Alabama3'yi ilk dinleyişim, iki sene önceydi. Zaten Alabama3'yi görüp de "Ben kesinlikle bu adamları dinlemeliyim." dememiştim; sadece Sopranos'un jeneriğinde çalan şarkının kendilerine ait olduğunu öğrendim.
Boktan bir sabah, dişçiye giderken; açtım Alabama3'nin diskografisini, kulağımdaki pası gidermesi için. "Too Sick To Pray" isimli parçaya denk geldiğimde fena oldum, hatta McDonald's'tan, dişçiye aç girmemek için aldığım çizburgeri bile yarıda bırakıp sardım parçaya.
-Bir yerden sonra alışkanlık oluyor işte! Bir hafta çıkmıyorsun, iki hafta çıkmıyorsun ve "böyle iyiyiz yahu!" diyorsun.
-Belki evet de ben durumdan şikayetçi değilim.
-Evde beş altı bira içeceğimize dışarı çıkıp iki üç bira içelim. En azından eğleniriz! En son ne zaman eğlendin?
-En son Mersin'de çıktığımızda eğlendim, hatun yanımıza oturdu falan ya, o hesap.
-Tamam işte, çok küçük bir ihtimal, belki on kere çıksan bir kere eğleniyorsun ya da bu olayın tekrar gerçekleşme ihtimali seksende bir. Ama çıkalım işte!
-Eğlence aramıyorum ki. Etrafımızda kadınlar varken çıktığımızda bile eğlenmiyorum o kadar veya ben asla dans edebilen bir adam olmadım, hatta en son dans ettiğimde de beraberdik ya işte, geçen sene eylül falan...
-O zaman görüşlerimiz veya bakış açılarımız farklı.
-Eğlenmiyorum belki ancak en fazla keyif aldığım an bilgisayar başında içmek.
-Ondan ben de keyif alıyorum.
-Tamam işte, onu yapmak benim için keyif. Diğerleri değil. Oturup bir şeyler yazmak keyif yani.
Ev arkadaşımla girdiğimiz en ağır tartışmalardan biridir. Çıkalım, çıkmayalım, ne yapabiliriz tarzı soruların ardından girilir genelde bu evreye. Hoş, adam tuttu beni ortak arkadaşımıza benzetti ki ortak arkadaşımızla aramdaki fark, benim sadece keyif alıyor olmam ve eğlenmek için değil, kendi başıma rahat hissedebildiğim için evde takılmam. Yani, mevzu bahis arkadaş "Evde her şey var ya burada takılalım işte, bak burada böyle votka var, şöyle kadın var, müziğimizi de açarız." şeklinde bir yaklaşımla yine "ortam" olayına benim gibi yaklaşan bir arkadaş. Ha ben milleti haftasonu evime doldurmaktan ziyade kendi başıma odama çekilmeyi tercih ediyorum, ayrıldığımız nokta da bu.
Ne demiştik, "Too Sick To Pray".
"Don't call a doctor,
I'm gonna get better.
Don't run for the priest,
I'm gonna find some faith.
Just because I burned my bible baby,
It don't mean, too sick to pray."
30 Mart 2013 Cumartesi
24 Mart 2013 Pazar
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 7
"Her temas iz bırakır."
Emrah Serbes'in Behzat Ç. karakterini yarattığı ilk romandı bu. Behzat Ç.'yi de bir buçuk en fazla iki sezon izleyip bırakmıştım. Neden bıraktığımı veya neden artık tat almadığımı bir ara yazarım belki... Ancak cümle o kadar çok hoşuma gidiyor ki, her gün; akşam sekizden sonra işemeye giderken aklıma geliyor. Her temas iz bıraktı çünkü bende. Kimi zaman kısa sürede, kimi zaman uzun süreli ilişki ile.
"Şövalye olmaya çalışan evsiz serseri."
