Google+ boş mideye iki duble viski

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Ve Roadhouse yayına girer...

Uzun zamandır hayalimdi bir radyo dji olmak. Kurduk winamp'i, shoutcast'i; başladık yayına. Bundan böyle evde olduğum zamanlarda playlisti yapıp aradan sıyrılacağım. Parça istekleri veya radyonun yayına girişleri için:
http://www.twitter.com/neatwhiskey

adresinden ulaşabilirsiniz. Ha Roadhouse FM nerede mi?
http://roadhouse.listen2myradio.com

kendine iyi bakıyorsun, öpüyorsun.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ölüm

Ölüm, hepimizin ciddiyetle yaklaştığı yegane olaydır. Biri öldüğünde, cenaze evinde televizyon açılmaz; sükunet korunur, sessiz konuşulur, kolay kolay gülünmez vs. (Sadece Türkler'den bahsetmiyorum bu konuda)
Ancak, ölüm, aslında şakanın ta kendisidir. Yaşanmışlıklar, alışkanlıklar, iş, aile, arkadaşlar; ve hepsinin bir anda bitişidir. Ne kadar komik değil mi? Absürd… Bir anda her şey yok oluyor. İnanışlara göre ise cennete veya cehenneme gidiyorsun; hatta reenkarne oluyorsun. Ancak ölümden sonraki hayat bile senin için bir resetten ibaret. Yani, reenkarne olsan da, cennete gitsen de, cehenneme gitsen de; önceki hayatında elinde olanlarının hiç biri kalmıyor. Şaka, kocaman; aptal bir şaka.
Nasıl mı bu kadar ciddiyetsiz yaklaşıyorum? Ölüme insanların yaklaşımını gördüğüm için. Samimiyetsiz, ahmakça, duygu sömürüsü... Adını sen koy. Ve, ölüm sizi ünlü kılar. "15 dakikalığına da olsa"...
Kaybettiğim arkadaşlarım, ailem oldu. Ve mesela on senelik bir arkadaşımı kaybettiğimde; ölüm öncesi, koma sırası; Facebook duvarına girip girip "Hepimiz seninleyiz :(" yazan andavallar vardı. İşte ölümü benim için şaka yapan etmenlerden biri buydu örneğin.
Veya MJ öldüğünde, herkes danslar yapmaya başladı; MJ parçaları paylaşıldı, mekanlarda MJ çalındı sık sık, kabak tadı verdiğinde bile durmadılar; Yetenek Sizsiniz'e başvuran yarışmacıların yüzde 70'inin MJ taklidiyle başvurduğunu biliyor muydunuz?
Amy Winehouse öldüğünde, hayatı boyunca bir iki Winehouse parçasını çat pat bilen tipler sosyal medyayı Winehouse parçalarıyla spamlamak adına programlandılar... Keza aynısını diğer ölümü tatmış(Zincirlikuyu Mezarlığı) bir çok ünlü için, dangalak toplumun verdiği reaksiyona bakarak da söyleyebiliriz. Ha en fazla abartılan ve benim gözümde "bok yenen"i MJ idi de neyse...
Bir de şu "Hepimiz X'iz" mevzuu var. Yakın arkadaşlarımdan bir tanesi, "Bülent Ersoy öldüğünde de hepimiz transseksüeliz diyecek misiniz?" yazmıştı iletisine. Saygı duyduğum ve sevdiğim Hrant Dink'in ölümünün ardından "Hepimiz Ermeniyiz" pankartı; benim gözümde dünyanın en basit, en pislik pankartlarından biridir. İçerisinde Ermeni geçtiği için değil, Hrant Dink'i sadece "Ermeni" olmasıyla tanımladığı ve ağza sakız edildiği için pisliktir.

Çöp, alayımız çöp. Bir bok denizinde yüzüyoruz; vantuz balıklarıyla beraber. Göremiyor, görmek istemiyorsunuz. Çünkü hep, mağdurun ve ölünün hayranı kesiliyorsunuz bir anda. Bunun sebebini sağlamaya çalıştığınız sosyal medya rantı olarak görmek istemiyordum başlarda, ancak yavaş yavaş özentilikle birlikte bu noktaya da kaydığınızı görüyorum ve üzülmüyorum, sadece nefret ediyorum. Çünkü kimisini ayakta tutan hayata duyduğu sevgidir, inançtır, aşktır; kimisini hayata bağlayan ise nefrettir.

Bir göndermeyle bitirelim, Children of Bodom; Needled 24/7'ın son sözleriyle...
"Death, what do you all know about death?"

Anneler Günü (Simple Man)

Çok manidar oldu aslında...

