Google+ boş mideye iki duble viski: avustralya
avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Sydney gunlukleri 5 - Kahve ve on yargilar uzerine

Dun EksiSozluk'e karaladigim bir parca metin ile baslamak istiyorum. Kisa ve alel acele yazilmis ancak benim icin cok degerli bir oyku... 


baslik: Sidney
bu sehirde, yereller ile turist/ogrenci tayfasi arasindaki en buyuk fark sudur: yereller lokal takilir, turistik yerlere hele sehre hic gitmezler. onun yerine mahallesindeki pub'a, coffee shop'a gider, diger mudavimlerle muhabbet ederler. 

turist/ogrenci kesimiyse her hafta sonu city'dedir mesela.

gelgelelim, benim de bir lokal pub'im var. adi kelly's. kimseye haber vermeden gider, birami alir, sigara icilebilen alana gecerim ve mudavim diyalogu baslar. en genc ben oldugum icin aralarinda, bu mudavim amcalar benimle dalga gecer. "sen o zaman dogmus muydun" seklinde... bu amcalardan biri, her daim janti giyinen, esasen ingiliz, 50li yaslarinin basinda bir adamcagizdir. her cuma, happy hour'da bira iceriz, sanattan, hayattan, gecmisten muhabbet ederiz. dun, turkiye'ye tatile gitme planim oldugunu soyledigimde "gidersen, donmeyebilirsin. al bunu, tak yakana ki avustralya'da da bir evin oldugunu hatirlayasin." diyerek bana cekedindeki broshu verdi. duygulandim. kilitlendim.
iste o brosh... 
(brosh kelimesini, uzun zamandir Ingilizce klavyeyle yazdigim icin bu sekilde ifade etmek zorunda kaldim. kusurumuz varsa affola.) 






Basa saralim. Neden yerellik? Cunku Avustralya'nin insani basit, yavas, rahat ve ayni zamanda tembel. Buranin kulturune, genetigine islemis bir rahatlik soz konusu. Bu yuzden cikmayi sevmiyoruz mahallelerimizden. Bu yuzden arkadaslarimiz genelde bulundugumuz semtlerde oluyor ve yine ayni sekilde, bu yuzden yerellerle daha cabuk anlasabiliyoruz. Her semtin bir dokusu, bir sesi, bir atmosferi var. O atmosfere ayak uydurabildigin zaman, oradan keyif alabildigin zaman aidiyetin de artiyor. Ayni sekilde, bir zincir restoranda yemek, bir Starbucks'tan kahve icmek veya bir supermarketten alisveris yapmak yerine; sana yakin kucuk isletmeleri destekliyorsun. Oralara gidiyorsun, oralarda egleniyorsun, oralarda yiyorsun, oralarda iciyorsun ve bundan keyif aliyorsun. Keza kucuk isletmenin zihniyeti ve samimiyetiyle de iyi dostlar edinebiliyorsun, gerek mudavim, gerek calisan.
Gelelim on yargilara... Buraya gelmeden once Fransizlar'i hep burnu buyuk, kendini herkesten ustun goren, can sikan, muhabbet etmeye degmeyecek insanlar olarak dusunurdum ben. Birinden, Fransiz oldugunu duydugum an uzaklasmazdim elbet ancak uzak gelirdi bana bu insanlar.
Akabinde, dun her zaman gittigim kahveciye gittim. Kahvecide calisan cocuk bir Fransiz. Muhtemelen burada hem okuyor, hem de calisiyor Kevin. Saci "man-bun" seklinde, guler yuzlu, bana "kardesim" diye hitap eden ("bro" degil, "brother") hos sohbet bir eleman. Icinden gelmeyerek samimiyet veya guler yuz gosterdigini dusunmedim asla Kevin'in. Cunku Kevin, kahvecide isi cok yogun olmadigi zaman, telefonunu kahve makinasinin yanina koyar. Oradan, yapilmasi oldukca zor bir latte art secer kendine ve onu gerceklemeye calisir. Yaptigi isi seven bir eleman iste. Ne eksik, ne fazla... Dun Kevin'la muhabbet ediyorduk. Gectigimiz Pazartesi is cikisi bir pub'a gideriz demistik fakat benim tamamen aklimdan cikmisti bu plan. Onu gorunce hatirladim.
-Dostum, cok ozur dilerim, unuttum.
-Onemli degil kardesim. Al benim numarami.
Numarasini yazdi telefona. Hatta su sekilde yazdi numarasini, isim: Kevin; soy isim Harpys (calistigi kahvecinin adi). Illa pub'a gitmek zorunda degiliz. Birer long-neck (750 ml, cam sise bira) alip parka da gecebiliriz, Avrupali tarzi.
Turkiye'yi ne Asya, ne de Avrupa olarak gordum ben. 2002'den beri de hep bir orta dogu figuru olarak canlandi kafamda, ne yazik ki. Ama bu Fransiz'in gozundeyse biz Avrupaliydik veya ben Avrupaliydim ama daha da onemlisi, kardesim diyebilecegi bir musteriydim. Aldim kahvemi, dedim cagri biraktim sana, benim numara da budur. Yola koyulurken dusundum, belki de buraya gelmekle edindigim en buyuk kazanim on yargilarimi yenmis olmamdi... Su eki de yapayim; genel itibariyle burada tanistigim, Turkce konusabilen (Turk-Kurt-Zaza-Cerkez, sen koy iste adini...) insanlarin cogu, disari ciktigimizda ilgisini benden ziyade etraftaki Avustralyali kadinlara gosteren, abazan tiplerdi, ne yazik ki.
Ote yandan, dost biriktiriyoruz be. Iyi dostlar, iyi arkadaslar, her irktan, her inanctan, her renkten, her hayat tarzindan. En sevdigim sey de bu. Kalirim, giderim, uzaklasirim ama hatirlanirim. Zira Turkiye'deki agiz ishallerinin lavmani "adamlik" kavrami belki bir yerinden yakalamistir beni sonunda.