Bu çok basit işte. Connected2.me'de takılıyorum bir iki gündür. Yaş sınırını, kendi etik düzenime göre kurdum. Basitçe ifade ettim işte, "20 yaş altıyla konuşmak istemiyorum; lütfen zorlamayın." diyerekten. Çünkü sitedeki fotoğrafımın amacı belli, orada neden bulunduğum belli, sadece bir iki diyaloğun ardından kısa süreli; hatta tek atımlık süreli bir ilişkim olacaktı ve olaysız dağılacaktık. Olmadı, yazdığım o kadar ibareye rağmen olmadı. Gelenler, gidenler, konuşanlar hep çocuklardı. Dünyada sonsuza kadar, yapmayı reddedeceğim pisliğin başında, çocuk tacizcisi veya pedofili olmak vardır. Önce biri geldi, "Sadece bir iki konuşup gideceğim." dedi; neden gittiğini sordum, yaşının tutmadığını söyledi. "Tamam." dedim. "Anlat..." Biscolata reklamı yaparcasına anlattı. Teşekkür ettim ve gitti. Ardından bambaşka biri geldi. Uzun uzun konuştu ancak yaşını söylemek istemediğini belirtti. "Ben anladım çocuğum." dedim, biraz tavsiye verdiğimde "Sen buradaki insanlardan çok farklı birisin." dedi. Gönderdik ikinci ufaklığı da; profilde yazan "Gay değilim, 'götümü sikmez misin' şeklinde mesaj atmayın" ibaresine takılıp "Ama ben kızım beni de mi sikmezsin götten?" şeklinde mesaj yazan 16 yaşındaki kız çocuğu da gerçekse, bu ülke değil; bu dünya bitmiş.Nasıl bir jenerasyon geliyor arkadan; hiç bilmiyorum ancak eğer hepsi böyleyse, iki kelime; 10 harf: "Lanet olsun".
"Fırsat tepmek için yaratılanlar ve savaşçılar"
Şu anda işleme bile girmeyen bir dergide yazdım; 2 ay bile sürmedi. Amatör bir mizah dergisiydi, internet üzerinden yayınlanan tarz... Beni neden kabul ettiler onu bile bilmem ancak orada hayvan gibi saygı duyduğum bir adam vardı. Tam olarak hastalığının ne olduğunu bilmiyorum aslında. Büyüme hormonu eksikliği olabilir belki; bilmiyorum. Herhangi bir şekilde ağır iş yapamayacak durumda bir adamdı. Bu dediğim herif var ya, resmen işini gücünü bulmuş, evine ekmek getiren bir herif. Yaşı senden küçüktür belki de hatta! Bir ofiste çalışıyor, şimdi daha az amatör, basılan bir mizah dergisinin kurucularından ve adam iş yapıyor, iş! Sen ne yapıyorsun peki? Erkeksen otuz bir çekiyorsun, kadınsan (25 altı için konuşuyorum) instagr.am'da tumblr'da yediğini içtiğini paylaşıyorsun, (25 üstü için konuşuyorum) internette orada burada koca arıyorsun. Ekosisteme katkın: Billur Tuz'un plastik kutusundan daha bile az.
Peki başlıkta neden fırsat tepmek için yaratılanlar var? Çok arkadaşım oldu, çok adamla tanıştım, çok kadın tanıdım ve gördüğüm şey şu oldu. Bazılarının yaradılışı "tepmek". Kendi bokunun içinde yüzse bile, "Bilmiyorsun abi ayrıntıları bir konuşma yea!" diyip kesip atarak, ayaklarının ucundaki iş, seyahat, ilişki fırsatlarını teperler. Tepin ancak unutmayın, sizinle asla aynı imkanlara sahip olmayan bir adamı anlattım az önce yukarıda ve o adam, hepinizden daha saygı duyulacak, daha takdir edilecek bir iş yapıyor.
Emrah Serbes'in Behzat Ç. karakterini yarattığı ilk romandı bu. Behzat Ç.'yi de bir buçuk en fazla iki sezon izleyip bırakmıştım. Neden bıraktığımı veya neden artık tat almadığımı bir ara yazarım belki... Ancak cümle o kadar çok hoşuma gidiyor ki, her gün; akşam sekizden sonra işemeye giderken aklıma geliyor. Her temas iz bıraktı çünkü bende. Kimi zaman kısa sürede, kimi zaman uzun süreli ilişki ile.
