Ufak bir çöküş var karaciğerde, belli ediyor kendini. "O son birayı içmeyecektik Galip." Bir buçuk haftadır portakal suyu dışında alkollü bir şey içmedim ilaca bir ay önce başlamış olmama rağmen. Kasıyorum kendimi, sıktım dişlerimi de ancak ne bileyim, yapamıyorum gibi...
Yine uykum gelmişti saat on ikide. Sağolsun bünyem on ikiden geç saate kadar ayakta durmama izin vermiyor. Yattım, uyandım, "sleep-fuck" ve saat 01.45. Bilmiyorum, önemsiyor muyum veya bilmiyorum; seviyor muyum veya bilmiyorum, takıntı mı yaptım onu lakin bu kadar erken uyumayacağı belliydi. Geç yatıp geç kalkar çünkü. Ben tekrar uyuyakaldığımda o bilgisayar başındaydı, biraz düşüncesizce; bürositi sürükleye sürükleye yer değiştirmeler, bilgisayarın sesini kapatmayı unutması falan derken; telefon çaldı, "tamam gelince görüşürüüüüüüüüz" cümlesi ve her şeyiyle hazırlanıp "Ben gitsem olur muuu?" diye sorması... Afalladım. Belki yazının sonunda tekrar ararım.
Sanırım son bir sene içinde yaşadığım, bünyeye en az zararlı olay budur. Aklıma gelenlerini devam ettireyim hazır başlamışken.
Otuz iki yaşındaydı. Moda'da yaşıyordu. Yine aynı güzelim semtte bir restoran, Slovak bir sevgili ve gezmek üzerine bir hayat. Yabancı bir sitenin Türkiye elçisiydi aynı zamanda ki o site sayesinde tanışmıştık. Bende ne buluyordu bilmiyorum çünkü mevzu bir buçuk sene önce cereyan etmişti ki o ara ne harika sevişiyordum, ne şimdikinden daha yakışıklıydım, ne de o klasta bir kadını etkileyebilecek "lady killer" özelliklerim vardı. Belki de genç olmam ve enerji hoşuna gidiyordu sadece, kim bilir. Fahişesiymiş gibi evine kadar gidiyor, bana oral seks yaparken Skype üzerinden sevgilisi aramasın diye laptop'ının kapağını kapatıyor ve lateks alerjisi olduğu için herhangi bir ekstra kıyafete gerek kalmadan, "tamamen çıplak" benimle sevişiyordu. Güzel bir ilişki sayılır değil mi? Bunun üzerine evde gördüğüm "erkek" muamelesi ve kral döşenmiş ev, ayağıma kadar getirilen bira gibi hizmetleri de ekleyin.
Bıraktık, çünkü Slovakya'ya, sevgilisinin yanına gitti. Sonra ayrılmış herhalde manitasıyla, tekrar diyaloğa girdi benimle ama sadece diyalog. Zaten ben yeni bir blowjob beklerken de bu ilaç krizi ilk kez patlak verdi(Ocak ayı). Alkoliğin teki olduğumdan ilacı asla kullanmayacağımı ona bağıra bağıra açıkladım... "Ergenin önde gidenisin" dedi ve beni adeta "ortadan" kaldırdı. Görüşmüyoruz.
Güzel değildi. Kırılgan bir anına denk gelmiştim eminim. Netten sonra reelden görüşmeyi Starbuck's'ta gerçekleştirecektik. (Neden Starbuck's bilmiyorum) Sadece ben onu orada beklerken telefon açıp "Yahu ben seni nasıl tanıyacağım?" dediği an duyduğum saf tonlama hoşuma gitmişti. Sonra tabii Kadıköy'de olduğumuz için beni evine aldı, seviştik. Bir kez daha olmasına gerek yok, demesine rağmen devamı geldi. Daha sonra daha da yakınıma, Mecidiyeköy'e taşındı. Haftada bir veya iki haftada bir görüşme(veya sevişme) sıklığımızdı. Ardından bile bile lades oldum ve üçlü teklif ettim. O günden düne kadar, her gece benimle muhabbet etmesinden umutlanmadım değil; yeni bir blowjob için(evet güzel değildi ancak bu işte çok iyiydi) daha sonra bu sabah yaptığımız konuşmayla bencil, kibirli ergenin teki olduğumu söyleyip her yerden engelledi beni. Telefonla arasam açmayacağını bildiğimden, attığım son tweet'in çok hoşuna gideceğini belirten bir mesaj gönderdim.
