Google+ boş mideye iki duble viski

28 Nisan 2013 Pazar

Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 18

"Everybody's a fuckin' critic."
Yazdıklarımdan veya "yapmayı denediğim" herhangi bir şeyden ötürü çok eleştiri almıyorum. Hatta dalga geçiliyor en fazla, onları da pek siklemiyorum. Ancak; tavrımdan ötürü defalarca eleştirildim, yargılandım, itin götüne sokuldum. Sevgilisini, tanıştığının hemen ertesi ayında ailesiyle tanıştıran ve üçüncü ay terk eden adam olmadığım için dışlandım. Çiklet değiştirir gibi sevgili değiştirmediğim için uzak tutuldum, hatta en uzun ilişkimin süresi sebebiyle "Daha çocuksun." ithamlarına bile maruz kaldım. Yıkılmadım tabii ki, hayvan gibi, düşünmeden, doğal konuşmaya devam ettim. Hatta o kadar zorladım ki, yöremin ağzıyla konuşmaya bile başladım. "Gidek, yiyek" gibi kalıplarla konuştum. Arada bir çöktüm, düştüm, yaralandım, ağladım, nefret ettim ancak bunun hiç biri; kendini davranış bilimci ilan eden "insan eleştirmenleri" sebebiyle değildi. Evet, her boku siz biliyorsunuz, hepiniz eleştirmensiniz.

"Her anti-kahramanın bir hikayesi vardır."
Güncel ya da popüler örnek; Joker mesela. Aklıma ilk gelen anti-kahraman o çünkü. Hatta, hayatının yüz seksen derece dönüş hikayesi (çizgi romandaki hali) benimkine fazlasıyla benzer. Ha ben bir anti-kahraman mıyım? Bilmiyorum, kahraman; daha doğrusu -artık- kahraman olmadığım, 16 yaşındaki haliyle herkesin parmakla gösterdiği Mersinli başarılı, parlak çocuk, küçüklerin rol modeli olmadığım kesin. O zaman, ailelerin "Onunla fazla takılma." dediği çocukların hepsi; ya evlendi, ya mezun olup yüksek lisansa başladı, ya iş güç sahibi oldu. Şimdi, zamanın "kötü" çocukları "Bak ne güzel büyümüş, olgunlaşmış, işi gücü var artık." diyerek gösterilen yirmilerinin ortalarındaki rol modeller oldular. Bense, "Onunla fazla takılma." denilen adam oldum.
Size Joker'in hikayesini anlatmayacağım. Bu amaçla burada bulunanlar, gidebilir. Ne zaman başladı bunlar bilmiyorum; ama bir zamanlar, gerçekten toplum tarafından "benimsenecek" tarzda bir adam olduğumu hatırlıyorum. Güzel bir ilişkisi olan, ailesini seven ve ailesi tarafından çok sevilen, arkadaşları arasında "Onu da çağıralım, iyi çocuk." denilen adamlardan biriydim. Sonra, tepe taklak olmaya başladı her şey, zamanla. Bazılarını kaybettim, bazen terk edildim, bazen başarısızlık ya da hüsrana uğradım, adım adım ilerliyordu. Yaşadıklarımın kimini anlatabilecek cesaretim oldu etrafımdakilere, kiminiyse sadece burada paylaştım; Facebook'umdaki aptal ordudan kimsenin, yazıları paylaşmama rağmen burayı okumadığını bildiğim için.
En son, tecavüz vakasıydı sanırım. Birini kurtarmaktan, birini kurtarmaya çalışmaktan, eski içgüdüyle günün kahramanı olmaktan vazgeçtiğim zaman... Koruyamamıştım, kendimi suçlamam belki yersizdi ama kıçımı kaldırabilseydim o gece, bunların hiç biri gerçekleşmeyecekti. In The Fade'i, ciddiyetle dinlemeye başladım.
"ain't gonna run
just live till you die, wanna drown
with nowhere to fall into the arms of someone
there's nothing to save i know
you live till you die"

kısmını, ağzıma sakız ettim. Kurtarabileceğim herkes tarafından lanetlendiğimi düşündüm, hala da düşünüyorum. İntihar eğilimim belki bundan kaynaklıdır, kim bilir... Ancak onların rüyalarıma girmesi, kabusum olmasının kaynağı duyduğum suçluluk duygusu ve pişmanlık. Sonuçta;
"Kurtaracak kimse kalmadığında kahramanın rolünü çalmanın manası nedir?"