not: Burada 15 Temmuz 2017, sehitler, demokrasi, sela, OHAL, KHK gibi durumlar olmadigi icin, insanlar farkli seylere kafa yoruyor. Melbourne Universitesi'nde yapilan bir arastirmaya gore gunde 2.700.000 karton kahve bardagi cope atiliyormus ve bu kahve bardaklarinin geri donusumu oldukca zormus. Bu yuzden yerel kahveciler yeni bir kampanya baslatti. Fiyatlari 12-20 Avustralya Dolari arasinda olan, "keep-cup" diye tabir edilen termoslar aliyorsunuz. Boy boy... Kucuk-orta-buyuk. Starbucks'in termoslari gibi dev boy degil, tam servis edilen kahveyi icine alabilecek boyutta "keep-cup"lar. Bu termoslarla kahveciye giderseniz, kahveci size 20-50 cent arasi bir indirim yapiyor. Bir kahvenin 3.5 AUD oldugu dusunuldugunde, indirimin boyutu daha rahat anlasiliyor. Ek olarak, kahvecilerin "loyalty card" (sadakat karti) diye tabir ettikleri bir sey var. Turkiye'deki Starbucks'larda da vardi sanirim bu. 10 kahve alinca 11. kahve bedava. Bu kahvecilerin tek farkiysa, loyalty card'i zimbayla isliyorlar. Yani barkod okutmaktan ziyade, karti veriyorsun, zimbaliyor calisan. 10 tane zimbaya ulastigin zaman da bir kahveni bedava aliyorsun. Mudavimi oldugum kahvecideki Gabriella (Brezilyali) bazen benim kartimi alip 3-4 kez zimbaliyor. "Hep buradasin ama cok az bedava kahve alabiliyorsun, benden olsun." diyor. :)

26 Haziran 2017 Pazartesi

Sydney gunlukleri 4 - "Inanmadim, asla, inanamam, her seyin bir sonu olduguna..."

