Sadece haftaiçi çalışıyor ve sabahlardan nefret ediyorum. İşbaşında olmak benim için hayatın en keyifli anı. İşimi seviyorum, kimi zaman daha da yaratıcı işler yapabileceğim bir yerlere kapağı atabileceğimi düşünsem de. Ofisteyken küçük dünyaları yaratmışçasına büyüyen egom, ofisten eve döndüğüm her an yerini bu blogdaki halime bırakıyor.
Geçen seneyi düşünüyorum. Geçen sene bu zamanlar nerede olduğumu; eski ev arkadaşım, kardeşim, kuzenim, çocukluk arkadaşım, destekçim, her anımda dayanağım olan Mert'i düşünüyorum. Eski evimi, daha önce yaşadığım hayatı, Beşiktaş'ı, Turgut Abi'yi, geçen sene hayatımın acı-tatlı her kilometre taşını düşünüyorum. Kendimi öldüremediğim her gecenin sonunda avuç içlerime attığım bir yarayı, Meltem'e duyduğum özlemi, Meltem'in yerine koymaya çabaladığım herkesi, şişeler ile pizza kutularının; kadınlarla birlikte yanyana dizildiği o fare deliğini ve kızlarımla yaşadığım çarpık ilişkileri düşünüyorum. Kraldan, köleye nasıl bu kadar hızlı düştüğüm aklıma geliyor. Bu, aklıma bir şekilde geldiği an soluğu tekel büfesinde alıyor; elimde poşetlerle çıkıyorum.
Nefes almayı alkol almakla bu denli eşdeğer tutmamın sebebinin yakın geçmişe ya da eski sevgilime duyduğum özlemden çok daha öte olduğunu hissediyorum. Kendimi çözümlemeye çalışıyorum.
Kurmak üzere olduğum projeyi, yazmaya başladığım popüler dergiyi, her sabah yatağımdan kalkmama sebep olan işimi, ölüm güdüsünden beni uzaklaştıran her şeyi didiklerken, bir iki gazete küpürüne takılıyor kafam. Yaşadığım hayata birebir dik olan her şey... Anadolu'da 12 yaşındaki bir kızın tecavüzcülerinin serbest kalması, Gezi direnişi sırasında ekmek almaya giden orta okullu çocuğun terör örgütü mensubu ilan edilmesi, devlet erkanının vajinalarla kafayı bozmuş olması, fişleniyor olmak...
Mart ayına kadar yapacaklarımın değişmeyeceğini fark ediyorum ki bunun için bilgisayar mühendisi olmaya gereksinimim olmadığının farkına varıyorum. Ancak burada devam etmek üzerine karar veremiyorum.
Hızlı yükselen bir kariyer, akılda projeler, belki İstanbul'un en güzel noktalarından birinde yaşanacak bir "Mad Men" hayatı... Ancak yine bu boktan çukurun içinde yaşanacak bir hayat. Yolda yürürken vermeyi bırak, aynı asansörde bile selam veremediğin insanlarla geçirilecek; kasıntı bir hayat. Diğer yandan; sabah okuduğun gazetelerde karşılaştığın boktan durumlar. Arkadaş çevreni bile değiştirmeyi düşünmeye başladığın bir dönem...
Diğer yanda, yapmak istemediğin ve hayatın boyunca yapmak istemeyeceğin mesleğe dönüş; ancak daha iyi şartlarda. Daha iyi bir konumda, daha iyi bir ırk ile...
İkilemler yıkar, yıkıyor.
10 Kasım 2013 Pazar
4 Kasım 2013 Pazartesi
Düşkün değil, düşmüşün anıları 5
-Sen her gün viski mi içiyorsun?
-Oldukça.
-Nasıl yani?
-Viski olmazsa da bira içiyorum yani.
-Her gün içiyor musun?
-Geçtiğimiz pazartesi içmemiştim mesela.
Uyuşturucuyla ilk haşır neşir oluşumdan (yani Uğur Dündar'ın standart programlarından birinde uyuşturucu üzerine bir "dosya" hazırlanışını ilk gördüğümden) beri, herkesin birer uyuşturucusu olduğuna inanmıştım.
Hobi gibi düşün. Seni uyuşturan, kaslarını gevşeten, gözlerini kısmanı sağlayan bir şey. Kimi için bu beyaz bir kimyasaldı, kimi için aşktı, kimi için futboldu, kimi içinse güçtü.
