Google+ boş mideye iki duble viski

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kısa kısa notlar. Aa köşe yazarı mıyım lan?

Çok belirli konular dışında klavye/daktilonun başına geçerken aklımda ne yazacağım konusunda zerre fikir olmuyor. Başlıyorum ucundan köşesinden, geliyor gerisi. Bu yüzden de başlıkları hep en son atarım.

Eskisi kadar sık yazamadığımı farkettim. Daha doğrusu, eskisi kadar sık internette yazamadığımı farkettim. Bunun sebebi muhtemelen sonunda tamir ettirdiğim daktilo oldu. Onun başında yazmak genellikle daha keyifli. İçki perhizim olmasa viski ve röpdeşambrımı da giyip en nefret ettiğim aktörlerden Johnny Depp kılığına da gireceğim de yok, daha ziyade don gömlek yazıyorum şu an yaptığım gibi. Bir de bazen kahve oluyor masada, bazen ice tea. Ama hepsi o.

Kullandığım ilacın reklamını viral bir biçimde yapıyor gibi hissediyorum bazen. Dışarı çıkınca en fazla bir bira içtiğimde gelen "Sen neden içmiyorsun?" sorularına verdiğim cevap, bu "deli" halimi anlatırken blogda sebebinin ilaç olduğunu belirtmem derken hakikaten ünlenmiş olabilir bu alet.

"Ben geliyorum!" derken bile beklentiye giren ve gittiği şehirdeki insanların onun için hazırlık yapacağını zanneden dangalaklar çok fazla. Neden varlar onu da bilmiyoruz ki? Birader/bacım; sen geleceksin diye hiç bir şey değişmeyecek. Herkes yatıp uyuyacak. En fazla, ekstradan bir iki veya bir iki şişe içki daha içilecek hepsi o. Ne yapalım kırmızı halı mı serelim?

Konser biletlerinin fotoğrafını çeken dangalak gençliğe de kılım. Aslına bakarsanız bu gençliği az çok çözdüm. Daha önce bir takım -ötekileştirdiğim- sürülerle ilgili yazılar yazmıştım; linkleri (http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2009/04/universite-genclik-disiler-icin.html) ve (http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/2009/04/universite-genclik.html). Gelgelelim, bu tipler Küçük Beyoğlu tipleri işte? Renkli Ray Ban Wayfarer(bende de var bir tane, simsiyah. Rezervuar Köpekleri en sevdiğim filmlerdendir çünkü. 90lar da kraldır) gözlük; Nikon pro fotoğraf makinası, Tiger ayakkabı, tayt kızların vazgeçilmezi; erkeklerin ise BlackBerry/IPhone ve Lacoste t shirt. Off, fabrika çıkışı sabit olan sabit fikirlilere fitilim.

Neyse, kustum bu kadar madem; doğru düzgün bir mevzuyla bitirelim. Köylülerin gelmesini istemediğimiz ve elitist bir oluşum olarak kalmasını dilediğimiz (ironi, bazınız anlamıyor) Google Plus kullanmaya başladım. Twitter ve Facebook'umu da aktif olarak kullanıyorum ancak G+ her ikisini de solda sıfır bırakacak şekilde tasarlanmış. Adresim budur, takip etmek isteyenler için: http://gplus.to/mahmutdonuk
not: evet başlığı da en son yazdım yine.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Olamadım, olmadım.

Biliyor musunuz bana kimse, "Olmuşsun." demedi. Çevrem, kadınlarım, ailem, arkadaşlarım.. Çünkü ben hiç bir zaman olamadım kimsenin gözünde, daha doğrusu, ben asla "olmadım."

Ben sıkıntıdan patladığı ortamlarda giriş ücreti verdiği için eğleniyor taklidi yapan çakma Kazanova'lardan olmadım asla.

Ben arkadaşlarının sırtı üzerinden tırmanan başarılı çancı öğrenci olamadım, bu yüzden başarılı da olamadım.

Ben var ya ben, sırf yaşı sebebiyle bazı akrabalarına sevmediği halde saygı gösteren ailenin iyi çocuğu da olamadım. Sevmediğime, sevmediğimi gösterdim açık seçik.

Ben siyasi yönden ortada da olamadım. Liberal yosmalar gibi "herkesin tek bir çatı altında toplandığı" sistemleri ve partileri hayal etmedim. Rengim neyse ortaya koydum.