http://twitter.com/#!/mahmutdonuk/status/88550493118398464
Zırlayan kadınlar gibi hissettim kendimi de bazen arızalı mıyım diyorum özellikle de Mark Lanegan "low, you know where i've been" diye derinden çığırırken. Sadece ihtiyaçlarım için görüştüğüm iki kadının verdiği ayarı hatırlayıvermek mi geceleyin "birinin gidişini" izlemem sebebiyle; sinirli bir biçimde bilgisayar başına geçmemin ve çatır çatır yazmamın sebebi? Bilmiyorum. Aptal bir duygusallık çöktü üzerime. Daha da eski kadınlarımı hatırlayıp iyice nefes alamayacak duruma geldim ve sanırım yazının başında hissettiğim; "arama" cesaretini kaybetmiş durumdayım. Hadi Mahmut, telefon hemen şurada... Kalbim küt küt.
Ekrana bomboş baktıktan sonra bir süre, aradım. Kesinlikle bir sorun olmadığını, sadece sabaha kadar boş boş beklemek istemediğini söyledi. Paranoyak, takıntılı bir puşt olma yolunda ilerliyorum ki bunu yaparken yüksek egolara sahip değilseniz; şu an bulunduğum durumda olursunuz.
Evet, yazarken açılmak bu olsa gerek. Saçmalaya saçmalaya, duygusallaşa duygusallaşa, "geçmişe duyulan özlem" tribalini yaşaya yaşaya çözdüm işte. Bir aydır, çevremin söylediği buydu. "Sen çok efendi olmuşsun lan!" Aslında efendi falan olmadım, hala aynı takıntılar ve saplantılar deryasında yüzüyorum ancak "o" yok artık. Her daim ayakta durmamı sağlayan o kocaman ego yok artık. Çünkü alkol yok, sigara yok, izbe barlar yok, aynaya bakarak -kafası güzel- sırıtan Mahmut yok. Bu yüzden bir kadını kafaya takan Mahmut var, bu yüzden ihtiyaç ilişkisi içersinde olduğu kadınların kendisiyle ilgili yaptığı yorumları blog'unda paylaşan Mahmut var, bu yüzden tekrar kaybetmeye başladığını hisseden Mahmut var. Ego... Kimine göre bir uyuşturucu, kimine göre bir atom bombasından daha zararlı. Benim içinse bir serum. Değerli...
6 Temmuz 2011 Çarşamba
24 Haziran 2011 Cuma
Dönüşüm nam-ı diğer Post-Değişim
Uzun zamandır yazmıyordum. Sebebiyse içinden geçtiğim detoks ve rehabilitasyon sürecinin verdiği kaşıntı, sıkıntı ve acıydı. Şimdi biraz daha iyi gibiyim. Peki nereden başlayayım?
Final tatiliydi... Avea'dan telefonuma gönderilen kampanya mesajıyla uyanıp telefon almaya karar vermiştim. (Evet, ani kararlar aldığım bir dönem) Bir kahve, iki dal sigara; ardından sevgilisini bizim mahalledeki arkadaşlarına bıraktıktan sonra bana uğrayan Yusuf'un gelişi. Konu teknoloji, dövme veya gitar olduğunda heyecanı hep paylaşırdık. Gittim, imzaladım sözleşmeyi ve aldım telefonu. Yusuf'un sigarayı bırakmış olması ise gözümden kaçmadı değil. Sevgili, düzenli hayat; anlık da olsa özenmiştim.
Aradan vakit geçti bir hafta kadar, telefonun maliyeti her ay üzerime çökeceğinden ötürü; sigarayı iki günde bir pakede indirmeyi başarmıştım. Lakin finallerde son düzlüğe girilirken Lucky Strike'ın piyasaya adım atmasıyla tekrardan günde iki pakede çıktım ve Lucky Strike, hakikaten şanslı vuruşum olmuştu. Girdiğim öksürük krizi, finallerin bitişi ve memlekete gitmem gibi faktörler, aylık minimum 200 Liralık maddi külfetle bir olunca; sigarayı bırakmam için "günün bugün" olduğunu, "bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen" olabileceğimi farkettim.
