sahibinin sorumsuzluğu da keza aynı şekilde...
Yıllar önce iki kadınla tanışıp bir barda soluğu almıştık, sevdiğim bir arkadaşımla. Bize bakıp kikirdiyorlar ve aralarında İngilizce konuşuyorlardı. Neden güldüklerini sorduğumuzdaysa, bizi belli hayvanlara benzetmeye çalıştıklarını söylemişlerdi. Arkadaşımı yengece, beniyse ata benzetmişlerdi. Bu da gecenin son anektodu olur...
30 Ocak 2013 Çarşamba
Hazır değilim
Ancak küfürlerle döndüğüm İstanbul'dan, evime geçmeye gerçekten hazır olmadığımı anladım. Okulum bittiği an işim hazır. Baba parası veya baba işi de değil. Sadece mühendislik üzerine çalışan arkadaşlarım var ve burada elim kolum uzun sayılabilir. Olmadı ama, ne bileyim...
Bir evden sadece "hava almak için" dışarı çıkıyorsanız, o noktada belli başlı hatalar vardır. Hafif bir özet geçeyim.
Buradayım, evimdeyim ve aslında İstanbul'u unutma noktasındayım. Oradaki insanların karla boğuşması, soğuktan donması umrumda bile değil. Çünkü en soğuk hali 8 derece olan bir güney şehrinde doğdum. Bu yüzden de iklim konusunda rahatım. Trafik? Hahah, kendini kandırır buradaki insanlar trafikten yakınırken veya trafiği bahane ederken. Eğlence hayatı? Hayatım boyunca bir "eğlence hayatım" olmadı ki özleyeyim. Ancak insan sıkılmaya müsait işte... Şu an arayıp da dışarı çağırabileceğim arkadaşlarımın sayısı "3". Yazıyla, "üç".
Büyüdük ve dağıldık, ona kabulümüz her zaman var da; burada büyüyen arkadaşlarımın gerçekten büyümesi, burayı çekilmez hale getirdi bir haftada. Yapamıyorum çünkü, farkına vardım, veya aklım başıma geldi. Dönmek için can attığım şehir, bir başka cehennem haline büründü.
Son iki üç senedir en fazla keyif aldığım şey nedir biliyor musunuz? Evde, üzerimde sadece bir kot ve t-shirt varken yazdığım; masadaki birayı yudumladığım gecelerdir. Bunu, Mersin'de yapamaz mıyım? Evet, ki şu anda yapıyorum. Ailemin evinde, sigarayı bırakmış bir baba ve hayatında ağzına sigara sürmemiş bir annenin evinde yapıyorum; bir iki duble rakıyla. Fakat rahat değilim, bu yüzden de şikayetçiyim, kim bilir.
Kafamdaki aynı "deli sorular", beynimi kemirmeye devam ediyor; an be an. "Sigara içtiğimi görecekler mi?", "Rakı şişesinin eksildiğini görür mü peder?" cinsi sorular da değil aslında. Sadece, dedim ya; rahat değilim. Pislik içinde yaşamaya, rezilleri oynamaya o kadar alışmışım ki, rahat batıyor artık.
Gelelim işin en sikik tarafına. Buraya dönmek için kendi hayatımdan feragat ederdim üç ay önce; çünkü İstanbul'da huzursuzdum. Şimdi buradayım ve yine huzursuzum. Neden? Bilmem. Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir, demiş Erdal Beşikçioğlu; Behzat Ç. rolünü oynarken. Peki ben kaç sahici sarsıntı geçirmeliyim kendime gelebilmek için Behzat? Bunu düşündün mü hiç?
Huzur ve mutluluğu "konumlarda" aramanın ahmakça olduğunu gösterdiği için, bu Mersin tatilinin ayrı bir yeri oldu. Ancak, önümü görememem; ayrı ağır koydu.
Huzursuz, mutsuz veya adını sen koy; belki mezara kadar...
28 Ocak 2013 Pazartesi
"Now I'm Thirstier With Nowhere to Go."
26 Ocak 2013 Cumartesi
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 27
15 Ocak 2013 Salı
Akşamdan kalma tesirli metropol notları 23
Boynumdaki morluğu sorunca, biriyle yattığımı söylediğim annemin tepkisi. Halbuki bilmez ki; bir çok kadın girer çıkar hayatıma, seçici olmam kimi zaman; ruh halim çöküşte değilse ve canavar benimdir, o kadınlardan ziyade. Ancak bu, beni ne Kazanova, ne de Otis Abi yapar. Aynı tas aynı hamam devam ederim. Kimi zaman yalan söylerim, her yeni cinsel ilişkiyle acımı dindirdiğimi iddia ederim lakin dindirdiğim tek şey açlıktır. Boş, basit ve "yozlaşmış" oyun; oynamaya değerdir çoğu zaman çünkü bilirim ki; masallara konu olacak bir ilişki, gündem dışıdır. Gündemin içine girdiği anda, benim geceleri çektiğim uykusuzlukla, rahatsızlığımla ya da imkansızlığıyla meşhur olacaktır. Kısacası, rakı sofrasına meze olacaktır.
"Yaş ilerledikçe, ilgisini çekebileceğin kadın tonajı düşer."
Yaşım ilerledi...
Çeyrek asıra yaklaşıyorum. Geçen seneye kadar her şey yolundaydı. Bukowski değilim, arzu ettiğim her kadınla birlikte olamadım cinsel ya da duygusal olarak. Çok değiştim ancak elle tutulur bir başarım yok. Sistem oturtmaya çalışan bir teknik direktör gibiyim. Beş sene sabredilse takımımı şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağım evet; ancak ne ben kendime sabredebiliyorum, ne de başkaları bana sabır kredisi verecek durumda. Çünkü dokunuyor, gömülüyorum bir sürü şeye. Yazmak, çalmak, video montajı, djlik, kart numaraları; bir değil, binlerce parçaya bölünen ufacık bir beynim var ve bu yüzden beş seneye ihtiyaç duyuyor teknik direktör. Ne taraftarın(ailem ve arkadaşlarım) sabrının kaldığını, ne de rakibin acıma duygusuna sahip olduğunu(kadınlar ve hayat) görüyorum.
