Suçluyu oynadığım ya da suçlu hissettiğim o kadar çok zaman oldu ki, ne ara mutlu olduğumu unuttum. Sadece annemi ya da babamı hatırlıyorum, "suç" kelimesi aklıma geldiği zaman. Altı aydır doğru dürüst görüşmüyoruz ancak görüştüğümüzde de onlara karşı duyduğum tek şey "suçluluk" duygusu. Sikik, boktan bir döngü... Bu yüzden, uzak durmayı seçiyorum, çünkü bir şeyler borçlu olduğum insanlar sadece onlar. Kabul etsem de, reddetsem de...
Bu haftasonu annem İstanbul'a geldi. Amacı, son virajı atlatmak üzere kafayı sıyırmış olan beni biraz sakinleştirmek, bana biraz daha yardım etmekti. Bilmiyordu, benim kafayı yıllar önce kırdığımı. Suicite Note pt. I'ı; sadece "Mother's angel, getting smarter." kısmı için dinlediğimi. Cumartesi, aradı; saat sabahın on biri...
-Heah.
-Ben birazdan kuzeninde olacağım, sen de gel. Bir gibi Beşiktaş'a ineceğiz. Adalar'a geçeceğiz oradan da.
-Anne, benim oraya gelmem en az bir saat. Sadece yarım saat görüşmek için beni oraya getirme.
Bunu diyip, kapattım. Ardından, uyuyamadım da. Aptal bir suçluluk duygusu... En son altı ay önce gördüğün, sana "can" veren kadın, sen ne kadar aksini istesen de; "Ben böyle iyiyim." desen de, sadece on beş dakika uzağında. Sadece alacağın duş ve içeceğin kahve lüksü sebebiyle onun yanına gitmen bir saat sürüyor.
Kalktım, güç bela duş alıp, yarım litreye yakın süt içtim. Telefon tekrar çaldı. Arayan annemdi.
-Biz gidemedik, vapur seferleri iptal olmuş, eve dönüyoruz.
Sesinden anladığım ton, hayal kırıklığının desibellere dönüşmüş haliydi. Lakin ne vapur seferleri umrundaydı, ne de batan Adalar planı... Benim sabahleyin verdiğim tepkiydi, kaldıramadığı.
Dişimi fırçalayıp çıktım. Bunu, annemi özlediğim için yapmadığımı adım gibi biliyordum. Onu mutlu hissettirmek için yapıyordum çünkü, borçluydum. Biraz takıldık kuzenimin evinde, ardından yemek yedik. Ertesi gün gelip çatınca, annem soluğu benim bekar evinde, fakirhanede aldı.
Temizlemeye çalıştı, uğraştı, çabaladı... Uğraşmaması ya da çabalamaması için elimden geleni yaptım. Sonuç olarak annem, temizlikçi kadın değildi. Yırtındım, "Yapma." derken... Vakti kısıtlıydı, ona rağmen, yaptı. Yırtındı... Bunu amaçlı yapmıyordu, yani; kötü hissetmemi sağlamak değildi amacı. Tek bir amacı vardı, o da benim "iyi hissetmem" ve "rahat yaşamam" idi.
Bense o köprüleri çoktan attığım için, o ne yaparsa yapsın kötü hissedecektim. Beş sularında üstünü değiştirdi. "İyi bak kendine, sana çok değer veriyoruz." dedi. Ağlayamadım, yine güçlü görünmeye çalıştım. Ne Adsız Alkolikler'e katılmak adına içinde bulunduğum kötü denemelerden, ne bileğimde olması gereken dikey jilet izlerinin; beceremediğim her gece avcumun içinde patladığından bahsedemedim. Tek yapabildiğim, "Sen de." demek oldu.
"Ben, her gün; akıl hastanesine yatırılmış olmayı diliyorum. Her gece, ölmeyi, mutsuzluk ya da mutluluğa; cennet ya da cehenneme kavuşmayı diliyorum. Her sabah, kendi başıma uyanıyor ve aynaya bakamıyorum. Omuzlarımdaki, kaldırabileceğimden fazla oldu her zaman, artık taşıyamıyorum."
Diyemedim işte hiç bir şey. Taş kalpli sikik bir çocuk öyküsü karakteri gibi sarıldım ona, öptüm ve gönderdim. O ana kadar her şey normaldi. Ta ki, ev arkadaşım; "Allah kavuştursun." diyene kadar.