İnce olan tarafsa, insanlar uyuşturucularının farkında değillerdi. Patronundan aldığı "Aferin" sayesinde uyuşanlar, keşleri suçlarlardı; keşler ise o "Aferin"in peşinden köpek gibi koşan kariyeristleri... Holiganlar, kadınların sosyal medya üzerinden pompaladığı beğenilme kaygısını eleştirirdi; kadınlarsa"futbol, fado, fiesta"yı.
Ben mi? Geride duranlardan oldum hep.
Mutluluk için bir kaç gram kimyasala ihtiyacı olanlara da gülüp geçtim, mutlu olmak için yırtınanlara da. Amacım sabit olmadı hiçbir zaman, ya da mutluluk formülüm...
Ellerim cebimdeyken "Bunu böyle yap." demenin verdiği güç de benim uyuşturucumdu, yalnız oturduğum barlarda söylediğim bir iki duble viski de benim uyuşturucumdu. Zaten hayatta vazgeçemediğim tek şey alkol oldu.
Yıkılan hayatlar, feri silinen gözler gördüm. Alkol sebebiyle... Babamı, alkol sebebiyle kaybetsem ya da aile içi ters ilişkilere sebebiyet veren; aileleri yıkan, hayatımı ucuz bir TV dramasına dönüştürecek şeyin alkol olduğunu öğrensem de, mısır şurubundan; malttan; anasondan vazgeçebileceğimi sanmıyorum.
Bitikler, meteliğe kurşun atanlar gördüm. Uyuşturucu sebebiyle...
Bir kadınım vardı, ilk defa birinin gidişini değil; bitişini izlemiştim. Kokaindi, onu bitiren de.
Fakat hala "Woke Up This Morning" (Alabama3'nin, Sopranos için hazırladığı soundtrack) ya da Elle King'den "Playing For Keeps" dinlerken, etrafımda; güneş gözlüklerini güneş tepede olduğu için değil de, önceki gecenin hatıralarını silmek için kullanan insanlara bakıyorum. Biteceklerine şahit oluyorum, yitip gideceklerine; gün gün, saat saat, dakika dakika, saniye saniye...
İşte o an yaşadığım özgüven patlamasını hiç bir şeye değişemiyorum.
Çünkü, ben az önce dünyayı sırtımda taşıdığımı betimleyen gülümsemeyi giyindim; suratıma. İnanmayacaksın fakat gerçekten Atlas benim. Atlas olmaktan şikayet etmiyorum, senin lattenin kremalı olmasından şikayet ettiğin gibi... Dünyayı sırtımda taşımakla kalmıyor, küçük dünyaları da yaratıyorum. Her gün, her saat, her dakika.
Senin gibi bitmeyeceğim, bitirilemeyeceğim.
Çünkü ben, benim. Yapım; ya da doğam bu.
Bu yüzden sen, yanında oturan kadınla konuşamıyorsun. Bu yüzden sen, pazar günü sahilde ya da parkta yapacağın güzel bir yürüyüşle, "low key" takılıp; sendromlarından uzaklaşamıyorsun. Sen, sadece betonun üzerinde yaşıyor ve bundan şikayet ediyorsun. Stresle mücadele edemiyorsun, şikayet etmeyi seviyorsun.
Ama dedim ya, ben o stresten; senin yaşadığın kaostan besleniyorum. Sen dibe vurdukça, ben yükseliyorum. Yükselmeye de devam edeceğimi biliyorum. Kariyer hırslarım var ya da yok; fakat ben problem çıkaran değil, problem çözen olacağım.
Şimdi sakince yatağına gir, yarın işe giderken giyineceğin kıyafeti düşün ya da okulu bitirince hangi yüksek lisans programına kaydolarak iyi bir geleceğe sahip olacağını, maymun iştahınla. Bense, senin gibi dangalaklara; elimdeki ürünü nasıl satabileceğimi düşüneceğim ve emin ol; sen de herkes gibi emir almaktan, neyi nasıl yapacağının sana söylenmesinden keyif alıyorsun.
Benim kazanmamı sağlayan şey de bu ya, zaten...
Ağlayan palyaço değiliz her birimiz; ancak ağlayan palyaço olmak da zordur, bu yüzden ben; uyuşturucularımı seçtim ve kabullendim. Peki sen, neyi kabullenebildin?