Nerede kalmistik?
Evet, bir sevgili (su an itibariyle eski), bir de oturma izni bekleyen ben. Sanirim Agustos 2016... Neredeyse bir sene gecmis uzerinden.
Kisa ozet: Kasim'da onu da koleksiyona ekledim: "terk ettiklerim". Eklememin ertesi gunu oturma iznim cikti. Bir nevi, oy kullanamayan vatandas olma durumu. O vizenin ciktigi gunden itibaren islere saldiriyorum. Kendi yaginda kavrulan kucuk isletmem, basketbol ogrencilerim ve haftada yaklasik 20 saat gittigim ve bana mektup acmam karsiligi para verdikleri isten memnun degilim cunku. Simarma basladi, da denebilir aslinda, o vizeyi aldigim gun...
Bir an geldi, yeter, dedim. Kayserispor'da yedek kulubesinin yolunu tutunca su sisesini tekmeleyen Turgut Dogan Sahin'e bagladim:
"Rezil olmaya mi geldim ulan ben buraya!"
Cunku yorulmustum.
Cunku beklentilerim bambaskaydi.
Cunku hep yuzup yuzup kuyruguna gelmistim.
Herkesin hayatinda uzun ve kisa vadeli hayaller vardir. Benim hayalim, 2015 Subat'ta buraya adim attigimdan beri ayniydi: Istanbul'daki hayat sartlarima erismek, Istanbul'da calistigim son ajans gibi bir ajansa kapagi atmak, Tanricilik veya Don Draperlik oynamak...
Simdiye kadar bir kez olsun mulakata cagrilmasam, bunun bir hayalden oteye gitmeyecegini dusunup, burada dijital iletisim uzerine bir yuksek lisans icin para biriktirirdim, irgat gibi calisarak. Ama, hep yuzup yuzup kuyruguna geliyordum; okyanusu gecip, denizde boguluyordum.
Sizin gordugunuz haliyle goremiyordum ayni sekilde, Turkiye'yi. Kacis planiydi... Kacis planimdi. Sonucta oturma iznim var, diledigim zaman geri donebilirim Avustralya'ya. Turkiye'ye tekrardan sans versem? Bu dusunceler yaklasik bir ay beynimi kemirdi. Bitmedi. Bir turlu bitmedi.
Kafamda planliyorum, maci tekrar tekrar oynuyorum ve her seferinde ayni sonuca ulasiyorum: Turkiye'de, diledigim meslegi icra edebildigim mutsuz bir hayat vs. burada, istemedigim isleri yaptigim, onumu goremedigim, dara dusunce annemin kredi kartini kullanacagim ama en azindan en buyuk derdimin -veya tek buyuk derdimin- para olacagi bir hayat. Icim kiyildi. Ozellikle de Turkiye'ye yazin gelisiyle...
Serin ama gunesli bir kis gunune uyandi bugun Sydney. Ben de, yapmaktan nefret ettigim ise dogru yollandim; mektup acmaya. Ilk bir saat, sikintiliydi, her Pazartesi oldugu gibi. Toplam uc saat surdu mesai. Bir saatte gittigim, bir saatte dondugum is sadece uc saat suruyor ve ben yovmiyeli calisiyorum. Yani, ne kadar saat mektup acarsam, o kadar para kazaniyorum. Buna ragmen, ofiste ne oldu, bilmiyorum fakat o an, kendi kendime sunu soyledim: "Her ne olursa olsun, burada yasamak guzel be."
Eve gelince gunluk rutinime dondum: is basvurulari...
Yaslandim arkama, yardirdim yine.
Sonra bir mail geldi, bugun basvurdugum islerden birinden:
"Motivasyon mektubu ve ozgecmisini cok begendik. Mumkunse Carsamba gunu seninle bir mulakat yapmak, bugun de telefonda on gorusmede bulunmak istiyoruz."
Bu, bana gelen ne ilk, ne de son on teklifti. Ayni zamanda bana yapilacak ne ilk, ne de son on teklif olacakti. "Tabii ki, buyrun."
Telefonda konustuk, on-on bes dakika kadar.
Ucret beklentisine kadar her detay soruldu tabii ki... Siradan, standart.
Telefonu kapattigimda o parca cinladi kulagimda, Candan Ercetin'den. Bu parcayi en son 2011'de Fatih Terim icin GSTV'nin hazirladigi video klipte dinlemistim: "Elbette".  Oyle bir guzel girdi ki kanima ve oyle guzel geldi ki ozellikle son soz olarak paylasacagim, asagidaki dizeleri; dedim, buradayim yahu, basaririm, basaramam, hayallerime kavusamam ama o yuzumde kalan son gulumsemeyi de Turkiye'de kaybetmeyecegim.
"Inanmadim, asla, inanamam.
Her seyin, bir sonu olduguna..."