O an işte gözlerim doldu, o an fark ettim, yine yapıyordum. Yine...
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Depozitolu şişelerin iadesi ile alınan bira 2
2009... Myspace'im vardı o aralar. Facebook'tan daha fazla bakardım. Kendi çapımda bir sanatçı bile değildim, ne bok yemeye Myspace sayfam olduğunu bile bilmiyorum. Oradan bir mesaj gelmişti. Katherina isimli bir Rus kadınından. Bu şekilde tanıştık.
2010... Katherina, İstanbul'a geldi; Tanya isminde bir arkadaşıyla birlikte. Benim evimde kaldılar. Ablam evde olmadığı için, ablamın odasını verdim onlara. Kırmızı bir kimonosu vardı; hatta net hatırlıyorum, duş alıp dışarı çıkmışlardı ve yıkadıkları çamaşırları asmışlardı. Efsanevi kimono ve kırmızı iç çamaşırı takımını, evde yürüyerek telefon ile konuşurken görmüştüm. İçim içimi yemişti. Fetişist gibi kokladığımı da hatırlıyorum sütyeni.
İki gece kalacaklardı. İlk gece, getirdikleri Parliament marka vodkayı içerek ve Rus turşularını yiyerek doğruluk-cesaret oynadık. O zamanlar, adabımla içmez, oyun oynamaya sıcak yaklaşırdım. Bana; "Anal seks hakkında ne düşünüyorsun?" diye sormuştu. Parçaları kafamda birleştirip, bakire olduğuna kanaat getirmiştim bu soruyla beraber. Tanya aracılığıyla da, hayatımda tanıştığım ilk safkan Rus kadının bakire olmasına isyan etmiştim.
2011... Ocak ayında yine geldi İstanbul'a. Görüştük. Ama sadece "görüştük". Onunla yatamamak değil de, onun beni cinsel ya da duygusal olarak kabullenememesi çıldırtmıştı beni. Sinirlendim, tüm niyetimi anlattım. Dürüst ve direkt bir dille, sade bir dille hatta. Kısacası, "bacaklarına girmek isterdim." dedim. "Ama olmadı, bu yüzden ben gidiyorum." diyerek her türlü kontak listemden sildim Katya'yı.
2013... İki sene boyunca zaman zaman taciz etti beni Katya. Nedenini hala bilmiyorum. Benden bir şey istemiyordu, arkadaşlığım da onu arzuladığım için yeterince çekici değildi. Ama Facebook'tan yazmaya devam ediyordu. Defolup gitmesini istiyordum, gitmiyordu. Onu engellemek ve şikayet etmekle tehdit ediyordum, susuyordu. Baltalı Mehmet Paşa olma ve aynı kaderi paylaşmama adına bir süre umursamadım. Çok güzeldi, harika gözleri ve harika göğüsleri olan bir sarışındı ancak kontrol, sadece onu başımdan savmamla bana geçerdi. Bu düşünce bile işe yaramadı... Yazmaya devam etti ve bir gün, şu minvalde bir mesaj gönderdi:
"Size özel bir teklifimiz var! Bize adresinizi ve telefon numaranızı verirseniz, size güzel bir şişe Jack Daniel's hediyemiz olacak!"
Telefonumu yazdım, adresimi de yazdım. Sadece Jack için... Bugün buluşmak üzere anlaştık. Buluştuk, biraz kilo almıştı. Bir litrelik Jack'i bana hediye etti. Bense oturduğumuz barda hesabı bile çekmedim. Gecenin sonları benim için yaklaşıyordu. Ya benimle gelecekti ve yıllardır içimde biriktirdiklerimle apışıp kalacaktım. Benimle gelmeyi reddetti. Hostelinin olduğu yöne doğru yola çıktık. Hostelin önüne geldiğimizde, bir öpücük isteyip istememem gerektiği konusunda tereddüte düşmedim bile. Tam ona döndüğüm sırada sikik bir tinerci gelip para istedi. Cebimdeki son 1 lirayı da ayakkabıcı bir dayıya verdiğim için, tinerciyi başımdan savamadım para vererek. Sikik tinerci, bir daha asla görmeyeceğim (İstanbul'da yaşamayacağımı söylemiştim ona) bu kadınla arama girip, limonun kralını sıkmıştı muhabbete. Tinercinin gidip hostelin girişine çökmesiyle beraber, iyice tedirgin oldu. Ona hafifçe sarılıp; "Bir başka hayatta görüşürüz." dedim.