-Oldukça.
-Nasıl yani?
-Viski olmazsa da bira içiyorum yani.
-Her gün içiyor musun?
-Geçtiğimiz pazartesi içmemiştim mesela.
Uyuşturucuyla ilk haşır neşir oluşumdan (yani Uğur Dündar'ın standart programlarından birinde uyuşturucu üzerine bir "dosya" hazırlanışını ilk gördüğümden) beri, herkesin birer uyuşturucusu olduğuna inanmıştım.
Hobi gibi düşün. Seni uyuşturan, kaslarını gevşeten, gözlerini kısmanı sağlayan bir şey. Kimi için bu beyaz bir kimyasaldı, kimi için aşktı, kimi için futboldu, kimi içinse güçtü.
İnce olan tarafsa, insanlar uyuşturucularının farkında değillerdi. Patronundan aldığı "Aferin" sayesinde uyuşanlar, keşleri suçlarlardı; keşler ise o "Aferin"in peşinden köpek gibi koşan kariyeristleri... Holiganlar, kadınların sosyal medya üzerinden pompaladığı beğenilme kaygısını eleştirirdi; kadınlarsa"futbol, fado, fiesta"yı.
Ben mi? Geride duranlardan oldum hep.
Mutluluk için bir kaç gram kimyasala ihtiyacı olanlara da gülüp geçtim, mutlu olmak için yırtınanlara da. Amacım sabit olmadı hiçbir zaman, ya da mutluluk formülüm...
Ellerim cebimdeyken "Bunu böyle yap." demenin verdiği güç de benim uyuşturucumdu, yalnız oturduğum barlarda söylediğim bir iki duble viski de benim uyuşturucumdu. Zaten hayatta vazgeçemediğim tek şey alkol oldu.
Yıkılan hayatlar, feri silinen gözler gördüm. Alkol sebebiyle... Babamı, alkol sebebiyle kaybetsem ya da aile içi ters ilişkilere sebebiyet veren; aileleri yıkan, hayatımı ucuz bir TV dramasına dönüştürecek şeyin alkol olduğunu öğrensem de, mısır şurubundan; malttan; anasondan vazgeçebileceğimi sanmıyorum.
Bitikler, meteliğe kurşun atanlar gördüm. Uyuşturucu sebebiyle...
Bir kadınım vardı, ilk defa birinin gidişini değil; bitişini izlemiştim. Kokaindi, onu bitiren de.
Fakat hala "Woke Up This Morning" (Alabama3'nin, Sopranos için hazırladığı soundtrack) ya da Elle King'den "Playing For Keeps" dinlerken, etrafımda; güneş gözlüklerini güneş tepede olduğu için değil de, önceki gecenin hatıralarını silmek için kullanan insanlara bakıyorum. Biteceklerine şahit oluyorum, yitip gideceklerine; gün gün, saat saat, dakika dakika, saniye saniye...
İşte o an yaşadığım özgüven patlamasını hiç bir şeye değişemiyorum.
Çünkü, ben az önce dünyayı sırtımda taşıdığımı betimleyen gülümsemeyi giyindim; suratıma. İnanmayacaksın fakat gerçekten Atlas benim. Atlas olmaktan şikayet etmiyorum, senin lattenin kremalı olmasından şikayet ettiğin gibi... Dünyayı sırtımda taşımakla kalmıyor, küçük dünyaları da yaratıyorum. Her gün, her saat, her dakika.
Senin gibi bitmeyeceğim, bitirilemeyeceğim.
Çünkü ben, benim. Yapım; ya da doğam bu.
Bu yüzden sen, yanında oturan kadınla konuşamıyorsun. Bu yüzden sen, pazar günü sahilde ya da parkta yapacağın güzel bir yürüyüşle, "low key" takılıp; sendromlarından uzaklaşamıyorsun. Sen, sadece betonun üzerinde yaşıyor ve bundan şikayet ediyorsun. Stresle mücadele edemiyorsun, şikayet etmeyi seviyorsun.
Ama dedim ya, ben o stresten; senin yaşadığın kaostan besleniyorum. Sen dibe vurdukça, ben yükseliyorum. Yükselmeye de devam edeceğimi biliyorum. Kariyer hırslarım var ya da yok; fakat ben problem çıkaran değil, problem çözen olacağım.