10 Aralık 2015 Perşembe

Sydney günlükleri 2

Zaman tahmin edebileceğimden de hızlı geçiyor burada. Keyif aldığımdan mı, yoksa vizemin bitimine sadece sekiz buçuk ay kaldığından dolayı mı bilmiyorum ancak zamanı tutmak, Türkiye'ye göre çok daha zor burada.
Geldiğimden beri hep bir telaş, hep bir gelecek kaygısı, ne olacağız, ne yapacağız, boku yedik mi, dibi mi yaşıyoruz ve devamında stres sebebiyle aşırı alkol tüketimi. Bildiğin 10.000 Avustralya Doları'nı kafamı ve kıçımı kaşıya kaşıya piç ettim, denebilir. Araba bile alamamıştım, "Lan ya doğru düzgün iş bulamazsak, çalıştığım şirkette devam edemezsem?" gibi düşüncelerden ötürü. Özgüvenim günden güne yok oluyordu. O denli eriyordum ki buranın mühendisler odasından onay almaya bile yeltenmemiştim, en az 500 dolarlık ücreti sebebiyle. Özetle, gelir gelmez çalışmaya başlamıştım ancak haftada 10 saatten fazla vardiya alamıyordum. Çalıştığım şirket de basitçe sayım şirketiydi. Stok sayımı yapıyorduk, çeşitli mağazalarda. Misal, Zara'dan 7 Eleven'a kadar geniş bir yelpazesi vardı şirketin, dolayısıyla belli bir ofise gidip gelmiyordum. Sydney, hatta New South Wales'in etrafında turluyordum sürekli. Araba yok, toplu taşıma rezalet, iş arkadaşlarım (supervisor'lar hariç) adeta bir freak show'dan fırlamış tipler...
E zaten yevmiye (casual) ile çalışıyoruz, haftada on-on beş saatten fazla vardiya alamıyorum ancak işin de geliri fena değil, yaklaşık 21 dolar, saat başına. Yine kebaba düşmekten iyidir. (Buradaki Türk arkadaşlarımın terimi, "kebaba düşmek". Yani kendini, eğitimin ne olursa olsun, saatte 12 dolara bir dönercide çalışırken bulmak ve nakit çalışmak - buradaki asgari ücret saatte 16 dolar, günlük işler için, nakit çalışırsan -yani kaçak- 12 dolar falan yapıyorsun işte kebapçıda.)
Bir yandan bar olur, kafe olur iş de arıyorum ancak mal gibi mühendislik mezunu olduğumu özgeçmişime yazdığım için kimse bana yanaşmıyor. Eh, her ne kadar İngilizce'ye hakim olduğumu söylesem de isimden ve doğduğum ülkeden dolayı çekinceleri de oluyor. Lan, ne yapacağız, ne edeceğiz derken, apışıp kaldım... Para suyunu çekiyor, şirkette daha çok vardiya almak için supervisor olmak lazım, olmuyor, olamıyor.
Dedim, bir taş atayım kuyuya... İlan verdim, "Özel Basketbol Dersi". Bu tarz ilanları verebileceğiniz Gumtree adında bir site var. Arayan oluyor, olmasına lakin arayanlar da genelde Asyalı aileler. Çocuklarının hevesini dindirmeye arıyorlar. Saatlik ücretim olan 50, veya iki saatlik ücretim olan 100 doları alıp, ayrılıyorum. Bir daha da arayan soran olmuyor.
Bekledim, bekledim, iyi haber şirketten geldi. "Supervisor eğitimine başlıyorsun bu hafta."
O telefonu aldığımda nasıl coştuğumu anlatamam... Şu an kaldığım eve yeni taşınmışım, her şey yeniden başlıyor. Haberi aldığım günün ertesinde de Anzac Day var, bir nevi Şehitleri Anma Günü... Aşağıdakileri karalamışım o dönemler...

"Iki gun onceydi, firtina sebebiyle ev arkadaslarim ise gitmek yerine evden calisiyordu. Odama gelen ses ve minicik memleket ozlemi, uyku sersemligi ve anilarla karisti. Anneannemin evinde oldugumu sandim. Gec uyanirim, ben uyanana kadar tum gozlemeler, sikmalar, kahvaltilikar ve caylar hazir olur.
Tamamen uyandigimda kotu hissettim. Simdiyse saat sabahin dokuzu. Sydney'deyim, bir aileyle beraber ANZAC gununu kutluyoruz. Beni evimde hissettirdiler. Aile ve memleket ozlemini unutturdular. Ama en onemlisi ne biliyor musun? Bir Turk olarak sehitlerini anmalarina katildigim icin bana duyduklari saygi katlandi.
Hayat..."

"Avustralya'da hastası olduğum şeyler:
-"Rahat ol" yaklaşımı,
-Maaşlar (ne yaptığının önemi yok, hak ettiğini kazanıyorsun. Süleyman Boncukçu'nun deyimiyle, "Alnının teri yere düşmeden emeğinin karşılığını alıyorsun."),
-Musluk suyu ve kafe/barlardaki su istasyonları (kısacası bedava su),
-7-11'larda satılan 1 dolarlık kahveler,
-Hava şartları (şu an burada kışa girdik ve neredeyse her gün güneşi görüyoruz),
-Mahalleler, şehirden uzak veya şehre yakın, fark etmeksizin hepsinde aradığın her şeyin olması; barından, süpermarketine kadar,
-12 dolara yiyebildiğin biftekler. (Bazı pub'larda 10 dolar.) Nusr-Et'te, Günaydın'da siz buna en az 40 lira veriyorsunuz,
-Kadınlara, azınlıklara, hayvanlara saygı,
-Her zaman pozitif ruh haline sahip işçi takımı. Sabah 5'te işe giderken karşılaşıyorum, o zaman bile "Günaydın" diyorlar geçerken,
-En güzel kısmıysa şu, hayatımın 10 senesini İstanbul'da geçirmiş bir Türk olarak burada "tehlikeli" diye bahsedilen her şey -gece otobüsü, keşler, King's Cross vs- bana Teletubbies gibi geliyor."


"yeter ulan! yunan restoranlarında döner, baklava görmekten bıktım. hepsi bir yana, herifler kokoreçi çalmışlar, adını kokoretzis yapmışlar, bağırsakları da ince ince, minik parçalar halinde doğramak yerine kuşbaşından hallice büyük parçalar şeklinde servis etmeye başlamışlar. bi' bitmediniz ulan... babam demişti zamanında, "orada gördüğün muamele sebebiyle ırkçı hissedebilirsin." diye. hayır, muamele sebebiyle değil, yunanlar'ın bizden çaldığı lezzetler sebebiyle ırkçı hissediyorum. hayır çaldınız bari doğru düzgün yapın ya. türk mutfağını özledik sonuçta."