Hostele girişini bile izlemeden, arkamı döndüm, elimde; şeffaf plastik poşete koyulmuş bir şişe Jack ile. "Yaz Çakma Bukowski, yaz!" dedim kendi kendime. Bunu defalarca duymuştum çünkü. Bir diğer Tekel Bayii'ne girip siyah poşet dilenmek aptalca geldiği için, yoldan bir taksi çevirdim. Küfürlerim bu sefer Katherina'ya değil de, Taksim'in altını üstüne getiren belediyeyeydi. Sikikti hayatım, ama Jack hala benimleydi.
2010... Katherina, İstanbul'a geldi; Tanya isminde bir arkadaşıyla birlikte. Benim evimde kaldılar. Ablam evde olmadığı için, ablamın odasını verdim onlara. Kırmızı bir kimonosu vardı; hatta net hatırlıyorum, duş alıp dışarı çıkmışlardı ve yıkadıkları çamaşırları asmışlardı. Efsanevi kimono ve kırmızı iç çamaşırı takımını, evde yürüyerek telefon ile konuşurken görmüştüm. İçim içimi yemişti. Fetişist gibi kokladığımı da hatırlıyorum sütyeni.
İki gece kalacaklardı. İlk gece, getirdikleri Parliament marka vodkayı içerek ve Rus turşularını yiyerek doğruluk-cesaret oynadık. O zamanlar, adabımla içmez, oyun oynamaya sıcak yaklaşırdım. Bana; "Anal seks hakkında ne düşünüyorsun?" diye sormuştu. Parçaları kafamda birleştirip, bakire olduğuna kanaat getirmiştim bu soruyla beraber. Tanya aracılığıyla da, hayatımda tanıştığım ilk safkan Rus kadının bakire olmasına isyan etmiştim.
2011... Ocak ayında yine geldi İstanbul'a. Görüştük. Ama sadece "görüştük". Onunla yatamamak değil de, onun beni cinsel ya da duygusal olarak kabullenememesi çıldırtmıştı beni. Sinirlendim, tüm niyetimi anlattım. Dürüst ve direkt bir dille, sade bir dille hatta. Kısacası, "bacaklarına girmek isterdim." dedim. "Ama olmadı, bu yüzden ben gidiyorum." diyerek her türlü kontak listemden sildim Katya'yı.
2013... İki sene boyunca zaman zaman taciz etti beni Katya. Nedenini hala bilmiyorum. Benden bir şey istemiyordu, arkadaşlığım da onu arzuladığım için yeterince çekici değildi. Ama Facebook'tan yazmaya devam ediyordu. Defolup gitmesini istiyordum, gitmiyordu. Onu engellemek ve şikayet etmekle tehdit ediyordum, susuyordu. Baltalı Mehmet Paşa olma ve aynı kaderi paylaşmama adına bir süre umursamadım. Çok güzeldi, harika gözleri ve harika göğüsleri olan bir sarışındı ancak kontrol, sadece onu başımdan savmamla bana geçerdi. Bu düşünce bile işe yaramadı... Yazmaya devam etti ve bir gün, şu minvalde bir mesaj gönderdi:
"Size özel bir teklifimiz var! Bize adresinizi ve telefon numaranızı verirseniz, size güzel bir şişe Jack Daniel's hediyemiz olacak!"
Telefonumu yazdım, adresimi de yazdım. Sadece Jack için... Bugün buluşmak üzere anlaştık. Buluştuk, biraz kilo almıştı. Bir litrelik Jack'i bana hediye etti. Bense oturduğumuz barda hesabı bile çekmedim. Gecenin sonları benim için yaklaşıyordu. Ya benimle gelecekti ve yıllardır içimde biriktirdiklerimle apışıp kalacaktım. Benimle gelmeyi reddetti. Hostelinin olduğu yöne doğru yola çıktık. Hostelin önüne geldiğimizde, bir öpücük isteyip istememem gerektiği konusunda tereddüte düşmedim bile. Tam ona döndüğüm sırada sikik bir tinerci gelip para istedi. Cebimdeki son 1 lirayı da ayakkabıcı bir dayıya verdiğim için, tinerciyi başımdan savamadım para vererek. Sikik tinerci, bir daha asla görmeyeceğim (İstanbul'da yaşamayacağımı söylemiştim ona) bu kadınla arama girip, limonun kralını sıkmıştı muhabbete. Tinercinin gidip hostelin girişine çökmesiyle beraber, iyice tedirgin oldu. Ona hafifçe sarılıp; "Bir başka hayatta görüşürüz." dedim.