Ben geçmişi hatırlatarak şirinlik yapmaya çalışan, kareli pantolon giyen ve yavşak yavşak "Naber yea?" diyen İstanbullu genç de olamadım.

Ben omzunda ağlayan kızları yatağa götüren "Kızların en iyi arkadaşı" da olamadım.

Ben, "Her türlü görüşe saygılıyımdır ama..." şeklinde başlamadım hiç bir cümleye. "Yanlış görüş yoktur." diyerek cümleyi kesip attım, benimle tamamen zıt düşünen taksiciye.

Ben en çok da neyi beceremedim biliyor musunuz, bir maske takıp kendimi sevdirmeyi. Şifresiz TRT yayını misali, ne gördüyseniz o oldum her zaman, en yakınlarımın bile bana telkinlerde bulunacağını; bunun gibi okuduğunuz bir çok yazı sebebiyle kahrolacağını bile bile.

Bu yüzden bana hiç biriniz "Sen oldun." diyemedi. Ama ben bunu biliyorum, aslında ben hepinizden daha fazla "olmuşum."

Cumartesi gecesini evde geçirenler

Evet, bu bir genelleme yazısıdır. Hoşunuza gidebilir veya gitmeyebilir, zerre umrumda değildir. Ama bir cumartesi gecesini daha evde geçirdiğim için, sorgulamak ve yazmak istedim. Yazıyı tamamen İstanbul için yazıyorum diğer iller kusura bakmasın. Gerçi orası için de geçerlidir yazdıklarımın çoğu..
Öncelikle, analiz edilecek ilk parametre; karakterdir. Bu insanlar farklı karakterlere sahip olabilir.
1-) Cuma Felekçileri: Bu arkadaşlar genellikle Cumartesi'yi bekleyemez, Cuma iş çıkışı/ders çıkışı abanıverirler arkadaşlarıyla içkiye. Ocakbaşı olur, gece kulübü olur, tüketirler bünyeyi sabahın ilk ışıklarına kadar.. Sabahleyin yatağa girip, akşamüstü uyandıklarından mütevellit, cumartesi dışarıya çıkmaya halleri kalmaz.
2-) Asosyal İradeler: Kendimi en çok içinde hissettiğim gruplardan biridir. Ertesi hafta sınav/yetiştirilmesi gereken iş/proje/ödev gibi mevzuları varsa; haftasonunu evde geçirmek isterler vicdan muhasebesinin Z raporu sebebiyle. Lakin bu insanlar da kendi içlerinde ikiye ayrılır: evde iradesine hakim olup işini gücünü halledenler ve bakkaldan bira söyleyenler(ikinci grup benim başlı başına.)
3-) Yorgunlar: Yaşadıkları şehri, kornaları, gürültüyü, kalabalığı sevmeyen, genel eğlence anlayışından tiksinen, üç beş arkadaşıyla minimal bir hayat sürdüren yorgun ruhlardır.Cumartesi günü onlar için haftaiçi günlerinden zerre farklı değildir. Sıradan bir gündür.

Şimdi diyeceksiniz ki, senin benim gibi yaşamayan memur adamlar da var. Evliler var. Çocuklular var. Bak birader, cebinde yol parası olan herkes cumartesi dışarı çıkar. Ha kimisi misafirliğe, çaya yemeğe gider; kimisi ailesiyle sahilde çekirdek çitler. Ama dışarı çıkılır, anlaşıldı?

Aklıma gelen ilk grupları yazdım. Varsa eklemek istedikleriniz, buyrun.

8 Temmuz 2011 Cuma

Çok kısa bir altyazı geçmek istiyorum

Sizler, daha doğrusu bir çoğunuz; isminiz gizli, cisminiz gizli yazıyorsunuz çatır çatır. Sürekli drama, "kedi", otomatik modda kullandığınız fotoğraf makineleri, bir takım klişeler; ama en çok da -hepimizin bildiği- en çok satan "SEKS".

Tek bir şey söyleyeceğim. Açık açık yazsanıza. Çekinmeden, takma isimlerinizin ardına saklanmadan. Göğüs gersenize çevrenizin, ailenizin, patronunuzun veya üstlerinizin yazdıklarınız sebebiyle tepenize üşüşmesine. Yapamazsınız, ve yazdıklarınız için savaşmayı göze alamazsınız.