"Şövalye olmaya çalışan evsiz serseri."
Bu çok basit işte. Connected2.me'de takılıyorum bir iki gündür. Yaş sınırını, kendi etik düzenime göre kurdum. Basitçe ifade ettim işte, "20 yaş altıyla konuşmak istemiyorum; lütfen zorlamayın." diyerekten. Çünkü sitedeki fotoğrafımın amacı belli, orada neden bulunduğum belli, sadece bir iki diyaloğun ardından kısa süreli; hatta tek atımlık süreli bir ilişkim olacaktı ve olaysız dağılacaktık. Olmadı, yazdığım o kadar ibareye rağmen olmadı. Gelenler, gidenler, konuşanlar hep çocuklardı. Dünyada sonsuza kadar, yapmayı reddedeceğim pisliğin başında, çocuk tacizcisi veya pedofili olmak vardır. Önce biri geldi, "Sadece bir iki konuşup gideceğim." dedi; neden gittiğini sordum, yaşının tutmadığını söyledi. "Tamam." dedim. "Anlat..." Biscolata reklamı yaparcasına anlattı. Teşekkür ettim ve gitti. Ardından bambaşka biri geldi. Uzun uzun konuştu ancak yaşını söylemek istemediğini belirtti. "Ben anladım çocuğum." dedim, biraz tavsiye verdiğimde "Sen buradaki insanlardan çok farklı birisin." dedi. Gönderdik ikinci ufaklığı da; profilde yazan "Gay değilim, 'götümü sikmez misin' şeklinde mesaj atmayın" ibaresine takılıp "Ama ben kızım beni de mi sikmezsin götten?" şeklinde mesaj yazan 16 yaşındaki kız çocuğu da gerçekse, bu ülke değil; bu dünya bitmiş.Nasıl bir jenerasyon geliyor arkadan; hiç bilmiyorum ancak eğer hepsi böyleyse, iki kelime; 10 harf: "Lanet olsun".
"Fırsat tepmek için yaratılanlar ve savaşçılar"
Şu anda işleme bile girmeyen bir dergide yazdım; 2 ay bile sürmedi. Amatör bir mizah dergisiydi, internet üzerinden yayınlanan tarz... Beni neden kabul ettiler onu bile bilmem ancak orada hayvan gibi saygı duyduğum bir adam vardı. Tam olarak hastalığının ne olduğunu bilmiyorum aslında. Büyüme hormonu eksikliği olabilir belki; bilmiyorum. Herhangi bir şekilde ağır iş yapamayacak durumda bir adamdı. Bu dediğim herif var ya, resmen işini gücünü bulmuş, evine ekmek getiren bir herif. Yaşı senden küçüktür belki de hatta! Bir ofiste çalışıyor, şimdi daha az amatör, basılan bir mizah dergisinin kurucularından ve adam iş yapıyor, iş! Sen ne yapıyorsun peki? Erkeksen otuz bir çekiyorsun, kadınsan (25 altı için konuşuyorum) instagr.am'da tumblr'da yediğini içtiğini paylaşıyorsun, (25 üstü için konuşuyorum) internette orada burada koca arıyorsun. Ekosisteme katkın: Billur Tuz'un plastik kutusundan daha bile az.
Peki başlıkta neden fırsat tepmek için yaratılanlar var? Çok arkadaşım oldu, çok adamla tanıştım, çok kadın tanıdım ve gördüğüm şey şu oldu. Bazılarının yaradılışı "tepmek". Kendi bokunun içinde yüzse bile, "Bilmiyorsun abi ayrıntıları bir konuşma yea!" diyip kesip atarak, ayaklarının ucundaki iş, seyahat, ilişki fırsatlarını teperler. Tepin ancak unutmayın, sizinle asla aynı imkanlara sahip olmayan bir adamı anlattım az önce yukarıda ve o adam, hepinizden daha saygı duyulacak, daha takdir edilecek bir iş yapıyor.