Gördüğüm en keskin dönüşüm ise, belirli bir klasa; veya maddi duruma veya işe/güce/tarza sahip kadınlara daha fazla hitap edemeyişim. Onlar yirmilerinin başlarındayken; süründürebiliyordum bile. Çünkü etkiliyordum bir şekilde. Ya onlar için bir iki sayfa karalardım, ya da onlarla yüzyüzeyken sadece bir saate ihtiyacım olurdu. Ancak devir değişti artık...
Biliyorum, zengin koca kaygıları yok veya zengin sevgili. Kendilerine içki ısmarlatmak isteyecek kadar varoş ya da rezil kaltaklar da değil onlar. Ancak masallara inanmayacak kadar da akıllılar. Hepsinin okulu bitmiş, altlarında araba, kiminin şirketi var, kimi üst düzey yönetici, kimi babadan zengin ancak babasının parasını da sokağa saçmıyor. Bir yerinden tutunabilmişler hayata; ben mezun olmayı ve zamanımın gelmesini beklerken; onlar çoktan bitiş çizgisini geçmişler ve zafer koşusu atıyorlar. Harcadıkları emeği gözönünde bulundurarak, yanlarındaki erkeklerin de belli şeyleri başarabilmiş olmasına özen gösteriyorlar. Konuşsan, saatlerce konuşabilirsin ve bir çok konuda bilgili olduğunu söyleyebilirsin onlara ancak modern tip Hemingway olmak işe yaramıyor artık, en azından onlarda. Bu yüzden seninle ilgilenecek kadın sayısı, yaşın ilerledikçe azalıyor; tabii, ilerleyen yaşınla beraber bir Ali Ağaoğlu'na dönüşmüyorsan.
"Dedemi kaybettiğimde, doktorun katil olduğunu düşünmüştüm."
Günler önce bir yorum gelmişti... Yayınlayıp yayınlamadığımı hatırlamıyorum o yorumu ancak basit olarak "Karıcısın!" diyordu yorumu atan kişi. "Karıcı" daha önce karşılaştığım bir tabir olmadığı için ilginç karşılamıştım. Sanırım anlamı, kadınlarla kafayı bozmuş erkek. Evet, öyleyim. Ancak sırf sana cevap olsun diye son paragrafı paylaşıyorum.
Çocuk aklı... Yaylaya gitmiştik ailecek. Ben niye gittiğimizi bilmiyorum çünkü sadece beş yaşındayım. O zamana kadar bana şaklabanlık yaparak beni güldürmeye çalışan adam yatağa düşmüş. Ancak kan bağının önemi konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece bir adam, yatıyor, biraz da hasta gibi... Tabii son günleri olduğu için yayla evine yerleştiğini geç fark ediyorum. (takriben on yaşıma bastığımda, bir diğer cesetle karşılaştığımda fark ediyorum ölümün ehemmiyetini) Ardından çocuk aklı işte, kötü bir şey olduysa; her zaman bir suçlu vardır. İntikam alınacak biri, nefret edilecek ya da suçlanacak biri. İnançlı bir aileye(bağnaz değil, inançlı) sahip olduğumdan ve güney kültürüyle yetişmiş olduğumdan dolayı da, Allah'ı suçlayamıyorum. Evet, kesinlikle doktorun bok yemesi dedemin ölümü. Başka doktor olsaydı daha fazla yaşardı ve ben bu fabrika işçisini, Mersin yerlisini daha fazla tanırdım.
Keşke ahmaklık sadece çocuklara özgü olsa... Çocuklar dışındaki ahmakların hepsi katledilse...
NOT: Bira.fm harika bir radyo evet; ancak Ryan Adams'ın Wonderwall yorumu daha harika. Tabii bununla beni tanıştırdığı için Bira.fm sanal dj'lerine minnettarım.
12 Ağustos 2012 Pazar
Mevsim rüzgarları değil, mevsim yağmurları güzel kılar bazı şeyleri
Sabah (yani öğleden sonra) serin ve tam uyumalık bir havaya uyanmıştım. Pencereden dışarı baktım ve o dilediğim fotoğraf çekiminin bugün yapılamayacağını anladım. Fotoğrafçıya göre, günışığı yeterliydi, çekim yapacağımız (çekimin hangi tarafında bulunacağımı tahmin ediyorsunuzdur) mekana güneşin vurmasına çok da gerek yoktu açıkçası.
Ancak günışığı bile yoktu işte, hava kapalıydı. Bir sigara yakıp bilgisayarın başına geçtiğimdeyse Twitter'dan salça olduğum onun bana cevap yazdığını görmüştüm.
-Onu açıklamayacağım, evet ancak "o" diye bahsettiğim kişi bir senelik kuyruk acım değil.-
Konuşmaya başladık, Twitter üzerinden.
Yağmuru duymuyordum biz konuşurken, adeta hissediyordum. Aşağı indim bir hışımla, yazacağı cevabı unutup veya sallayıp. Yağmurda yıkanmak değildi amacım. Apartman girişinde bulunan dürümcüye gittim, çay istiyordum; deliler gibi. Ancak çay yoktu. Bakınıyor ve adeta "aranıyordum". Elemanlar oturma pozisyonuna geçince, ayağımda parmakarası terlikler; üzerimdeyse sadece yatağa girerken kullandığım şort ve tank top ile bakkala yürüdüm. Yürürken aklımda olan melodi basitti... Murat Cemcir'in ses tonuyla "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar, yıkasınlar..."
Bakkaldan aldığım sallama çayı dürümcüye götürdüm, çayları yudumlarken hala sarhoş gibiydim. İnsanlar bir şeyler anlatıyordu, ancak benim aklım bilgisayarımda kalmıştı; veya onun vereceği cevaplarda, konuşulacak diyaloglarda.
Yukarı yürüdüm çayı iki sigarayla "yedikten" sonra. Konuşuyorduk, konuşmaya devam ediyorduk ve biz konuştukça; ben pozitif hissediyor, ertelediğim bir numaralı işi yapmaya yöneliyordum. Bloga şimdiye kadar yazdığım her şeyi Word'e geçirecektim, her yazı için farklı bir isim, yazıldığı yıla göre dizilmiş yazılar... Bunu hayatım boyunca ertelemiştim.