Kimine göre ben ilkelim, kimine göre egoist veya kibirliyim ancak sizin gibi "BOT" değilim. Bir bireyim, sanal değilim, her ay çağırdığınız eskort kadar "reel"im ve "saklanmıyorum." Belki hepinizden daha fazla sinir krizi geçiriyorum ancak hepinizden daha fazla "yaşıyorum."

7 Temmuz 2011 Perşembe

Boş beleş yazılar arasında seks geçince seviyor musunuz?

Uyandım. Daha önce bahsettiğim ilaç sebebiyle(evet, biliyorum çok şikayet ediyorum bu bok yüzünden, kafa yapsa bari) kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. "Aile doktorum" hemen karşı binada, sağlık ocağında beni bekliyordu. Daha doğrusu binanın dışında sigara içiyordu beni beklerken. Kahvesi de Starbuck's matarasında... Herif "Siz buyrun ben geliyorum." dedi. Odasına girdiğimde Jazz çalıyordu. Açıkçası kanım ısındı ve ona Amerikanvari bir biçimde "Doktor" diye hitap etmeye başladım. Gelgelelim, bir sıkıntı vardı. İstediğim kan değerlerinin hangi tahlillerden çıkıyor olduğunu bilmediğinden, benden 4 farklı tahlil istedi, yani 4 farklı tüp kan. Sabahın 8.30'unda bir şırıngayla aç karnına dört tüp kan verince gününüzün çok güzel geçeceğini düşünemezsiniz.

Rezil bir ders, ardından eve dönüş. İçki ve sigarayı bıraktığımdan beri, 31 çekmekle vakit geçmeyeceğini ve enerjinin 31'e fazla aktarılmasının nasır yapacağını bildiğimden yazıldığım spor salonuna gidecektim, üşeniverdim. Yapamadım. Vazgeçtim. Üşendim. Mavi ekran vermeden önce konumuza dönelim...

Celal ile "Moral Bozukluğu ve 31"i izlediğimizden beri Cihangir'in meşhur merdivenlerinde gitar çalma hayalimiz vardı. Para kazanırız veya kazanmayız, düzüşecek bir iki dişi buluruz veya bulamayız; bu hayali gerçekleştirmek istedik. Çalmaya başladık... Ama beyaz çoraplarını çekmiş emmiler, ayakkabılarını çıkarmış bağıra bağıra sarhoş olurken; iki apaçi, arabalarının sesini yarıştırırken -bir nevi sidik yarıştırırken- bunu yapmak çok da kolay değildi. Ama çaldık, rahatladığımı da söyleyebilirim özellikle "Rooster" söylerken Alice In Chains'den.

İşte o an, dün yazdığım yazı geldi aklıma. Evet evet, tam o an. Rooster söylerken. Alkol, kadınlar ve ego arasındaki gelgitlerim üzerine yazdığım yazı ve bir şeyi farkettim. Yazdığım yazı beğenilmişti ki çoğu yazım beğenilmez. Daha doğrusu siklenmez lakin işin içinde gerçekten çakma bir Bukowski üslubu varsa, anlaşılmaz bir biçimde beğeniliyor. Bugün o yazıyı okurken çok da yazdığım şeyden hoşlandığımı söyleyemem ancak seviyorsunuz işte. Çünkü pornografi var işin içinde, benim özel hayatım ve çünkü cinsellik var işin içinde, Türkiye'nin tabusu. Buradan yola çıkarak, aşağıdaki formülü yazdım.

Bir erkek/kadın+bir kadınla/erkekle nasıl düzüştüğünü anlatması=ilgiyle karşılanan bir yazı.
ilgiyle karşılanan bir yazı * 100 = INTERNET UNLUSU OLMAYA AÇILAN KAPI

Evet, ben yazdığım bu boktan atmıklı peçete sebebiyle kendimden tiksinirken; özel hayatını defalarca ifşa eden ve "şunu siktim buna şöyle soktum" veya "bunun performansı kötüydü ama göğüs kaslarından çok etkileniyordum" diyenler; sizin "Yeraltı Edebiyatı" diye tabir ettiğiniz boku oluşturuyor yavaş yavaş. Nasıl mı? Blogger takipçilerini arttırıp, bu takipçileri referans göstererek kitap yazarak...

Ha günün geri kalanı nasıl mı geçti? Eve gelip bira açtım... Bir şeyler gelir kesin başıma yakında da, bugün o gün değil.

İyi geceler.

not: evet, bünye sçtığı için iyice, kafam oluverdi bir anda. bir parça bile editlemeden yazdım. kusuruma bakmayın.