26 Nisan 2013 Cuma

Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 17

"Neyi, neden yaptığının farkında mısın?"
Bu, hayatımda gördüğüm en basit cümlelerden biri olabilir. Hatta bu, hayatımda duyduğum en basit, aynı zamanda en çok şey ifade eden cümlelerden biri bile olabilir; tıpkı "Bu sefer, mutsuzum ama keyfim yerinde" gibi.
Peki, kendi çapımdaki monologa veya sizin çapınızdaki diyaloga neden bu şekilde girdim? Sırtımda gururla taşıdığım Dimebag dövmesini rötuşlaması için; hayatında ilk kez gerçek deriyle çalışacak amatör bir kadına güvenmiştim. Neden güvendiğimi soracak olursanız; size verebileceğim tek cevap; muhtemelen onun bir kadın olması olur. Daha önce birlikte olduğum, güzel, İrlanda asıllı bir Amerikalı kadın olduğundan bahsedebilriim. Burada, gerçek anlamda bir dövmeci olarak çalışmak isteyen bir kadın... Hanginiz, size daha önce dokunduğu veya dokunabildiği için bir amatöre güvenebilirsiniz?
Ben, bunu becerebildim. Neden ona güvenebildiğim konusunda bir fikrim yok. Sadece, sırtımdaki dövmenin hatlarını bir kez daha çizecekti. Bir iki biranın ardından perttim. Plastik, siyah eldivenin ardından ellerini hissetmeye çalıştım. Olmadı. O kadar olmadı ki, işi bitince; gittiğimiz barda, saçma sapan bir internet sitesi vasıtasıyla tanıştığım kadınla ilgili bana taktik veriyordu. Söyledikleri az çok bu şekildeydi:
-Herkes dürüstlüğü ve piç kurularını sever. Fakat, biraz daha; "sakin" olmalısın. O, senden hoşlanıyor ama sen onun zekasını yere çalıyorsun.
İyi çocuğu oynamayı denedim. Defalarca... Şimdiyse hatırlıyorum Hemingway'i... Yo hayır, o Hemingway değildi; bambaşka biriydi belki de ama güzel söylemişti:
"Write drunk, edit sober."
Açıklamasını ya da olayla ilgili tüm ayrıntıları belki yarın yazabilecek mecalim olur, ama ben yatıyorum. Konuyu hiç bir sikime bağlamadan yatıyorum. Saksoya niyetli biri yoktur aranızda da... Artık demir alma vakti gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan... Ah ulan şair, bizi de indiriverdin, helal olsun...

edit: İmlayı falan sikip atmışım. Şimdi devamı...
Hikayenin devamı şu; gece boyu Selen'le birbirimize laf soktuk. Hatta Selen, kendisine Facebook'ta daha güzel olduğunu söylediğim için, Turgut abinin yerinde defalarca göğüslerini sıkıştırarak açtı. İradeli olmam gereken zamanlar vardır. Onlardan birini kullanıp Selen'in göğüslerine değil, gözlerinin içine baktım. Ardından, birlikte taksiye bindik, Selen'in evine gidiyorduk. Sırtıma Bepanthene lazımdı ve Selen'in evinde Bepanthene vardı. İplerin elimden kaçtığını, Selen'in, bizi uzun yoldan kendi evine götürmeye çalıştığını görünce fark ettim. Bardan çıkar çıkmaz oldu bittiye getirmiş, sözde "Wingman"im Emma'nın yolda kendi evine dönmesine izin vermemişti. Emma'nın evi Beşiktaş'ta, Selen'in eviyse Ortaköy'deydi ve resmen Fulya'dan gidiyorduk Ortaköy'e. Oldu bittiye getirilmiştim ve gecenin sonunda uyuyamayacağıma emindim.
Yavaşça taksinin arka koltuğunda oturan Emma ve Selen'e baktım...
-Emma, bilmediğin bir şey var. Bizim evde de var Bepanthene. Müsait bir yerde durabilir miyiz?
Taksiden atladım, şaşkın bakışlar eşliğinde. En azından kendi evime gidecek, kendi kurallarımla, kendi bok çukurumda oynamaya devam edecektim. Yolda bir bira alıp, Fulya sokaklarında bağıra bağıra şarkı söyleyerek arşınladım yolu. Evde bir iki bira daha içerken, tekrar yanlarına gitmek aklıma geldi. Yazdığım mesaja cevap yoktu... Neyi, neden yaptığımın farkında değildim.