Babam kırk sene kadar sigara içip bıraktığından ve annem sadece babama eşlik etmek için yılda bir kez ciğerine bile çekmediğinden içtiği için; sigara pek de aklıma gelmiyordu Mersin'de. Sadece ilkokuldan beri arkadaşım olan "hayaller prensi" Kenan'ın rakı sofraları zorlayıcı oluyordu ki o an içkiyi de bırakmak zorunda kalmıştım. (bu noktanın açıklaması da birazdan) Gelgelelim, her gün yüzdüm yazın çok ter yapan ve vücuda su kaybettiren mastürbasyondan farklı bir yere odaklamak için enerjiyi. Cips, çekirdek, sakız, zeytinyağlılar derken gerçekten de bıraktım sigarayı. İşin en garip yanı, İstanbul'a geldiğimde baca gibi tüten arkadaşlarım yaktığında da canımın çekmemesiydi.
Sigarayı bıraktığım aralar, içkinin de tadı olmadığını farkettim. Başımda, suratımda ve sırtımdaki sivilceler iri iri, cerahat dolu akneler haline gelmişti ve canım yanıyordu. "Lan" dedim, "zaten içmenin tadı yok, başla işte Roaccutane'a". Alkolden uzaklaşmamın şekli de buydu anlayacağınız. Roaccutane ne midir? Karaciğerinizi deli gibi yoran, her gün ekstradan yorgun düşmenize ve çabuk sinirlenmenize, bazen depresif tavırlara hatta intihar meyiline sebep olan pis bir ilaçtır. Sivilceye iyi gelir lakin karaciğeri yorduğundan ötürü alkolle beraber alamazsınız ve 6 ay kullanım zorunluluğu vardır. Evet ben bu adımı da attım. Alkolü değil de, ağır içkileri bıraktım desek daha yerli yerinde olur.
Şimdi gelelim hikayenin "twist" kısmına...
Babam hep sigarayı bıraktığından beri, tat alma hissinin geliştiğini söylerdi. Kız arkadaşım -benimle- ilk kez orgazm olduğunda babama bir kez daha hak verdim. Büyük adamsın peder.
Ayda nereden baksan 500 Lira kar ettiğimden -ve çeviri işinden paranın dibine vurduğumdan- ötürü, hayallerimi gerçekleştirmeye başladım. (Çift kişilik yatak, G Shock saat gibi basit şeyler aslında)
Bir spor salonuna yazıldım. Burası sıkıntı değil de, soyunma odasındaki fön makinasını görünce mutlu olmam; küçük şeylerden mutlu olmaya başladığıma delalet. Bilemiyorum iyi bir gelişme mi ama sanmıyorum. Bu ego daha büyük mutluluklardan beslendi yıllar yılı.
Yalnız hazır kilo almaya başlamışken kolları şişirip İstanbul hovardası olabilirim. Evet böyle bir fikrim de yok değil.
Sosyal ve cinsel hayatım yerlerde(alkolsüzlükten ötürü). Broke Amateurs'a ne kadar şükretsem azdır. Alkol bünyeye girmeden, kadınlara yanaşamayan çakma Kazanova olduğumu görmek de acı oldu.
Cildim düzeldi. 6 aya pürüzsüz ve üçgen vücutlu halimle dizi tekliflerine açığım. True Blood'dan Jessica favori, Küçük Sırlar'da Ebru Akel'in kızını canlandıran hatun(veya Ebru Akel'in kendisi) de plase... Mansiyon ödülü de Pınar Altuğ'nun olsun.
Son olarak, bu süreçte desteğini benden esirgemeyen anneme, dırdırı yanında çorbası eksik olmayan ablama, sigara konusunda(aslında her şeyi başlatan telefon konusunda) gazı veren kardeşim Yusuf'a, hasta halimde beni yalnız bırakmayan ve kararlarımın arkasında durmayı öğreten Meltem'e, dibe vurmuş sosyal hayatımı bir nebze hareketlendirmeye çalışan manevi ablam/kuzenim Gözde'ye teşekkürler. Biliyorum canlı yayın selam gönderme modeli oldu son paragraf fakat daha önce de söylemiştim... Siz olmadan yapamazdım.
