Geçmişten günümüze, herhangi bir kronolojik sıraya koymadan aklıma gelenleri paylaşacağım. Genellikle de kadınlarla ilgili tabii ki bunlar...
-Gayet güzel bulduğum, annemin eski öğrencisiyle muhabbet ederken; kendisinin sevgilisi olduğunu öğrenmem. Halbuki "Nothing Else Matters" dinliyordu otobüste. Ben de tanıdık olduğunu anlayıp yanaşmıştım ve her şey Dawson's Creek gibi başlamıştı.
-İnternet üzerinden salça olduğum herhangi bir kadının İstanbul dışından olduğunu öğrenmek. Evet, 21 yaşına geldim ve bazen kadınlara salça olmak için interneti kullanıyorum. Farklı şehirlerde olduğumuzu öğrendiğimde de çıldırıyorum dilberler. (veya kezbanlar, bilemedim)
-Küçükken, aşağıda arkadaşlarıyla rakıya vuran babam eve telefon açıp "Bir ihtiyacınız var mı?" diye sorduğunda, çokonatı tanımlamak için kasmıştım. "Turuncu böyle pakedi, gofret..." Ve bakkalın tanımlamayı anladığını ahizeden gelen "Hee çokonat diyor babası" sesiyle anlamıştım. O gece babamı bekledim. Babamsa eli boş geldi ve "ÜLKER almıyoruz oliş. Bu yüzden almadım." dedi. Hadi o ara küçüktük sinirlendik de, şimdi büyüdüm ve bakıyorum da, Çamlıca Gazoz bile giriyor eve. Ne iş?
-Bak en büyüklerden bir tanesi geliyor. Final dershanesinin dağıttığı üniversiteler tanıtım kitapçığında her yerinde karılı kızlı ortamların göründüğü fotoğraflarla süslü İTÜ'yü görmüş, özellikle de turuncu saçlı insanların çok bulunmadığı Mersin'de, kitapçığı okurken o turuncu saçlı hatunu(ki tombuldu) görünce ilk tercihime İTÜ yazmıştım. Okuldaki ilk günüm tabii ki büyük hayal kırıklığıydı. Özellikle 1500 kişilik erkek yurdunda kaldığımı öğrenince, tamamen çıldırmış ve sinirden kendimi sikecek kıvama gelmiştim. Hayır, sikmedim.
-Sigaradan ilk nefesimi çekişim de büyük hayal kırıklığıdır. 10 yaşındaydım, Ürgüp'!te tatildeydik ve babam; annem makyajını yaparken bir sigara yakmıştı. Çok merak ettiğimi söylediğimde ağzıma tutuşturdu ve öksürük içinde kalıp tükürmüştüm. Akabinde kulağım ne zaman ağrısa babam kulağıma sigara dumanı üflerdi. Bunlara rağmen sigaraya başladım. Şimdi bıraktım. Pişman değilim. Başlamış olmaktan da, bırakmış olmaktan da...
-Kot pantolonunu çıkardığım kadınların tanker gibi götlerinin ortaya çıkması hayal kırıklıklarımdan biridir sadece. Efsane bir şey beklersin, ama kot çıkınca görürsün efsaneyi. Üzerine selülit (he canım, o kilo almalarınız hep ilaçtan. kimse dürüm yemiyor demişti Sarıkaya zamanında) de tuz biber tabi...
-Tekila, mojito, absolute, absinthe, jaggermeister gibi; arkadaşlarım tarafından boyuna şişirilen içkilerin; sidiğim gibi tatlarını tadınca yaşadığım hayal kırıklığı da önemlidir mesela. E soracaksınız değil mi, nasıl alkoliksin sen diye? Bak arkadaşım, elin yankeesi zamanında viskiyi icat etmiş, rusu kontra yapmış vodkayı koymuş ortaya; bizimkilerse karşılarına rakıyı dikmiş. Şimdi hepsinin rekabetini izliyoruz. Zaten rekabetten karlı çıkan her zaman tüketicidir.
-İçki demişken, 5 yaşındayım. Kan ter içinde mutfağa koşmuştum. O zamanlar rakı şişeleri bilyesizdi. Annemse boş rakı şişelerine su doldururdu... .Eh, sonucu tahmin edebiliyorsunuzdur.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
17 Temmuz 2011 Pazar
Ve üçlemenin sonu. (You Can't Quit Me Baby)
Bazen "hayır" cevabı alırız.
Bazen "yeter" kelimesini duyarız.
Bazen "arkadaş kalalım", bazen "ben seni arkadaş olarak görüyorum."dur.
Bazen "sorun sende değil bende"dir.
Öyle ya da böyle; inciniriz. Meyhanelerde veya depresyonda alırız soluğu. Bomboş yaşarız. Tüy gibi hafif olduğumuzu sanırız ama kafamız fil gibi ağırdır. O gitmiştir, o reddetmiştir, o "olmaz" demiştir. Bu durumlarda bir ihtimali gözden kaçırırız. Daha önce "egomuz örseleniyor" diyip geçiştirirdim ancak işin biraz daha spesifik bir boyutu var. O da ne mi?