Bugün...
Yine beceremediğimi, bileğimde olması gereken yaraları avcumun içinde görünce fark ettim. Jilette çok az kan vardı. Elimin etrafınaysa bez parçası bağlamıştım ama çıkmıştı. Konuşmayı denedim; Selen'le. Emma'ya oral yapmış. Sahneyi görememek değil de, oraya gitsem ne olacağını bilememek içimi kemirdi. "Hiç bir şeyi bulandırmaya gerek yok. Ben eski sevgilimle barışmaya çalışıyorum. Ayrıca, ilk buluşmaya başka bir kadınla gelmen büyük düşüncesizlikti." minvalinde bir şeyler söyledi. İlk görüşme tamam da, tanıştığımız gün "kankayız biz" diyen de oydu. Yani; ilk görüşme de olsa kankaydık. Ayrıca, getirdiğim kadın sebebiyle "gözünde biten" bendim, getirdiğim kadınla yatan oydu. Hoş, "yatmadık." diyince ona dönüp "Yatmanız için onun da sana oral yapması lazımdı öyle değil mi?" dedim.
"Her şey size güzel." diye başladığım mesajlaşmayı, az buçuk şu şekilde devam ettirdim ki, yazıya devam etmemin sebebi de o mesajlaşmadır.
İnsanlarla akıl oyunları oynar, imalı konuşursunuz. İstediğiniz konuyu kapatır, istediğiniz konuyu açarsınız. Ne zaman köşeye sıkışsanız, "Yeter artık, konuşmayalım bunu." dersiniz. Beni istediğiniz gibi yargılarsınız. Tuvaletten, el altından, başkasının duymasını istemeyeceğiniz şeyleri mesajla sorarsınız, gizli oynarsınız. Kafanıza göre at koşturursunuz. Akıl oyunlarınızdan birini kaybederseniz ya da karşı tarafın iyi rol yaptığını (Emma, oraldan etkilenmediğini söyledi; bunu Selen'e ilettiğimdeyse Selen, Emma'nın iyi bir oyuncu olduğunu belirtip insanlardan nefret ettiğini ekledi... Hıh...) fark ederseniz; insanlardan nefret edersiniz. Bir süre durulur, iyileşmeye çalışırsınız. Ardından bu döngü tekrar başlar. Zaten bu döngünün sabit bir kaybedeni vardır. Çünkü o adam sabittir ve değişkenleri yoktur. Direkt konuşur, kaybeder ve gecenin sonunda evine gidip ya doğmayacak çocuklarını öldürür, ya da kendini... Onun kazanabileceği hiç bir şey yoktur. "Ama" ile ortalanan bir cümle duyar sürekli... "Dürüstlüğünü takdir ediyorum ama..." Zaten hayatı boyunca en çok "Ama"yı, intihar eğiliminde olduğu zaman duyar. Onun için sabahlar, herkese göre olduğundan daha zordur. Baş ağrısı veya mide bulantısı değil de; becerememiş olmak bitirir onu. Bir kez daha becerememiş olmak...