İşler yoluna girdi girmesine, ancak nakit akışında hala “sıkıntı vardı”. Çünkü buranın saçma bir vergilendirme sistemi var ve maaşlar konusunda tüm işverenler, tekliflerini brüt maaş üzerinden yapıyor. Yani, vergiden sonra ne kazanacağını kestiremiyorsun pek, çünkü verginin seni ne kadar vuracağı da belli değil. Misal, iki haftada 1500 kazandıysan, o para bir yıla oranlanıyor ve sistem “iki haftada bunu kazanan bir yılda bayağı kazanır, yine iyi para.” diyerek ona göre vergilendiriyor seni. Ama, diyelim ki iki haftada 600 kazandın, senden vergi almıyor…
Supervisor’lık fena bir müessese değildi lakin çok yorucuydu. Sonuçta Sydney çapında geziyorsun ve Sydney’in yüz ölçümü, İstanbul’a göre bayağı bir büyük. O kadar büyük ki, 10 km uzaklıktaki bir yer, buradaki insanlar için “yakın” olarak tabir ediliyor. Neyse hayat fena değildi, arabaya alışmıştım, her ne kadar arabayla yalnız başıma çıktığım ilk gün arka tamponu duvara vursam da… Ha ardından, bir kez de alışveriş merkezinin kolonuna sürttüm, çizildi. Bir kez daha sürttüm, bir daha çizildi. Bir de, doğum günümde erken uyanmıştım, insan doğum gününe sabah beşte uyanınca ve amatör şoför olunca, etraf da zifiri karanlık, yağmur var, geri viteste arabayı ağaca vurabiliyor. Hoş, arabaya ne oldudan çok ağaca bakmıştım, iyi mi, diye… Ah, bir de son olarak, ben düz yolda 50 km ile giderken sol şeride park etmiş Lübnanlı bir kadın arabasının kapısını açmıştı ve ben o kapıyı “winzip”lemiştim. Asya yapımı araba, tabii ki benimkine bir şey olmadı.
Araba, Sydney çapında gezerek iş yapma, sabah beş-altı sularında uyanma, akşam sekiz, dokuz, onda bitirme, sosyal hayatının yerlerde olması falan derken bir gün aklıma esti... Uzun zaman önce, eski kreatif direktörümle bir diyalogda bulunmuştuk. Galatasaray Üniversitesi mezunu, kıyak bir adamdı. Çalıştığım ikinci ajansın kreatif direktörüydü ve, her ne kadar yaratıcı tarafta çalışmasam da (metin yazarlığı yapmamıştım o ajansta) onu, kendi üstümden daha çok benimserdim. Ajanstan ayrılırken de kendi üstüm yerine, onunla bir beş dakikalık veda sohbeti yapmıştık.
-Neden, peki? Neden reklamcı olmak istiyorsun?
-Kendi mesleğimi çok sevmiyorum be abi... Biliyorsun, ben yazmayı seviyorum. Aslında sosyal medyacı yerine metin yazarı olmak için neler vermezdim; ancak, burada işlemedi. Şimdi daha küçük bir ajansa geçiyorum, hem metin tarafına hem sosyal medyaya bakacağım.
-Mühendissin oğlum sen. Dünyanın her yerinde iş yapabilirsin. Hiç mi yurtdışı planın yok?
-Aslında bir planım var, Avustralya...
-Ne güzel işte. Boş ver bu işleri. Al bak, görüyorsun, gecenin kaçında ofisten çıkıyoruz. Patronla bin kez kavga ettim ben; buraya PlayStation almayın, burayı eğlenceli hale getirmeyin, burayı sadece bir işyeri yapın ve insanlar akşam altıda ofisten çıkabilsin, diye. Ama hayır, o illüzyonu yaratıyor bünyede, bu iş... Sanki ofisteyken eğleniyormuş hissine kapılıyorsun ama eğlenmiyorsun. Sizin yaratıcı olmanız lazım, sizin sosyalleşmeniz, insanlarla kaynaşmanız lazım, iş arkadaşlarınız ve PlayStation’larla değil... Ben yerinde olsam, kovalarım Avustralya planını. Sonuna kadar hem de.
Haklıydı... Sonraki ajansta uzun süre geçirmiştim ancak Avustralya işin içine girince de, “Tamam.” demiştim. Biletimi aldığım gün kendisiyle irtibata geçtim...
-Abi, selamlar. Müsait misin, pek bilmiyorum, sonuçta dünya turuna çıktın ancak ben biletimi aldım, çalışma iznimi de, Avustralya’ya gidiyorum.
-Harika! Seninle gurur duyuyorum. Orada yaşayan bir arkadaşım var, Selçuk, çok iyi bir insandır. E-mail aracılığıyla sizi tanıştırayım...
Mail’ler atıldı, iletişime geçildi. Selçuk abi kafa bir adamdı, nasıl anlatayım, buraya 20 sene önce gelip hala dürümcülük yapan Türkler’den değildi. Kendini geliştirmişti. İşte, o, “Ne yapıyorum lan ben?” dediğim an Selçuk abiyi aradım. Görüşelim, dedi. İşyeri şehir merkezindeydi, bir Cuma atlarsın trene, hop, şehir merkezine.
Selçuk abiyle görüşmeden önce aklımda ne iş, ne de başka bir şey vardı... Alıştın mı, beğendin mi buraları, diyaloglarının ardından sordu;
-Sen, mühendislikle ilgili iş mi arıyorsun yoksa sabah dokuz akşam beş iş mi arıyorsun?
-Sabah dokuz akşam beş olsun, gerekirse çamurdan olsun be abi...
-Tamam, benim bir arkadaşımın işyerinde adam arıyorlar. Data entry işi, çok janjanlı değil ancak Noel’e kadar idare eder seni, zaten yaklaşık üç aylık kontrat. Herkes böyle başlıyor be oğlum, benim de ilk işim data entry idi.
-Abi sen ne diyorsun, ne üç aylık kontrat, ne de işin tanımı umrumda olur, yeter ki sabah dokuz akşam beş olsun!
Hemen bir başvuru, referans belirtmeler, derken hop; başladım. Üç ay keyifliydi. Ardından vadem doldu, sözleşmeyi devam ettirmek de istemediler. Ayrılırken tüm tanıdıklarımla vedalaştım, yöneticim; “Umarım her şey senin için harika olur. Belki Mart sularında yine görüşürüz, işler o vakitlerde yoğunlaşıyor.” dedi. “Neden olmasın, sizi referans yazabilir miyim?” diye sordum ben de, saf gibi... “Tabii ki!” şeklinde verdiği cevabı duyduktan sonra da cekedimi aldım çıktım.
Yaklaşık üç haftadır düzenli olarak bir yerde çalışmıyorum. Bir taraftan basketbol koçluğu yapıyorum, günlük iş... Bir taraftan da video montajcılığı yapıyorum... Hatta, bir arkadaşım geçen gün, yaptığım iş üzerine şöyle bir soru sordu ki fena güldüm:
“Sen şimdi çocukları basketbol koçluğu ile kandırıp, video’larını çekip montajlıyor musun?”
“Yuh ulan... Git Game of Thrones’a senarist ol.” demekle yetindim.
Ha, bir de, unutmadan; sonunda oturma izni için başvurumu yaptım, eyaletten yanıt bekliyorum. Yalnız umduğumdan uzun sürdü... Ahmaklık işte, bir boktan haberimiz yok, sanıyordum ki ben burada süresiz oturma iznine sadece dört şekilde başvurabilirim: birincisi, bir mühendislik şirketinde en az bir sene tecrübe kazanarak; ikincisi, IELTS’ten 8 puan alarak; üçüncüsü, evlenerek; dördüncüsü, bir şirketin bana sponsor olmasıyla... Bunların hepsi de uzak ihtimallerdi. Sonra bir öğrendik ki, bulunduğum eyalet zaten, burada en az iki sene boyunca çalışacağıma ve yaşayacağıma dair beyanatta bulunduğum halde bana bu izni, mevcut şartlarda sağlıyormuş. Ha, cahil olduğum bir başka konu da, oturma izni için buranın mühendisler odasına diplomamı onaylatmamın gerekmediğini sanmamdı. Yaptık başvuruyu, onaylamadılar, mühendislik tecrübenle ilgili biner kelimeden üç tane “kariyer hikayesi” yazman lazım, dediler. Yazdım, gönderdim, onayladılar. Şimdi, yata yata, evden çalışa çalışa bekliyoruz. “Her şey çok güzel olacak.”