Şimdi sakince yatağına gir, yarın işe giderken giyineceğin kıyafeti düşün ya da okulu bitirince hangi yüksek lisans programına kaydolarak iyi bir geleceğe sahip olacağını, maymun iştahınla. Bense, senin gibi dangalaklara; elimdeki ürünü nasıl satabileceğimi düşüneceğim ve emin ol; sen de herkes gibi emir almaktan, neyi nasıl yapacağının sana söylenmesinden keyif alıyorsun.
Benim kazanmamı sağlayan şey de bu ya, zaten...
Ağlayan palyaço değiliz her birimiz; ancak ağlayan palyaço olmak da zordur, bu yüzden ben; uyuşturucularımı seçtim ve kabullendim. Peki sen, neyi kabullenebildin?
30 Ekim 2013 Çarşamba
Dishonored Üzerine...
Elder Scrolls: Oblivion ve Skyrim'i çok sevmiştim. Hikayesi olan oyunlar her zaman ilgimi çekti çünkü. Senaryo güzel olsun, oynanabilirlik ve grafikler bir o kadar kötü olsun, yine sonunu heyecanla beklediğimden dayanamam ve oynarım.
İyi bir oyuncu olduğum söylenemez. "Gamer"lardan değilim daha doğrusu. Uzun zamandır oynadığım seriler vardır sadece, bir de uzun zamandır takip ettiğim oyun yapım şirketleri... Bethesda'dan çıkan Dishonored'ı duyduğumda, fikirden etkilenmesem de; farklı bir atmosferde geçiyor olmasından ve "intikam" parolasıyla çıkmasından çok etkilenmiştim.
İlk oyunu toplam bir ayda bitirdim. Çünkü hiç bitmesin istiyordum. Her gün azar azar oynuyordum. Corvo... Ülkesinin veba salgını çöken şehirlerini "yaktırmak" istemeyen bir kraliçenin koruması. Düşmansa kraliçenin parlamentosundaki isimler... Daud'un liderlik ettiği suikastçiler, kraliçeyi öldürür ve prensesi, parlamento üyelerine teslim eder. Suç, canlandırdığımız Corvo'nun üstüne kalır.
Corvo'ya, idamından bir gece önce bir amiral ve bir diplomat yardım eli uzatır. Corvo, intikamını alır. Emily, yani prenses ise iktidar olamaz. Çünkü amiral ve diplomat, Emily'yi hapsedip; iktidar hırslarının peşinden giderken, Corvo'yu zehirlerler. Ancak Corvo'yu tüm görevlerine götüren kayıkçı (ki kayıkçıyı fazlasıyla Charon'a benzetmişler) zehri gereken orandan daha az vermiştir. Corvo, Emily'yi tahta çıkarır, ilk oyun biter.
Buraya kadar her şey standart ya da kafa karıştırıcı gelebilir. Ancak buradan sonrası, yani kraliçenin katilini oynadığımız ek paketler ise benim içselleştirdiğim oyunlar oldu.
İlk ek paket, yani ikinci oyun şöyle başlıyordu...
[Duyduklarımı direkt yazdım ve tercüme ettim.]
" I've killed nobles before. Why should an empress be different? For six months, the city had changed. For six months, I've tried to forget what I did to the empress, and her little girl. Whatever doom was coming, I deserved it. But not yet..."
"Daha önce de soyluları öldürdüm. Neden bir imparatoriçe farklı olsundu? Altı ay boyunca, şehir değişti. Altı ay boyunca, imparatoriçeye ve küçük kızına yaptığımı unutmaya çalıştım. Hangi lanet bana biçildiyse, hak etmiştim. Ama henüz değil..."
Daud'un amacı intikam almak değil, kötü karmasını düzeltmektir kısaca. Bu amaçla yaptığı bir dizi suikastin sonunda, Daud'un ve ekibinin saklandığı bölgeye bir dizi saldırı düzenlenir ancak saldırılar hep, ekibin en zayıf elemanları bölgedeyken gerçekleşir. Daud, bir köstebekten şüphelenmektedir. Son saldırının olduğu gün, Daud; bölgesinde kalacağını ekibi dahil kimseye söylemez ve saldırıyı kendi başına savuşturur. Yaşayan ve kanlı bir sorgudan geçen saldırganlar, ihanet eden kişinin ismini söylemezler. Bir anda, Daud ve Corvo ile aynı dövmeyi taşıyan, onların doğaüstü güçlerini kullanabilen birini görürüz sahnede. Kahkaha atan bir kadın... Daud'un en iyi öğrencisini, küçüklükten beri yetiştirdiği kadını gösteriyordur. İhanet eden odur. Son düello yapılır...