Kontrol edemememiz. Dizginleyemememiz. Sürekli süreceğine inanmamız, hayal kırıklığı yaşamamız veya kalbimizin kırılması değil mevzu; mevzu elimizden bir şey gelmemesi. Bu durumlarda genelde kafayı sıyıracak kıvama geldiğimden ötürü, "You Can't Quit Me Baby" dinlerdim.
Tekrar tekrar, sabaha kadar... Ertesi gün yine şarkı eşliğinde duş, toparlanma süreci ve karşıdakinin hayatını işkenceye çevirme başvurusu. Kıskandırma oyunları, özgüven patlaması, daha çok kadın, hep daha çok. Ve o sözlerin ağızdan dökülmesi yine, yeniden.
"Sen beni kıskandırmaya mı çalışıyorsun?"
veya alternatifi, -rahat görünmek için uğraşan kadının mavi ekran vermesi-,
"Beni böyle kıskandıramazsın ahahaha"
Bu cümleler sıradan birer cevapsız çağrı olmaktan öteye gidemez. Çünkü arkamı dönüp giderim... Sonra arkaya çok hafif, omuz üzerinden bir bakış ve az önce rahat görünmeye çalışan/iyi huylu davranmaya çalışan kadının yüzünden düşen bir parçayı görmek keyif verir aklımdan şu sözler geçerken; "you're solid gold,
i'll see you in hell"
Üçleme ne miydi?
1-) http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/07/ill-take-care-of-you.html
2-) http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/07/dunden-devamlong-slow-goodbye.html
ve son olarak da bu.
Neden üçleme dedim bunlara, merak ediyorsunuzdur. Üçünü üstüste okuyarak ne denli hasta ruhlu ve dengesiz bir puşt olduğumu görün diye.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Dünden devam(long, slow goodbye)
Dün yayınlayıp, bu sabah görünce afalladığım bir yazı vardı. http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2011/07/ill-take-care-of-you.html
Linki budur. Garip bir biçimde İngilizce döşenmişim içimdekileri. Yakıp yıkmışım kendimi. En son 17 yaşındayken İngilizce yazmıştım sanırım. Bir de Facebook'ta parçaları not olarak paylaşırken yazıyordum. Neyse ne, kimsenin şeyinde değil dil; mevzu benim şeyim olunca.
Şimdi hatırladım, bir edebiyat hocamız vardı ortaokulda. Pis herif pazartesi günü, güneşin altında; dersler başlamadan bir edebiyat sunumu yapmıştı. Artık o hafta Türkçe haftası mıydı, edebiyat haftası mıydı bilmiyorum lakin biz homurdanmaya başlayınca; ""Şey" kelimesini ne kadar sık kullandığınızın farkına varın önce!" demişti. Hocam, o zaman söyleyememiştim size; biz "şey" kelimesini, dar kelime dağarcığımız sebebiyle değil; terbiyesiz olduğumuz için kullanıyorduk.
Neyse, geçelim benim burnunu araba anahtarıyla karıştıran, ağzı şarap kokan edebiyat hocamı şimdi. Dünkü parçadan sonra; bu sabah geçeceğini umduğum bu aptal halet-i ruhiye, tabii ki tahmin edeceğiniz üzere geçmedi. Hatta yazıda bir iki ufak oynama yapıp tekrar yayınladım. Muhtemelen yarın sabah uyandığımda aynısını bir kez daha yapacağım çünkü Rock N Coke'ta biraz demlenip geldim.
Konumuz ne mi? Konumuz "A long, slow, goodbye." Yani veda etmenin verdiği kalp ağrısı, karıncalanma ve farkındalık. Biliyor musunuz, aslında istediğiniz her şeyi yaptığınız, paylaşabileceğiniz her şeyi paylaştığınız biriyle vedalaşmak kolaydır. Çünkü bilirsiniz ki, onu biraz özleyeceksinizdir ve sonra o geri gelecektir, belki yerleşmeye değil ancak sizi tekrar görmeye.
Fakat dilediğinizce paylaşamadığınız ve belli duygular beslediğiniz kişi ile vedalaşmak zordur. Özellikle de onun da sizin gibi hissettiğini vedalaşırken anlarsanız... Adeta ruhu çekilir insanın. Çünkü o sorular, sorgulamalar yer edecektir bünyede bir süre; mutluluğu başka vücutlarda veya başka şişelerde ararken. Hep kendine, "Ya gitmeseydi?" sorusunu soracaktır kalan ve giden. Kalan genellikle hayatına uzun süre devam edemez gidenin çoktan biriyle yeni bir birlikteliğe başladığını tahmin ederek. Ancak bilmez ki, aslında giden de boktan hayatına gitmiştir. Veya bir nevi, iki taraf için de "mükemmel" görünen ilişki, aslında bok yoluna gitmiştir.