O yazıyordu, ben yazıyordum; bir yandan da uğraşıyordum bu saçma işle. Önce mısır gevreğiyle sütü karıştırırsın, ardından kahve içersin ve o; yağmurlu bir pazar günü için kahvaltın olur. Ama her dakikası güzeldi, anılar, paylaşılacaklar... İyi ilerleme kaydetmiştim ki o kaydettiğim ilerlemede kaldım zaten. Bitiremedim.
Dedim ya, yağmurlu bir pazar günüydü ve ben bir yaz yağmurunda daha mutlu hissediyordum ekinler umrumda olmasa da...
Sonra Feyzi geldi, Süper Kupa maçını izlemek üzere. Ardından Celal aradı; evdeysen uğrayacağım diye. Biralar alındı ve futbolun fesinden anlamayan iki adam(biri hesapta Fenerbahçeli, diğeri ne olduğunu da bilmiyor) maçı izledim. Galatasaray kazandı ve bir kez daha mutlu oldum. Galibiyeti getiren penaltı golüyle (3-2) telefonuma bir mesaj geldi ki bunu bir tebrik mesajı sanıyordum. Ondandı. Aradaki 1000 kilometre sebebiyle mesajdan başka ihtimalimiz yoktu ve onun daha fazlasını en azından şu an için istemediğinin farkındaydım. Son mesajım havada kaldı, bilgisayar başına geçtim ve dedim ki bir kez daha... "Hayat güzel lan."
3 Ağustos 2012 Cuma
Geçmiş, Mersin'de kaldı.
Şimdiye kadar ne geçmişimden, ne kökenimden, ne de memleketimden asla utanmadım. Daha önce yazdıklarıma da güler geçerim. Ancak Mersin'den de asla kopamıyordum. Zaman zaman, İstanbul'a getirdiğim eski yazılara, yaptığım eski çizimlere bakarak duygulanır; aptallığıma güler ancak Mersin'i de fazlasıyla özlerdim. Telefona sarılıp annemi aramak ise sadece alkollü olduğum zamanlarda aklıma gelirdi.
Mersin'e döndüğüm gün Lombak dergilerimi buldum. Sadece on, on beş sayı... Diğerlerini belki yatağın altında bulurum diye düşünerek yatağın altını açtım. Sonuçta bugün dilendiğiniz çoğu yazarın ve çizerin ortak noktasıydı Lombak bir zamanlar. Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Sadece Kaan, Kenan Yarar vs... Yatağın altını karıştırırken anı kutumu, bloknotumu ve eski günlüğümü buldum. Anı kutusundan aldığım ilk konser davetiyelerimiz(yani on beş yaşında sahneye çıktığım ilk konserin davetiyeleri) ve eski güneş gözlüğümdü. Kaldırıp geri yerine koydum kutuyu. Günlük ve bloknotu ise yakmayı planlıyordum, ancak evde uğraşabileceğim bir iş değildi. Dışarı çıkmaya da niyetli değildim. Teker teker kopardım yaprakları, yırttım, yırttıkça huzurlu hissettim ve bitirdim.
İstanbul'a dönünce ilk iş, buraya zamanında getirmiş olduğum yazıları bulmak ve üzerlerinde sigara söndürmekti. Geçmişe bağlılık, geçmişe duyulan özlem güzeldir ancak geçmişte yaşadıkça kendimi bitiriyordum.
Şimdiyse, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve Mersin'i ardımda bırakarak...
12 Aralık 2011 Pazartesi
Özledim ulan!
-Deniz kenarında uçurtma uçurmayı ve uçurtmaya mektup yollamayı(McGyver olmaya gerek yok, hepiniz yapabilirsiniz azıcık kafa varsa.)
-Evde yapılmış kestanenin tadını,
-Yanında uyandığım kadının, yanında sabah seksi dışında saatler geçirmeyi,
-Alkolün; içmenin değerli olduğu zamanları,
-Sabah alından öpülerek uyandırılmayı,
-Akşamları merkezin sahilinde, bar bar dolaşmayı,
-Artık oynamaktan hazetmesem de, içkili oyunlar sırasında dönen diyalogları,
-Adana'ya bayram ziyaretine gittiğimiz zaman, yolumuzu kaybettiğimiz takdirde babamın anneme, "Beni yanlış yanlış yerlere sokup sokup çıkarıyorsun!" demesini,
-Elele tutuşmak veya öpüşmenin; arkadaşlarla paylaşarak "yiyiştik" apoletini omza takmak için yapılmadığı, saf duygularla gerçekleştirildiği dönemleri,
-Televizyon karşısında saatlerce kanepede farklı pozisyonlarda uzanmayı,
-Onun yatağın üzerinde zıplayışını,
-Ablayla göze göz dişediş ettiğim kavgaları,
-Fenerbahçeli Fatih Abi'nin getirdiği, "cd kaset çalar; radyosu da var"mottolu ancak yıllar geçtikçe; cd çalar ve radyosu çalışmaktan kesilen müzik setimizi,
-Halamın evinin güney cepheli balkonunda, güneş vurduğunda kışın bile o harika köy işi kanepeye uzanıp gözlerimi kapatmayı,
-İstanbul'da yediklerinize benzemeyen künefeyi, tantuniyi,
-İlk sigara nefesinde alınan o derin özentiliğin bıraktığı öksükürleri,
-Kapıyı çarpıp müziği köklemeyi,
-Mayo-tshirt-parmakarası terlikle aşağı inmeyi ve cepte telefon ve evin anahtarı dışında hiç bir şey bulunmamasını,
-"Üniversiteyi kazanırsam bir daha nah dönerim buraya!" dediğim memleketimi, Mersin'i;
-İnternet kafenin arka kısmında, kafeyi ve ışıkları kapattıktan sonra film izlemeyi, Xuqa.com adlı poker sitesinden oyuna girmeyi; kız tavlama çalışmalarını,
-Aileme söylemeyi beceremediğim yalanları,
-O allahın belası bir boka yaramayan jeneratörün çıkardığı sesi,
-Yağmur yağdığında, üzerinde oynayabilmek için tantuniciden aldığımız bas-çeklerle temizlediğimiz basketbol sahasını,
-Siteler arası oynadığımız kıran kırana maçları,
-30 Ağustos'ta bayrak taşımayı....
