Google+ boş mideye iki duble viski

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir anda yuva yıkan, hayat bozan...

Evet, gün geçmiyor ki böyle bir şarkıyla daha karşılaşmayalım. Lanegan'ı ne denli sevdiğimi bilirsiniz, eğer ki burayı arada bir takip ediyorsanız. Velhasıl, her zamanki gibi yalnız adamın parçası "One Way Street" patlatıyordum iş çıkışı milfleri keserken. Özellikle "When I'm dressed in white, send roses to me." kısmı aklıma kazınıyordu. Kulağımda kulaklık olduğunda kendi fantastik dünyamı oluşturup içinde kaybolma gibi bir huyum var. Milflerinse yüzlerine bakıp geçiyordum yürüdüğümden ötürü... Ama güzellerdi, kimisi diriydi, kimisi uzun, kimisi balıketli, kimisi sarışın, kimisi esmer... Bol kadının olduğu bir ortamda, ya modunuz bir anda değişir ve kendinizi çok iyi hissedersiniz, ya da ters reaksiyon verir ve iyice dipte olduğunuzu düşünürsünüz.
Ters reaksiyon vermiştim, ters köşeye yatmıştım, kalemde topu görmüştüm. Zaten bir hafta içerisinde yaptığım quadruple doubledan sonra testestorn oranımda iki milf görünce artış beklenemezdi.  Lakin "One Way Street" değildi çalan. Parça değişmişti çoktan. "Don't Forget Me" girmişti. Bir ay kadar önce gömdüğüm kadını, bir kez daha hatırladım. Şu anda çalıştığım işin ilk iş görüşmesinde çabucak vazgeçmiştim, işe başlamadan medikal problemlerim olduğunu söylemiştim çünkü Roaccutane kullanıyordum ve iş gözümde büyümüştü bir anda. Tamamen psikolojik, anlayacağınız... Ve o ilk görüşme sırasında daha yeni yeni ilişkiye başlamıştık onunla. Sırıttım geçtim "I know that there's somebody new, much better than me." eşliğinde. Çok net birisi vardır hayatında dedim, bir sigara yakmak istedim; bırakmış olduğum için yakamadım ve bir nikotin sakızı attım ağzıma. Ulan, dedim... Devamı gelmedi. Barış Akarsu ve bilimum Anadolu rockçısının sıktığı şekilde, kalça hizamda sıktığım yumruğumla kaldım Maslak'ın ortasında. Ah ulan, bir kez daha...

Amme hizmeti olarak sözleri ve şarkıyı da burada not düşelim:



cool water divine
now i'm thristy with nowhere to go
and what else do we find
but sorrow and misery untold
i know you got somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
and when you're lost i feel it too
woman make life sweet
because of what you do, all my world is you
now i know it's not easy don't believe them when they say i'm not right
don't put a hex on me baby
because i don't know what's wrong or right
i know that there's somebody new
much better than me
but because my love is true, all my best to you
don't forget me dear
and when you're alone please take care
don't go walking after dark
shine a light behind the stair
remember what might be in there
cool water divine
now i'm thristier with nowhere to go
it's sorrow that we find
i'm thirstier with no where to go
i know that there's somebody new
much better than me
when that change starts to swing, keep in mind one thing
don't forget me dear
because my love is true, give my best to you
don't forget me dear

7 Ekim 2011 Cuma

Beyin Kemirgenleri: Bölüm: 19

Eğer ki;
-klişe üzerine klişe, gerek senaryo-gerek diyalog yazmayı bilmeyen aptalların katkıda bulunduğu dizileri izliyorsanız.
-her boku bildiğini sanan ve her şeye el atan maymun iştahlı talk showcu, aktör/aktris, sanatçı, yazar vs bir çok sıfata sahip ancak yüzüne tükürülmeyecek sıfatsızları izliyorsanız,
-televizyonda gördüğünüz her kurmacaya inanıyorsanız (Survivor),
-izdivaç programlarında; tarafların karşılıklı ilişkilerinin çıkar ilişkilerinden öteye geçmediğini; evlerin arabaların sorulduğunu fark edemiyorsanız,
-futbol tartıştığını iddia eden ancak artık oynayamadığı için hırs küpü olan; ya da geçmişte yaşadıkları üzerinden özel ve tüzel kişilere sallayan lakin yaptıkları analiz; futbolla uzaktan yakından ilgisi olmayan kahvehane analizi bazlı "yorumcu"ları ciddi ciddi takip ediyorsanız,

TELEVİZYONLARINIZI ATIN.


