Google+ boş mideye iki duble viski

31 Aralık 2012 Pazartesi

2012 Almanağı 2. Bölüm

Yılın İşsizi: Ercan
Yılın Uzakta Olanı: Cansu
Yılın TV Adamı: Mesut Yar
Yılın Spor Yorumcusu: Mehmet Demirkol
Yılın Yerli Filmi: Berlin Kaplanı
Yılın Türk Basketbolcusu: Mehmet Okur (Güle güle koca adam)
Yılın Yabancı Basketbolcusu: Kevin Durant
Yılın Futbol Koçu: Fatih Terim
Yılın Basketbol Koçu: Ergin Ataman plase: Oktay Mahmuti
Yılın Yabancı Futbol Koçu: Di Matteo

Yılın Vahşeti: İzmir'deki kedi vahşeti
Yılın Türk Dizisi: İşler Güçler
Yılın Trollü: s0luk ultrabookova https://twitter.com/s0lukciyerli
Yılın Tweeti: https://twitter.com/ongunkaratas/status/283973312340717568
Yılın Potu: http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.ru/2012/08/is.html
Yılın Yazısı: http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.ru/2012/11/aksamdan-kalma-tesirli-metropol-notlar.html
Yılın Ayılması: "Sevgilimle beraberken okudum mailini, kes artık."
Yılın Dibi: D'nin "gidişi"
Yılın Kolay Parası: Ekşisözlük'te reklamını yaptığım web sitesi
Yılın Ekşisözlük Girisi: http://beta.eksisozluk.com/entry/24757360
Yılın Tatili: Mersin
Yılın Boktan Tatili: Manavgat
Yılın Yabancı Şarkısı: Paul Brady & The Forest Rangers - Gimme Shelter

Yılın Yerli Şarkısı: Dengesiz Herifler - Her Gün İçeceğim
Yılın Sıfatı: Ilık Plase: Murtaza
Yılın Ölen Ünlüsü: Neşet Ertaş (yalan dünya...)
Yılın Sosyal Medya Sitesi: Saçmalamayın lan.
Yılın Politikacısı: Hadi oradan.
Yılın Güldüren Politikacısı: Sırrı Süreyya Önder - http://www.youtube.com/watch?v=QOu0R9rJ0CQ
Yılın Ağlatan Politikacısı: (Aslen güldürerek ağlatan ahah) Musa Çam - http://www.youtube.com/watch?v=-CJNmrcTJVM
Yılın Düşündüreni: George Carlin
Yılın Stand Up Komedyeni: Louis C.K.
Yılın Ağlatan Videosu: Eski Açık Sarı Desene Plase: Opie'nin Ölümü
Yılın Bilgisayar Programı: Adobe Premiere Pro
Yılın Oyunu: The Elder Scrolls V : Skyrim (Ömrümü yedin ulan ömrümü!)
Yılın Coverı: The Gutter Twins - St. James Infirmary

Sonuç olarak, 2012'yi de geride bıraktık. Benim için çok farklı bir yıl değildi. Ancak hepinize yeni yılınızda sağlık, sıhhat... He sağlık, he sıhhat; geberip gidin. Zaten her gün ölmüyor muyuz?
Ancak şimdiye kadar etrafımda olan değil de; düştüğüm zaman elini uzatan herkese bir mesajım var. Burada kalın, lütfen. Bunu belirtmekten çekinsem de, kalın. Hatta bunun tersini iddia etsem de; siz varken daha iyiyim ben. Anlaştık?