23 Mart 2013 Cumartesi
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 6
Pazartesi, İstanbul'a bir hafta önce dönmüş ev arkadaşımla birlikte Carrefour'a kadar yürümüştük. Ben biraz uykusuzdum, oysa hava almak istiyordu ve indirimli bira alma amacıyla yola çıkmıştık. Bilirsiniz, marketten alışveriş yaparsınız ancak cenazenize bakkal gelir. Fakat bilmediğiniz durum şudur ki, bakkalın cenazenize gelme amacı iki İhlas bir Fatiha okumak ve en yakınlarınıza baş sağlığı dileyip helvaya abanmaktır. Yani, bakkal ve çıraklarının dualarıyla cennette yeriniz de garantilenmez genellikle. Dolayısıyla toplu halde (yani iki kişiyken) ucuz alkol satın alabileceğiniz en iyi yerler süpermarketlerdir. Eğer ki dar gelirliyseniz; ne hala sevip saydığım büyük usta Ferhan Şensoy'un "Muhteşem Bakkal Süpermarket'e Karşı" adlı oyunundan etkilenirsiniz, ne de şu an Garanti Bankası'nın reklamında oynayan Erkin Koray'ın yıllar önce, mahallesinde sadece bakkalda alışveriş yapıyor olmasına dair yaptığı açıklamadan. Geliriniz müsaade ettiği sürece solcu veya semtçi veya esnafçısınızdır.
Eve yaklaşık on dakika mesafedeki "süpermarketten" aldık biralarımızı, çocuklar gibi şendik; 1000 atlı akınlarda olduğu gibi. İçiyorduk, saat erkendi daha ve gece uzundu. Günlerden pazartesiydi, kimsenin dışarı çıkmayacağını adımız gibi biliyorduk ve amacımız sadece içmekti. Bir mesaj geldi internet üzerinden. Tanımadığım Alman bir kadından... "Ben bir kız arkadaşımla birlikte İstanbul'a geliyorum. Cumartesi akşamı görüşebilir miyiz?" Keyifler gıcır oldu tabii mesajla. Daha önce bu şekilde yüzüstü bırakılmıştım, defalarca. Kadınlar geleceklerini ve cinsel anlamda "geleceklerini" söylerlerdi ancak sadece seyahat bazında gelirler ve tanıştıkları ilk adamla yatarlardı, böylece benim sevişme planlarım da yatardı.
Geldi çattı o cumartesi; ama ne cumartesi! Evet, bu gece kesin sevişiyordum ve bu kadının seyahat yoldaşıyla da ev arkadaşım şansını deneyecekti. Harika, basit oyun, biraz eğlence, biraz alkol ve gecenin sonunda "seks".
Hiç biri olmadı. Çünkü o defalarca yaşadığım hayal kırıklığı, kendini adeta yeniledi; sanki F5'e bastı. Cuma yer ve saati sormak için Facebook üzerinden mesaj attığım Alman kadından ses çıkmadı.Cumartesi saat akşamın dokuzunu buldu ve mesajı okuduğu halde cevap vermiyordu. "Biz çıkalım." dedik kalan son arkadaşlarımızla. Onlarsa ayrı mırın kırın durumlarındaydı.
Ev arkadaşım son bir şans, denemek istedi; keyfine; bir iki bira içmek için Beşiktaş'ta soluğu almamızı istedi ama bu sefer de bende o daraba tamamen kapanmıştı.
Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımsa "OKCupid" üzerinden tanıştığı adamlardan bahsetti. Biz de ev arkadaşımla, tıpkı bir RPG oyunu oynar gibi siteye girip "kasmaya" başladık. "Şunu nasıl yapalım, bunu nasıl halledelim?" diye diye saati 3 ettik işte.