Final tatiliydi... Avea'dan telefonuma gönderilen kampanya mesajıyla uyanıp telefon almaya karar vermiştim. (Evet, ani kararlar aldığım bir dönem) Bir kahve, iki dal sigara; ardından sevgilisini bizim mahalledeki arkadaşlarına bıraktıktan sonra bana uğrayan Yusuf'un gelişi. Konu teknoloji, dövme veya gitar olduğunda heyecanı hep paylaşırdık. Gittim, imzaladım sözleşmeyi ve aldım telefonu. Yusuf'un sigarayı bırakmış olması ise gözümden kaçmadı değil. Sevgili, düzenli hayat; anlık da olsa özenmiştim.
Aradan vakit geçti bir hafta kadar, telefonun maliyeti her ay üzerime çökeceğinden ötürü; sigarayı iki günde bir pakede indirmeyi başarmıştım. Lakin finallerde son düzlüğe girilirken Lucky Strike'ın piyasaya adım atmasıyla tekrardan günde iki pakede çıktım ve Lucky Strike, hakikaten şanslı vuruşum olmuştu. Girdiğim öksürük krizi, finallerin bitişi ve memlekete gitmem gibi faktörler, aylık minimum 200 Liralık maddi külfetle bir olunca; sigarayı bırakmam için "günün bugün" olduğunu, "bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen" olabileceğimi farkettim.
Babam kırk sene kadar sigara içip bıraktığından ve annem sadece babama eşlik etmek için yılda bir kez ciğerine bile çekmediğinden içtiği için; sigara pek de aklıma gelmiyordu Mersin'de. Sadece ilkokuldan beri arkadaşım olan "hayaller prensi" Kenan'ın rakı sofraları zorlayıcı oluyordu ki o an içkiyi de bırakmak zorunda kalmıştım. (bu noktanın açıklaması da birazdan) Gelgelelim, her gün yüzdüm yazın çok ter yapan ve vücuda su kaybettiren mastürbasyondan farklı bir yere odaklamak için enerjiyi. Cips, çekirdek, sakız, zeytinyağlılar derken gerçekten de bıraktım sigarayı. İşin en garip yanı, İstanbul'a geldiğimde baca gibi tüten arkadaşlarım yaktığında da canımın çekmemesiydi.
Sigarayı bıraktığım aralar, içkinin de tadı olmadığını farkettim. Başımda, suratımda ve sırtımdaki sivilceler iri iri, cerahat dolu akneler haline gelmişti ve canım yanıyordu. "Lan" dedim, "zaten içmenin tadı yok, başla işte Roaccutane'a". Alkolden uzaklaşmamın şekli de buydu anlayacağınız. Roaccutane ne midir? Karaciğerinizi deli gibi yoran, her gün ekstradan yorgun düşmenize ve çabuk sinirlenmenize, bazen depresif tavırlara hatta intihar meyiline sebep olan pis bir ilaçtır. Sivilceye iyi gelir lakin karaciğeri yorduğundan ötürü alkolle beraber alamazsınız ve 6 ay kullanım zorunluluğu vardır. Evet ben bu adımı da attım. Alkolü değil de, ağır içkileri bıraktım desek daha yerli yerinde olur.
Şimdi gelelim hikayenin "twist" kısmına...
Babam hep sigarayı bıraktığından beri, tat alma hissinin geliştiğini söylerdi. Kız arkadaşım -benimle- ilk kez orgazm olduğunda babama bir kez daha hak verdim. Büyük adamsın peder.
Ayda nereden baksan 500 Lira kar ettiğimden -ve çeviri işinden paranın dibine vurduğumdan- ötürü, hayallerimi gerçekleştirmeye başladım. (Çift kişilik yatak, G Shock saat gibi basit şeyler aslında)
Bir spor salonuna yazıldım. Burası sıkıntı değil de, soyunma odasındaki fön makinasını görünce mutlu olmam; küçük şeylerden mutlu olmaya başladığıma delalet. Bilemiyorum iyi bir gelişme mi ama sanmıyorum. Bu ego daha büyük mutluluklardan beslendi yıllar yılı.
Yalnız hazır kilo almaya başlamışken kolları şişirip İstanbul hovardası olabilirim. Evet böyle bir fikrim de yok değil.
Sosyal ve cinsel hayatım yerlerde(alkolsüzlükten ötürü). Broke Amateurs'a ne kadar şükretsem azdır. Alkol bünyeye girmeden, kadınlara yanaşamayan çakma Kazanova olduğumu görmek de acı oldu.