30 Aralık 2012 Pazar

2012 Almanağı

Yılın Olayı: 3lü başarısı
Yılın Sportif Olayı: Galatasaray'ın Kadıköy şampiyonluğu
Yılın Üzen Olayı: Okulun uzaması
Yılın Toplumsal Bazda Üzen Olayı: Dünya çapında ortalama iq'nun düşmesi
Yılın Kaybı: Lisedeki tek arkadaşımın intiharı
Yılın Rahatlaması: Mersin'de, havuzbaşında yuvarlanan biralar (Kıvo, Mert, Beril'e selamlar)
Yılın Adamı: Babam, mansiyon: Mark Lanegan
Yılın Kadını: Annem, mansiyon: Ablam
Yılın Yabancısı: Nadine, mansiyon: Sydney
Yılın Hayal Kırıklığı: DJ olarak çaldığım bardan kovulmam (iki ayrı bar, toplam iki kez)
Yılın Başarısı: Roaccutane tedavisinin bitimi
Yılın Başarısızlığı: Sigarayı bırakamamam
Yılın Dizisi: Sons Of Anarchy
Yılın Gideni: Selçuk (iyi bak lan kendine!)
Yılın Geleni: Mert
Yılın Malı: Fakültenin yüzde doksan dokuzu
Yılın Arkadaşı(Erkekler kategorisi): Reha
Yılın Arkadaşı(Kadınlar kategorisi): Buse
Yılın Videosu: Sönmez, Karacahil'e Giydiriyor
Yılın Yabancı Grubu: The Afghan Whigs
Yılın Yerli Grubu: Dengesiz Herifler
Yılın Filmi: Batman: Dark Knight Rises
Yılın Partisi: İki kadını birbirine düşürdüğüm, Thales Room gecesi, eheh.
Yılın Barı: Rocknrolla
Yılın Meyhanesi: 1923 Fulya Balıkevi
Yılın Atarı: "Onu niye çağırdın, bunu niye çağırdın?" diye soran arkadaşıma; "Sizi zorla getirmedim, isteyen gidebilir."
Yılın Radyosu: Roadhouse (http://roadhouse.caster.fm)
Yılın En Boş Hevesi: Karasal radyolarda çalma hevesi
Yılın Futbolcusu: Selçuk İnan
Yılın Yabancı Futbolcusu: Manuel Fernandes
Yılın Hocası: Jazz dinleyen aslan, hocaların hocası
Yılın Asistanı. Fort


Akşamdan kalma tesirli metropol notları 20

Çok arkadaşım yok. Seçici olduğum değil, ancak deli olduğum söylenebilir. Eh, herkes istemez delilerin etrafında dizilmeyi. Dolayısıyla arkadaşlarım da fazlasıyla arıza, benim gibi. Ancak en azından sorgulayan, araştırabilen adamlar. Araştırdıkları şeyler bomboş olsa da, kesin yargıya çabuk ulaşmadıkları için; aramızda dağlar kadar fark varken bile iyi anlaşabiliyoruz.

Farklılıklarımız bir kültür mozaiği yaratıyor, gibi "ılık" bir ifade değil bu. Mozik falan olduğumuz yok. Sadece geyikteyiz genellikle. Ancak "iyi gün dostu" gibi de değiliz. Kaç kez hamallık yaptığımızı, birbirimizin amele işine koştuğumuzu bilirim.

Bugün bir tanesi sevgilisinden ayrıldı. Ağır tabii onun için. Fazla ağır hatta. E "Olacağı varmış kanka..." diyecek halimiz yok. "Buyur gel." dedim. "Yanımda Dumrul var." dedi. "O da gelsin." dedim. Bakarız makarız, biraz yokuş yaptı.

Aradan beş on dakika geçti. "Geliyor musunuz yani şimdi?" dediğimde "ılık" olmadığını bir kez daha kanıtladı. "Dolaba buz koy." Koymam mı ulan buz, itin olsun senin buz. Bir büyük şişe vodka almışlar. Dadandık...

Ancak arkadaşımın geçtiği süreç, benim de yakın zamanda içinden değil de; teğet olarak atlattığım bir süreç vardı. "Sevgililik müessesesi." Ucundan atlatmadan önce sormuştum; "Neden sevgili yapıyorsunuz lan? Niye başınızın ağrıyacağını bile bile ilişkiye başlıyorsunuz? Aklım fikrim almıyor..." Gerçekten de almıyordu. Ben, sadece birlikte olduğum kadınların, veya beni "arkadaş" olarak gören ancak sahiplenen ve başkasıyla birlikte olmam fikrinden nefret eden kadınların dizginleri ellerinde tutma çabalarına bile gelemiyorum. "Neden sevgili olayım ki biriyle?" diye düşünüyorum.

Aranızdan bazıları çıkacak ve "Sevince güzeldir her şey." gibi saçma sapan bir sav atacaktır.

Sevin, sevmeyin demiyorum ancak biliyorsunuz sonunda kan, ter ve gözyaşıyla biteceğinizi. Biraz hafiften alın, uzun zamandır yalnız olduğunuz için saçma sapan bir karar vermeyin. Olur mu? Basit bir denklem, standart bir mekanizma.

