25 Kasım 2012 Pazar
Mark Lanegan ve Unutturmadıkları
Bir gün dayanamadım, dinledim. Kyuss'la uzaktan yakından alakası yoktu. Kyuss'a göre fazlasıyla MTV grubuydu. Ama güzeldi. Josh Homme efsanevi bir adamdı, en pop parçaları No One Knows'du ve çok severdim... Bir gün, aynı albümde bambaşka bir parça keşfettim. Hangin' Tree... Linç edilen, oğluyla aynı ağaca aynı gün asılan siyahi bir adamın öyküsüydü. O gün Mark Lanegan ismiyle tanıştığım gündü.
Genellikle, birbiriyle uzaktan yakından; müzikal olarak değil de, ortak grup elemanları olarak ilişkiye sahip adamların tüm diskografisini dinlemeye özen gösteririm. Zaten, muhtemelen rock müzik camiası da bu temel üzerine kuruludur. Herkesin birbirini pohpohlaması...
Screaming Trees'i keşfetmem uzun sürmedi.Buğulu bir sesi vardı. Hani derler ya Lemmy(Motörhead) için, viski ve sigara dumanıyla geliştirdiği gırtlağına övgü yaparlar... Lemmy bir içiyorsa, bu adam beş içiyordu. Fena bir herifti. Sesi pesti, buğuluydu. Belki de sadece kendi ses tonum da onunki kadar pes olduğu için onunla kendimi aynı kefeye koymaya, onu ağabeyim gibi görmeye başlamıştım.
Daha önce "X ve Yaptıkları" şeklinde (Nirvana ve Götürdükleri, Chris Cornell ve Getirdikleri) karaladıklarımdan farklı olarak, bu çirkin adam üzerine en sevdiğim parçalarını yorumlayarak anlatamayacağım. Çünkü, hakikaten kutsanmış bir herif bu. Bebeler belki hatırlamaz, fakat Layne Staley(Alice In Chains), Kurt Cobain (Nirvana), Chris Cornell (Soundgarden) doksanları sarsan, Grunge müzisyenleriydi. Lanegan, kimine göre onların gölgesinde kaldı, kimine göreyse bu adamların aksine uzak durmak istedi. Yanlış bilmiyorsam, Cobain ve Staley ile yakın dost olduğu bir gerçek. Ama farklı bir adamdı. Karanlık. Mutlu biri olmamıştı belki de. Bu adam grunge müzisyenleri arasında; veya grunge "yıldızları" arasında en çirkini olarak sayılabilirdi. Bu yüzden MTV'de videoları çok dönmemiştir, kim bilir. Onlar kadar pespaye giyinir, "depresyon hırkası" ve "yırtık kot"tan nasibini en az onlar kadar alırdı. Fakat müzisyen olarak hep bir adım ileri atmaya çalıştı. Grubu oldu, solo projesi oldu, Isobel Campbell ile ayrı bir projeye girişti, Mark Lanegan Band'i kurdu, Gutter Twins'de The Afghan Whigs solistiyle birlikte çaldı... Her geçen gün olgunlaşıyordu belki de. Son 10 senedir takım elbiseyle çıkmıştır konserlerinin yarısından fazlasına. Grunge çıkışlı olmasına rağmen temiz müzik yaptığı da bir gerçek, ancak ben seyirciye saygıdan ötürü bu imajla sahne aldığına inanıyorum hala.
Parça parça anlatmayacağım dedim, evet kararımın arkasındayım. Bundan ziyade sözlerinden kupleler paylaşmak daha doğru.
"And I'm happy murderin' my mind.
Yeah I remember your voice,
Turn it around and around and around in my head,
Now it's just like you said.
Everything inside is dead."
"Aklımı öldürmekten mutluyum.
Sesini hatırlıyorum,
Kafamda defalarca döndürüyorum onu ve
Şimdi her şey söylediğin gibi,
İçeride kalan her şey ölü."
(Hotel)
"Had we ale, wine or beer,
Our spirits far to cheer.
When we're in those woods so wild.
Where a glass of whiskey shone,
When we're in the woods alone.
Far to pass away our long exile."
"'Ale'imiz, şarabımız veya biramız vardı.
Selamlamaktan uzak ruhlarımız...
Vahşi dünyada, ormanda olduğumuz zaman,
Bir bardak viskinin parladığı yerde,
Ormanda yalnız olduğumuz zaman,
Sürgünü atlatmak adına."
(Shanty Man's Life)
"I'd rather be drunk than dead,
Or go where Jesus fled.
So I get drunk again.
Or may be not."
"Sarhoş olmayı, ölü olmaya tercih ederim.
Veya İsa'nın uçtuğu yere gitmeyi.
Böylece tekrar sarhoş olabilirim.
Veya olmam."
(Woe)
"When I'm dressed in white,
Send roses to me.
I drink so much sour whiskey
I can hardly see.
And everywhere i've been,
There's a world that howls my name.
From the one tiny sting,
To that vacant fame."
"Beyazlara büründüğümde,
Bana güller gönder.
O kadar çok acı viski içtim ki,
Görmekte zorluk çekiyorum.
Bulunduğum her yerde,
Benim ismimi uluyan bir dünya var.
Bir küçük dikenden,
Boş aleve kadar."
(One Way Street)
"Cool water divine,
Now I'm thirsty with nowhere to go.
And what else do we find?
But sorrow and misery untold."
"Serin, kutsal su,
Şimdi susadım ve gidecek bir yerim yok.
Başka ne buluruz,
Hüzün ve söylenmeyen zavallılıktan başka?"
Şimdiye kadar paylaştığım sözler Mark Lanegan ismiyle piyasaya çıkan parçaların sözleriydi. Aslında Gutter Twins'e, Isobel'e de girilebilir ancak, Lanegan'ı, aklıma ilk gelen sözlerle böyle özetleyebilirim sanırım. Çok yaşa sen, 11 Aralık'ta görüşelim paşam...
22 Şubat 2011 Salı
IF İstanbul ve tam bağımsız muhtar adayları
Az önce Facebook iletisi yaptım bunu. Linke tıklayıp, açıklamayı okuyabilir veya fragmanı izleyebilirsiniz. Fazlasıyla çıplaklık içerir, 18 yaşından küçükler bir zahmet uzak dursun. Hoş, 18 yaşından küçük var mıdır acaba blogu takip eden? Onlar bir el kaldırsın, sonra ellerini indirsin, istiyorlarsa da fragmanı izlesin. Çok da umrumda değil açıkçası, sonuçta ergenken CINE5'teki erotik filmlerin şifresini çözeceğim diye şaşı olmuş bir nesilden geliyorum.
Gelelim konumuza. Lemmy ile alakalı bir film gösterilecekmiş IF Istanbul'da. Lemmy ile alakalı olmasından mütevellit, Erinç'le filme gitmek üzerine plan yapıyorduk. Tarihleri vs konuşurken, bu filmi gönderdi kendisi bana. Önerdiğinden değil, maksat fragmanı izlemem. İzledim, yarısına kadar. Sonra hızlı hızlı geçtim, farklı bir şey olmadığını gördüm ve kapattım.
Amaç neydi? Feminizmle ilgili çılgın bir film yapmak.
Araç? "SEX SELLS, BABY!"
Geri bildirim? Çok büyük ihtimalle harika olacaktır.
Çünkü seks her zaman satar. Fragmandan görüldüğü kadarıyla, çılgın bir kız grubu var. Sokakta göğüslerini açıyorlar, orada pandik, burada öpücük şeklinde takılıyor; erkekleri çıldırttıklarını sanıyorlar (ki kamyoncuyla yiyişen kadını da görmüşsünüzdür videoda. yani çıldırmaktan ziyade rahatlayan erkekler de var.) Çok çılgın şeklinde bir imaj yapıştırıyorlar kendilerine ve anladığım kadarıyla bir yol filmi çekiliyor. Bu da bağımsız film festivalinde gösteriliyor.