23 Nisan 2013 Salı

Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 16

Basit başlayalım...
İki hafta kadar önce; Twitter'da, yazdıklarını periyodik olarak silenlerle alakalı bir tweet atmıştım. Ardından, bu konularla uzaktan yakından bir alakası olmayan, Twitter kullanıcısı bir arkadaşım telefon etti. (Konuya da nasıl Ayşe Arman gibi girdim belli değil.)
-İyi diyorsun, hoş diyorsun da; bana millet dönüp "Ulan Murat Abi, 120 kilo adamsın; 1000 tane tweet atmışsın; yaşından başından, boyundan posundan utan", demez mi? 
-Yok be oğlum, seni değil; Twitter yarı ünlüsü aptal kadınları ve sapları kastediyordum. Sen istersen sil, istersen patlat.
Adamın dediği aklıma kazındı arkadaş. Kendi Twitter'ıma baktığımda, karşımda; 20000'e yakın tweet ve 300 takipçi duruyordu. İşin boktan tarafı, attığım 20000 tweetin çoğu; blog, radyo paylaşımı; GetGlue'da yapılan check-inler vs şeklinde ilerliyordu. Sikerlerdi böyle Twitter adresini, sikerlerdi.
Araştırıp; tüm tweetlerimizi patlatabilen bir uygulama buldum. Uygulama ilk 15 dakika harika çalıştı; 3500'e yakın tweet silindi. İkinci 15 dakika ise karın ağrısıydı. Meğer, Twitter; 3200 tweet'ten sonrasını "cloud computing" adlı sistemde tutmuyormuş. Dolayısıyla profilime girdiğim an gördüğüm şuydu: "Bu kişiye ait bir tweet yok." Ama sol tarafa baktığımda, bana ait 15000 küsür tweet görünüyordu. Aptalca, hatta ahmakça bir 1. Dünya Ülkesi problemi...
Sildim anasını satayım hesabımı. Takip ettiğim herkesi; yeni kimlikle takip etmeye başladıktan ve "yeni yerimiz burasıdır." temalı tweeti attıktan hemen sonra... Ha ne oldu sonuçta? Takipçi falan kalmadı; 100 kişiyi görene kadar göbek deliğim çatladı da olsun; en azından gerçekten "tanıdığım" 100 kişi var artık orada ve sol tarafta 18000 tweet ibaresi görmüyorum; bu bana yeter.

Tweet, tweet, twitter, tweet, takipçi, sikerler öyle blogu. Ne anlatıyorduk? Hah, sikik Twitter'dan geçmiş ve Anselmo'nun çığırdığı o noktaya yelken açmıştık.
"Would you look at me now?
Can you tell i'm a man?

With these scars on my wrists
To prove i'll try again
Try to die again, try to live through this night
Try to die again....."

Bununla ilgili daha fazla konuşmaya mecalim yok aslında. Yeterince ağlak intihar edebiyatı yaptım, farkındayım. Ama işte, parça öyle bir yerde vurur ki adama; şaşırıverirsin. Tüm belirsizlikler, tüm kara bulutlar çöküverir üstüne. O zaman "adam" değilsindir, etrafındakilerin gözünde. Düşersin, başın masaya vurur, kusarsın; ortalık yere... Sesler duymaya başlarsın. "İyi misin? Gel elini yüzünü yıkayalım." Eğer arkadaşların gerçekse; bu soruları; sessizce sorarlar. Ancak üç beş çapulcu orospu çocuğu varsa yanında, masadaki her kadının duyabileceği ses düzeyiyle bunun sorarlar ki; sorumluluk almaya çalışan; hesapta "adamlar" olduklarını cümle alem bilsin. Çok şükür, yardım ederken bile etrafına bakan ve "Acaba beni izleyen kadın var mı?" diyecek arkadaşlarımla ilişiğimi, üniversitenin birinci sınıfında kestim. Bu yüzdendir ki; biri yardım etmeye çalıştığında "Saçma sapan konuşma la!" tribine girecek bir Behzat Ç. rolü değilim.

Son olarak, yayınlar başladı. http://roadhouse.caster.fm üzerinden ulaşabilirsiniz. Hoş, yayın saatleri tamamen keyfi; lakin yayına girmeden önce Twitter üzerinden reklam basıyorum yeterince. Son olarak;
"Mothers angel, getting smarter, how smart are you to regress unfulfilled?"

Twitter Linki Vermeyi Bile Beceremiyorum.

http://www.twitter.com/neat_whiskey
evet, olması gereken link budur. buradan ulaşabilirsiniz yeni twitter'a. saçmaladım farkındayım.

21 Nisan 2013 Pazar

Duyuru: Twitter

Yeni adresim budur.
http://www.twitter.com/neatwhiskey

ne bileyim, okumak isteyen falan olur belki diye buradan da ajans geçelim dedim.