-Ve gerek "ev"imle, gerekse geçmişimle ilgili bir çok detayı; özledim.
Yazarken çalan parça: Willie Nelson - Georgia On My Mind
9 Aralık 2011 Cuma
blogger yokken daktilo vardı, buzdolabı yokken de şarap...
mersindeki gençlik dönemim boyunca çok sık tecrübe ettiğim bir olaydır elektrik kesintisi. babam genelde alkollü olur, elinde mumlarla çayda çıra oynayarak dalga geçerdi. annem katalitik sobayı yakar, hepimiz salonda toplaşırdık. sitenin satışında büyük rol oynayan jeneratör ise beş dakika bile devrede kalamazdı. o jeneratörün yakıt tanklarına küfrederdim eğer ki şimdiki kafada olsam...
ancak elektrik mühendisliğini seçmemin altında yatan neden bu idealizm değil, tamamen istanbul'da bacaklarını açmış beni bekleyen kızlardı.. yusuf'un babası sormuştu bunu. "siz istanbul'da kızlar bacaklarını açıp da sizi bekliyorlar mı sanıyorsunuz?" evet, amca; kısmen...
bugün eve geldiğimde de aynı manzarayla karşılaştım tabi... beşte girdim eve, komşu esnafa göre elektriğin geliş saati 10. dedim gönder bakkal bir şişe şarap... volkan'ın fi tarihinde aldığı düz beyaz mumlardan ikisini de, ablamın giderken götürmeyi unuttuğu sol anahtarlı türk kahvesi bardağı ve bardak altlığının üzerine yaktım. ve şimdi buradayım.
akşam için planım connected2.me'yi açık bırakıp, gelen dişi tekliflerinden en güzelini kabul etmek ve dışarıda bir şeyler içtikten sonra eve gelip sevişmekti. eğer ki bu plan yatarsa da, takıldığım bir kadının evine gidecektim. ancak o kadının evine gitmek, aslında beyaz bayrak çekmekti. bu, ben bir sekskoliğim ve elimde olanla yetinebilirim demekti.
yapmadım. elektrik olmasa bile evde oturmayı seçtim. belki bir iki saat sonra trafik yoğunluğunu atlatınca giderim, kim bilir... lakin en son geçtiğimiz pazartesi girdiğim ilişkiden sonra uzun uzun düşünmüştüm. seks ve alkole harcadığım zamanı başka bişeye harcasaydım ne olurdu diye... ha, birinci planım çok mu mantıklı veya yararlı? tabii ki hayır. ancak en azından yeni biriyle tanışacaktım ve sosyalleşecektim içgüdülerimden bağımsız olarak... bilmiyorum, bomboş içiyorum işte.
gel zaman git zaman farkettiğim tek bir şey var ama: gerçekler, çıplak ayakla ıslak zeminin üzerinde farketmemiz için tasarlanmıştır.
aha elektrik geldi. fena da olmadı aslında. ancak şu son satırları yazmadan kalkmam bilgisayar başından.
pardon, daktilo başından. hepimiz içgüdüsel olarak yaşıyor, tavır ve kararlarımızı içgüdülerimizin kontrolüne bırakıyoruz. en mantıklısı da, en duygusalı da içgüdülerinin kumandasında. ancak temel içgüdü sevişmek değil, gizlemek. kimi komik davranıyor duygularını gizlemek için, kimiyse duygusal davranıyor abazalığını gizlemek için ve "ben ilişki istiyorum, ciddi ilişki." diyor. finalde de şu var, (revolver filminden)
we are all monkeys, wrapped in suits. (hepimiz, takım elbiseler içindeki maymunlarız...)
aralık 11
md
27 Eylül 2011 Salı
Gün boyu gülmeme sebep olan 2003 Anıları. Kısa, kısa...
Küçüktük, ben ve ruh hastası kuzenim (iyice ufakken ben, boğazımı sıkarak Galatasaraylı yapmıştı beni, gerçi iyi ki de yapmış.) boktan bir yaz geçiriyorduk. Ben lisenin hazırlık atlama sınavına çalışıyorum, o da üniversitenin. Bildiğin LGS, ÖSS bitmiş; İngilizce kasıyoruz. Başarılı öğrenciler olmadık hiç bir zaman. Ancak başımızda başarılı bir İngilizce öğretmeni vardı, annem... Kök söktürüyordu o yaz...
*Ben, annem, babam, kuzenim ve kuzenimle aynı taraftan olmayan babaannem aynı evde kalıyorduk. Babaannemin gözleri iyi görmezdi. Arada rolleri değişirdik. O, Mahmut olurdu; ben, Gökberk... Birinde dayanamayıp,
-Mahmut al lan bu kadını başımdan!
diye bağırıvermişti.
*Aynı babaanne, "Gökben sırtımı bir kaşı." diyerek Gökberk'e sırt kaşıttırma işkencesini de öğretmişti. Yazık, Gökberk de sıcağın ortasında; ders çalışmamak için babaannemin sırtını kaşırdı. Ha bir de evet, babaannem Gökberk'in adını da Gökben sanıyordu.
*Elimizin altında rezil bir bilgisayar vardı. Sitenin "terbiyesiz" çocuklarından aldığım erotik cdleri ansiklopedilerin arasına saklamıştım. Gökberk'e de göstermiştim tabi saklamadan önce... Ardından Başar'la bilgisayardan South Park: Bigger, Longer, Uncut izlediğimiz bir gün, odaya girip; "Siktiredin oğlum onları, bunları izleyin." diyerek dalga geçercesine cdleri yüzümüze fırlatmıştı. Bayağı gülmüştük utançla karışık. Ehe.
*Ders çalışmıyorduk. Annemin verdiği alıştırmaları yapmamak için çeşitli uğraşlar, bahaneler edinirdik. Bir gün annem Gökberk'i okula götürdü. Gökberk daha öğlen olmadan geri döndü tabii....