İşin en ilginç tarafı, ben uzun zamandır böyle siteleri; şu anda okuduğunuz satırların reklamını yapmak amacıyla kullanıyordum. Ekşisözlük, n'abican.com, Twitter, hatta Facebook! Ne kadar çok okuyucu, o kadar çok geri dönüş ve eleştiri. Yapıcı eleştirileri filtreden geçir ve ona göre davran. Zaten bu saydığım sitelerden kolay kolay "kız düşüremezsiniz."
Neyse, ne düşen oldu; ne bir şey ve şimdi bambaşka bir "pompa" temalı sitede soluğu alıyorum ama galiba neden 2-3 sene öncesine kadar deliler gibi bedava seks kovaladığım sitelerde takılmadığımı. Ben onu görmekten çok korkuyorum buralarda. Çünkü eğer görürsem umutlarım bir kez daha yeşerecek ve sevgilisinden ayrılmış olduğunu düşünüp belki son bir nefes... Ne bileyim, dal uzatanın olmadığı bir bataklık ve sikik bir hayat işte benim içinde bulunduğum da; kurtaranım da olmaz ki zaten. İyi geceler, rezil pazarlar Türkiye.
Eve yaklaşık on dakika mesafedeki "süpermarketten" aldık biralarımızı, çocuklar gibi şendik; 1000 atlı akınlarda olduğu gibi. İçiyorduk, saat erkendi daha ve gece uzundu. Günlerden pazartesiydi, kimsenin dışarı çıkmayacağını adımız gibi biliyorduk ve amacımız sadece içmekti. Bir mesaj geldi internet üzerinden. Tanımadığım Alman bir kadından... "Ben bir kız arkadaşımla birlikte İstanbul'a geliyorum. Cumartesi akşamı görüşebilir miyiz?" Keyifler gıcır oldu tabii mesajla. Daha önce bu şekilde yüzüstü bırakılmıştım, defalarca. Kadınlar geleceklerini ve cinsel anlamda "geleceklerini" söylerlerdi ancak sadece seyahat bazında gelirler ve tanıştıkları ilk adamla yatarlardı, böylece benim sevişme planlarım da yatardı.
Geldi çattı o cumartesi; ama ne cumartesi! Evet, bu gece kesin sevişiyordum ve bu kadının seyahat yoldaşıyla da ev arkadaşım şansını deneyecekti. Harika, basit oyun, biraz eğlence, biraz alkol ve gecenin sonunda "seks".
Hiç biri olmadı. Çünkü o defalarca yaşadığım hayal kırıklığı, kendini adeta yeniledi; sanki F5'e bastı. Cuma yer ve saati sormak için Facebook üzerinden mesaj attığım Alman kadından ses çıkmadı.Cumartesi saat akşamın dokuzunu buldu ve mesajı okuduğu halde cevap vermiyordu. "Biz çıkalım." dedik kalan son arkadaşlarımızla. Onlarsa ayrı mırın kırın durumlarındaydı.
Ev arkadaşım son bir şans, denemek istedi; keyfine; bir iki bira içmek için Beşiktaş'ta soluğu almamızı istedi ama bu sefer de bende o daraba tamamen kapanmıştı.
Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımsa "OKCupid" üzerinden tanıştığı adamlardan bahsetti. Biz de ev arkadaşımla, tıpkı bir RPG oyunu oynar gibi siteye girip "kasmaya" başladık. "Şunu nasıl yapalım, bunu nasıl halledelim?" diye diye saati 3 ettik işte.
İşin en ilginç tarafı, ben uzun zamandır böyle siteleri; şu anda okuduğunuz satırların reklamını yapmak amacıyla kullanıyordum. Ekşisözlük, n'abican.com, Twitter, hatta Facebook! Ne kadar çok okuyucu, o kadar çok geri dönüş ve eleştiri. Yapıcı eleştirileri filtreden geçir ve ona göre davran. Zaten bu saydığım sitelerden kolay kolay "kız düşüremezsiniz."