Hostele girişini bile izlemeden, arkamı döndüm, elimde; şeffaf plastik poşete koyulmuş bir şişe Jack ile. "Yaz Çakma Bukowski, yaz!" dedim kendi kendime. Bunu defalarca duymuştum çünkü. Bir diğer Tekel Bayii'ne girip siyah poşet dilenmek aptalca geldiği için, yoldan bir taksi çevirdim. Küfürlerim bu sefer Katherina'ya değil de, Taksim'in altını üstüne getiren belediyeyeydi. Sikikti hayatım, ama Jack hala benimleydi.
5 Mayıs 2013 Pazar
Depozitolu şişelerin iadesi ile alınan bira 1
İçeride, Polonyalı misafirlerimizle ev arkadaşım bir şeyler konuşuyor. Ne konuşuyorlar bilmiyorum, ancak salondan gelen sesi bastırmak adına kapıyı kapattım, ışığı kıstım ve masa lambasını yaktım. Günlerdir dinlediğim şarkıyı tekrar açtım; Faith No More - Evidence.
Yeni bir seriye başlama sebebim, bir önceki serinin isminin çok zor akılda kalmasıydı. 20 bölüm gayet güzel gitti; tutmayan bir Türk dizisi gibi. Neyse ki metrajımız Türk dizileri kadar uzun değil, genellikle. Yazdığım "dizi" ya da "seriler"in içinde hep alkol geçiyor, bir şekilde, farkındayım. Ancak, sizin gösterisini yaptığınız alkol, benim hayatımın bir parçası. Uyuşturucuyla işim olmaz, sosyal hayatım zaten yok, gece hayatı? Hahah. Dolayısıyla, benim boş zamanlarımda sarılacağım tek şey alkol. Bu yüzden; "İçtiğini belli etme çabasında." tespiti ya da yorumu yapanların hepsini damıtıp içerim zaten. Siz "fasıldayım canım."lara devam edin, olur mu?
Mezuniyete yaklaştığım şu mühim günlerde (imkansız yoktur, temmuzda mezun oluyorum) yazmaktan elimi eteğimi çekmek zorunda kalıyordum. Aptal aptal Facebook'ta takılmaktansa, Facebook'u kapatıp, kısa cümleleri(Twitter'ı) bir kenara bırakmak ve "timeline" diyaloglarından arınıp bir şeyler karalayabilmek mantıklı geldi. Çoğunuz hangi şartlar altında yazdığımı bilmiyorsunuz. Evet, bir daktilo var ancak çalışmıyor artık. Dolayısıyla MS Word dışında ana ekranda hiç birşey görünmez kıçımı sandalyeye sabitlediğimde. Gelgelelim, mevzu bahis daktilo da; artık görüşmediğim arkadaşlarımın hediyeleri ve diğer eşyalarımla beraber, evi kapatmadan önce satışa çıkaracağım bir eşya olacak. Açık arttırma falan değil, sadece az çok para edecek şeyleri sahibinden.com'a koyduktan sonra (bilgisayar, daktilo, nostaljik tv vs) Facebook'umu açacağım ve evden ayrılmadan bir hafta önce insanların gelip evde ne var ne yok, cüzi miktarlarda satın alabilmeleri için bir organizasyon yapacağım. İlgi çekmeyen bazı şeylerin ayrı hikayeleri var ki, dileyene önce hikayeyi anlatır; sonra da o ilgi çekmeyen küllüklerin, bibloların en fazla beş liraya elimden çıkmasını sağlarım. Çünkü, ben bir "göçmen" olacağım ve yeni bir bilgisayara ihtiyaç duyacağım, ya da yeni bir daktiloya.
Buradan duyuruyu yaparım zaten, konuyla ilgili.
Mezuniyet ya da kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek değil de, gereksiz her şeyden kurtulabilmenin hafifliği heyecanlandırıyor beni.