İyi geceler ve iyi yıllar.

http://www.youtube.com/watch?v=mQVmqGdkmHY

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni nesle öğütler

Konsantrasyon günümüzün en büyük problemi.
Gelecek kaygısıyla birlikte en büyük problemi diyelim.
Eğer ki herhangi bir mühendislik bölümünde öğrenciyseniz, birazdan duyacaklarınız ruh sağlığınıza zararlı olabilir. Öncelikle, mezun olduğunuz bölümden; hiç bir sik bilmeden mezun olacaksınız ve buna rağmen, en az 2000 lira maaşla işe başlayacağınızı sanacaksınız. Özgeçmişinizde yazan "Stajlar" kısmının işvereninizin gözünü boyayacağını düşüneceksiniz ancak hayır. Bunu iyi dinleyin. "Kimse sizi sikine takmıyor!"
Yüksek lisansa koşacaksınız ve bunun için birincil olarak seçtiğiniz ülke Amerika Birleşik Devletleri. Amerika'nın "ucuz yollu" devlet üniversiteleri sizi bok diye sıçmaz, bunu bilin. Zira iş tecrübesine sahip olmadan "İşletme Masterı" yapamıyorsunuz oralarda. Minimum iş tecrübesi olarak da iki seneye ihtiyacınız var. Kısacası, kafasını alırsınız. Ha eğer paranız varsa, sadece Amerika'da değil, dünyanın her yerinde yüksek lisans yapabilirsiniz.
Gelgelelim, hiç birinizi sağlam bir gelecek beklemiyor; burada anlaşalım.
Evlilik düşünen olabilir aranızdan. Veya uzun süreli ilişki vs... Siz o ilişkiyi askerdeyken yaşayın bir de. Sevgiliniz muhtemelen gidişinizin ikinci haftasında Beyoğlu'nun sikik bir barında sikik bir adamla tanışacak, onunla yatacak; ardından o adamın yüzüne bakmayacak(evet o adam bendim çoğu zaman) ve çarşı izinlerinizde sizinle buluşacak. Size çok yakın davranacak ve kendinizi harika hissedeceksiniz ancak bu hayatınız boyunca inanmak isteyeceğiniz "en büyük yalan." Dolayısıyla önce mezuniyet, ardından askerlik, sonunda evlilik şeklindeki planlarınızı da bir köşeye fırlatıp atın.
Neden bu kadar karamsar olduğumu soracak kadar beni tanımayan varsa, bu blogu terk-i diyar eylemenin de bir yolu vardır elbet. Öte yandan, bu soruyu soran kardeşlerimiz çok değil, en fazla beş sene sonra bana hak vereceklerdir.
O düşlediğiniz, televizyonlarda gördüğünüz, takım elbiseler ve "Off trafikten çok sıkıldım!"tweetleri attığınız hayat otuz beşinizden önce size vurmayacak! Anlayın artık... Ne Asmalımescit'te dilediğiniz gibi yiyip içebileceksiniz, ne de film festivallerine toplu bilet alabilecek paranız olacak. Ne olacağını söyleyeyim mi size? Hep bir yerlerden kısmak zorunda kalacaksınız. Kimi zaman teknolojik zevklerinizden, kimi zaman giyim kuşamınızdan, kimi zaman da ailenizden para isteyeceğiniz için gururunuzdan.
Çünkü hayat budur, gerçeklik budur.
Gelgelelim; kendimle ilgili bir iki dipnot geçmeliyim sanırım. Şimdiye kadar aradığı zaman açmadığım çok insan oldu hayatımda kadın ya da erkek. İşte ben yukarıdaki cümleleri kurmaya çalıştığım için, yukarıda yazdıklarımı günler boyunca düşündüğüm için bazen kimseyle konuşmak istemiyorum. Çünkü benim "akıntıya" kendimi kaptırabilecek lüksüm yok, bir an önce bitirmem lazım ve gerekirse binler hanesinde "2" rakamını görmeyen bir işte çalışmaya başlamam lazım. Torpil gibi bir etmeni araya sokmadan mümkünse... Bu yüzden de bazen tepem atıyor, açmıyorum telefonlarınızı. Eğer ki bu sebeple şimdiye kadar bana fitil olduysanız, ya da ifrit olduysanız; bu yazıyı okuyorsunuzdur ve bana hak veriyorsunuzdur. Ancak aynı sebepten benden nefret ediyorsanız ve bunu okumuyorsanız; size herhangi bir şekilde özür borçlu değilim. İyi geceler.