Üçüncü oyun, daha doğrusu beni bu kadar derinden etkileyen ve yazmaya teşvik eden oyunda ise düşman; az önce bahsettiğim kahkaha atan kadın ve çetesidir. Üyeleri kadınlardan oluşan çeteyi çökertmek şart olmuştur. Kadın, bir cadıdır ve oyunun finalinde cadının amacını öğreniriz.
Üç oyunu size anlatmamın sebebi tam olarak bu işte. Kadının amacı ve kendimle daha fazla özdeşleştirdiğim Daud... Çünkü cadı, prenses Emily'nin aklına girip imparatorluğu yönetmek adına kara büyü kullanmaktaydı. Daud, hatta Daud değil; ben, cadının planını öğrendiğimde; onu durdurmak için elimden geleni yaptım. Onunla dünyada değil, sol elimdeki dövmeyi elde ettiğim yerde, bana güçlerimi kazandıran The Outsider'la tanıştığım yerde, bir paralel evrende çarpıştım. Kılıcımı önce karnına, sonra boğazına sapladım. Onu öldürdüğümde, The Outsider bana sesleniyordu...
"Herkes seni, kraliçenin katili olarak hatırlayacak. Kimse, prenses Emily'yi kara büyüden kurtaran adam olduğunu; kendinden birini, bir seçilmiş kişiyi alt edebilecek kadar büyük olduğunu bilmeyecek."
İyi bir oyuncu olduğum söylenemez. "Gamer"lardan değilim daha doğrusu. Uzun zamandır oynadığım seriler vardır sadece, bir de uzun zamandır takip ettiğim oyun yapım şirketleri... Bethesda'dan çıkan Dishonored'ı duyduğumda, fikirden etkilenmesem de; farklı bir atmosferde geçiyor olmasından ve "intikam" parolasıyla çıkmasından çok etkilenmiştim.
İlk oyunu toplam bir ayda bitirdim. Çünkü hiç bitmesin istiyordum. Her gün azar azar oynuyordum. Corvo... Ülkesinin veba salgını çöken şehirlerini "yaktırmak" istemeyen bir kraliçenin koruması. Düşmansa kraliçenin parlamentosundaki isimler... Daud'un liderlik ettiği suikastçiler, kraliçeyi öldürür ve prensesi, parlamento üyelerine teslim eder. Suç, canlandırdığımız Corvo'nun üstüne kalır.
Corvo'ya, idamından bir gece önce bir amiral ve bir diplomat yardım eli uzatır. Corvo, intikamını alır. Emily, yani prenses ise iktidar olamaz. Çünkü amiral ve diplomat, Emily'yi hapsedip; iktidar hırslarının peşinden giderken, Corvo'yu zehirlerler. Ancak Corvo'yu tüm görevlerine götüren kayıkçı (ki kayıkçıyı fazlasıyla Charon'a benzetmişler) zehri gereken orandan daha az vermiştir. Corvo, Emily'yi tahta çıkarır, ilk oyun biter.
Buraya kadar her şey standart ya da kafa karıştırıcı gelebilir. Ancak buradan sonrası, yani kraliçenin katilini oynadığımız ek paketler ise benim içselleştirdiğim oyunlar oldu.
İlk ek paket, yani ikinci oyun şöyle başlıyordu...
[Duyduklarımı direkt yazdım ve tercüme ettim.]
" I've killed nobles before. Why should an empress be different? For six months, the city had changed. For six months, I've tried to forget what I did to the empress, and her little girl. Whatever doom was coming, I deserved it. But not yet..."
"Daha önce de soyluları öldürdüm. Neden bir imparatoriçe farklı olsundu? Altı ay boyunca, şehir değişti. Altı ay boyunca, imparatoriçeye ve küçük kızına yaptığımı unutmaya çalıştım. Hangi lanet bana biçildiyse, hak etmiştim. Ama henüz değil..."