Yazıyı yazarken aklıma geldi. Küçük bir çantam vardı. Sadece mp3 çalar, telefon gibi dijital ekipmanları sahile inerken içine koymak adına aldığım. (Fazlasıyla gay bir çanta evet ancak elde taşınınca çok da sırıtmıyordu.) Kitaplığımda ne kadar boş beleş biblo, hediyelik eşya varsa içine koymuştum. Bu "satış" muhabbeti aklıma gelince, içinde; kullanmayacağım her şeyi çıkardım. Seks zarları, iki çift barbut zarı(biri kırmızı) ve bir Paris anahtarlığı ile Tayland'dan gelmiş bir su aygırı figürü. Bunları bana hediye eden veya benim evimde bırakan insanlarla daha fazla görüşmediğim için "Satarım, anasını bile satarım." diye düşündüm. Bir kısmı, "ailemden" gelen insanların hediyeleri ancak sikimde olmadı o an. Masanın üstüne koydum. Satmasam bile birilerine vereceğim, elimde kalmasın diye.
Anılara veya "boş insanların" bıraktığı anılara bu kadar değer verdiğim için evimi çöp ev haline getirmiştim, şimdiyse tek amacım bu çöp evin, çöp durumundan kurtulmak. Hatta kendi "çöp" durumumdan kurtulmak. Küçük çantanın içinde ne mi kaldı? Ablamın bana aldığı minik Dirk Nowitzki heykelciği, annemin İngiltere'den getirdiği kurşun askerler ve şu an Beykoz'da bir villada keyif süren köpeğim Bourbon'un kemirme topu... Hayat, zor değilsin; ancak insanlar zor ve sen, olayları karmaşıklaştırmaya bayılıyorsun.
Yeni bir seriye başlama sebebim, bir önceki serinin isminin çok zor akılda kalmasıydı. 20 bölüm gayet güzel gitti; tutmayan bir Türk dizisi gibi. Neyse ki metrajımız Türk dizileri kadar uzun değil, genellikle. Yazdığım "dizi" ya da "seriler"in içinde hep alkol geçiyor, bir şekilde, farkındayım. Ancak, sizin gösterisini yaptığınız alkol, benim hayatımın bir parçası. Uyuşturucuyla işim olmaz, sosyal hayatım zaten yok, gece hayatı? Hahah. Dolayısıyla, benim boş zamanlarımda sarılacağım tek şey alkol. Bu yüzden; "İçtiğini belli etme çabasında." tespiti ya da yorumu yapanların hepsini damıtıp içerim zaten. Siz "fasıldayım canım."lara devam edin, olur mu?
Mezuniyete yaklaştığım şu mühim günlerde (imkansız yoktur, temmuzda mezun oluyorum) yazmaktan elimi eteğimi çekmek zorunda kalıyordum. Aptal aptal Facebook'ta takılmaktansa, Facebook'u kapatıp, kısa cümleleri(Twitter'ı) bir kenara bırakmak ve "timeline" diyaloglarından arınıp bir şeyler karalayabilmek mantıklı geldi. Çoğunuz hangi şartlar altında yazdığımı bilmiyorsunuz. Evet, bir daktilo var ancak çalışmıyor artık. Dolayısıyla MS Word dışında ana ekranda hiç birşey görünmez kıçımı sandalyeye sabitlediğimde. Gelgelelim, mevzu bahis daktilo da; artık görüşmediğim arkadaşlarımın hediyeleri ve diğer eşyalarımla beraber, evi kapatmadan önce satışa çıkaracağım bir eşya olacak. Açık arttırma falan değil, sadece az çok para edecek şeyleri sahibinden.com'a koyduktan sonra (bilgisayar, daktilo, nostaljik tv vs) Facebook'umu açacağım ve evden ayrılmadan bir hafta önce insanların gelip evde ne var ne yok, cüzi miktarlarda satın alabilmeleri için bir organizasyon yapacağım. İlgi çekmeyen bazı şeylerin ayrı hikayeleri var ki, dileyene önce hikayeyi anlatır; sonra da o ilgi çekmeyen küllüklerin, bibloların en fazla beş liraya elimden çıkmasını sağlarım. Çünkü, ben bir "göçmen" olacağım ve yeni bir bilgisayara ihtiyaç duyacağım, ya da yeni bir daktiloya.