Şimdi atladığım noktaya geliyorum, veya anlamadığım noktaya, bilemedim. Kadınların genel şikayeti, kendilerine bir seks objesi gözüyle bakılması değil midir? Veya erkeklerin sadece bacak aralarına girmek istediği, geri kalanını çok da sallamaması, karşı cinste nefret ettikleri nokta değil midir?
Evet. Daha doğrusu bildiğim çoğu kadın için -feminist veya değil- bu sorunun cevabı evet. E siz ne yapıyorsunuz peki? Vermek istediğiniz mesaj; "Biz de erkekleri bir budaklı odundan ibaret görebilir ve onlara istediğimiz gibi davranırız!" mı? Hayır hiç sanmıyorum. Öyle olsa bile bunu yine kullandığınız çıplaklık aracılığıyla satmaya çalışıyorsunuz. Hatta satıyorsunuz. Tabanı feminizm ideolojisi, gövdesi cinsellik ve çıplaklık, baş kısmı da "Çok izlensin, ünlü olalım, yeter..." olan bir filmi rahatlıkla satabilirsiniz çünkü. Bir kısım sinemasever, merağından izler; bir kısmı, ergenliğinden -meme göreceğim diye değil, filmle ilgili büyük beklentiye kapılıp filme toz kondurmamak ve girdiği her ortamda filmin pezevenkliğini yapmak için gider- izler, bir kısım da rastgele...
Satın o zaman. Satın anasını satayım. Filmi izlemedim, yapımda ve yayında emeği geçen herhangi bir arkadaşın cebine bir kuruş, cekedine de zerre ün katasım yok; bu yüzden izleyeceğimi de sanmıyorum ancak yine bir başka uç film olan "Srpski Film" bile, sonuçta seyirciye bir şeyler katabiliyordu o kadar şiddete, vahşete rağmen.
Arada kalmışlık, Testere filmindeki gibi geçirilen dilemmalar, porno endüstrisinin nereye gittiği sorusu, insanların sapkınlığının ulaşabileceği son nokta gibi konular ve sorularla seyirciye servislediği mesajlar vardı. Bundaysa izlemek için herhangi bir çekici yan bulamıyorum kendi adıma.
Şimdi elinizdeki peçeteye yere bırakıp düşünün, bunu mu izlersiniz herhangi bir porno video'yu mu?
20 Kasım 2008 Perşembe
Arch Enemy-Anthems of Rebellion Albüm Kritiği

Arch Enemy'nin insanlara tanıtılması -özellikle erkekler arasında- "Abi bir karı var, sarışın, taş gibi fiziği var ve hayvancıl böğürüyor... bir eöğğğğğğğ yapıyor ben anında eriyorum" şeklindedir. Ben de Arch Enemy'ye o tanımdan sonra merak sardım. O merakla bir gaz bir gaz... Kendimi bir anda Hammer Müzik'te çalışan çok sevgili Alper'e "Arch Enemy'nin hangi albümleri var hacı?" sorusunu sorarken buldum ki o anda Alper'in kaderimi değiştirecek cevabı geldi. "Anthems Of Rebellion var abi. Tam arşivlik..." "İyi öyle olsun bakalım..."
Albümün kapak tasarımı beni etkilemişti. Gerçekten de beğenmiştim tasarımı. Sırada albümün cd player'da dönme aşaması vardı ki bir albümü ilk dinleme safhaları en sancılı safhalardır benim için. Ama albüm bir içim suydu.(Yoksa bir içimlik su olan sarışın hatun, brutal vokalin prensesi Angela Gossow muydu?)
Bir iki kez dinledikten sonra albüme ısınma safhası başladı ve ezber safhasıyla beraber albüm rafın demirbaşları arasındaki yerini aldı.
Albümdeki şarkıların sıralanışı son derece güzel yapılmış. Sürekli olarak cıncıntıstıs öaargh ile kafa şişirmemişler. Tam yerine koyulan duraklama noktaları var albümde. Bu iki duraklama noktası "Marching On A Dead End Road" ve "Anthem".
Marching On A Dead End Road hoş bir akustik parça ve şarkının sonlarına doğru albümdeki "Dead Eyes See No Future"ın notalarının akustik olarak çalması insanı derinden etkiliyor...
Diğer durak parçası Anthem'de ise tam bir marş havası seziliyor. Şarkının Arch Enemy Marşı olmasıyla ilgili bir hikayesi var mı bilinmez ama bence Arch Enemy marşı için uygun iki parçadan biri. (Diğeri ise Stigmata...)
Asıl parçalara bakacak olursak Tear Down The Walls isimli bir introdan sonra başlayan ilk üç parça tam lokomotif parça ayarında.
Silent Wars insanı adeta kendinden geçiriyor. Kafa sallamadan durmak mümkün değil bu parçada. Boyundaki kasları harekete geçiriyorsunuz bir içgüdüyle. Hemen ardından patlatılan We Will Rise, Silent Wars'a göre daha ağır bir parça. Ama nakarattan önceki bridgeleriyle olsun, verselerdeki klavye katıklı ritmleriyle olsun, insanın Arch Enemy'ye ısınmasını sağlıyor. Bu şarkının en güzel yanlarından biri de şarkının sonunda giren sololar. Dead Eyes See No Future'da tekrar eski süratine kavuşuyor grup. Albümün en etkileyici rifflerine sahip şarkı. Şarkının sonlarına doğru başlayan duraklama ile insan daha da etkilenmeye başlıyor, davul ritmlerinin ordu trampetlerine benzer şekilde devam etmesi, araya klavyenin de karışması kendinden geçiriyor insanı bir kez daha. Sonra tekrar Angela Gossow(Diva Satanica)'nın sesinin yükselmesiyle tekrar albümün sizi soktuğu moda giriyorsunuz.
Bu üç parçadan sonra eski modunuza giremiyorsunuz belki ama kafa sallama içgüdüsüne sebep olan hormonların salgılanması devam ediyor vücudunuzda.
10 numaradaki parça ise Arch Enemy soundunda başlıyor ama nakaratlara gelince biraz afallıyorsunuz. Çünkü nakaratlarda clean vokaller var ama bu vokaller Diva Satanica'ya ait değil. Ama clean vokaller şarkıya yumuşaklık katmıyor. Yine tam gaz devam ediyorsunuz şarkıya...
Albümün söz ve müzikleri grubun gitarlarını üstlenen Christopher Amott ve Michael Amott'a ait. Davul ritmleri ve atakları, gitarlar ve baslar arasında tam bir takım çalışması var. Sözlerin sahibi Amott kardeşlerse söz yazmadaki yeteneklerini bir çok kez olduğu gibi yine güzelce sergilemişler. Arch Enemy'nin karşı tavrı, asi tavrı bu albümde de var her albümde olduğu gibi. Dinlenmesi gereken bir albüm, "Tam arşivlik..."
Arch Enemy:
Sharlee D'Angelo:baslar
Angela Gossow:vokaller
Christopher Amott:gitarlar
Michael Amott:gitarlar
Daniel Erlandsson:davullar
Kadro ile ilgili not: Amott kardeşlerin tam bir ritm-lead ayrımı yok. Farklı şarkılarda farklı çalabiliyorlar.