Ama size başka bir yol söyleyeyim mi?  Siz televizyon sahibi olsanız da, olmasanız da bir ahmaktan öteye geçemeyeceksiniz üç beş kadının Facebook fotoğraf albümünün altına, "Çok tatlısınız tanışabilir miyiz?" yazdığınız sürece... Veya kılınızı kıpırdatmayıp, tepki göstermeyip; sadece bilgisayar başından haber siteleri üzerinden sike sürülmeyecek aklınızıla propaganda yapmaya uğraştığınız sürece. Veya durun devam edeyim, biraz daha sereyim ortalığa... "Bu benim özel hayatım!" diyerek anne babanızın suratına kapıyı çarptığınız halde; Twitter'da, Blogger'da, Facebook'ta özel hayatınızı ifşa ettiğiniz sürece. Sözlüklerde rastlayıp da bir çok kişinin beğendiğini görünce peşine koyun sürüsü gibi takıldığınız binlerce metanın hayatınızın internet üzerinden şekillenmesine sebep olduğunu anlamadığınız sürece... Bebek, kedi, köpek videoları ile tüm gün bir boka yaramadığınız sürece...

Televizyon mu? Artık çok daha masum. Geç karşısına, hiç bir şeye kaptırma. Zap yap, sabahtan akşama... Bulamazsın muhtemelen ilgini çekecek bir şeyler; tabii fazladan para verdiğin bir yayın organı yoksa; Digiturk, kablolu vs... Ama zap yapmak ve kaptırmamak; sadece izlemek ve kafa boşaltmak keyif verir. Kumanda sendedir, ama kumanda o kadar karmaşık değildir. Kanal numaraları, ileri geri; ses aç ses kıs tuşları ve açma kapama tuşu dışında hiç bir şey yoktur. Basittir... İzle geç...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Staj Günlükleri 2

Sonunda bitti. Aslında biteli yaklaşık bir ay oldu da, fırsat bulamadım yazmaya. Aslına bakarsanız nereden başlayabileceğim konusunda bir fikrim yok yine ki hayır, sarhoş değilim.  Ama 3 haftada o kadar çok gelişme oldu ki -genellikle dalga malzemesi- hepsini anlatmaya kasmak yersiz olur.

Öncelikle, "Ne öğrendin?" derseniz, tornacılığı öğrendim işte. Tamamen rahat bir düzenimiz vardı, bize "Siz özerk bölgesiniz, Monaco gibisiniz! Rahatınıza bakın, kasmayın!" diyen tekniker Kadir Abi sebebiyle. Montaj kısmındaki istasyonlara gidip çalışıyorduk. Neden mi ofislere gidemedik? Şöyle anlatayım. Bir müdürümüz vardı. Müdür, bize 2. hafta ofislere geçeceğimizi söylemişti. Bunu, ikinci hafta şef teknisyene söyleyince; şef teknisyen "O kim ki karar veriyor?!" diye çıkıştı bize. Aynısını müdüre taşıdık bir ara, müdür de hafiften hiddetlenip, siz benim dediğimi yapın, dedi. Lakin dediği hiç bir şey yoktu. "Ofisler taşınıyor şimdi oralar karışık, birazcık da kalite kontrolde zaman geçirin, veya fabrikayı gezin." Bildiğin Game of Thrones, Çakallarla Dans şekline girmeye başladığımızı fark etmemiz de çok uzun sürmedi ki, anında "Staj defteri yazacağız biz." diyerek çay ocağında geçirdik son haftayı. Pek sikine takan da olmadı, teknisyen ve teknikerler dışında. Onlara da iş gücü gerekiyodu, öyle olmasa takarlar mıydı bizi, bilemiyorum. Gerçi yok yahu, selamı sabahı esirgemeyen temiz adamlardı hepsi.

Peki, teknisyen ve teknikerlerin muhabbeti nasıldı? Öncelikle, kurumsal veya değil hiç fark etmez; kuş kadar paraya çalıştıklarını anlamış olduk. Şartları çok ağır değil belki... 8 saat ayaktalar ancak o 8 saat 80 gün gibi gelir herhangi biriniz, onların yaptığı işi yapsanız. Bir de her büyümeye çalışan tesisin yaptığı gibi, proje yönetimi konusunda zerre bir şey bilmediğine inandığım beyaz yakalılar boylarından büyük iş alınca; üretim bunlara kalıyordu ve mesai yapmaları isteniyordu sürekli olarak. Adamlar da ne yapsın, el mahkum kalıyorlardı ancak bir gün, şunu duyduğumda bayağı gülmüştüm.

-8 16 çalış. sonra 16-24 bir daha çalış. Maraba mıyız ulan biz?!

Bir de buz dağının diğer yüzü vardı tabii... Güzel ve olgun kadınlar, mini etekler, topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, pahalı saatler ve iş saatinin üçte ikisinin kantinde geçirildiği saatler... Can sıkıntısından boş boş gezmeye başladığımızda, genelde kafeteryada alıyorduk soluğu. Aynı kadın grubu, biz her indiğimizde oradaydı. Sigara tüttürüp Türk kahvesi içerlerdi. O ara "Erken Kaybedenler"i okuduğumuzdan Ercan'la, ben bir tanesine; Ercan da bir diğerine aşık olmuştu, "dalgasına."