Buradan duyuruyu yaparım zaten, konuyla ilgili.
Mezuniyet ya da kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek değil de, gereksiz her şeyden kurtulabilmenin hafifliği heyecanlandırıyor beni.
Yazıyı yazarken aklıma geldi. Küçük bir çantam vardı. Sadece mp3 çalar, telefon gibi dijital ekipmanları sahile inerken içine koymak adına aldığım. (Fazlasıyla gay bir çanta evet ancak elde taşınınca çok da sırıtmıyordu.) Kitaplığımda ne kadar boş beleş biblo, hediyelik eşya varsa içine koymuştum. Bu "satış" muhabbeti aklıma gelince, içinde; kullanmayacağım her şeyi çıkardım. Seks zarları, iki çift barbut zarı(biri kırmızı) ve bir Paris anahtarlığı ile Tayland'dan gelmiş bir su aygırı figürü. Bunları bana hediye eden veya benim evimde bırakan insanlarla daha fazla görüşmediğim için "Satarım, anasını bile satarım." diye düşündüm. Bir kısmı, "ailemden" gelen insanların hediyeleri ancak sikimde olmadı o an. Masanın üstüne koydum. Satmasam bile birilerine vereceğim, elimde kalmasın diye.
Anılara veya "boş insanların" bıraktığı anılara bu kadar değer verdiğim için evimi çöp ev haline getirmiştim, şimdiyse tek amacım bu çöp evin, çöp durumundan kurtulmak. Hatta kendi "çöp" durumumdan kurtulmak. Küçük çantanın içinde ne mi kaldı? Ablamın bana aldığı minik Dirk Nowitzki heykelciği, annemin İngiltere'den getirdiği kurşun askerler ve şu an Beykoz'da bir villada keyif süren köpeğim Bourbon'un kemirme topu... Hayat, zor değilsin; ancak insanlar zor ve sen, olayları karmaşıklaştırmaya bayılıyorsun.
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 20
(Galatasaray!)
120. blog okuruna ulaştığım için; bu "aroma" yazısının 20. olması çok da manidar oldu aslında. Neyse, Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması; sadece bir kelime ile bitiyor. O da Galatasaray.
(Yeni yazı birazdan...)
120. blog okuruna ulaştığım için; bu "aroma" yazısının 20. olması çok da manidar oldu aslında. Neyse, Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması; sadece bir kelime ile bitiyor. O da Galatasaray.
(Yeni yazı birazdan...)
2 Mayıs 2013 Perşembe
Glikozla kuvvetlendirilmiş mısır tarlalarındaki anason aroması 19
"Sonuçta Facebook dediğin, biriyle buluşmadan önce fotoğraflarına baktığın sosyal mecradan fazlası değil."
Bunu iç ses yaparak, Facebook'umu kapattım. Henüz yarım gün bile olmadı. Sadece bir kereliğine elim gitti, alışkanlıktan ötürü. Ctrl+T yapıp yeni sekmede Facebook açmayı denerken; "Ne yapıyorum lan ben?" dedim.
Aslına bakarsanız, sosyal medya orospusu olduğumu düşünmüyorum. Yani, "speed-dating" diye tabir edilen ve size kolay vücut sağlayan web siteleri dışında orada burada hesabım yoktur. Bir blogumuz var, bir de Twitter işte. Blog'u ölsem kapatmam, Twitter'sa belki de Facebook'tan önce kapatmam gereken mecraydı fakat Facebook ile Twitter arasında şöyle bir fark var: Facebook'ta ne kadar yırtınırsanız yırtının, ne kadar kişinin sizin önünüze çıkmasını engellemek isterseniz isteyin; yine, aptal bir post ile karşılaşıyorsunuz. Son zamanlarda sadece 4CHAN ve benzeri sitelerin paylaşımlarının çıkmasını sağlayabilmiştim ana ekranda. Ancak illa ki; biri çıkıveriyordu. "30 kupona alınmadı bu memleket..." "Herkese hayırlı cumalar!" "Yavru kediciklere yuvacık lazım." "Erasmus anıları!"gibi standart paylaşımlar ve durum güncellemeleriyle. Tiksinmeye başlamıştım bayağı, ama bırakmak aklımın ucundan geçmemişti. Bakalım, denedik, bir yola girdik.