Daud'un amacı intikam almak değil, kötü karmasını düzeltmektir kısaca. Bu amaçla yaptığı bir dizi suikastin sonunda, Daud'un ve ekibinin saklandığı bölgeye bir dizi saldırı düzenlenir ancak saldırılar hep, ekibin en zayıf elemanları bölgedeyken gerçekleşir. Daud, bir köstebekten şüphelenmektedir. Son saldırının olduğu gün, Daud; bölgesinde kalacağını ekibi dahil kimseye söylemez ve saldırıyı kendi başına savuşturur. Yaşayan ve kanlı bir sorgudan geçen saldırganlar, ihanet eden kişinin ismini söylemezler. Bir anda, Daud ve Corvo ile aynı dövmeyi taşıyan, onların doğaüstü güçlerini kullanabilen birini görürüz sahnede. Kahkaha atan bir kadın... Daud'un en iyi öğrencisini, küçüklükten beri yetiştirdiği kadını gösteriyordur. İhanet eden odur. Son düello yapılır...
Üçüncü oyun, daha doğrusu beni bu kadar derinden etkileyen ve yazmaya teşvik eden oyunda ise düşman; az önce bahsettiğim kahkaha atan kadın ve çetesidir. Üyeleri kadınlardan oluşan çeteyi çökertmek şart olmuştur. Kadın, bir cadıdır ve oyunun finalinde cadının amacını öğreniriz.
Üç oyunu size anlatmamın sebebi tam olarak bu işte. Kadının amacı ve kendimle daha fazla özdeşleştirdiğim Daud... Çünkü cadı, prenses Emily'nin aklına girip imparatorluğu yönetmek adına kara büyü kullanmaktaydı. Daud, hatta Daud değil; ben, cadının planını öğrendiğimde; onu durdurmak için elimden geleni yaptım. Onunla dünyada değil, sol elimdeki dövmeyi elde ettiğim yerde, bana güçlerimi kazandıran The Outsider'la tanıştığım yerde, bir paralel evrende çarpıştım. Kılıcımı önce karnına, sonra boğazına sapladım. Onu öldürdüğümde, The Outsider bana sesleniyordu...
"Herkes seni, kraliçenin katili olarak hatırlayacak. Kimse, prenses Emily'yi kara büyüden kurtaran adam olduğunu; kendinden birini, bir seçilmiş kişiyi alt edebilecek kadar büyük olduğunu bilmeyecek."
22 Ekim 2013 Salı
Düşkün değil, düşmüşün anıları 4
Biriyle beraberdim. Adı konulmayacak cinsten, aptal bir ilişkimiz vardı. Burayı okuyup, bana ulaşmıştı. Görüştüğümüz gece sevişmiştik. İyi bir yazar olduğumu söylerken gözlerini kısıyor, bu kadar muhabbet etmeyeceğimi tahmin ettiğini söylediğinde ise arkaya yaslanıp sigarasından bir nefes alıyordu. Bunu, görüştüğümüz gece defalarca tekrarlamıştı; aynı mimik ve jestler, aynı kelimelerle.
Tanışmamızın üzerinden bir süre geçmişti. Kavga, gürültü, inlemeler ile dolu bir süre... Bir pazar akşamı buluşmuştuk. Tavla oynadık, mağlup taraf; galibe dilediği kitabı alacaktı. Kazandım, bir kitapçıya girdik. Chuck Palahniuk'un Choke'unu gördüm, orijinal dilinde. Bunu alacaksın, dedim. Etiketine bile bakmadan "Tamam." dedi.
Aradan uzun zaman geçti, kitabı okuyamadım. Vaktim olmadı ya da önceliklerimin arasında o kitap hatta kitap okumak olamadı bir türlü. "Sana bir daha kitap almayacağım çünkü okumuyorsun." demişti bir anne gibi. Ayrıldık, daha doğrusu görüşmemeye başladık.
Yazın başladım kitaba, araya başka kitaplar girdi bu sefer; geçen hafta bitirebildiğimde orgazmik bir duygu yaşıyordum. Okuduğum en ağır İngilizce kitaplardan biri olmasının yanı sıra, sanki kitabı bitirince onu da bitirmiştim.