-İbne bir de kendi tarafına çeviriyor vantilatörü!
derken o, ibneden kastettiğinin; annemin, Gökberk'i oturttuğu ofisteki öğretim görevlisi olduğunu anladım. Boktan bir yaz geçirmeye devam ediyorduk.
*Ve Nirvana... Evde temizlik var. Hala temizliğimizi yapan Elif teyze, ben ve Gökberk odadayız. Elif teyze kapıyı içeriden kapattı. Kapının kolunun içeriden oynamadığını bilen bizler, şok geçiriyorduk; çünkü evde başka kimse yoktu. Elif teyzeyi gaza getirdi Gökberk. Ben de yardım ettim tabi bu gazlama işine... Ve Elif teyze, soğukkanlı bir tavırla; benim odanın dışarıya bakan camından, yatak odasına geçiş yaptı. 8. katta oturuyorduk... O zamandan beri Elif Teyze gözümde bir kahramandır.
*Aynı Nirvana'yı ikinci kez tatmamız uzun sürmedi tabii... Rüzgar sağolsun, bilgisayardaki boktan oyuna dalmış bizleri geçip; kapının çarpmasına sebep olmuştu. Bu sefer Gökberk'le ben vardık sadece. Gökberk'in kardeşi, diğer kuzenim Gözde'yi arayıp, "Kurtar bizi buralardan." dedi Gökberk. Mübalağasız. Kızcağız koptu geldi çarşıdan. Evin kapısını açarken Gökberk kahkahalar atarak söylemeye başladı:
-And they say that a hero can save us, I'm not gonna stand here and wait. (Nickelback - Hero)
*Benim okulum başladı. Gökberk'inki ise bir hafta sonra başlayacaktı. Bizim evde çalışıyordu hesapta... Can sıkıntısını çok net anlayabiliyordum. Babaannem ve Gökberk, annem ve babam çalıştığı için sabahtan akşama evdelerdi. Gökberk de babaanneyi kandırırım düşüncesiyle sabahtan akşama televizyon izlerdi. Bir gün annem eve geldiğinde, babaannem sitemin kralını yapmıştı anneme.
-Hiç ders çalışmadı bu çocuk, sabahtan akşamaaaaaa televizyona baktı! (Babaannemin lügatında izlemek yoktu, bakmak vardı)
dipnot: Toprağın da, sevenin kadar bol olsun babaanne.
6 Haziran 2009 Cumartesi
Mersin'de 1 Haftalık Yaz Tatili Günceleri Pt. 3
NP: David Bowie - The Man Who Sold The World
(loop mode: on)
3 saat sonra evden çıkmam gerekiyor... havaalanı şirketinin servisine atlayıp adana havalimanı yolları... oradan da istanbul.
ancak acı olan şu ki, bugün, bir an için de olsa, yaz okulunu güzelim mersinim'de okuyabileceğimi düşündüm. annemin fikriydi tabii...
-oğlum bir araştırsana burada okuyanlar var yaz okulunu...
-oha çok mantıklı.
araştırdık, içimizde patladı tabii... okulun forumuna sordum, olmaz dediler. bir an bunun için umutlanmak bile ne kadar sevindirdi beni anlatamam. tekrar ana ocağında okula gitmek gibisi var mıdır be... hani yemeğini bulaşığını geçtim, ailenin değeri apayrı. her ne kadar çoğu zaman bunu reddetsek de, çoğu zaman arkadaşlarımıza havalı görünebilmek için bunu inkar etmeye çalışsak da, gerçekten çok ayrı bir değeri var ailenin. bunu geçen yıl anladım ben... telefonla konuşmaktan zevk almıyorum annemle veya babamla, onun dışında msn kişi listemde annem var ve engellenmiş vaziyette. ama her mersin'den istanbul'a geçişte, bir daha anlıyorum onları ne kadar çok sevdiğimi.
tarihi tam olarak hatırlamıyorum, 9.30'ta adana'dan kalkıyordu uçağım... 9.30'ta kalkan uçağa yetişebilmek için de arabayla 15 dakika mesafede olan mezitli migros'un önüne geçmek gerekiyordu 6 sularında. hesapta babam götürecekti beni migros'un önüne, ancak akşamdan kalma olduğu için annemle yola çıkmıştık.
daha güneş bile doğmamıştı... sokak lambalarıyla aydınlanan mavi gözlü kızın asfaltını, yavaş yavaş geçiyorduk. hiç bir şey düşünmüyordum...
servis daha gelmemişti migros'un önüne vardığımızda. annemle birlikte beklemeye koyulduk. gözünden uyku, yüzünden hüzün akıyordu. bakmamaya çalışıyordum pek yüzüne, gözlerimden o sıcak, tuzlu ve duygusal sıvıyı dökeceğimden korkarak. çünkü böyle bir durumda hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktı ve ağlaması, gidişime üzülmesi, duygulanması istediğim son şeydi.
servis geldi, valizlerimi yerleştirip içeri geçtim. hala bekliyordu. "kalksa da şu anı bir atlatsak" diye geçiriyordum içimden, kulağımda limp bizkit'ten everything şarkısıyla birlikte. derin bir şarkıydı, melankolikti ve deneyseldi. 1 dakika, 2 dakika, 3 dakika... servis kalkmak bilmiyordu. motor çalıştı nihayet. bu sefer tutamamıştım işte kendimi, ona camdan bakıyordum yaşlı gözlerle. gözleri doldu, yüzünü eliyle kapatıverdi... perdeyi örttüm ve iğrenç bir ruh haliyle yola koyuldum.
bu benim hikayemdi, bu benim yazgımdı. süper bir evlat olamamıştım belki, duygularımı hep saklamıştım belki, ama ailemin değerini geç anladım. bana koyan da buydu işte...
Mersin'de 1 Haftalık Yaz Tatili Günceleri Pt. 2
"abi şu sitede neden hiç kız yok?"
"lan sitenin resmini ben x'deki arkadaşlara gösteriyorum, inanmıyorlar burada yaşadığıma."