Bu arada, Erasmus anıları demişken, yurtdışında yaşayan Türkler ile ilgili de söylemek istediğim bir iki şey var. Bir arkadaşım hariç (Selçuk, Avusturalya'da yaşıyor) yurtdışına kısa ya da uzun vadede giden, buradan kurtulmayı başarabilmiş bir hayat süren herkesin ağzında aynı şarkı... "Bülbülü altın kafese koymuşlar ben vatanımı özledim." demiş. O şoven, salyalı söylemleriniz, özlemlerinizin sahteliği, şüphe götürmez bir gerçek. Anlayamadığınız veya anlatamadığım bu. Buradayken, Tuborg'a; Guinness'e dadandığınız için "Iııy, iğrenç o ya!" dediğiniz Efes Pilsen'i bile özlediğinizi iddia edersiniz. Ayda bir kez konuştuğunuz anne babanızı (görüştüğünüz değil, konuştuğunuz) özlediğinizi söylersiniz. Orada çok daha iyi şartlarda okur, çok daha "güzel" eğlenirsiniz; yabancılık çekmezsiniz çünkü artık "Facebook" var, illa ki birileriyle tanışırsınız, dışarı çıkarsınız, içersiniz. Takılırsınız; hele uzun vadede oralardaysanız, kışın doğalgaza ne zam gelir; bu sene kaç kez sigara zammı olur, Nevizade ve Asmalımescit'teki masalar da kalktıysa insanlar nerede oturacak gibi dertleriniz yoktur. Her şey yolundadır, yüzünüz gülüyordur ancak elbet bir gün sike sike buralara döneceğinizi düşündüğünüzden ötürü, ardınızda bıraktığınız insanlarla da iyi geçinmeye çalışırsınız. Çünkü onların, iştahla sizin "anı"larınızı dinlemek isteyeceğinize eminsinizdir. Ne şiş yansın, ne kebap...
Anı dinlemek, hayatımda en tiksindiğim eylemlerden biri sanırım. Özellikle de seyahat veya yurtdışı veya askerlik anısı. Harika bir hayal gücüm yok, belki ondandır ancak hayatım boyunca bir kez olsun bulunmadığım bir yeri bana ballandıra ballandıra anlatmaları; ilk cümleden itibaren ilgimi yitirmeme sebep oluyor. Çünkü umrumda değil! Umursamıyorum! Gitmek bile istemiyorum Louvre Müzesi'ne, Amsterdam'daki Coffee Shoplara, Berlin Duvarı'na... Sikimde değil. Ama anlatamazsın işte. Ya anlar gözlerle yüzüne bakarlar, ya da "Hiç ilgini çekmiyor olamaz." derler. Benim ilgimi çeken yer belli halbuki. Amerika, yani büyük rüya. Oradan biri gelince de ağzının içine gömülüp "Hadi bana Amerika'yı anlat." dememe sebebiyet verecek kadar geri değil teknoloji. Bir şekilde görüyorsun; filmdir, dizidir. Ama insanlar bayılıyor anlatmaya... Tekrar tekrar...
En kötüsü de, o hikayeleri; aynı adamlarla ya da kadınlarla, farklı arkadaş gruplarına girdiğinde tekrar tekrar duyuyorsun. Sonra çekiliyorsun. Çekilmiyorsun. Bırakıyorsun. Telefonla oynamaya başlıyorsun. Ondan da sıkılınca "Hadi bana eyvallah." diyip insanların "Nereye?" soruları eşliğinde yol alıyorsun.
Beynim akmaya başladı yine...
Bunu iç ses yaparak, Facebook'umu kapattım. Henüz yarım gün bile olmadı. Sadece bir kereliğine elim gitti, alışkanlıktan ötürü. Ctrl+T yapıp yeni sekmede Facebook açmayı denerken; "Ne yapıyorum lan ben?" dedim.