Benimkinin lakabı Pornstardı. Bronzlaşmış, sarışın, iri gözlükler ve yüksek topuklar, ojeli ayak tırnakları... Estetik ameliyattan geçmiş bir dudak ve burun. Seksiydi, kesinlikle. Ve tüm erkekler ağzının içine düşüyordu. Ben ne mi yaptım? Muhtelif zamanlarda onu "kesmek" dışında hiç bir şey. Lakin yaz başından beri spor salonuna gittiğimden ötürü, bir gün yaktım gemileri; üstüme oturan t shirtleri giyinmeye başladım. Eh tabi kolda da dövme var... Bu sefer, "kesişme" oldu. Ha ötesi oldu mu? Evet, seviştik. Hem de tesisin tuvaletinde... Şaka lan şaka, çıldırmayın hemen. Bir bok olmadı.

Ercan'ınkinin lakabı yoktu. Başlı başına bir tanrıçaydı o çünkü. Kendine bakan, otuz küsür belki kırk küsür yaşlarında; sapsarı saçları ve renkli gözleri olan; Rus gibi bir hatundu ki zaten tesisin hemen önünde bekleyen araba alırdı onu. Servise binmek falan yok tabi... En son müdürle kafayı bozduğumuzda, müdürü İngiliz anahtarıyla dövüp; kadınların ofisini basmayı ve onların dudaklarına yapıştıktan sonra; "Where Did You Sleep Last Night?" dinleyerek tesisi terk etmeyi düşünmüştük de tesise giden bir dolmuş yoktu. Eh, arabamız da olmayınca; vazgeçtik. (Bahaneler...) Allah bilir kimlerin altından çıkmıyordur şimdi bizim "kadınlarımız"? 

Hani bir laf vardır ya, her staj sırasında söylenen; aileler tarafından... "Sevdir oğlum kendini! Bağlantı yapmaya çalış." La ne bağlantısı la? Ne bağlantısı? Müdür dışında mühendis görmüşlüğümüz yok, onun da bizi umursadığı yoktu. Bu bakımdan staj yaptığımı duyan aile bireylerine patlamak içimden geçmiyor değil kimi zaman... Zaten son gün, o müdür bize kartını verip "İş başvurusu yapmadan önce beni arayın." dedi. Hayır şimdi arasam, hatırlamaz ki buna yüzde yüz eminim.


4 Ekim 2011 Salı

1 Ekim 2011 Cumartesi

"Ağzını burnunu kırarım."

Ekşisözlük'te, Amerikalı başlığı altına yazdığım entry aynen aşağıdadır. Ekşisözlükteki nickim "dis" bu arada.

"toptur. avrupalı'yla karşılaştırıldığında "taşşak"sız bile denir bunlara, o derece korkak tavuktur ibneler.
dün bir irish pub'a gittik topluca. zaten hayatımda ilk gidişim. ufak tefek bir yer, herkes yan masayla falan kaynaşıyor... biz de sigara içmeye çıkınca; karşımızdaki elemanla muhabbete başladık.

-9 yıldır istanbul'da yaşıyorum ve 1 yıldır evliyim. bu, her gün sevilme durumuna alışmaya başladım sanırım.
-sabahları birinin kahve yapması harika olmalı, dedim. yani demiş bulundum.
-ben kahve içmem, sevmem de...
-neden?
-... ... yemeği de türk kızlardan daha iyi yaparım.
(arkadaşım bir kız olduğundan atladı)
-nereden biliyorsun?
-çünkü 9 yıldır istanbul'dayım ve tanışabileceğinizden çok fazla kadın tanıdım.

aradan 5 dakika geçti, mevzu yine bunun evliliği.
-bunun aşkla alakası yok.
-5 dakika önce her gün sevilmekle alakası var diyordun.
-suratına hiç yumruk yedin mi?
bu soruyu bana değil, herhangi bir insana sorsanız; karşınızdakinin çıldırması işten bile değildir. ha aynı zamanda size gerçekten yumruk atmak isteyen birisi bunu sormak yerine yumruğu yapıştırır.
-dene beni, orospu. diye cevap verdim.
sonra üstüne yürüdüm. 5 dakika önce suratıma yumruk atacağını ima eden amerikalı; şimdi "calm down, relaaaaaax." diyerekten sarılmaya çalışıyordu. en son sarılırken ellerini indirdim, ittim ve kulağına bağıra bağıra söyledim:
-22 yaşındayım. istanbul'da hepimizden daha fazla kadın tanıdın değil mi? bense senin hayatın kadar yumruk yedim çünkü kavgadan kaçınmadım. anladın mı, orospu?

ayırdılar bizi ince ince. zaten sigarasını bitirince de gitti.

görün işte nasıl adamlara prim veriliyor bu ülkede, nasıl adamlar evlenilecek erkek profiline uyuyor kadınların gözünde. allahın topu...

not: "orospu" kelimesi yerine kullandığım ingilizce kelimemiz; "biatch"tır, breaking bad'deki jesse pinkman'ın yaptığı tonlamayla."