Aşağıdakini yaklaşık iki ay önce karalamışım... 
"burayla türkiye arasındaki zihniyet farkını anlatan küçük bir anektod. (bilmiyorum, büyük de olabilir.)
burada en az sevilen spor basketbol (ingiltere misali). ancak buna rağmen, her cuma broadway'de basketbol için toplum faaliyeti yapılıyor. broadway dediğim yer, şehir merkezine (Taksim diyelim) yürüyerek 5 dakika uzaklıkta, Sydney Üniversitesi'nin hemen yanında bir muhit. 
muhitte bulunan kapalı spor salonunun ışıkları akşamın 06.30'unda açılıyor ve basketbol oynamak isteyen herkes (ırk, üyelik vs. gerekmeksizin/fark etmeksizin) salona giriyor ve takımlar kuruluyor bir anda, maçlar oynanıyor. 
akabinde sahanın dışındaki mangaldan gelen kokuyu alıyorsunuz. akşam süresince o mangalın başı boş kalmıyor, sürekli bir yemek pişme durumu var. bu hafta sosisli vardı mesela, yanında da közlenmiş patates. meyve olarak portakal ve elma, tatlı olarak elmalı tart, ha bir de en önemlisi, sınırsız su. smile emoticon 
gelelim işin bomba kısmına...
yukarıda yazan her şey ücretsiz. otopark dahil, çünkü broadway alışveriş merkezi'ne iki saat boyunca ücretsiz park edebiliyorsunuz. 
basketbol için bunu yapan adamların, iyi ve ilgili oldukları sporlar için neler yapacaklarını düşünsenize... ha bir de belirtelim, kimse aç gözlü değil. oraya sadece yemek için gelen insanlar gerçekten kötü durumda insanlar ancak onlar bile tabaklarını tepeleme doldurup kaçmıyor. daha ziyade mütevazı bir şekilde yemeklerini alıp basketbol salonunun etrafında insanlarla sosyalleşiyor ve bu mevzu yağmur, soğuk, çamur demeden her cuma günü yapılıyor.
avusturalya mı? 
çok seviyorum be."