Aslına bakarsanız, sosyal medya orospusu olduğumu düşünmüyorum. Yani, "speed-dating" diye tabir edilen ve size kolay vücut sağlayan web siteleri dışında orada burada hesabım yoktur. Bir blogumuz var, bir de Twitter işte. Blog'u ölsem kapatmam, Twitter'sa belki de Facebook'tan önce kapatmam gereken mecraydı fakat Facebook ile Twitter arasında şöyle bir fark var: Facebook'ta ne kadar yırtınırsanız yırtının, ne kadar kişinin sizin önünüze çıkmasını engellemek isterseniz isteyin; yine, aptal bir post ile karşılaşıyorsunuz. Son zamanlarda sadece 4CHAN ve benzeri sitelerin paylaşımlarının çıkmasını sağlayabilmiştim ana ekranda. Ancak illa ki; biri çıkıveriyordu. "30 kupona alınmadı bu memleket..." "Herkese hayırlı cumalar!" "Yavru kediciklere yuvacık lazım." "Erasmus anıları!"gibi standart paylaşımlar ve durum güncellemeleriyle. Tiksinmeye başlamıştım bayağı, ama bırakmak aklımın ucundan geçmemişti. Bakalım, denedik, bir yola girdik.
Bu arada, Erasmus anıları demişken, yurtdışında yaşayan Türkler ile ilgili de söylemek istediğim bir iki şey var. Bir arkadaşım hariç (Selçuk, Avusturalya'da yaşıyor) yurtdışına kısa ya da uzun vadede giden, buradan kurtulmayı başarabilmiş bir hayat süren herkesin ağzında aynı şarkı... "Bülbülü altın kafese koymuşlar ben vatanımı özledim." demiş. O şoven, salyalı söylemleriniz, özlemlerinizin sahteliği, şüphe götürmez bir gerçek. Anlayamadığınız veya anlatamadığım bu. Buradayken, Tuborg'a; Guinness'e dadandığınız için "Iııy, iğrenç o ya!" dediğiniz Efes Pilsen'i bile özlediğinizi iddia edersiniz. Ayda bir kez konuştuğunuz anne babanızı (görüştüğünüz değil, konuştuğunuz) özlediğinizi söylersiniz. Orada çok daha iyi şartlarda okur, çok daha "güzel" eğlenirsiniz; yabancılık çekmezsiniz çünkü artık "Facebook" var, illa ki birileriyle tanışırsınız, dışarı çıkarsınız, içersiniz. Takılırsınız; hele uzun vadede oralardaysanız, kışın doğalgaza ne zam gelir; bu sene kaç kez sigara zammı olur, Nevizade ve Asmalımescit'teki masalar da kalktıysa insanlar nerede oturacak gibi dertleriniz yoktur. Her şey yolundadır, yüzünüz gülüyordur ancak elbet bir gün sike sike buralara döneceğinizi düşündüğünüzden ötürü, ardınızda bıraktığınız insanlarla da iyi geçinmeye çalışırsınız. Çünkü onların, iştahla sizin "anı"larınızı dinlemek isteyeceğinize eminsinizdir. Ne şiş yansın, ne kebap...
Anı dinlemek, hayatımda en tiksindiğim eylemlerden biri sanırım. Özellikle de seyahat veya yurtdışı veya askerlik anısı. Harika bir hayal gücüm yok, belki ondandır ancak hayatım boyunca bir kez olsun bulunmadığım bir yeri bana ballandıra ballandıra anlatmaları; ilk cümleden itibaren ilgimi yitirmeme sebep oluyor. Çünkü umrumda değil! Umursamıyorum! Gitmek bile istemiyorum Louvre Müzesi'ne, Amsterdam'daki Coffee Shoplara, Berlin Duvarı'na... Sikimde değil. Ama anlatamazsın işte. Ya anlar gözlerle yüzüne bakarlar, ya da "Hiç ilgini çekmiyor olamaz." derler. Benim ilgimi çeken yer belli halbuki. Amerika, yani büyük rüya. Oradan biri gelince de ağzının içine gömülüp "Hadi bana Amerika'yı anlat." dememe sebebiyet verecek kadar geri değil teknoloji. Bir şekilde görüyorsun; filmdir, dizidir. Ama insanlar bayılıyor anlatmaya... Tekrar tekrar...
En kötüsü de, o hikayeleri; aynı adamlarla ya da kadınlarla, farklı arkadaş gruplarına girdiğinde tekrar tekrar duyuyorsun. Sonra çekiliyorsun. Çekilmiyorsun. Bırakıyorsun. Telefonla oynamaya başlıyorsun. Ondan da sıkılınca "Hadi bana eyvallah." diyip insanların "Nereye?" soruları eşliğinde yol alıyorsun.
Beynim akmaya başladı yine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)