Anthems Of Rebellion:
1-Tear Down The Walls(intro)
2-Silent Wars
3-We Will Rise
4-Dead Eyes See No Future
5-Instinct
6-Leader Of The Rats
7-Exist To Exist
8-Marching On A Dead End Road
9-Despicable Heroes
10-End Of The Line
11-Dehumanization
12-Anthem
13-Saints And Sinners
Cavalera Conspiracy-Inflikted Albüm Kritiği

Sepultura, Arise olsun, Chaos A.D. olsun, Beneath The Remains olsun, bir çok başyapıt niteliğinde albüm bırakmıştı metal müzik piyasasına. Aynı zamanda Brezilya'lı bir çok grubun da önünü açmıştı hani. Zira Sepultura, -bana göre en büyük patlaması- olan Chaos A.D.'ye kadardı. Çünkü Chaos A.D. eski-kafa death metal ile Brezilya'nın etnik müziğini güzel bir şekilde sentezleyen bir albümdü. Daha sonra Roots ile beraber şarkılar, yerini türkülere bırakmıştı, lakin ben Roots'u keşfedince bile bırakamadım Sepultura dinlemeyi… Neden mi? İnsan idolüyle özdeşleşince onu dinlemekten de vazgeçemiyor. Ha, Max Cavalera'nın da karı(gerçek anlamıyla) davasına grubu terk etmesiyle, ben de çoğu Sepultura dinleyicisi gibi, Soulfly'ı çılgınlıkla beklemiş, ilk albümden itibaren de takip etmeye başlamıştım. Soulfly yükselişine devam ederken bir yandan da Igor Cavalera, Sepultura'ya Max'siz devam etmeye çalışıyordu. Ancak Sepultura, Max'in ayrılmasıyla beraber tam bir çöküş dönemine girmişti. Max ise gruptan ayrılırken, belki bugün çoğumuzun aklına gelmeyen bir cümle kullanmıştı: “Bir gün Igor ile yollarımız yeniden kesişecek…”
Ve olaylar gelişti… Yıllar sonra Cavalera biraderler kafakafaya verdi. Cavalera Conspiracy'yi kurdu ve şu an playlistimde sık sık dönen, adeta loop'a bağlamama sebep olan bir albüm çıktı piyasaya. Albümün kimyasını tek bir şekilde açıklayabiliyorum, Soulfly'ın Dark Ages(2005)’ı ile Sepultura’nın Chaos A.D.'(1993)sinin güzelce karılması sonucu oluşmuş, beton gibi bir albüm. Lirikler ise dünyanın en az adil ülkelerinden biri olan -hoş, hangi ülke adalet dağıtıyor tartışılır- Brezilya üstüne. Daha doğrusu Sepultura ve Soulfly'daki politik tavır, Cavalera Conspiracy'de de devam ediyor.
Gelelim albümün dikkat çeken parçalarına…
Inflikted, girişiyle bana Babylon(Soulfly)'u hatırlattı. Max’in güzel vokalini tekrar duymak kulağımızın pasını siliyor ve albümle ilgili güzel ipuçları veriyor. Albümde gitarı eline alan Marc Rizzo ağabeyimiz, çakmış döşemiş soloları. Soulfly'da da güzel işler çıkaran Rizzo'nun kariyeri boyunca attığı en güzel sololardan bir tanesi şahsi kanaatimce.
Albümün 4. şarkısı Dark Ark, etnik bir davul partisyonu ile başlıyor. Igor'un davulda olduğunu, twinlerin sert yapısından çözebiliyoruz. Hani Soulfly da güzel gruptu bana göre, lakin Iggor'un eksikliği buram buram hissediliyordu. (Bu cümleyi tüm albüm için kullanıyorum) Metronomu arada bir değişen hoş bir parça. Şarkı, başta duyduğumuz etnik davul ritmi ve Rizzo'nun yazdığı duygulu ve –bana göre- session soloyla bitiyor..
Hearts of Darkness, albümde dikkatimi çeken bir diğer parça. Yaklaşık dört buçuk dakikalık şarkıda da güzel güzel öten gitarla beraber Max'in kesik ve sert vokalleri göz dolduruyor, pardon, kulak dolduruyor.
Inflikted, Max fanları için 24 Mart 2008'de raflarda yerini aldı. Kayıtlar 2007 yazında Los Angeles'taki Undercity Studios'ta, zamanında Soulfly ve Machine Head'de çalmış olan Logan Mader ile beraber yapıldı. Albümün misafir sanatçıları arasında Pantera ve Down'dan tanıdığımız Rex Brown ile Max Cavalera'nın üvey evladı Ritchie Cavalera bulunuyor. Boşuna demedik, aile içi albüm diye. Albümün ilk single'ı Sanctuary'nin sansürlenmiş videosunu buradan
izleyebilirsiniz. Sansürlenmemiş hali ise grubun resmi internet sitesinde bulunmakta.
Playlist:
1. "Inflikted" - 4:32
2. "Sanctuary" - 3:23
3. "Terrorize" - 3:37
4. "Dark Ark" - 4:54
5. "Ultra-Violent" - 3:47
6. "Hex" - 2:37
7. "The Doom of All Fires" - 2:12
8. "Bloodbrawl" - 5:41
9. "Nevertrust" - 2:23
10. "Hearts of Darkness" - 4:29
11. "Must Kill" - 5:56
Kadro:
Max Cavalera – Vokaller ve gitar
Marc Rizzo - Gitar
Joe Duplantier – Bas gitar
Igor Cavalera - Davul
Lamb Of God-Ashes of the Wake Albüm Kritiği

Ocak ayındaydık. Yakın bir arkadaşımla albüm takası olayına girmiştik. Yerlerde Maiden, Death, Slipknot cdleri boca olmuştu adeta. Aralardan bir cd çıkardı eleman. Al, bu da son cd, dinlersin kafan bozulduğunda; dedi...
Ertesi gün dershaneye gidecek olmanın verdiği iğrenç sorumluluk duygusuyla uyandım. Dershane falan derken berbat bir gün daha bitti ve gün sonunda cd çalara takılacak albüm arayışları başladı. Gözüme kestirdim asetat kalemiyle log-ashes of the wake yazılmış cdyi... cdyi takmamla hareket etmek, headbang yapmak, pogo yapmak, kafayı duvarlara vurmak için bir içgüdü depreşti içimde. İşte albümle tanışmam aynen böyle oldu....
Albüm sert... Yani açıklamak için başka bir kelime bulamıyorum şahsen.Öfkeyi yansıtmak,dışa vurmak için ideal bir müziğe sahip zaten Lamb Of God. Gitar riffleri sık duyduğumuz,veya bize başka şarkıları çağrıştıran rifflerden değil. Sağlam ve tonları sertlik bakımından yeterli. Davullarda adını sık sık duyduğumuz Chris Adler var. Teknik ritmlerinden, ataklarından, çift kroslarından taviz vermemiş bu albümde de. Ayrıca ritmleri sürekli kendini tekrarlamıyor albüm boyunca. Baslar yine albümün içine tabiri caizse gömülmüş. Bunun albüm soundunu kötü yönde etkilediğini söyleyemem. Çünkü gitar rifflerinde ara ara tizler de var.
Albümün lirikleri ise salt öfke içeriyor. Zaten bir deathcore/new wave of american metal albümünden başka türlü lirikler beklemek imkansız. Harika lirikleri olduğu söylenemez ama o liriklerin melodik bir şekilde Randy tarafından kulaklarımın zarını patlatmak üzere olması harika bir duygu veriyor bana.
Albümün en dikkat çeken parçası bana göre yarı-enstrümental(biliyorum böyle bir terim yok ama Randy'nin sesi çok kısa bir süre duyuluyor) parça "Ashes Of The Wake". Gitar riffleri biraz daha melodik bir parça olmakla beraber Randy'nin bu şarkıdaki vokallerinin diğer parçalara nazaran daha yumuşak olması dikkat çekiyor. Lirikleri yine diğer parçalarla aynı mantığa sahip. Bu şarkıda metronomun sürekli değişmesi nasıl oluyor da Chris Adler'ı etkilemiyor diye kafa patlattığım tek şarkı "Ashes Of The Wake".