Cildim düzeldi. 6 aya pürüzsüz ve üçgen vücutlu halimle dizi tekliflerine açığım. True Blood'dan Jessica favori, Küçük Sırlar'da Ebru Akel'in kızını canlandıran hatun(veya Ebru Akel'in kendisi) de plase... Mansiyon ödülü de Pınar Altuğ'nun olsun.
Son olarak, bu süreçte desteğini benden esirgemeyen anneme, dırdırı yanında çorbası eksik olmayan ablama, sigara konusunda(aslında her şeyi başlatan telefon konusunda) gazı veren kardeşim Yusuf'a, hasta halimde beni yalnız bırakmayan ve kararlarımın arkasında durmayı öğreten Meltem'e, dibe vurmuş sosyal hayatımı bir nebze hareketlendirmeye çalışan manevi ablam/kuzenim Gözde'ye teşekkürler. Biliyorum canlı yayın selam gönderme modeli oldu son paragraf fakat daha önce de söylemiştim... Siz olmadan yapamazdım.
27 Mayıs 2011 Cuma
"Değişmeyen tek şey değişimdir." "Kes lan!"
https://www.facebook.com/event.php?eid=211742962179280
Böyle bir sokak partisi vardı bugün. Hayatımda hiç sokak partisine gitmemiş olduğumdan, fazlasıyla ilgimi çekmişti. Tabi duvara yazılanları (Paris'teyim, gelemiyorum gibi) gördükten sonra ilgimi birazcık da olsa yitirdim. Ancak "yine" sosyomat'tan bulduğum, tanışmamın 5 dakika sonrasında beni engelleyip silen("ee ne zaman sevişeceğiz?" sorusuna verilen tepki); tekrar bulduğumda muhabbete girdiğim ancak kanımın bir türlü ısınamadığı kadın tarafından davet edilmiştim ki eskiden kanım çoğu kadına çabucak ısınırdı.
Aramızda şöyle bir mesajlaşma geçti. (kızın yazdığı türkçe'yi biraz düzelteceğim)
-hey. kaçta?
-benim arkadaşlar önce pendora gidiyorlarmış. oradan geç saatte geçebilirim ben anca. ne yapalım?
-bilmem. ben evdeyim zaten. hani ekstra olmak istemem.
-yani ben gelmeni isterim ama hem pendoru sevmiyorsun sen, hem de bizimkileri sever misin emin olamadım. o yüzden sen karar ver.
-böyle diyorsan sanmıyorum seveceğimi, bebe kontenjanımı birinci sömestrda doldurdum.
-yok bebeklikten değil de genel olarak huysuzsun ve beni sevdiğin bile söylenemez. o yüzden emin olamadım.
-e bebe olmak için bebek olmaya gerek yok ki?
-aaa cidden?
-he.
-bilmemek değil öğrenmemek ayıp tabi.
-he.
Eskiden de atarlıydım insanlara karşı, ama mevzu kadınlar olduğunda enerji bulabiliyordum sanırım "belli şeyler"in peşinden koşmak için. Hani o atarı yapmama rağmen takılırdım kızın peşine... Sonuçta seks ihtimali var, veya arkadaş grubundan güzel bir kadının telefon numarasını alma ihtimalim var, veya gidilen partiden bir kadını kaldırma ihtimalim var.
Ancak sanırım büyüyorum ve değişeceğime asla inanmadığım halde değişiyorum. Cuma akşamını, haftaya 3 finalim olsa da, dışarı çıkmaya planlamış olan ben; evde sakin sakin birasını içen; Ennio Morricone eşliğinde(the man with the harmonica) geçtiği evrimleşme sürecini farkeden bir haldeyim.
Şimdiye kadar kimsenin olmamı istediği adam olmadım. Hep kendi yolumda, gerekirse yalnız yürüdüm. En azından bundan feragat etmemek güzel hissettiriyor.
Libidoda düşüş var mı diye düşünüyorum; sanmıyorum. Belki de sadece artık daha "seçici" davranıp, daha "çekici" kadınların peşinden gidiyor ve körü körüne karşı olduğum mekanlara ve eğlence anlayışlarına, "bebe"lere ve nefret ettiğim atmosferlere; Bukowski'nin tabiriyle bir "yarık" için itaat etmiyorum. Tavırlarımı keskinleştirdiğim için mutluyum sanırım; değiştiğim için değil.