Kendi grubum ile birlikte uzun zamandır stüdyoya giremiyorduk, çalışamıyorduk. Fakültemin hocalarından bir kısmının kurmuş olduğu bir gruba davet edildim 2 ay önce, solist olarak. Kabul ettim teklifi, müzik aşkı ağır basınca... Bir iki stüdyo yaptık, yeni parça eklenecek dendi, "Simple Man" üzerinde karar kılındı.

Parçayı stüdyoda ilk kez çalıştığımız gün, geçtiğimiz cuma. Yani anneler gününden iki gün önce. Simple Man'i severim, hep annem aklıma gelir. Verdiği öğütler parçanın sözlerine az çok yakındır, zira her anne oğluna aynı öğütleri verir. Söylerken, aklıma kendi annem takıldı. Yani sağ koluma portresini yaptırmak istediğim kadın. (Sol koluma babamı yaptırmak istiyordum hep). Kan bağının, fedakarlığın, yüceliğini gösteren kadın. Benim gibi birini çekebilen, taşıyabilen, şartlar ne olursa olsun yardım etmek isteyen kadın.

Hayır, böyle olmamın sebebi hiç bir zaman ailem değildi. Çok kez soruldu; çok mu şımartıldın, ya da çok mu dayak yedin, ya da ailen ayrı mı diye... Asla. Ne çok şımartıldım, ne ailem sebebiyle bir problem yaşadım. Belli konularda hala ters düşüyoruz veya belli konularda onları hala suçluyorum ancak bu konuların arasında, benim karakterimin sivrilmesi asla olmadı. Öte yandan, güneye özgü olarak; ailenin(amcaoğlunun eşinin kızkardeşinden bahsetmiyorum, veya sadece anne ve babadan; kuzenler, halalar, baba, anne, kardeş, büyükbaba gibi bireylerden bahsediyorum) yeri her zaman zirvedir hayatta. Zaten diplomaya yaklaştığım şu dönemde, hayatım boyunca "ailem"den aldığım maddi ve manevi desteği düşünüyor; onlara borcumu nasıl ödeyeceğimin planlarını yapıyorum.

Velhasıl, anneler günün kutlu olsun anne.
Ayrıca, kaza kurşununu nefretle yetiştirenler; eşi şehir dışındayken çocukları içeride uyuttuktan sonra gece kulüplerinde erkekleri tuvalete atanlar; çocuğunu bir dolu birahiye değiştirenler(Charles Manson), çocuğu ünlü olunca yakasına yapışan hap bağımlıları(Eminem), karnında çocuğunu taşırken alkol, uyuşturucu, sigaraya dadananlar ve Britney Spears ile Angelina Jolie hariç, tüm annelerin de anneler gününü kutlarım.

Buyrun bu da parçanın linki:
http://www.youtube.com/watch?v=sHQ_aTjXObs


21 Nisan 2012 Cumartesi

Beyin Kemirgenleri Bölüm: 29

İki ayda, 4 sezonunu yemiştim Sons Of Anarchy'nin. Çatır çatır izledik, yalan yok. Ardından biraz vakit geçti. Soundtrack albümünü edindim, bildiğim parçalardan ötürü. Ancak bir parça vardı ki, 2 haftadır kafamda...

Parçanın adı Terrible Tommy, söyleyense Ryan Horne. 27 senedir tek başına, bir hücrede cezasını çeken bir adamı anlatıyor. Belki inanmayacaksınız ancak evet, Terrible Tommy gerçek. Ufak bir google araştırmasıyla kendisine erişebilirsiniz. Bunu yapmak, suçluyu öldürmekten beterdir fakat ben işin biraz daha bireysel boyutuna; yani kendi boyutuma yaklaşacağım. 

Tatlı geçen günler olur, sonra bodoslama bitersiniz. Sert düşüştür bunun adı. Veya Ryan Horne'un söylediği şekilde, "It's such a hard way to fall." 

İki veya üç sene önceki halimle şu anki halimi kıyaslıyorum. Alkolik olmayan ben vardı o zamanlar, biraz daha insancıl gibi hani; daha eğlenceli de bir çok yönden. Daha az coşan, daha az karşısındakilere parlayan, daha mutlu; hayata daha bağlı gibi. Şimdiyse telefonda "Koparacağım kafanı." şeklinde beni tehdit eden adama "Kopar lan. Valla kopar... Ancak kopardıktan sonra da telefonumu eline al ve korumaya çalıştığın kişinin bana attığı ve cevaplamadığım mesajları gör olur mu?" diyebiliyorum. Veya tanıştığım bir kadından hoşlandığımda; kendisiyle bir ilişkiye sahip olma hayalleri yerine; cacık olmaz, nasılsa başlamaz; başlasa da çabucak bitiverir diye düşünüyorum. Az çok kahvaltı alışkanlığına sahip ben; sabahları işe giderken çantama simit atmayı tercih ediyorum evdeki sütü kafaya dikmek yerine. Ertesi gün iş veya sabah ders olduğu zaman alkole yanaşmayan ben; işyerimden "Sen hap mı kullanıyorsun? Geçen gün gözlerinin altı şiş bir haldeydi" mesajını alıyorum. 