Albümün lokomotif parçası "Omerta" Çok basit gitar riffleri üzerine kurulmuş bir parça olmasına rağmen insanı dinlerken adeta eritiyor. Hızlı bir parça değil ama gaz yapıyor. Şarkıyı dinlerken öfkenizi dışarı kusacak yer arıyorsunuz.
Bir diğer sağlam parça ise "Blood Of The Scribe". Nakaratları insanı hem lirikler bakımından,hem de melodik bakımdan- derinden etkiliyor.
Albümde şiddetle tavsiye edebileceğim parçalar : Remorse Is For The Dead, Hourglass, Break You, Now Your've Got Something To Die For, What I've Become, The Faded Line.
11 şarkıdan oluşan albümün playlisti ise şöyle :
1-Laid To Rest
2-Hourglass
3-Now Your've Got Something To Die For
4-The Faded Line
5-Omerta
6-Blood Of The Scribe
7-One Gun
8-Break You
9-What I've Become
10-Ashes Of The Wake
11-Remorse Is For The Dead
Öfke kusmak istiyorsanız, dünya üzerinde gerçekleşen olaylara canınız sıkılıyorsa, hayat denilen sert hocadan bir tokat daha yediyseniz suratınızın ortasına, hükümetlerden; züppeliği ve para harcamayı marifet sanan insanlardan , başkaldırmaya yeltenmeyen prototiplerden sıkıldıysanız, bu albümün cd çalarınızda dönme vakti gelmiştir.
NOT: Eğer hayattan bir beklentiniz kalmamışsa, melankolik modlarda iseniz, sofrada rakı balık varsa, bu albüm atom etkisi yapar onu söyleyeyim. Duygularınız iyice karışır. Kısaca melankoli havası estiriyorsanız bünyenizde, bu albümü dinlemek çok da akıl karı değildir, ben baştan uyarayım....
Lamb of God-Sacrement Albüm Kritiği

Lamb Of God, 2004 çıkışlı "Ashes of the Waker" ten beri albüm bağlamında aktif bir grup gibi durmuyordu. Ancak Ozzfestr'teki tam anlamıyla "deli" performansı ve konser kaydı, belgesel karışımı şeklinde çıkardığı DVD ile yeni hayranlar toplamaya ve ufkunu genişletmeye ara vermedi.
Grup, 2006 yazına albüm çıkarma gibi bir planla girdi veya girmedi ama 2006'da bombayı patlattı. "Sacrament"in raflardaki yerini alması metal camiası için güzel bir yenilik oldu. Özellikle de "A Headbanger's Journey" gibi metal tarihi ile ilgili gelmiş geçmiş en iyi belgeselde çıkmaları, ve albümü belgeselden sonra patlatmaları işin içinde biraz ticari strateji olduğuna dair göz kırpıyor bizlere.
Albümde klasik Lamb Of God tonlarına rastlamak pek mümkün değil, gitar tonları biraz daha yumuşak duruyor eski albümlere göre. Davulda Chris Adler yeteneklerini göstermekten hiç çekinmemiş. Riffler ise eskiden hiçbir şey kaybetmemiş. Randy'nin vokallerine gelince, şarkılarda biraz daha geride kalıyor gibi dursa da, insanı öfkeli olmaya teşvik etmeye devam ediyor. Son bir dipnot, albümde klavye etkileri fazlasıyla hissediliyor.
Şarkılara bakacak olursak, albüm "Walk With Me In Hell" le başlıyor. Klavyenin kendini en çok belli ettiği şarkı bu. Özellikle isminden de belli ettiği gibi Lamb Of God'ın inançlarını su yüzüne çıkaran bir şarkı, veya olmayan inançlarını.
Playlist'e bakmaya devam edersek ikinci şarkı "Again We Rise". Bu şarkı sözlerine de dikkatlice bakıldığında insanın adeta tüylerini diken diken eden bir şarkı. Yeterince gaz olduğu da söylenilebilir ancak asıl gaz şarkı bundan hemen sonra geliyor, yani "Redneck"...
Redneck'in rifflerinde insan biraz duraksayıp kendine "Dimebag Darrell dirildi de Lamb Of God'a mı geçti?" diye soruyor çünkü riffler fazlasıyla Pantera'yı hatırlatıyor. Ancak burada bazıları "Pantera'dan özenmişler..." diye düşünürken bazıları da "Pantera'ya saygı olsun diye riffler böyle...." diye düşünüyor. (Aynı Red Hot Chili Peppers'ın "Dani California" klibinde insanların düşüncelerinin onları iki kategoriye ayırması gibi) Şarkının klibi ise izlemeye değer. Kliple beraber Randy'nin itici imajının gitmiş, yerine kepkel maço erkek imajı geldiğini görüyoruz ki bu da çoğumuza "Oh be..." tepkisi verdirtiyor. Tabi Randy'de ki imaj değişikliği ve kafayı kazıtma olayı da bize bir kez daha Pantera'yı hatırlatıyor.
Pathetic ve Foot To The Throat için aynı şeyi söyleyeceğim, albümde nefes almamıza vakit bırakmayacaklarını belli ediyor grup bu iki şarkıyla. Ancak daha sonra gelen bomba, dinleyenleri tam anlamıyla eritiyor.
Descending, grubun inançsızlığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor ki biz de genel olarak onlara katılarak "Yürü be abi, helal be abi..." şeklinde sloganlar atıyoruz. Şarkının nakaratı insanı derinden etkilemeye yeterli oluyor. "This god that i worship(is a faded reflection), this demon i blame(a flickering flame), conspire as one, exactly the same, exactly the same..." ("Tapındığım bu tanrı, sadece kayan bir yansıma, Suçladığım bu şeytan parıldayan bir kıvılcım, tek olarak saldırırlar ve kesinlikle aynılar...."). Şarkının başlangıcında gitar rifflerinin sek bir biçimde derinden gelmesi ve daha sonra davulun girmesi, yukarıda yazdığım dörtlüğe girildiğinde gitarlardan gelen riffler şarkının playlistinizde binlerce kez dönmesini sağlıyor...
Blacken The Cursed Sun ile devam ediyor playlist ve bir kez daha "Adamlar bu işi biliyor yaa" diyorsunuz dinledikçe. Çünkü Lamb Of God'ın nakaratlarla şarkıya vurucu özellik kazandırması, ve bu işi de bu kadar iyi yapması insanı ister istemez moda sokuyor.
Bu şarkılardan sonra insan artık bir stop, bir yavaşlama, veya bir akustik parça bekliyor ama grup durmuyor, vuruyor da vuruyor. Forgotten(Lost Angels), Requiem, Beating On Death's Door ve More Time To Kill parçalarıyla pogo yapmaya tam gaz devam ediyorsunuz. En sonunda da "Vay be, ne albümmüş..." tepkileriyle içkinizi yudumluyorsunuz.
Lamb Of God'un klavye etkilerine, yumuşamış gitar tonlarına rağmen sertliğinden hiçbir şey kaybetmediğini ispatladığı bir albüm Sacrament. NWOAHM severlerin arşivinde kesinlikle bulunması gereken bir albüm, bu türü sevmeyen arkadaşların bile en az bir kez dinlemesi gereken bir albüm...