Böyle bir sokak partisi vardı bugün. Hayatımda hiç sokak partisine gitmemiş olduğumdan, fazlasıyla ilgimi çekmişti. Tabi duvara yazılanları (Paris'teyim, gelemiyorum gibi) gördükten sonra ilgimi birazcık da olsa yitirdim. Ancak "yine" sosyomat'tan bulduğum, tanışmamın 5 dakika sonrasında beni engelleyip silen("ee ne zaman sevişeceğiz?" sorusuna verilen tepki); tekrar bulduğumda muhabbete girdiğim ancak kanımın bir türlü ısınamadığı kadın tarafından davet edilmiştim ki eskiden kanım çoğu kadına çabucak ısınırdı.
Aramızda şöyle bir mesajlaşma geçti. (kızın yazdığı türkçe'yi biraz düzelteceğim)
-hey. kaçta?
-benim arkadaşlar önce pendora gidiyorlarmış. oradan geç saatte geçebilirim ben anca. ne yapalım?
-bilmem. ben evdeyim zaten. hani ekstra olmak istemem.
-yani ben gelmeni isterim ama hem pendoru sevmiyorsun sen, hem de bizimkileri sever misin emin olamadım. o yüzden sen karar ver.
-böyle diyorsan sanmıyorum seveceğimi, bebe kontenjanımı birinci sömestrda doldurdum.
-yok bebeklikten değil de genel olarak huysuzsun ve beni sevdiğin bile söylenemez. o yüzden emin olamadım.
-e bebe olmak için bebek olmaya gerek yok ki?
-aaa cidden?
-he.
-bilmemek değil öğrenmemek ayıp tabi.
-he.
Eskiden de atarlıydım insanlara karşı, ama mevzu kadınlar olduğunda enerji bulabiliyordum sanırım "belli şeyler"in peşinden koşmak için. Hani o atarı yapmama rağmen takılırdım kızın peşine... Sonuçta seks ihtimali var, veya arkadaş grubundan güzel bir kadının telefon numarasını alma ihtimalim var, veya gidilen partiden bir kadını kaldırma ihtimalim var.
Ancak sanırım büyüyorum ve değişeceğime asla inanmadığım halde değişiyorum. Cuma akşamını, haftaya 3 finalim olsa da, dışarı çıkmaya planlamış olan ben; evde sakin sakin birasını içen; Ennio Morricone eşliğinde(the man with the harmonica) geçtiği evrimleşme sürecini farkeden bir haldeyim.
Şimdiye kadar kimsenin olmamı istediği adam olmadım. Hep kendi yolumda, gerekirse yalnız yürüdüm. En azından bundan feragat etmemek güzel hissettiriyor.
Libidoda düşüş var mı diye düşünüyorum; sanmıyorum. Belki de sadece artık daha "seçici" davranıp, daha "çekici" kadınların peşinden gidiyor ve körü körüne karşı olduğum mekanlara ve eğlence anlayışlarına, "bebe"lere ve nefret ettiğim atmosferlere; Bukowski'nin tabiriyle bir "yarık" için itaat etmiyorum. Tavırlarımı keskinleştirdiğim için mutluyum sanırım; değiştiğim için değil.
14 Mayıs 2011 Cumartesi
La bebe ve İstanbul Bilgi Üniversitesi MayFest
Kışın, kaltak bir hocamın not konusunda yaşattığı kıtlık sebebiyle başlamıştım, uzunca da yol katetmiştim yazın. 60 sayfaya yakın olmuştu ki hala başında olduğumu düşünüyordum. Böyle bitemezdi zaten. Henüz karakterler yeni yeni tanımlanıyordu...
Neden mi bahsediyorum? İsim bile düşünmediğim romanımdan. Benim olacaktı, tamamen bana ailt olacaktı. Sonra ne mi oldu? Bilgisayarımın hard diski sıçışlara geldi, tüm hevesimi yitirdim. Sonra geldi 2011'in Mart'ı... Gördüm ki "Everest Yayınları" ilk roman yarışması düzenliyormuş. Anneme zamanında göndermiş olduğum 10 sayfalık taslak üzerinden tekrar başladım, kurgu kafamda kesinlikle aynıydı. Ama olmadı, olduramadım, eski gazım mı yoktu, yoksa bir anlık hevesle mi elli küsür sayfayı bulabilmiştim bilemiyorum. O hevesim yavaş yavaş söndü, çünkü yazdığımı beğenmemeye başladım. Zihniyetim değişmişti belki de, kim bilir.