Ekşisözlük'e girip, kitabı hediye olarak birine vermek istediğimi yazdım. Bir kadın çıktı önce, muhtemelen yeni üniversiteli; liseyi bitirdiği yaz dövme yaptıran cins. Biraz konuştuk, dün buluşacaktık; "Geliyorum." dediğimde saat akşam yedi idi; cevap verdiğindeyse on. Akabinde salladım onu, tekrar ilan verdim.
Benim için hikayesi olan bir kitap, tabii ki hediyeyi hediye etmek yanlış anlaşılmaya çok müsait; her ne kadar Türkiye'de borcam takası üzerine bir kültür yerleşmiş olsa da. Fakat hafif olmam gerekiyor. Kitaplarımın hepsini Mersin'e gönderdim. Bir daha da bir kitaplık yapacağımı ya da kitap koleksiyonu yapacağımı sanmıyorum. Okuduklarıyla övünen adamlardan değil, yazdıklarıyla övünen adamlardan olmak istiyorumdur belki de, kim bilir...
Dileyen varsa, benim için hikayesi olan bu kitabı, e-mail adresim sağ tarafta yazıyor.
Okuyun, okudukça düşünün. Merak etmeyin, beyniniz kanamaz.
Tanışmamızın üzerinden bir süre geçmişti. Kavga, gürültü, inlemeler ile dolu bir süre... Bir pazar akşamı buluşmuştuk. Tavla oynadık, mağlup taraf; galibe dilediği kitabı alacaktı. Kazandım, bir kitapçıya girdik. Chuck Palahniuk'un Choke'unu gördüm, orijinal dilinde. Bunu alacaksın, dedim. Etiketine bile bakmadan "Tamam." dedi.
Aradan uzun zaman geçti, kitabı okuyamadım. Vaktim olmadı ya da önceliklerimin arasında o kitap hatta kitap okumak olamadı bir türlü. "Sana bir daha kitap almayacağım çünkü okumuyorsun." demişti bir anne gibi. Ayrıldık, daha doğrusu görüşmemeye başladık.
Yazın başladım kitaba, araya başka kitaplar girdi bu sefer; geçen hafta bitirebildiğimde orgazmik bir duygu yaşıyordum. Okuduğum en ağır İngilizce kitaplardan biri olmasının yanı sıra, sanki kitabı bitirince onu da bitirmiştim.
Ekşisözlük'e girip, kitabı hediye olarak birine vermek istediğimi yazdım. Bir kadın çıktı önce, muhtemelen yeni üniversiteli; liseyi bitirdiği yaz dövme yaptıran cins. Biraz konuştuk, dün buluşacaktık; "Geliyorum." dediğimde saat akşam yedi idi; cevap verdiğindeyse on. Akabinde salladım onu, tekrar ilan verdim.
Benim için hikayesi olan bir kitap, tabii ki hediyeyi hediye etmek yanlış anlaşılmaya çok müsait; her ne kadar Türkiye'de borcam takası üzerine bir kültür yerleşmiş olsa da. Fakat hafif olmam gerekiyor. Kitaplarımın hepsini Mersin'e gönderdim. Bir daha da bir kitaplık yapacağımı ya da kitap koleksiyonu yapacağımı sanmıyorum. Okuduklarıyla övünen adamlardan değil, yazdıklarıyla övünen adamlardan olmak istiyorumdur belki de, kim bilir...
Dileyen varsa, benim için hikayesi olan bu kitabı, e-mail adresim sağ tarafta yazıyor.
Okuyun, okudukça düşünün. Merak etmeyin, beyniniz kanamaz.
20 Ekim 2013 Pazar
Düşkün değil, düşmüşün anıları 3
Bu sabah uyandığımda, Koç Üniversitesi'nin dibindeki sitelerden birinde değil de, bana bu denli uzak insanların arasında ne işim olduğunu düşünüyordum. Hepsi zengin çocuklarıydı, Koç Üniversitesi'nden. Dün gece ise hangi marketten, hangi ürünü nasıl çaldıklarını anlatarak bir sidik yarışına girmişlerdi. Diyaloğun seyri bu yönde ilerlerken; önce, aç olduğu için çalmak zorunda kalanları, o tiksinerek baktığınız dilencileri; yolda selpak satan çocukları düşündüm. Ardından Trainspotting'i izleyen herkesin bu hayat tarzına özeniyor olup olmadığına kafa yordum. Bir an eski sevgililerimden Petra geldi aklıma, MySpace'teki fotoğraflarından birinde esrar çekiyordu. Kalın kafalı, iri göğüslü, aptal orospu...