Grubun resmi internet sitesi
İzlenesi Redneck klibi
Lamb Of God:
Randy Blythe - vocals
Mark Morton - guitar
Will Adler - guitar
John Campbell - bass
Chris Adler - drums
P.O.D.-Payable On Death Albüm Kritiği

Lise döneminde aşırıya kaçarak dinlediğim bir müzik türüydü nu-metal. Limp Bizkit olsun, Korn olsun, Deftones olsun, POD olsun... İyice MTV gruplarına kaçmamaya çalışsam da sonuçta ticari amaçla herşeyi birbirine katan Limp Bizkit, ana-babalarıyla sorun yaşayan blu çağı çocuklarını şarkılarında konu eden Korn ve türevleri o dönem dinlemeye bayıldığım şeylerdi.
Sonra bir anda Matrix Reloaded'ın soundtrackine para verme gibi bir içgüdü oluştu içimde. Rob Zombie, POD, Marilyn Manson gibi isimler yer alıyordu albümde. O albümde beni en çok etkileyen şarkı POD'un Sleeping Awake şarkısıydı. Klibiyle büyülenmiştim, şarkı da çok hoşuma gidiyordu. Hatta o kadar hoşuma gidiyordu ki o şarkıyı lisenin bahar şenliğinde çalmıştık grupla.
Herşey o konserden sonra gelişti zaten. Nu-metal yeni çizilmiş yol gibi birşey oldu benim için o dönem. POD de bu yolu aşmam için tutacağım taksi...
POD tür olarak Christian Rock/Nu Metal diye adlandırılıyor. Doğru ya da yanlış ancak bildiğim birşey var ki, kendi türünde çok başarılı bir grup. Her ne kadar "Elementals Of Southtown" albümündeki imajları "gelsin karılar, alemlere akalım" tarzında olsa da... Bu imajın esas sebebi de nu-metalin rock ile rap'i aynı çatı altına zorla sokmasıydı.
Ancak daha sonra gelen albümler Satellite, Payable On Death ve Testify'da grubun havası biraz daha değişti. Artık liseli kızlara sarkan dinine bağlı yeni yetme çocuk imajından kurtulmuş gibilerdi ki tanıtacağım albüm de POD'nin zirve yapmasını sağlayan albüm.
Wildfire albümdeki giriş parçası, groovy bir ritmle başlıyor ve diğer şarkılardan ayrılmasını sağlayan da güzel nakaratı ve bridge kısmındaki sağlam davul atakları. Olgun bir şarkı esasen...
Will You ile devam ediyor albüm ve bu şarkı akılda kalıcı nakaratı ve riffleriyle dikkat çekiyor. Biraz manitaya söylenilecek şarkı gibi duruyor ki gerçekten de öyle. Genelde açılamadığım hatunlara konserde gözüne bakarak söyleme hayalini kurduğum bir şarkı. Özellikle de şarkının ortasındaki duraklama bölümü cidden hoş. Şarkıdaki clean ve rap katıksız vokale sahip nadir yerlerinden.
Change The World'le devam ediyor albüm. İsminden de anlaşılabileceği gibi bu şarkı biraz daha etrafındaki herşeyi belki dünyayı bile tek bir kelimeyle değiştirebileceğini ima ediyor insana. Veya nakaratta başka birşey diyor vokal olan arkadaş ama ben anlayamıyorum.
Revolution bazı arkadaşların tabiriyle cöncön bir basla başlıyor sonra rapcore etkili vokalleriyle devam ediyor. Bu şarkıda en beğendiğim bölüm ise solo. Çok basit bir şey olsa da hoş bir solo. Solo kısmına gelindiğinde "Of ulan keşke hiç bitmese..." diye geçiriyorum içimden. Sonra vokal giriyor, gitarın soloya devam etmesi ve vokalle beraber şarkıya giren akustik gitar şarkıya başka bir hava veriyor. Albümde tasvip ettiğim parçalardan...
Find My Way albümdeki bir diğer tasvip ettiğim parça. Bu şarkıda da piyano var ekstradan ki şarkının belki de güzel olmasını sağlayan tek şey odur kim bilir. Ancak nakarat kısmındaki "I still got long ways to go, so far away from home" sözleri, Mersin'den İstanbul'a gelirken kulağımda bir bant gibi sürekli olarak döndü.
Albümde bir de enstrümental parça var. Eternal... Her dinleyişimde farklı bir tat alırım bu şarkıyı. Özellikle içilen bir cumartesinin hemen akabinde gelen sabah elimdeki kahveyi ve sigarayı tamamlayabilen tek şarkıydı, ki hala öyle. Artık bu tür müzik beni sarmasa da Eternal muazzam şarkı... "Bu ne lan vilvilvil" demediğiniz sürece dinlenmesi gereken bir şarkı...
Sleeping Awake, Matrix'in soundtracki olan, bana göre POD'nin yaptığı, ve yapabileceği en iyi parça. Matrix'in soundtracki olması için bence biraz da kasmışlar. Çünkü nakarat "Dreaming of Zion awake..." diye başlıyor. Basit bir şarkı belki ama tema olarak diğer bütün şarkılardan ayrı bir yeri var benim için. Nakaratta sadece geri vokallerle değil, davulun zillerinde çınlayan ritmle bile etkileniyorsunuz. Bu şarkıyı dinlerken aklıma hep Matrix'in en aksiyonlu janjanlı sahneleri gelir, ta ki şarkının solo kısmına kadar. Solodan önce ağırlaşan şarkıda, sözler, bas gitarın daha bir ön plana çıkması insana bir kez daha varoluşunu sorgulamasına davet ediyor. Bu şarkıda dikkatimi çeken bir şey var bir soundtrack olmasına rağmen klibinde filmden görüntüler yok. Matrix teması var fazlasıyla ancak hep gönderme halinde.
Diğer kritiklere göre bu biraz farklı oldu çünkü şu anda sık dinlediğim ve dinlemeye bayıldığım bir albüm değil Payable On Death. Nu-metal camiası için arşivlik bir albüm. Hoş, şimdi öyle bir camia da yok, 1990'lardaki nu-metal, şimdiki metalcore'a tekabül ediyor. Tabi bu benim şahsi görüşüm. Site yönetiminin farklı müzik türlerine hoşgörüyle yaklaşalım kampanyasının ilk bölümü burada bitiyor.
Parça Listesi:
1. Wildfire
2. Will You
3. Change the World
4. Execute the Grounds
5. Find My Way
6. Revolution
7. Reasons
8. Freedom Fighters
9. Waiting on Today
10. I and Identify
11. Asthma
12. Eternal
Kadro (Albüm)
Vokal: Sonny
Davul: Wub
Bas: Traa
Gitar: Truby
Kadro (Güncel)
Vokal: Sonny
Davul: Wub
Bas: Traa
Gitar: Marcos
NOT: Orijinalini geçen sene aldığım bu albüm bana Atlantic Records'un adeta gol atmasına sebep oldu. Albümde bonus olarak belirtilen "Space" şarkısı internetten, albüm cd'si bilgisayarın içindeyken indirilebiliyor. CD'nin içindeki iki video da quicktime programının yeni versiyonunu istiyor. Son versiyonunu yükledim yine açılmadı. A........ k............. p......!
Grubun resmi internet sitesi: www.payableondeath.com
Pantera-Cowboys From Hell Albüm Kritiği

Slayer, Megadeth, Testament… Bu grupların bir ortak noktası vardı. Hepsi de sert gitar tonlarıyla, sağlam davul ritmleriyle ve tabiri caizse kamyoncuya benzeyen tipleriyle yepyeni bir akıma öncülük ediyorlardı: THRASH METAL.
Öte yandan Guns N Roses, Bon Jovi ve bilimum türevlerinin bulunduğu, ayaklarından deri çizmelerini; başlarından kovboy şapkalarını, bandalarını eksik etmeyenlerin müziği, "redneck"lerin gözde müziği vardı: GLAM ROCK.