"kayıp nesiliz resmen. 90 ve altıyla 85 ve üstünde bir dolu hatun var biz yaşlarda hiç yok anasını satayım."
sivri bir arkadaş atladı;
"abi gidelim dışarıya. kızlarla tanışıp buraya çağıralım."
plan mantıklı geldi de onu yapmak için belli bir first-step'le birlikte, cesaret lazımdı. ihtimal vermiyordum ben, açıkçası kız olması için de çabalamıyordum 1 haftadan fazla kalmayacağım için.
gittik forum'a... o sivri arkadaşa, "hadi lan tanış kızlarla bak bir sürü kız var burada." diyordum, çocukta tık yok tabi söylemesi kolay. akabinde dumurlardan dumur yaşayacağımı nerden bileyim...
dolmuş durağında beklerken biz, bir kız geldi yanımıza. bu sivri arkadaşa "pardon..." dedi. arkadaş döndü, biz de kendi muhabbetimize baktık hayvanlık olmasın diye. sivriye sorduk dönünce...
-ne konuştun lan karıyla? (bkz: vizontele)
-"çok şanslısın arkadaşım senden hoşlanmış telefon numaranı istiyor" dedi kız.
-oha. bayılın ha.
-ben msn'imi verdim buradan numara almadığım için.
-vay anasını... helal olsun lan.
siteye dönünce çocuklara anlattık olayı. ohannesburgerledi arkadaşlar bir güzel. lakin 3 kız 1 erkek takılmaları gerçeğini belirtince biz, elemanlardan bir tanesi;
-lan erkek için istemiş olmasın numarayı?
-hakikaten ha, çocuğun saçlar falan da emo gibiydi. oha lan...
-hevesini kursağında bırakmayın adamın.
dur bakalım sonunda nolacak... heyecanla beklemedeyiz.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Mersin'de 1 Haftalık Yaz Tatili Günceleri Pt. 1
okay'la forum alışveriş merkezi. gittik, mayo beğenecekmiş bu. bakıyoruz, fiyatları çok pahalı buluyor paşa, çünkü para biriktirmesi lazımmış falan fişman. geldiğimden beri maksimum 4 saat geçmiş. 1. bomba patladı...
yer: forum avm'de billabong, quiksilver mayoları satan bir dükkan
girdik içeriye, ufak bir saçmalama yaptım;
"merhaba mayo bakıyorduk da. yani mayo ama şort. yani slip olmayacak kesinlikle. evet olmayacak."
kız bizi buyur etti gösterdi mayoları, okay bakıyor ben okay'a dönüp "oğluşum hangisini alalım sana" diyorum çocuğunu şımartan baba hesabı. kız bu espriyi kahkahalarla olmasa da, işi gereği gülümseyerek karşılıyor. okay mayolara daha rahat bakabilsin diye bir adım geri atıyor kız...
okay mayoya bakıyor, etikete bakıyor, kızın arkasında olmadığını düşünerek bana dönüp;
-95 milyon diyor ammına koyiim.
cümlesini patlatıveriyor. yüzümü avcumun içine alıyorum. hafif bir rezillik ama sadece küfürden ötürü değil, çingene pazarlığı da yapabilirmişiz potansiyeli yarattığımızdan ötürü. akabinde kız geçen sezondan kalan tek ürünü gösteriyor, okay "ben bunun içine girmem" diyor. inceden uzuyoruz...
devamı gelmiyor olayın. ama benzer dumurlar yaşayacağımızın garantisini alıyorum bu 1 haftalık süre içersinde.
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Ulan hayatımızda hiç bir şeyi beceremedik... Low life olmayı bile...
geçen geceyle ilgili...
evden sigara almak için bile çıkmaya üşenen gençler olarak, kaldırdık başımızı ileriye...
zorlu bir maratona girdik, fat boy slim'den "right here, right now" eşliğinde...
arkadaş maratonu tamamlayamadan sızıp kalınca, ben de devam edemedim tabi. yoksa kesin içerdim.
aklımızda kalan tek anektod ise, bakkalın önünden geçemeyeceğimiz oldu. biraları alırkenki muhabbet:
-selamın aleyküm abi, biz şimdi sana 10 tane depozitolu şişe vereceğiz.karşılığında da bir kasa bira alacağız.
-nasıl yani?
-yok yani üstüne para da vereceğiz ama kasasını da istiyoruz biranın.
-tamam gençler. ne oldu parti mi var?
-yok valla biz içeceğiz.
-oha. tamam yarın isterim ama kasamı.
-rahat ol abi yarına kasa elinde. depozitolarıyla birlikte.
dolayısıyla lowlife olmayı bile beceremedik.
17 Şubat 2009 Salı
A Wingman, A Problematic Couple, A Girl Who Thinks She's Leasbian...COMING THIS SUMMER! Dirty South Squad on Holiday!
Sabah uyan, git internet kafeye. İğrenç Silifke Kop otobüslerine bin. Ama sadece ben ve arkadaşım değil... Bir de arkadaşımın çirkin ve platonik aşkı "X" kişisi... Yoldaki muhabbet;
-Y'nin evinde kalırız bu akşam...
-Y kim?
-Benim İstanbul'dan çok yakın bir kız arkadaşım...
-Evde tek mi kalıyor kız?
-Yoo hayır, annesi babası da var.
-OMFG!!!
Gittik mi biz Susanoğlu'na... Hatun fena değil hani, arkadaşla yapmaya çalıştığım anlaşmaysa, akşama benim hatunu oyalayacağım ve elemanın alkollü platonik aşkını çok rahat yiyebileceği şeklinde... İlk teklifimde çocuğun cevabı:
-Yok abi gerek yok ya, rahat ol...
-Tamam ulan, insanlık ettik wingman'in olalım dedik. Sen bilirsin.
Neyse eve bi gittik, hatun resmen annesiyle babasını evcilleştirmiş. Kadınla adam biz gelince 5 dakika muhabbet edip çıktılar... Havuz, deniz faslı derken hatun harbi ilgilenmeye başladı benimle. Tamam dedim akşama güzel olacağız... Ancak birinci bomba havuzda patladı... Tek başıma yüzerken harbi güzel iki tane kızın yanına yanaşıyordum. Hani dövmeler de var, şekil şemal de düzgün, kolay iş diyerekten... Ulan hatunlarla aramda bir metre mesafe var, tam muhabbeti kuracağım, arkadan bağırdı X kişisi...