Ha, bir de, mutlu mesut başladık, mutlu mesut devam ettik içeriğe de, bu notu geçmesem olmaz... Ailem memur olduğu için genellikle zaman geçirdiğim evinde beni büyüten halamın son sözleri kekremsi bir tat bıraktı ağzımda...
"Hani, burada, benim evimde yemiştin ya son yemeğini, ağzını sildiğin peçeteyi hala saklıyorum." 




12 Eylül 2014 Cuma

Gidiyorum.

Beklenen oldu ve vizem çıktı. 8 ay içerisinde kullanmam gereken 1.5 senelik bir çalışma izni. Cepte yok, elde yok, kadın yok, arkadaş yok. Olan mevzuat belli. Gidiyorum. Şunun şurasında maksimum 1.5 ay var. İşi bile bulmadan basıp giderim 1.5 ay sonunda.
Avustralya beni beklemiyor, ben Avustralya'ya gitmeyi bekliyorum orası ayrı konu da; neden, diye sormak için geç artık. Tekrarlıyorum, ne kadınım var artık, ne de işim. Keskin çizgilerle yaşamanın eşdeğeri her zaman nettir: ipin üzerinde yürümek. Bunu ben seçmedim, ancak etrafımdaki etmenler beni buna itti. Eskiden affetme, bağışlama, toparlama, tamir etme gibi yetilerim vardı; özellikle de konu insan olduğu zaman. Artık yok. Siktirin gidin lan, da demiyorum gerçi. Artık dümdüz hayatımdan siliyorum, tıpkı birkaç saat önce bugün beni sattığı için sildiğim kadında olduğu gibi, tıpkı hayatıma yaptığı müdahaleden ötürü hayatımdan def ettiğim -ve zamanında uğruna Avustralya vize başvurusuna giriştiğim- eski sevgilime yaptığım gibi. Ya da tıpkı bahsettiğim eski sevgilime arkamdan konuşan 10 yıllık arkadaşımı silip attığım gibi.
"Ben" diye cümleye başlayan o kadar çok adam tanıdım ki son bir ayda... Hepsi çok konuşuyordu, hepsi boş konuşuyordu ve hiç biri bir sike derman olmazdı. Kadınlar? Evet, bu şekilde konuşan kadınlarla da tanıştım ancak siz buna cinsiyetçi yaklaşım deseniz de, o kadınları yazmak pek de sikimde değil çünkü kovalaması her zaman kolay oldu onları.
10 gün boyunca hepinizin hayali olan işi yaptım ben. Bar işlettim. 2 aydır aksatmadan her gün gittiğim barı işlettim. Nasıl mı oldu? İşletmecisi "Abim" dediğim adamdı ve işletmeci tatile gidince bar bana kaldı. Evimden farksız, her noktasını kanıksadığım ve benimsediğim bar benim oldu. O 10 gündü işte, önceki paragraf başında bahsettiğim adamlarla tanıştığım zaman dilimi. İşimi ne mi yaptım? Kadınım için Avustralya'ya gitmeye karar verdiğim gün istifa etmiştim zaten, bar konusunda da profesyonel bir anlaşma yaptığımız için, bara başladığım gün işimi bıraktım.
Hayatın küçük sürprizi ise basit oldu bana. Esas işletmeci tatilden döndüğü akşam, gelen mail ile Avustralya'ya yaptığım 1.5 senelik çalışma izni başvurusunun kabul edildiğini öğrendim. Ben, gidiyorum artık. Ama kör, ama gören gözlerle... Önümüzdeki bir, bir buçuk ayı iş başvurusuyla geçireceğim. İş bulamazsam da, basıp kaçacağım.
Kalanlara selam olsun, yerin yedi kat altında görüşmek üzere...