Ve aslına bakarsanız karakterimde bir sivrilme olduğu ortada, hayatımda da; ancak değişmedim. Asla değişmeyeceğimi bağırsam da, bir değişim için ölüyorum. Fakat değişimler, biraz daha karanlığa bırakıyor kendini. Süregelen karamsarlık... 

Sonra parçanın şu kısmı geliyor tekrar aklıma. 

"well i got 20 years behind me
almost all that i can take
i’ve built up this raging anger
i fill my soul with foreign hate
i got no hope left inside me
they is no joy left to give
cause i am just an animal to all my prison friends
there ain’t no good reason why
that i should still be alive today."



Ne köpeğime tutunabildim, ne ilişkime, ne hayatıma, ne okula, ne işime(Mayıs başı ayrılıyorum)... "It's such a hard way to fall."


http://www.youtube.com/watch?v=NaWG9koUY74

10 Nisan 2012 Salı

İki hareketle, beyaz bayrak çektirdiniz, helal.

Sabah basit değil, zordu. Her zamanki gibi... Önceki gece Feyzi'yle bira içip, blues çalmıştık. Güzel şarkılar da çıkmıştı ortaya yalan yok. Sabah ise karnım fena ağrıyordu. Camı açık unutmuşum yatarken, İstanbul'un pis havaları... İşe gittim, sabah çayı gelmeden iznimi alıp eve geçtim.
Biraz bir şeyler yiyip uyudum. Uyandığımda aklımda tek bir şey vardı. Ders çalışmak... Vize için... 1 gün sürem vardı. Bir şeyler yerken, Linked.in profili açtım mal gibi. İlgimi çekmedi değil, çünkü ülkemizde 80000 sosyal medya uzmanı olduğunu, çalışanların yüzde doksanının yönetici, müdür vs. olduğunu gördüm. Saçma işler... Ancak hesabı açtığım anda davetiye gitti bir yerlere.
Ardından gelen bir mail, ters köşeye yatmama yetti. Cevaplar verildi karşılıklı. Sonuçta, 6 aydan uzun süredir ondan tek bir kelime, tek bir cümle duymamıştım. Heyecan yaptım biraz, ancak hissettiklerimin çoğu karanlıktı. Bir bok olacağı yoktu ve bu aptal site yüzünden tekrar yüzyüze gelmiştik. Gelen mail mi? "Kaybol, bıktım artık!" temalı bir mail... Haklı olarak atılmış...
Ayılmaya çalışıyordum. Attığı mail mantıklıydı, ama ne bileyim. Yağmurlu bir İstanbul gününün, rüyayla karışık gerçekliği gibiydi. Dolapta önceki günden kalan son biraya sarıldım. Dipledim... Sigara üstüne sigara...
Toparlandım, toparlanmam gerekliydi. Ve evden çıkmak üzere yola koyulduğumda telefonum çalıyordu. 1.5 hafta önce Bourbon'u verdiğim aile arıyordu, hala "İyi mi yaptık kötü mü yaptık acaba?" diyerekten ikilemini hissettiğim sahiplendirme işleminin sorunsallığı kapanmamışken aramalarıyla bir kez daha beynimden vurulmuşa döndüm. Sonunda dayanamadım. Yolumu değiştirdim, bakkala uğradım; bir paket sigara, meze, ufak rakı, iki tane cila birası... Evdeyim şimdi. İçiyorum, düşünüyorum, ne onu unutabildim; ne can dostumu... Kadın niye mi aramıştı? "Bu köpek günde 10 kez işiyor :(" demek için...

Ve hakem penaltıyı çalmıştı aslında kadının aramasıyla birlikte. Kalede tek başımaydım, yenik durumda; 1-0'dan maçı çevirebilecektim belki de bu penaltıyı kurtararak da, duygular ağır bastı. Hayatım ve geleceğimin karşısındaysa ağır basan duygularım oldu.

Çöktüm, topu hayava; rakıyı kafaya diktim. Neden üstüste gelirsiniz, neden önemli zamanlarda denk gelir muhtelif olaylar? Benim mutlulukla ne zorum var ki???