Bu iki tür tam olarak zıttı. Birini dinleyen öbürünü dinleyemez türünden yargılar ortaya atılırdı sürekli. ..
Kovboy şapkalarını ve deri çizmelerini üç albüm boyunca seve seve giyinmişti Pantera. On altı yaşındayken kasabadaki zengin piçlerine gitarı ile ağızlarının payını veren, on yedi yaşında hepsinde birinci olduğu için bölgesel gitar yarışmalarından men edilen Darrell Lance Abbott, grubuna yeni bir yön çizme çalışmalarına başlamıştı üçüncü albümden sonra. Deri çizmeler yerini patlak converselere bırakıyordu Pantera bünyesinde. Bu değişimde Terrance yerine gelen Phil'in etkisi tartışılmazdı. Artık Pantera, Metallica'nın, Slayer'ın açtığı kapıdan girmeye hazırlanıyordu.
90ların başında Pantera dördüncü albümü adeta patlattı: "Cowboys From Hell". Albüm Pantera'nın 180 derece dönüşünü gerçekleştirdiği albüm olarak tanımlandı camiada.
Albüm son derece sert.. Giriş şarkısı Cowboys From Hell, giriş şarkısı olmanın ve albümle aynı adı taşımanın yükünü kaldırıyor rahatlıkla. Phil'in çığlıkları ve Dime'ın kesik riffleriyle thrash ruhunu adeta yansıtıyor bu şarkı. Şarkıyı dinleyince aklıma hep elinde Jack Daniels şişesiyle Dimebag Darrell, sahnede oradan oraya atlayan Phil, geri vokal yaparken bile hafif hafif headbang yapan Rex geliyor.
Albümün bir diğer şarkısı Cemetery Gates ise özellikle solosu ve akılda kalan nakaratlarıyla albümün baskın parçalarından biri. Diğer parçalardan biraz daha yumuşak olmasına rağmen demirbaş olmayı hak eden bir şarkı Cemetery Gates. Şarkının sonundaki çığlıklarla, Dime'ın gitarından çıkan tek ses o kadar uyumlu ki, adeta kendinizi başka bir diyarda buluyorsunuz.
The Sleep parçasının da diğer parçalara göre biraz daha yumuşak olduğunu söylebiliriz. Ancak şarkıdaki hafif hüzünlü hava, distortionun bir anda girmesi, Phil'in vokalleri, ve şarkının ortasını sabırsızlıkla beklememizi sağlayan solo 'yumuşakça falan' demeyip dinlememizi sağlıyor şarkıyı.
Albümün, adeta eğlenceli bir girişe sahip olan parçası, The Art Of Shredding. Akılda kalıcı ve kesik kesik riffleri, bazen Dime ve Rex'in de vokallere katılmasıyla koro haline dönüşen vokallerle süsleniyor şarkı.
Diğer lokomotif parçalar ise Domination, Heresy, Primal Concrete Sledge.
Albümün çıkmasıyla Pantera üyelerindeki imaja dahil değişmelere bakacak olursak, gruptaki her üye -Phil hariç- kollarına birer CFH dövmesi yaptırmaktan çekinmemiştir. Phil ise iyice aykırıya kaçarak o dövmeyi başına yaptırmayı tercih etmiştir.
Darrell Lance Abbott'a cebinden ve boynundan eksik etmediği jilet anlamına gelen "Dimebag" lakabı bu albümle verilmiştir.
Cowboys From Hell:
1- Cowboys From Hell
2- Primal Concrete Sledge
3- Psycho Holiday
4- Heresy
5- Cemetery Gates
6- Domination
7- Shattered
8- Clash With Reality
9- Medicine Man
10- Message In Blood
11- The Sleep
12- The Art Of Shredding
Pantera:
Darrell Lance Abbott: solo gitarlar, ritm gitarlar
Rex Brown: bas gitarlar
Vince Abbott: davullar
Philip Anselmo: vokaller
Pantera-Far Beyond Driven Albüm Kritiği

Herkesin özdeşleştiği gruplar vardır. Örnekleme kısmını bir kenara bırakıp özdeşleştiğim grubun tahmin edeceğiniz üzere Pantera olduğunu söyleyerek başlıyorum. Lise sonda tanıştığım grup yaklaşık bir buçuk senede hayatımı fazlasıyla etkiledi. Yalnız Pantera fanı olmama rağmen "Vulgar Display Of Power" veya "Cowboys From Hell", grubun diğer albümlerini her zaman geride bırakmıştı. Diğer albümleri neden çok sık dinlemedim diye de düşünmeye vaktim olmadı hiç. Ancak bu albümü geri planda bıraktığımın farkına varınca, Şahan'ın "Dişi Yakarış"taki Cengiz Budak karakterinin "Allah'ım nasıl bir hatadır, nasıl bir hatadır?" haykırışlarını içimde tutamadım.
Albümü tek bir kategoriye koymaktansa çeşitli etiketlemeler yapmak daha mantıklı geliyor şu an. Southern Metal, New Wave Of American Heavy Metal, Thrash Metal, Groovy Metal diye uzar gider bu albümün etiketleri çünkü albüm kesinlikle tek düze bir albüm değil ve daha önceki iki başyapıt olmayı başarmış albüme (cowboys from hell, vulgar display of power) nazaran daha karanlık bir havası var. Her ne kadar Pantera ilk 4 albümünden sonra bambaşka moda girdiyse bu albüm de farklı bir Pantera'nın startı denilebilir. Vokaller de daha sert yine önceki iki albüme göre ancak gitar ve bas tonları konusunda -genel olarak- yorum yapmak gerekirse bir değişimin olmadığı söylenebilir.
Strength Beyond Strength parçasıyla başlıyor albüm. Metronomu yüksek ve son derece gaz bu parça, albümün geri kalanıyla ilgili fikir sahibi olabilmek için yeterli değil kanımca. Lakin Dimebag Darrell'ın jilet gibi riffleri ve Phil Anselmo'nun öfke kusan vokali şarkıyı güzel bir açılış parçası kılmaya yeterli oluyor. Son kısımda giren soloda Darrell tabiri caizse tecavüz etmiş gitara ve mızıka, klavye ve gitar karışımı, üçü bir arada bir ton elde etmeyi başarmış. Kısa ve kolay bir solo olsa bile sonuç olarak farklı bir şey meydana getirdiği için şapka çıkarmak lazım gruba kanımca.
"Becoming" albümdeki ikinci parça. Fazla efektli bir ana riff'e sahip olan şarkı gaz kesmeden albümü dinlemeye devam etmemizi sağlıyor. Şarkının lirikleri hayata sıkı sıkı tutunmaya başlamış birini anlatıyor. Sololarda yine fazlasıyla efekt var ki aslında bu albümü önceki iki albümden farklı kılan bir özellik de bu.
5 Minutes Alone şimdiye kadar dinlediğim en spontane Pantera şarkısı. Hayatım boyunca "Bu şarkıyı ayık kafayla mı yazmış lan bu herifler?" diye düşünmeye devam edeceğim. İlk iki nakarat boyu efendi(!) ve sıradan giden şarkı solonun girişiyle beraber sapıtıyor. Solonun bitimiyle tekrar yavaşlıyor. Tek parça değil de üç parçayı playliste koymuş ve üstüste dinlemiş izlenimine kapılıyorsunuz sonra başa dönüyor ve ilk şarkı çalmaya devam ediyor sanki.
Albüm I'm Broken'la devam ediyor. Son derece groovy rifflere sahip şarkı insanı kendinden geçirmeye niyetli görünüyor. Lokomotif parça diye adlandırmak çok da yanlış olmaz sanırım. Albümün en neşeli ve şirin parçası bence. Aynı zamanda eski günleri en çok hatırlatan parçası. Yine Dimebag Darrell'ın kulaklarını çınlatıyoruz kullandığı ekipmanı ve çektiği tonu düşünerek.