Not: Facebook sayfamı daha fazla leş hale getirmemek için, şöyle bir blog açtım. Yazarken dinlediğim her şeyi paylaşıyorum, bilginize.
http://mattlistensto.blogspot.com

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Six Pack ve Ölüm Üzerine

Hayatım boyunca iyi bir adam olamadım. Kimsenin de adamı olmadım, diyemeyeceğim. Bildiğin iyi bir adam olamadım. Kendimi artık anti-kahraman zırvalarıyla savunacak halim de yok. Hoş, halim olsa anlamak isteyen de yok. Kısaca özetlersek, hayatım bitiyor. Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok? O da sadece alkollüyken oluyor.
Ne "Any Given Sunday" filminin o meşhur Al Pacino konuşma sahnesini izleyerek motive olabiliyorum, ne de Dishonored: The Knife of Dunwall'un intro'sunu izleyerek kendime gelebiliyorum. Sevdiğim her şeyden uzaklaşmaya başladım. Galatasaray'ın maçını bile izlemeyeceğim örneğin ki yarım saat sonra başlayacak olsa da evde bira içmeyi tercih ediyorum.
Son bir ayım kavga gürültüyle geçti. Evet, benim bir ilişkim vardı. Kavga gürültünün sonu tahmin edeceğiniz üzere terk edilmem oldu. Seneler sonra "İşte bu." dediğim ciddi bir ilişkim oldu. [Seneler=3 sene] Kısa takılmalar, bir aylık ilişkiler ve pazar sabahlarında yalnız kalmayı istemek, tek gecelikler... Hiç birinde ben, ben olamadım. Cesur değildim bu yüzden birlikte olduğum kişiyle ciddileşmek istemedim, değil. Bildiğin o çekimi hissetmedim. Siktir et, dedim; kimi zaman "siktir git." oldu bu. Şaka yapmıyorum, ciddileşmeye başlayan ve sadece 3 saat süren ilişkim oldu benim. Neden mi bir gün bile sürmedi? En nefret ettiğim şeyi yanımda yaptı, burundan çekti.
Tam dipten killi toprağı almış su yüzüne doğru süzülüyordum ki, ayağım bataklığa saplandı. Kemerburgaz'da bir bataklıkta nefessiz, leş gibi suyun içinde boğuluyorum. Bugün, son 24 saat boyunca bana "yararlı" olabilecek tek şeyi yaptım. Traş olup, dişimi fırçalayıp duşa girdim.
Barda dün çıkan kavganın misillemesi bugün olsa ve belindeki silahı gösteren adamlarla bugün karşılaşsam ne olur, diye düşündüm duştayken. Çıldırıp herifin gösterdiği tabancayı belinden çıkarır, kendi kafama doğrulturdum herhalde. "Hayırdır lan, beni mi vuracaksın? Senin taşşağın yetmez bunu yapmaya, al bak ben yardımcı olayım." diyerek. Bunu hayal etmedim. Düşündüm, taşındım, ne yapardım, diye. Bu kadar ileri gideceğime karar verdim. Ciddi ciddi böyle ilerlerdi sanki her şey. Hayatla bağım o kadar yitik...
Bundan yaklaşık dört ay önce -belki beş- bir ruh hastası "Ben sen hayatta kaldığın sürece dünyada yaşamaya devam ediyorum. Sen ölürsen beni de eski yerime (?) gönderecekler. Sadece dört ay ömrün kaldı, lütfen beni dinle ve benimle yarın yine bu saatte burada buluş." yazmıştı ask.fm'den.
Metafizik mevzularına hiçbir zaman inanmadığım için, soran kişinin kuruyla suluyu karıştırmış 20 yaşında bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Geçmişimle ilgili ayrıntı vermeye başlayınca, bu kişinin beni tanıdığını tahmin ettim. Beni tanıyan, şaka yapmak isteyen bir piçti belli ki. En azından böyle davrandım, taşşak oğlanı olmamak için, screenshot'larla. Bir iki gün, dört ay sonra ölür müyüm acaba, soruları aklımı yedi. "Hiç acı çekmeden öleceksin." demişti. Ölmemek için, hayata tekrardan bağlanman gerekiyor, diye de eklemişti.
Hayata değil de, beni terk eden kadına çok bağlanmıştım ve duşta aklıma gelen "ne yapardım" sorusuna verdiğim cevap, sanki yakında gerçekten bu şekilde sert davranarak kendi idam sehpamı tekmeleyeceğimi ve bu metafiziksel (belki de) yapının haklı çıkacağını gösterir gibiydi. Daha fazla kafa yormadım, duştan çıktım, sakal traşımı oldum ve bakkala gidip bir six-pack aldım.
Şimdi aynı şarkılar (All Over Again, Blue and Lonesome, Autumn Leaves, Feels Like the End of The World ve türevleri) çalıyor evimde, sidik gibi olan biramı yudumluyorum. Nemin önüne geçmek için açtığım kombinin sesi eşlik ediyor.
Eğer ki önümüzdeki bir ay boyunca hiçbir şekilde yazmazsam, emin olun, ölmüşümdür.
İyi pazarlar, şimdiden.