-Mahmuuuuuuuuut!
-Ne var!?!?!
-Gelsene birlikte yüzelim deli. İhihihihi :)))
-(Bok var di mi birlikte yüzeceğiz. Siz üçünüz takılın işte...) İyi tamam...
Neyse çomak soktular mı bunlar benim tekere... Tepem attı, yemek yemeye gittim. Döndüğümde;
-Nereye gittin?
-Yemeğe...
-Ya niye tek başına gittin, beraber yerdik işte!
X kişisi ayak bağı olmaya başlıyor, Okay topuysa kızın bana karşı dırdırını engellemekte güçlük çekiyordu. Neyse deniz faslı başladı... Fena açıldık. Bendeki amaç hala oyalamak, yani herhangi bir dürtü yok hatuna karşı... Neyse başbaşayız ve bayağı açıklardayız... Bir artistlikle,
-Ben derine inip kum almaya çalışacağım, dedim. Daldım dibe çıkardım kumu 4 metreden...
-Ben de yapacağım, dedi ve hatunun dalmasıyla benim gözlerim direkt olarak hatunun dışarı çıkan, erkeğin en çok tahrik olduğu iki lobuna takıldı. Evet, şimdi de ben hissediyordum bir şeyler...
Ardından gittik eve. Duşlar alındı, meyveler yenildi... Sonrasında tanımadığımız başka bir velet... 16 yaşlarında... Z kişisi... Dırdırdır Y ile Z kaynatırken bambaşka aptal bir kızın ergenlik sorunlarını, annem aradı... Dönüp dönmeyeceğimi sorduğunda hayır cevabını alınca, bayağı bir kızdı. Kimin evinde kalacağımı merak ederken cart curt benim şarj bitti. Neyse ki aile problemini galeyana getirerek çözmüştüm. Gelgelelim içinde bulunduğum durumsa sinirimi bozmuştu... Kızların klasik ergenlik sorunlarını dinlemekten ve bunları konuşmalarını duymaktan tiksinirim çünkü... Ama güneş batmıştı, yavaş yavaş hazırlanıp aşağı indik...
-Plan nedir?
-Bence sabahlayalım! :)
-(Ebenin .mı! Ulan bir tarafımıza kum kaçacak!) Olabilitesi var...
Buzlar içkiler ayarlandı ama pat! Mesut'la bir arkadaşı çıkageldi. Mesut kim derseniz, X kişisinin platonik olarak aşık olduğu insan... Kaçtı mı Okay'ın da keyfi... Fitil oldum ben de açıkçası... Kardeşimin keyfi kaçtı çünkü, dövsek bunları dövemeyiz de, yarma gibi iki tane topaç. Mesut'un arkadaşı ise kendini rocker sanan 20liklere benziyor. Oturduk neyse sahile içiyoruz; zınk diye rocker görünümlü kazma:
-Ne dinlersin abi sen?
-Soulfly, Sepultura, Down, Pantera falan... Sen?
-Metallica işte, Pentagram...
-(PUHAHAHA velet)Anlıyorum...
-Bir şey çalıyor musun?
-Speed Metal yapan bir grubum var, takılıyoruz onlarla işte.. Vokal yapıyorum.
-Ben de bas çalıyorum. Bilmem ne üniversitesinin stüdyosunda çalışıyoruz biz. Hatta geçen akıllı tv'ye çıktık.
(Oldu bende bir flashback. Bahçeköy'de Özgür diye abim sayılabilecek bir elemanla kalmıştık 1 sene kadar.. Sıkıntıdan tv izlerken zınk diye bunun telefonu çaldı. Akıllı Tv'den aramışlardı. Bir programa(Campus Performance) katılmalarını istiyorlardı. Amaç, üniversitelerde rock müzik yapan gençleri ekrana yansıtmak işte... Neyse, bunların da grubu var o ara. Gore ve Ötesi... Çata çuta Death Metal yapıyorlar... Telefondaki dallama da akilli.tv adresinden programın bir bölümünü izleyebilirsiniz demişti. İzlemiştik... 5 tane velet Metallica-Fuel ve Pentagram-Bir çalıyordu. Ama rezalet performans, vokal desen boktan, bi de üstündeki Pantera tshirtü Özgür'ün taşşak konusu olmuştu bana karşı... )
-AAAA ONLAR SİZ MİYDİNİZ?!?!?!
-Evet abi! (yüzünde bir parlama) Beğenmiş miydin?
-Benim tarzım değil pek, vokaliniz berbattı onu hatırlıyorum bir tek.
-.... Şimdi de Kemancı'da falan çıkacağız işte...
-İyi...
Bu kısa muhabbetten sonra kalktı gitti bunlar. Başladık "Ben Hiç..." oynamaya... Şimdi amaç Y ve Z'yi oyundan çıkarmak, böylece Okay'la X'in başbaşa kalmasını sağlamak... Klasik sorular, ben hiç aşık olmadım, ben hiç sevişmedim, ben hiç sevmedim... Ben hiç sevmedim sorusunda -daha önce sevdiğim için- içtim. Ben hiç aşık olmadım sorusunda ise içmedim. Z zınk diye atladı...
-Senin cevapların çelişiyor.
-Aşık olmakla sevmek farklı şeylerdir... Aşk kadar büyülü bir şey tattığımı hatırlamıyorum şimdiye kadar...
-Hımm peki. (Klişe kız göt oluşu)
Sorular birbirini, içkiler de bizleri kovaladı... Kaldık Y ile ben başbaşa... Okay da X ile denize giriyor...
-Ben hiç karşı cinsle cinsel ilişkiye girmedim, dedim. Ben içtim bu içmedi...
-Ben hiç kendi cinsimden biriyle cinsel ilişkiye girmedim, dedi. Ben içmedim, ama bu içti...
Dünyalar başıma yıkılmıştı... Allah belanı versin Okay... A.k. beni buralara kadar getirdin tek kalma diye geldim, ama bu da yapılmaz ki be! Dondum kaldım, hayattan soğudum, bir sigara yaktım, bu ortamdan kurtulup evime gitmek istiyordum ama saat gece yarısını geçiyordu...