Good Friends And A Bottle Of Pills ile ilgili yorum yapmak için çok sağlam içmiş olmak lazım diye düşünüyorum. Şarkının lirikleri arkadaşı uyurken, onun sevgilisini düzen bir herifi anlatıyor. Şarkıda thrash metal ile ilgili bulabileceğiniz tek şey maçoluk ve hayvanlıkla ilgili lirikler.
Shedding Skin albümün bana göre en dikkat çeken parçalarından biri. Rifflerde ilginç bir karanlık, sözlerin söylenişindeyse melankoli kokusu alıyoruz buram buram. Deri yüzen bir adamı anlatan şarkı melankoliyle sertliği bir araya getirmiş yegane Pantera parçası diye de adlandırılabilir. Tabi bu dediklerim sadece şarkının ilk bölümü için geçerli bir yandan da. Şarkı iki nakarattan sonra flange'li bir efektle daha az karanlık ve daha sert bir havaya bürünüyor. Kesinlikle dinlenmesi gereken bir parça.
Use My Third Arm, şarkının adında meymenet yok dedirtebilir bazı arkadaşlara. Ancak bizdeki tripod veya üç bacak esprisiyle alakası yok şarkının.Yine sapık sözlere sahip bir şarkı. Ama, sorarım sana ey itü rock camiası, hangimiz sapık sözlerden hoşlanmıyor ki?
Albüme güzel bir Black Sabbath parçası olan "Planet Caravan" coverını outro yapmayı uygun bulmuş grup ki bu da albümdeki melankolik havayı tamamlayan son parça olmuş adeta.
Hard Lines Sunken Cheeks, Slaughtered, Throes Of Rejection, 25 Years'ı da anlatarak yazıyı uzatmaktansa, bu parçaları genel sounddan çok farklı olmadıkları için tam gaz gidiyor diye nitelendiriyorum. Albümle ilgili notlara bakacak olursak, albüm Dimebag Darrell'ın isminin son halini aldığı albüm. Daha önce Diamond diye tabir edilen rahmetli efsanevi gitaristimiz, albümle birlikte Dimebag sıfatını kapmış. East West Records etiketiyle çıkan albümün kapağı sansürlenip bugünkü halini almış. Albümün sansürlenmemiş kapağını http://metaljesusrocks.com/gallery/d/89-1/far1.jpg adresinden görebilirsiniz. Dinlenesi bir albüm, thrash metal ile alakası olmayan veya Pantera ile alakası olmayanların bile raflarında yer alacak kalitede bir albüm. Şiddetle tavsiye edilir.
Playlist:
1. Strength Beyond Strength
2. Becoming
3. 5 Minutes Alone
4. I'm Broken
5. Good Friends And A Bottle Of Pills
6. Hard Lines, Sunken Cheeks
7. Slaughtered
8. 25 Years
9. Shedding Skin
10. Use My Third Arm
11. Throes Of Rejection
12. Planet Caravan
Pantera-Vulgar Display of Power Albüm Kritiği

Pantera, 1990 çıkışlı Cowboys From Hell albümü ile voleyi tam anlamıyla vurmuştu. Son derece eğlenceli bir albümdü Cowboys From Hell, tam anlamıyla bir imaj değişikliğiydi aynı zamanda, grubun adeta kendini bulmasıydı. Thrash metal değildi albüm, en azından saf thrash metal olmadığı kesindi... Müzik olarak, ritmler olarak biraz groovy, biraz thrashti, vokaller scream katkılıydı.. İyi bir sentezdi.
1992'de ise Pantera ikinci bombayı patlattı. "Vulgar Display Of Power" önceki albüme göre biraz daha karanlıktı, öfke dozajı arttırılmıştı fazlasıyla. Grubun çizgisinde hiçbir değişiklik yoktu. "ben yaparım, asarım keserim" ana fikri devam ediyordu ki fanların da bundan pek bir şikayeti yoktu, aynı şekilde ben de grubun bu halini seviyordum.
Gitar tonlarında ise distortionda bazı değişiklikler olmuş bu albümde, eski tiz distortionlar yerini daha kirli tonlara bırakmış. Davul ritmleri aksaklığını korumakla beraber ataklarla beraber daha bir coşmuş.
Albüm tracklist olarak çok sağlam bir sıralamaya sahip. "Mouth For War" ile başlıyor, sizi kendinizden geçirmeye yetiyor zaten bu şarkı, özellikle şarkının bridge bölümündeki riff, insanı ister istemez biraz maçoluk yapmaya teşvik ediyor.
A New Level'ın riffleri ise başlangıçta groovy, daha sonra thrash moduna giriyor. Phil'in bu şarkıdaki vokallerinde sert kalmaya devam ediyor. Eski şarkılarından veya bu albümdeki şarkılarından pek de farkı yok A New Level'ın...
Walk, grubun biraz da saygıyı hakettiğini gözlerimize sokuyor. Çünkü sözlerdeki agresiflik had safhada. "Arkamdan konuşma ulan!" demeye de getiriyor biraz Phil bu şarkıda. Şarkının sözleri ekstra dikkat çekmekle beraber, şarkının ritmi biraz bayık kalıyor. Sadece bir iki rifften oluşması şarkının biraz basit olmasına sebep olmuş. Her ne kadar bu, şarkının gaz olmasını pek etkilemese de... Şarkının soloları ise gerçekten eğlenceli. Özellikle de soloda Dimebag'in iki elle yaptığı(iki eli de gitarın sap kısmında adeta kayıyor) bölüm son derece tatlı olmuş.
Fucking Hostile'la devam ediyor albüm. Bu şarkıda groovy dalgasından uzak durmuş Pantera. 2 dakika 50 saniye süren şarkı son derece hızlı başlıyor ve son derece hızlı bitiyor. Bu şarkı nedense her dinlediğimde bana Explotied'ı hatırlatıyor o da apayrı bir konu...
This Love, slow başlangıcıyla, clean vokalleriyle cidden albümün en karanlık şarkılarından. Şarkıyı klasik bir Pantera şarkısı olarak adlandıramıyorsunuz. Özellikle de klip insanı büyüleme yetiyor. Ancak nakarata girildiğindeki coşma efektiyle beraber siz de coşuyorsunuz ve kafa sallama başlıyor. Tekrar tekrar dinlenebilecek, her dinlendiğinde farklı tatlar verebilecek nadir şarkılardan biri This Love. Şarkının 2. nakarata girmeden önceki sözleri adeta ikiye bölüyor insanı... "I'll kill myself for you, I'll kill you for myself..."(Senin için kendimi öldürürüm, kendim için seni öldürürüm...)
This Love'dan sonra gelen Rise adeta zor bir güne uyanamamak ve ardından ev arkadaşınızın sizi uyandırmak için kullandığı soğuk duş etkisi yaratıyor. Çünkü This Love'ın sonuyla beraber uykuda hissediyorsunuz kendinizi, pis bir dünyada, pis bir pansiyonda uykuya dalmışsınız ve karşınızdaki ücretini cüzdanınızdan alıp gidiyor. Ondan sonra Rise girince uyanıyorsunuz adeta. Rise ise çok da süper bir şarkı değil, ancak ayıltıcı etkisi için dinlenebilir bir şarkı. Walk'ta olduğu gibi bu şarkı da tek gitarla kaydedilmiş ve soloya girince ritm gitarın eksikliği hissediliyor ama bu da şarkıya aynen Walk'ta olduğu gibi bambaşka bir hava veriyor.