Yazar olmak? Bir hayaldi ama güzeldi.
Son gönderim tarihi için 27 Mayıs deniliyor ancak benim 27 cümle yazmaya bile mecalim yok. Çünkü yazdıklarımın çok iğreti durduğunu hissediyorum.
Belki tekrar o hırsı kaptığımda, bir blog/fanzin yazarı olmaktan ileriye gidebileceğim de kendime söylediğim tek şey şu...
"La bebe! Sen kimsin de roman yazıyorsun?" Bok gibi bir durumdayım. Sanki bir şeyleri kaybetmiş gibiyim ama olmayacak duaya da amin denmez be kardeşim. Ben anca barlarda, festivallerde elimde içkiyle milleti kesip onların psikolojilerini tanımlarım. Başka da bir bok yiyemem, bu kadar basittir hayatım işte. Bu kadar basit bir adamım belki de...
Son olarak deli veya deli taklidi yapan zibilyon veledin arasına düşmek istemiyorsanız, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin "MAYFEST"ine gitmeyin. Zaten konser alanında içki satışı da yok, içki sokuşu da yok. Bir İTÜ'lü olarak festival alanında geçirdiğim yarım saatin sonunda -bu denli abazan ve kadın peşinde koşan bir adam olmama rağmen- ben bile "Bu muymuş lan bilginin kızları?" diyorsam; orada tanıştığın kadın UGG giyen ve makyaj ile bakım arasındaki çizgiden haberdar olmayan bir boyama sarışından öte olamaz.
Yazıyı yazarken dinlediğim: Howlin' Wolf
Yazıyı yazarken tiplediğim: Herşeyden Bahseden Adam(bkz: youtube)
Neden mi bahsediyorum? İsim bile düşünmediğim romanımdan. Benim olacaktı, tamamen bana ailt olacaktı. Sonra ne mi oldu? Bilgisayarımın hard diski sıçışlara geldi, tüm hevesimi yitirdim. Sonra geldi 2011'in Mart'ı... Gördüm ki "Everest Yayınları" ilk roman yarışması düzenliyormuş. Anneme zamanında göndermiş olduğum 10 sayfalık taslak üzerinden tekrar başladım, kurgu kafamda kesinlikle aynıydı. Ama olmadı, olduramadım, eski gazım mı yoktu, yoksa bir anlık hevesle mi elli küsür sayfayı bulabilmiştim bilemiyorum. O hevesim yavaş yavaş söndü, çünkü yazdığımı beğenmemeye başladım. Zihniyetim değişmişti belki de, kim bilir.
Yazar olmak? Bir hayaldi ama güzeldi.
Son gönderim tarihi için 27 Mayıs deniliyor ancak benim 27 cümle yazmaya bile mecalim yok. Çünkü yazdıklarımın çok iğreti durduğunu hissediyorum.
Belki tekrar o hırsı kaptığımda, bir blog/fanzin yazarı olmaktan ileriye gidebileceğim de kendime söylediğim tek şey şu...
"La bebe! Sen kimsin de roman yazıyorsun?" Bok gibi bir durumdayım. Sanki bir şeyleri kaybetmiş gibiyim ama olmayacak duaya da amin denmez be kardeşim. Ben anca barlarda, festivallerde elimde içkiyle milleti kesip onların psikolojilerini tanımlarım. Başka da bir bok yiyemem, bu kadar basittir hayatım işte. Bu kadar basit bir adamım belki de...
Son olarak deli veya deli taklidi yapan zibilyon veledin arasına düşmek istemiyorsanız, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin "MAYFEST"ine gitmeyin. Zaten konser alanında içki satışı da yok, içki sokuşu da yok. Bir İTÜ'lü olarak festival alanında geçirdiğim yarım saatin sonunda -bu denli abazan ve kadın peşinde koşan bir adam olmama rağmen- ben bile "Bu muymuş lan bilginin kızları?" diyorsam; orada tanıştığın kadın UGG giyen ve makyaj ile bakım arasındaki çizgiden haberdar olmayan bir boyama sarışından öte olamaz.