Bir ara bir tane amele geldi...
-Arkadaşlar biz de yürüyorduk da buradan, hoşluk olsun muhabbet olsun diye oturmamızın bir sakıncası var mı?
-Olmaz abi. Oturamazsınız. (Okay'ın karizma sesi, artist piç...)
-Tamam peki.
Saat 1 oldu, 2 oldu. En sonunda dedim ki,
-Burada sabahlayacağız mı harbiden?
-Evet niye ki?
-Ya her tarafımız kum olacak o yüzden soruyorum.
-Bir şey olmaz sabahlarız ya...
-O zaman ben ince ince siteye gideyim bari ya, öldüm bittim çünkü her yerim kum...
-Ya saçmalama!
-Niye ya, orada banklar vardı oh mis işte, güvenlik de var hem.
Zar zor ikna ettim bunları, gittim siteye, yattım bankın tekinde... Güvenlik görevlisi geldi...
-Öyle yatma kardeşim boynun tutulur.
-Yarım saat sonra arkadaşlarım geliyor abi. Sigara?
-Alayım.
-Kaç saat abi senin bir nöbet? (hemşeri muhabbeti çekiyorum ki siktiretmesin beni anında)
-6. Kardeşim bu dünyada her şey allahın takdiridir...
diye girdi, Antep'te cinleri öldüren bir Ghost Buster olduğunu anlatarak çıktı.
-Neyse abi sen devriyeni yap konuşuruz daha sonra...
-İyi geceler kardeşim.
Bu gözden kaybolunca net kafeye attım kendimi. Yarım saat kadar milletle konuştuktan sonra Okay aradı, eve gidiyoruz hep beraber demek için. Kalktım internet kafeden... Kasadaki herif:
-Zamanını doldurmadın abiş?
-Zamanlar geçicidir...
Artık nasıl bir sinir harbi yaşıyorsam posta koymaya da başlamışım. Gittik eve... O an bekar olmanın rahatlığını hissettim. Çünkü Okay'la X tek kişilik yatakta yatıyorlardı. Ben de tek kişilik yatakta tek yatıyordum. Y ise balkonda yatan bir manyaktı. Gelgelelim yirmi dakika sonra Y geldi.
-Hadi balkonda sigara içip müzik dinleyelim!
Ben:
-Ya git manyak mısın?
-Ya hadi kalkın, gidelim balkona. Kimse gelmezse müziği buraya getiririm!
Aldı laptopu geldi, müzik son ses tabi... Yan odada ise annesiyle babası uyuyor. Kadınla adama acıyıp, Okay'a da wingman kavramını öğretebilmek için bunları başbaşa bırakıp balkona gittim. 1 saat boyunca sevgilisinin fotoğraflarına bakıp Johnny Cash dinledikten sonra, gecenin postasını koymaya hazırdım...
-Birazdan uyumazsam başım omzuna düşecek ve gecenin ilk ve son tokadını yiyeceğim. O yüzden iyi geceler...
Sabah da erkenden uyandım, kahvaltı güzeldi en azından. Ettik kahvaltıyı döndük evimize. Ev gibisi var mıymış ulan... Bak şimdi hikayeyi anlattım yine sinirim bozuldu... Bir sigara yakayım bari...
20 Kasım 2008 Perşembe
Memleket...
Saçma sapan şeyler olur ya hani, öyle bir bünyeniz vardır ki, bu saçma sapan şeyleri duygusal muhabbetlere bağlayabilir... Gördüğünüz, kokladığınız, duyduğunuz bir şey sizi derinden sıkıntıya sokması muhtemel bir olayı veya bir zamanı hatırlatıverir...
Tarantino filmleri gibi anlatmayayım en iyisi... Edebiyat parçalamayı bırakıp size 10 dakika önce yaşamış olduğum bir olayı anlatacağım. O kadar bencilim ki benim bulunduğum berbat durumu okuyacaksınız şimdi... Kanadalı bir arkadaşım var, uzun zamandır muhabbet ediyoruz. İyi de birisidir şahsen(Meadow). "Ben Hollanda'ya vardım, burası çok rahat, kaldığım odayı göstereyim mi?" diyerekten webcam açtı. "Bağlantı Kuruldu" ibaresinin görünmesiyle birlikte aklım odaya sızan güneş ışığına takıldı. Lost hesabı bir flashback yaşadım o an. Mersin, memleketim aklıma geliverdi. Bazı insanlar, özellikle doğulu veya güneyli olanlar, memleketlerini bırakıp büyük şehre gittiklerinde, büyük şehirde ne kadar zaman kaldıkları önemli olmayaraktan kasabalarına, köylerine, evlerine özlem duyarlar. Direk Mersinim aklıma geldi benim de, ailemin yanında kalırken öğleden sonra odama güneş vurur ama pişirmezdi. Hafif bir meltem esince ben balkona çıkar, sigaramı çayımı alıp keyif yapardım sıcak yaz günlerinin vazgeçilmez akşamüstlerinde. Akabinde sigara söner, spor ayakkabıları giyilir, sitenin tüm delikanlıları street-ball'a koşardı. Anılar tazelendikçe tazelendi Meadow'un kameradaki yansımasına baktıkça ben... En son Şubat'ta gitmiştim Mersin'e yanlış hatırlamıyorsam. Çok da uzun bir süre olmamış ama yılın bu zamanı memleketimin en güzel zamanıydı... Şimdiyse bu soğuk ve pinti insanlarla dolu kasabada, Bahçeköy'de tıkılmış, kurtarılmayı bekliyorum ama imdat fişeklerimi görebilen yok. Çünkü programımda 1 günlük de olsa Mersin'e gidebileceğim bir boşluk yok. Anca Mayıs sonu gelecek, finaller ve konserler bitecek, Mahmut paşa paşa Mersin'in yolunu tutacak, orada geçirdiği iki haftadan sonra da staja uzanacak, Ankara'ya... Hayatımın en kötü yazının Mersin'e, evime ve aileme duyduğum özlem dolayısıyla gerçekleşeceği aklımın ucundan bile geçmezdi...
NOT: Saçma sapan anlatım ve yazım yanlışları sebebiyle özür diliyorum. Eyvallah...