Neyse, ne düşen oldu; ne bir şey ve şimdi bambaşka bir "pompa" temalı sitede soluğu alıyorum ama galiba neden 2-3 sene öncesine kadar deliler gibi bedava seks kovaladığım sitelerde takılmadığımı. Ben onu görmekten çok korkuyorum buralarda. Çünkü eğer görürsem umutlarım bir kez daha yeşerecek ve sevgilisinden ayrılmış olduğunu düşünüp belki son bir nefes... Ne bileyim, dal uzatanın olmadığı bir bataklık ve sikik bir hayat işte benim içinde bulunduğum da; kurtaranım da olmaz ki zaten. İyi geceler, rezil pazarlar Türkiye.
22 Mart 2013 Cuma
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 5
Ardında bunu bıraktı ve gitti.
I went down to St. James Infirmary
I heard my baby groan
And I felt so broken hearted
She used to be my very own
And I tried so hard to keep from crying
My heart felt just like lead
She was all that I had to live for
I just can wish it that it was me instead
She's gone, she's gone, may God bless her
Wherever she may be
She has searched the whole wide world over
She'll never find a man like me
She's gone, she's gone, she's gone.
Bir cuma gecesini daha sadece bir şarkıyla kapatıyoruz, kısa soluklu özet tadında.
I went down to St. James Infirmary
I heard my baby groan
And I felt so broken hearted
She used to be my very own
And I tried so hard to keep from crying
My heart felt just like lead
She was all that I had to live for
I just can wish it that it was me instead
She's gone, she's gone, may God bless her
Wherever she may be
She has searched the whole wide world over
She'll never find a man like me
She's gone, she's gone, she's gone.
Bir cuma gecesini daha sadece bir şarkıyla kapatıyoruz, kısa soluklu özet tadında.
18 Mart 2013 Pazartesi
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 4
"Fil hafızalı" kime denir biliyorsunuzdur. Peki bu fil hafızalı kişiler neleri çok iyi depolarlar beyinlerinde? Lisedeyken, İngilizce bir makale okumuştum. İnsanların hafızalarının çeşit çeşit olması üzerine. Yazı hafızası, grafik hafızası, olay(hatıra) hafızası, rakamsal hafıza, tarihsel(olayları tarih ve saat şeklinde hatırlayabilme) hafıza...
Muhtemelen çoğunluğun hafızası, olayları hatırlamaya uygundur. Azınlık ise diğer tip verileri hatırlayabilir. Ben de çoğunluktanım. Peki neden çoğunluktayım?
Arada bir düşünüyorum. Bu kadar ince ince, işleye işleye nasıl hatırlayabiliyorum yıllar önce yaşanmış olayları? Yirmi dört yaşına geldim, hala beş yaşımdayken gittiğim, Mersin'deki Filli Park'ı hatırlıyorum. Yedi yaşımdayken, kocaman; dikdörtgen silgimin üzerine dersteyken sıkıntıdan pencereler çizerek; onu bir metropol yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum, ve öğretmenimin "Alın size işte, israf budur!" diyerekten kulağımı çınlatan tokadı patlatmasını. Rezil oluşlarımı da hatırlıyorum mesela. Lisede benden iki yaş büyük olan ancak hala benimle aynı sınıfta eğitim gören Cihan'ın, kafamın tepesine attığı tokadı bile hatırlıyorum.
Bir laf vardır, "Zihin; olayları istediğimiz şekilde hatırlar." diye. Keza aynı şekilde bir yalanı defalarca tekrarlarsanız, onun gerçekliğine inanmaya başlarsınız. Belki de kendime kabul ettirdiğim bir çok yalan olmuştur da, unutmam gereken ama unutamadığım o kadar şey varken, ilk teze inanamıyorum.
Hala başımdan geçen kadınları yazıyorum, bazen en küçük ayrıntılarıyla veya; durup dururken lisedeyken oynadığım rezil bir basketbol maçı geliveriyor aklıma. Durulmuyor hafızam. Durul değil, Dumrul oluyorum gitgide.
Şikayet ettiğim söylenemez aslında. Sonuçta fantastik karakterler yaratabilen ve öykü yazabilen bir adam değilim. Çok okumadığımdan veya hep tek taraflı(roman, basit okunabilir yazı, Galatasaray'la ilgili analiz vs) okuduğumdan ötürü de yerinde tespitler yapamıyorum. Dolayısıyla o fil hafızası olmasaydı bende, böyle bir blog da olamazdı; ben de yazamazdım, herhangi bir yeteneğim olmadığı için de içimde kalanları bambaşka yollarla atmaya çalışırdım.