20 Aralık 2012 Perşembe

Ederim bazen şikayet Bölüm: 3 Siktir çeken kadınlar

İlki en basitiydi.
Lise tarzı ilişkiye sahiptik, öpüşemiyorduk bile.
Seks? Ahah o küllüm yok. Ama ona çok bağlıydım. Salvadore Dali gibi ömür boyu mastürbasyon bile yapabilirdim o benimle birlikte olmak istemediği için. Çünkü ilk onda tatmıştım anaçlığı. Deli gibi hastayken ben, eve; yaptığı alışveriş ve yemekle gelmişti. Hayatım boyunca birlikte olduğum en düzgün kadın olabilir. Veya sizin gözünüzde "namuslu..." Surat astığımda, kötü hissettiğimde veya kendimle dalga geçemediğimde, beni en iyi anlayan oydu. Hemen beni bir köşeye çekmeye çalışır ve derdimi sorardı. Bu, "İlişkimizden hoşnut değil misin?" şeklinde bir çıkışma değildi. Onunla iki kez ilişkiye başladık ki ikincisi, hayatımın en iyi zamanını oluşturmuştu. "Gösteri yapmaya çalışan" bir kadın değildi, dışarıdayken elele tutuşmayı severdi ancak kütüphanedeyken bunu yapmak istemezdi mesela. "Rahat dur." derdi gülümseyerek. İyi bir kadındı, hatta, kontrolüm dahilinde ailemle tanıştırdığım tek kadındı. Basit bir sebeple sildi hayatından, maziye -daha büyük- saygısızlık olmasın diye sebebi anlatmayacağım.
Biri daha vardı, aşk üçgenini Barcelona filminden, "Sadece benim" felsefesine çeviren. Tek gecelik ilişkinin en büyük metasından yoksun bir tek gecelik ilişki yaşatmıştı bana. Kullanılmış prezervatifi ağzından bağlayıp klozete atarsın ve sifonu çekersin ya; o "ağzımı bağlamamıştı"; "Ben seni hala arkadaş olarak görüyorum." diyerek. Bir sene boyunca onu beklemiş ve Black Label Society'den "Stillborn" parçasını akustik versiyonuyla dinlemiştim. Sonuç? Hiç bir şey değişmemişti; ve ben bu sefer "Siktir" yiyen değil de, "Siktir" çeken taraf oldum. "Defol git, arkadaş değiliz artık" dedim ağlaya ağlaya... Olmadı, bu aşı tutmadı.
Uzun zaman boyunca kayda değer kimse olmadı, veya burada anlatmak isteyeceğim kadar canımı yakan kimse olmadı belki de. Ha bir Erasmus'lu Polonyalı kadın vardı; hepsi o. Onun da neyini anlatayım ki? Siktir et...
Biri geldi, "Söz bir daha geleceğim." dedi; ciddi bir hastalığı olduğunu öğrendiğimde daha fazla bağlandım ve ağladım. Bir daha gelmedi, hatta gittikten iki hafta sonra bana "Ben başka birinden hoşlanıyorum, uzaktan yürütemeyiz." dedi.
Biri geldi, üç ay kaldı ve iz bıraktı. Çoktan üstünü dövmeyle kapattım o izin ama blogun omurgasını oluşturdu. Daha fazla da ondan bahsetmek yersiz. Sadık bir okuyucuysanız onun için yazdığım onlarca "beyin kemirgeni"ni okumuşsunuzdur. Haklıydı, tıpkı çoğu diğeri gibi...
"O oldu, bu oldu" veya "Öyle oldu, böyle oldu" diyerek ayrıntılarla anlatmak sıkar sizi; farkındayım. Genelde bu yüzden ilk maddeyi uzun uzun anlatır, iki ve üçte vites düşürürüm. Ama ne yapabilirdim ki? Ben, "Terrible Tommy" idim. Olaylar kontrolüm haricinde gelişirken, ben aval aval bakardım. "Defol." derlerdi, kapanırdım. "Kal ama arkadaş olarak kal." derlerdi, kabul ederdim.
Dedim ya, ben her türlü sonucu baştan kabullenirdim. Yapısal olarak psikolojimin ağzına sıçan sebeplerden biri de buydu.
Belki iğrenç öğrenim hayatımda kayda değer bir şey yapmadım, ne bileyim okulu aktivistlikle ya da çalışarak ya da sağ-sol meselelerinin içinde uzatmadım. Fakat sebeplerim vardı, mikro sosyolojik cinsten... Kim takar ki?
NOT: Bu yazıyı ayrıntılarla süsleye süsleye, şişire şişire kırk bin karakterle de yazabilirdim. Ancak, söz verdik bir kere; bu denli derinleri kurcalayıp; "seks" bloglarından biri olmayacağımıza...