Yazıyı yazarken dinlediğim: Howlin' Wolf
Yazıyı yazarken tiplediğim: Herşeyden Bahseden Adam(bkz: youtube)
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Wanted Alive
-Fazlasıyla hamarat olmaktan ziyade, ev işlerinden az çok anlayan; bir de harika yemek yapamaktan ziyade sabahları bana kahve veya kahvaltı hazırlamayı çok görmeyecek,
-Her yerde okuduğunu/izlediğini/dinlediğini satan çakma entelden ziyade, birikimli, rahat muhabbet edilebilecek,
-Dikkat çekmek için -(homo/bi)seksüel olmadığı halde çevresindeki kızlarla öpüşmeyen,
-Ailesinden ayrı yaşayan ve evine gittiğimde başımı dizine koyabileceğim; zaman zaman anaç yaklaşabilecek,
-Maymun iştahıyla keman çalmaktan fotoğrafçılığa, blog yazmaktan çizime her boku deneyip yarıda bırakmayan,
-Bebelerin gittiği(Pendor, Küçük Beyoğlu, KafePi, AsmalıMescit'in bir kısmı, Nevizade'nin bir kısmı) ortamlara gitmeyen ve ota boka(çevre masalardan birine doğumgünü pastası gelmesine) "VUUUU" diye bağırmaktan hoşlanmayan,
-Benimle izbe barlarda, blues barlarda ve meyhanelerde içebilecek,
-Konuştuğu zaman kulaklarımı tıkatmama sebebiyet verecek kadar aptal olmayan,
-Uçan kuşu bile drama çevirmeyecek,
-Hayatını ve hayatımı kompleks bir hale getirmeyecek(kısacası sikmeyecek),
-Az kaprisli, suyuma ve kimi zaman suyumdan huyumdan çok; huysuzluğuma gidebilecek,
-Yatakta iyi ve blowjob yapmaktan hoşlanan,
-Tercihen beyaz tenli, narin fizikli, geniş omuzlu, tüysüz(evet lazer epilasyondan bahsediyorum), "yüzüne bakmağa kıyamayacağınız",
-18-33 yaş aralığında(evet anneannelerle yatmıyorum),
KADINLAR ARANIYOR!
not: evet, ben "o"yum diyorsan; bunu sana armağan ediyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=lzWa8QdJ8-E
(mark lanegan-i'll take care of you)
-Her yerde okuduğunu/izlediğini/dinlediğini satan çakma entelden ziyade, birikimli, rahat muhabbet edilebilecek,
-Dikkat çekmek için -(homo/bi)seksüel olmadığı halde çevresindeki kızlarla öpüşmeyen,
-Ailesinden ayrı yaşayan ve evine gittiğimde başımı dizine koyabileceğim; zaman zaman anaç yaklaşabilecek,
-Maymun iştahıyla keman çalmaktan fotoğrafçılığa, blog yazmaktan çizime her boku deneyip yarıda bırakmayan,
-Bebelerin gittiği(Pendor, Küçük Beyoğlu, KafePi, AsmalıMescit'in bir kısmı, Nevizade'nin bir kısmı) ortamlara gitmeyen ve ota boka(çevre masalardan birine doğumgünü pastası gelmesine) "VUUUU" diye bağırmaktan hoşlanmayan,
-Benimle izbe barlarda, blues barlarda ve meyhanelerde içebilecek,
-Konuştuğu zaman kulaklarımı tıkatmama sebebiyet verecek kadar aptal olmayan,
-Uçan kuşu bile drama çevirmeyecek,
-Hayatını ve hayatımı kompleks bir hale getirmeyecek(kısacası sikmeyecek),
-Az kaprisli, suyuma ve kimi zaman suyumdan huyumdan çok; huysuzluğuma gidebilecek,
-Yatakta iyi ve blowjob yapmaktan hoşlanan,
-Tercihen beyaz tenli, narin fizikli, geniş omuzlu, tüysüz(evet lazer epilasyondan bahsediyorum), "yüzüne bakmağa kıyamayacağınız",
-18-33 yaş aralığında(evet anneannelerle yatmıyorum),
KADINLAR ARANIYOR!
not: evet, ben "o"yum diyorsan; bunu sana armağan ediyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=lzWa8QdJ8-E
(mark lanegan-i'll take care of you)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)