Bir yere varmayacağım bu sefer, ancak geçmiş tabanlı obsesyon diye bir psikolojik sorun varsa; onun canlı örneği bile olabilirim aslında. Sonuçta şimdiye kadar, dj, trickster, yazar, müzisyen, vokalist, basketbolcu, tribün çocuğu, pick up artist; bir çok şey oldum; daha doğrusu olduğumu sandım. Bir tane daha eklenir, fena mı?
Ve geçmişle ilgili final...
"Sen geçmişe saplanıp kalmışsın!" Bunu sadece kadınlar söyler bana ki aynı cevabı hepsine verdim, teker teker.
"Onunla olan geçmişim, seninle olan geleceğimden çok daha değerli."
Muhtemelen çoğunluğun hafızası, olayları hatırlamaya uygundur. Azınlık ise diğer tip verileri hatırlayabilir. Ben de çoğunluktanım. Peki neden çoğunluktayım?
Arada bir düşünüyorum. Bu kadar ince ince, işleye işleye nasıl hatırlayabiliyorum yıllar önce yaşanmış olayları? Yirmi dört yaşına geldim, hala beş yaşımdayken gittiğim, Mersin'deki Filli Park'ı hatırlıyorum. Yedi yaşımdayken, kocaman; dikdörtgen silgimin üzerine dersteyken sıkıntıdan pencereler çizerek; onu bir metropol yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum, ve öğretmenimin "Alın size işte, israf budur!" diyerekten kulağımı çınlatan tokadı patlatmasını. Rezil oluşlarımı da hatırlıyorum mesela. Lisede benden iki yaş büyük olan ancak hala benimle aynı sınıfta eğitim gören Cihan'ın, kafamın tepesine attığı tokadı bile hatırlıyorum.
Bir laf vardır, "Zihin; olayları istediğimiz şekilde hatırlar." diye. Keza aynı şekilde bir yalanı defalarca tekrarlarsanız, onun gerçekliğine inanmaya başlarsınız. Belki de kendime kabul ettirdiğim bir çok yalan olmuştur da, unutmam gereken ama unutamadığım o kadar şey varken, ilk teze inanamıyorum.
Hala başımdan geçen kadınları yazıyorum, bazen en küçük ayrıntılarıyla veya; durup dururken lisedeyken oynadığım rezil bir basketbol maçı geliveriyor aklıma. Durulmuyor hafızam. Durul değil, Dumrul oluyorum gitgide.
Şikayet ettiğim söylenemez aslında. Sonuçta fantastik karakterler yaratabilen ve öykü yazabilen bir adam değilim. Çok okumadığımdan veya hep tek taraflı(roman, basit okunabilir yazı, Galatasaray'la ilgili analiz vs) okuduğumdan ötürü de yerinde tespitler yapamıyorum. Dolayısıyla o fil hafızası olmasaydı bende, böyle bir blog da olamazdı; ben de yazamazdım, herhangi bir yeteneğim olmadığı için de içimde kalanları bambaşka yollarla atmaya çalışırdım.
Bir yere varmayacağım bu sefer, ancak geçmiş tabanlı obsesyon diye bir psikolojik sorun varsa; onun canlı örneği bile olabilirim aslında. Sonuçta şimdiye kadar, dj, trickster, yazar, müzisyen, vokalist, basketbolcu, tribün çocuğu, pick up artist; bir çok şey oldum; daha doğrusu olduğumu sandım. Bir tane daha eklenir, fena mı?
Ve geçmişle ilgili final...
"Sen geçmişe saplanıp kalmışsın!" Bunu sadece kadınlar söyler bana ki aynı cevabı hepsine verdim, teker teker.
"Onunla olan geçmişim, seninle olan geleceğimden çok daha değerli."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)