Daha sonraki şarkı No Good(Attack The Radical)... Bu şarkıda başlangıç riffleri diğer şarkılara göre biraz farklı, biraz daha melodik... Nakaratları çok hoş bir şarkı olmakla beraber Phil Anselmo verse'leri sesini kalınlaştırarak söylemiş. Bunun örneklerine Cowboys From Hell, This Love şarkılarında da rastlamıştık.
Live In A Hole, Regular People, By Demons Be Driven da Mouth For War'ın lokomotifliği yaptığı (hem ilk şarkı olması bakımından, hem de albümün en sağlam parçası olması bakımından) albümün diğer vagonları.
Albümün bitişi için Cowboys From Hell'de ki The Sleep gibi yavaş bir parça olan The Hollow seçilmiş. Ancak bu şarkının ilk 3 dakikası cidden yavaş, temiz vokaller, akustik gitar katkılarıyla beraber en az This Love kadar güzel bir şarkı. Dinledikçe Dimebag Darrell'ın ölümünü hatırlatıyor insana. Şarkı kardeşi kadar yakın saydığı arkadaşını kaybeden bir çocuğun, onu kaybettikten sonra ki yakarışlarını ve tanrıya duyduğu öfkeyi anlatıyor. Zaten ilk 3 dakikada yakınmalarını, ağıtlarını duyuyoruz; daha sonra da tanrıya duyduğu öfkeyi sert bir şekilde duyuyoruz şarkıda bahsi geçen elemanın.
En az Cowboys From Hell kadar güzel bir albüm Vulgar Display Of Power. İnsanı kendinden geçirmeye yetecek parçalara ve güzel dinlenme parçalarına sahip. Her tür metal dinleyicisinin arşivinde saklamak isteyeceği bir albüm. Tabi bu benim görüşüm, Pantera fanı olmam da bu görüşü etkilemiş olabilir...
Soilwork-Figure Number Five Albüm Kritiği

Soilwork'le tanışmam aslında çok uzun bir süre önce olmamıştı. 2006 sonbaharında konser verecekti grup ve benim grupla uzaktan yakından alakam yoktu. Daha sonra dinlememi tavsiye etmişlerdi ve ben yine arkadaşları pek sallamamıştım. Grup Türkiye'ye konserini "terör olaylarını" bahane ederek iptal etmişti ki ben o sırada da Soilwork dinlemiyordum, sadece yaptıklarını ayıp olarak nitelendirip geçmiştim.
Ama bir gün, ilginç bir şey oldu. Vadide klasik bir geceydi, nereden geçtiyse grubun şarkıları bilgisayarımdaydı (ciddi kimden aldığımı bile hatırlamıyorum) ve winamp'ta sırayla dizili olan mp3ler arasından bir anda, Departure Plan çalmaya başladı ve şarkı bittiğinde hemen ekrandaki herşeyi kapatıp şarkının kime ait olduğuna baktım.
Soilwork'le tanışmam bu şekilde olmuştu aslen. Tamamen tesadüf... İşin hikaye kısmını bir yana bırakırsak Soilwork, Melodik Death Metal yapıyor olsa da aslında At The Gates'in açtığı kapıdan geçmeyerek kendi yolunu çizen bir grup ki bu da grubu bence özgün yapmaya yeterli. Ancak kendi yolunun şimdiki metalcore gruplarıyla ve In Flames'in Clayman albümünden sonraki haliyle kesişmesi biraz gruba karşı biraz da olsa antipati duymasına sebep olabilir bazı dinleyicilerin.
Albüm hazmı zor bir albüm olmamış. Yani şarkıları ezberleyip, metroda mırıldanmak çok zamanımı almadı. Çok zor, teknik parçalar da yok aslında, ama insanı çeken bir şeylerin var olduğuna kanaat getirdim. Fakat bunun ne olduğunu hala çözebilmiş değilim.
Rejection Role ile başlıyor albüm. Özellikle şarkının nakaratı çok hoş. Nakarattan önceki bölümlerde Björn Speed Strid'in tükürükler saçarak söylediği bölümler de şarkıya sertlik katmayı başarmış. Industrial Metal seven arkadaşların dikkatini çekecek klavye partisyonları da tam yerine oturtulmuş bence. Solodaki sadelik ve kendini ön plana çıkarmak konusunda olmayan çaba şarkıyı benim için albümün favorilerinden yapıyor.
Mindmaker albümdeki sevdiğim şarkılardan. Bir davul atak örneklmesiyle başlıyor şarkı ve güzel gitar riffleriyle devam ediyor. Zaten vokalin sesine hayran kalmamak elimde değil, nakaratıyla da tabiri caizse eriten bir şarkı. Lirikleri de nakarat kadar insanı etkiliyor.
Downfall, klavyenin iskeleti oluşturduğunu düşündüğüm şarkılardan. Sanki gitarlar klavye üstüne yazılmış gibi. Şarkıda nakarat öncesi hardcore etkili vokaller de cuk oturmuş şarkıya. Ortada giren sert riffle beraber sanki sıradaki şarkı çalmaya başlamış gibi hissediyor insan ama soloyla beraber şarkıyı eski havasına çok güzel bağlamış grup. 10 üzerinden 7 alır rahatlıkla...
Cranking The Sirens sonradan keşfettiğim bir şarkı. Keşfettiğime sevinmedim de değil hani. Çok sarmadı beni, ama dinledikçe bağlanıyor insan şarkıya. Başka diyarlara alıp götürmüyor insanı ama "şirin" bir şarkı... Diğer şarkılarda olduğu gibi bunda da vokalin nakaratta kadife sesiyle söylemesi çok hoş olmuş.
Departure Plan, albümün en ağır parçası. Aynı zamanda Industrial Metal'e en yakın parçası... Liriklerinde her insan farklı birşeyler bulabilir. Ancak ben yeni yetme emolar ve yeni yetme gotiklere taş attığını düşünüyorum. Özellikle de "you'll never ever hurt yourself again" kısmı bu konudaki hipotezimi doğruluyor... İnsanı ayakta durmaya, zorluklarla savaşmaya iten bir şarkı...
Distortion Sleep, hoş bir parça olmuş. Kış günlerinde dinlenebilite katsayısı daha da yükseliyor. Nakaratta bu sefer -kendilerine göre- farklı bir şey denemiş grup. Sürekli olarak o kadife sesiyle söylemeye devam etmiyor nakaratı "Speed". "One will stand and another will fall down!" derken brutal vokale geçiş çok sağlam olmuş. Aynı zamanda lirikler bakımından -şahsi görüşümdür- en felsefi yönünü bu şarkıda sergilemiş grup.
Figure Number Five tam arşivlik bir albüm, sadece melodic death metal dinleyenler bir baksın diyemem bu yüzden. Prodüksiyon ve plak şirketi zaten çok sağlam. Nuclear Blast etiketiyle 2003te bir kilometre taşı çıkmış zamanında, ve bu kilometre taşını da dinlemek farz görünüyor...
NOT: Albümde iki tane misafir sanatçı var. Birincisi Figure Number Five şarkısında back-vocale yapan, Hatelight ve The Defaced gruplarından Jens Broman, ikincisi ise Brickwalker'da tef çalan, Fenerbahçe'nin transfer edeceği oyuncuları çağrıştıran ismiyle Richard Larsson...
Playlist:
1. Rejection Role
2. Overload
3. Figure Number Five
4. Strangler
5. Light The Torch
6. Departure Plan
7. Cranking The Sirens
8. Brickwalker
9. The Mindmaker
10. Distortion Sleep
11. Downfall 24
Kadro:
- Björn "Speed" Strid - Vocals
- Peter Wichers - Lead Guitars
- Ola Frenning - Lead Guitars
- Ola Flink - Bass Guitar
- Sven Karlsson - Keyboards
- Henry Ranta - Drums