Onlar konuşurken, çözümlemeye çalışıyordum. Mevzu bahis filmleri on altı on yedi yaşında hatmeden bir misantroftum ancak hiçbir zaman herhangi bir "şey" çalmak gibi bir derdim olmamıştı. Zaten uyuşturucuyla da aram yoktur. Zihnimin açık kalması hoşuma gider. Beyin hücrelerimin katilininse alkol olmasını tercih ederim.
Ekşisözlük'teki yüzlerce hatta binlerce uyuşturucu ilintili girdiye bakın arada bir... Kokain kafasından bahseden, bonzaiyi öven, esrar101 dersi verenler... Eminim, hepsi internetin sansürlenmesine, fişlenmeye tepki için yürüdü benim gibi; ancak hiç biri çoluk çocuğun bile rahatlıkla erişebildiği bir platformda yaptıkları bu aptal paylaşım sebebiyle fişlenebileceğinin ya da gençlere kötü örnek olabileceğinin farkında değildi.
İçecek bir dal bile sigara bulamadığım için evde, üstümü giyinip çıktım.
Kendi evime vardığımda, arkama yaslanıp yapmam gereken rutin işleri hallettim. Dişlerini fırçala, internette kullandığın tüm şifreleri değiştir, bir iki sigara iç, duş al... Rahat pazar, bir o kadar da rahatsız.
Değişmeye çalışıyorum. Hatta değişmek için kendimi zorluyorum artık. Karakter değil de, hayat tarzı bakımından son altı ayda kaydettiğim ilerleme ortada. Örneğin dün geceyi (ki cumartesi gecesinden bahsediyoruz) sadece bir yirmilik rakı ve bir birayla geçirdim. Ofisten eve geldiğim zamanlarda artık en fazla dört bira içiyor ve uyuyakalıyorum ki o dört birayı içmem için de ciddi anlamda bir sebebe ihtiyacım oluyor. Özlem, keyiflendirici bir haber, sabah gördüğüm kötü bir rüya ya da hatırladığım -ölü ya da diri-, çevremdeki herhangi biri tetikleyici oluyor.
Onlar konuşurken, çözümlemeye çalışıyordum. Mevzu bahis filmleri on altı on yedi yaşında hatmeden bir misantroftum ancak hiçbir zaman herhangi bir "şey" çalmak gibi bir derdim olmamıştı. Zaten uyuşturucuyla da aram yoktur. Zihnimin açık kalması hoşuma gider. Beyin hücrelerimin katilininse alkol olmasını tercih ederim.
Ekşisözlük'teki yüzlerce hatta binlerce uyuşturucu ilintili girdiye bakın arada bir... Kokain kafasından bahseden, bonzaiyi öven, esrar101 dersi verenler... Eminim, hepsi internetin sansürlenmesine, fişlenmeye tepki için yürüdü benim gibi; ancak hiç biri çoluk çocuğun bile rahatlıkla erişebildiği bir platformda yaptıkları bu aptal paylaşım sebebiyle fişlenebileceğinin ya da gençlere kötü örnek olabileceğinin farkında değildi.
İçecek bir dal bile sigara bulamadığım için evde, üstümü giyinip çıktım.
Kendi evime vardığımda, arkama yaslanıp yapmam gereken rutin işleri hallettim. Dişlerini fırçala, internette kullandığın tüm şifreleri değiştir, bir iki sigara iç, duş al... Rahat pazar, bir o kadar da rahatsız.
Değişmeye çalışıyorum. Hatta değişmek için kendimi zorluyorum artık. Karakter değil de, hayat tarzı bakımından son altı ayda kaydettiğim ilerleme ortada. Örneğin dün geceyi (ki cumartesi gecesinden bahsediyoruz) sadece bir yirmilik rakı ve bir birayla geçirdim. Ofisten eve geldiğim zamanlarda artık en fazla dört bira içiyor ve uyuyakalıyorum ki o dört birayı içmem için de ciddi anlamda bir sebebe ihtiyacım oluyor. Özlem, keyiflendirici bir haber, sabah gördüğüm kötü bir rüya ya da hatırladığım -ölü ya da diri-, çevremdeki herhangi biri tetikleyici oluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)