Çünkü merak insanı öldürür. O, "Böyle olmasaydı..." şeklinde başlayan cümleler insanın içini kemirir. Ve bilmezsiniz ki, bu çöplükte yazdıklarıma rağmen; bu şekilde başlayan soruları kendine en çok soran kişi benimdir. A Long Slow Goodbye dinlerim Queens of the Stone Age'den, ağlamamak için kendimi tutarken. Beni kim anlar bilemem, ancak ben bu merak sebebiyle gidene daha çok bağlandığımı çözümler; fakat kendi problemime bir çözüm bulamam.
O yüzden, şerefe.
Her şeyi olan insanlar
Genellikle Sosyomat, Myspace gibi, alternatif gençlerin at koşturduğu sitelerde gezerken görüyorum onları. Genellikle renkli giyiniyorlar, Converse, Ray Ban, Fender, Nikon en sevdikleri markalar. Ama sorsan ne gitarın mi telini gösterebilir, ne de fotoğraf makinasının odak ayarının nasıl yapıldığını...
Evet evet, onlardan bahsediyorum. Her şeyi olan insanlar. Facebook profillerine girdiğiniz anda Deviantart, Myspace, Blogger, LinkedIn, Tumblr gibi zibilyon tane siteye link gördüğünüz maymun iştahlı insan müsveddelerinden.
Öncelikle, diyelim ki 4square'den Twitter'a, hepsini aktif olarak kullanıyorsun (ki bu imkansız). Veya merak edip hepsinden birer hesap aldın. Hadi ona da tamam; ancak neden bu linklerin bulunduğu paragrafı her yere yapıştırıyorsun güzelim sen? Anlamı ne? Gelelim amacı belli sitelere... Deviantart'ın var, veya flickr'ın. Kaç tane fotoğraf çekmişsin peki? Veya kaç tane gerçekten beğenilecek (özellikle kadınsan vücudun veya oral sekse müsait ağzın sebebiyle değil, fotoğraf gerçekten kayda değer olduğu için) çalışma var orada?
Bu "ben her siki bilirim" tavrına acayip kılım. Çünkü bence "sen her siki bilmezsin." Hatta sen hiç bir şeyi bilmezsin. Hepsine dokunup dokunup kaçarsın, çizgin yoktur. Anladın mı?
Bugün sırf bu yosmalardan biri olarak anılmamak için; temizlemeye başladım hesaplarımı teker teker. Myspace'inden tut, 80630'una; yavaş yavaş siliyorum hepsini. Çünkü vakti geldi de geçiyor. Basit adamım, basit hayatımla da mutluyum.
"Her şey" ile de aram yoktur.
15 Temmuz 2011 Cuma
I'll Take Care of You
Alright i know it's totally awkward to write in English for a totally Turkish blog but I couldn't stop myself outta it since it also has some connection with foreigners.
I always loved this song, even though knowing that it's just a cover. I wanted to sing this one not only to a special woman, but also to a lot of women. Because each of them meant a lot to me.
I will not give you details about my sexual life or about my relationships but i will speak about a few of them women reminded me of that song. You may call me a cheap Casanova or you may call me a goddamn bastard but as far as you got; I don't mind.
I met one of them at high school. We were not in contact at all until facebook. No, she didn't get hotter or she didn't become a car wash pornstar. I just liked speaking to her since she had a "beautiful" mind. Then I have heard about her cyst and felt weakened. Because I always wanted to be the hero, I always wanted to save the day but it was impossible for me. Yeah, the doctors could save the day but not me. Argh, I ended up at my same shithole once again. Thinking of her once in a while, knowing that she's ok but I am losin' it day by day.
The other one was an Estonian chick I met on New Year's Eve. Totally sexy, wearing fishnets and has the most important quality I searched for: a good bj. But she was hurt, I could feel it. Then she told me, about her ex-boyfriend; about her fucked up life because of her stepfather and all. Once again, I wanted to save her but couldn't.
Then time passed, I met a lot more; interacted with a lot more, wanted a lot more and found myself here; telling about one more. Met via my "pal" over than 10 years. He lived in Poland and his Polish friends were in town. That's how we met but she had always been the sweetheart; I don't know whether she was playin' or not. We chit chatted, while I was figuring out that she was hurt. Then she told me about her ex boyfriend whom she was waited for a year etc. Hugged me when I was leaving, with some intensity and "i want to see you again" signal. But no, I am already chained to Istanbul.
I always had this urge to save someone and be the "hero of the day" although I always hated people. But couldn't. Never, ever. And don't think i'll never, ever be able to. How to save them? I have no freaking idea. But I wanted to feel like Leon only once in my life instead of a big bad rocknrolla...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)