Google+ boş mideye iki duble viski

15 Mart 2011 Salı

Sakin

Girdiğim bir diyalogda, onun İskoç kültürünü çok sevdiğini öğrenmiştim. Müzik, William Wallace, aksan derken kendimi scotch konuşurken buldum. Ablamın evindeydim ve internetten konuşuyorduk. Çekiciydi, çünkü daha önce tanışmamıştım ve görüşmemiştim. Kedi bu sefer uzanamadığı ciğere pis demiyor, uzanmamış olduğu için ciğer ona tatlı geliyordu.
Diyalog sürdü, ablamdan çıktım, Carrefour'a gidip TAPDK'ın yeni yönetmeliğine bir kez daha salladım. Tek isteğim, 20'lik bir şişe Jim Beam veya Johnny Walker'dı. Fakat yoktu. Bakkal veya tekel büfesi gezmek istemediğimden, eve dönüş yolunun kısa olmasını dilediğimden ötürü; en ucuz viskiye yöneldim. Bulgar viskisi olduğu iddia edilen, rezalet bir şişe tasarımı ve 35lik bir şişe. Hayır, çok boktan görünüyordu. Vazgeçmek üzereydim ki onu gördüm. 50 lira çıkacaktı cebimden ancak tasarımı harikaydı. 70lik bir şişe, makul sayılabilir, kim bilir?

İsmini şu anda bile bilmiyorum, kapağına göre kitap seçmiş gibi hissediyordum. Eve geldim, açtım, bir bardak doldurdum, tek buz, fazla değil. Işıkları kıs, kanepeye otur, bilgisayardan uzaklaş. Dışarıdan gelen korna ve çeşitli gürültü, kes onları; pencereyi kapat. Kahve masasının üstüne koy kadehi, masanın üzerindeki pin-up posteri ilgini çeksin. Telefonu kapat. The Doves'tan Firesuite dinle. Bir sigara yak.

Sanırım sakin olmak bu. Sadece yaptığım değişiklik (rakıdan viskiye geçiş) değil, aynı zamanda ironik bir biçimde sessiz olan kendi dünyama kapanmak da beni; bu konuda bir yazı yazacak kadar etkilemiş olsa gerek. Denemenizi tavsiye ediyorum eğer ki her "naber" dendiğinde "iyilik ya proje falan ufff çok zor" diye ağlayan bir adem veya haftasonlarını dışarıda toplu halde içerken yanındaki kızın beline atmaya çalışan bir ergen gerisi değilseniz. Pazartesi ideal gündür, haftaortası olmaz, salı günüyse Tuesday's Gone patlatarak biraz daha keyifli geçirilebilir.

Bu arada psikolojik yönden eskisi gibi yıkık veya (en yakın dostlarımdan birinin tabiriyle) "kara" değilim belki, ancak bu çok iyi oldu. Çok güzel oldu. Bardağın dudaklarını her öpüşüm, tatlı orgazmik bir duygu yaratıyor. Başım ağrımıyor bu sefer. Sinirli de değilim. Sakinim.

8 Mart 2011 Salı

Kadınlar Günü Ve Diğer Tüm Özel Günler(muayyenle sabit)

-Sen annemin kadınlar gününü kutladın mı telefonla?
-Hayır. Ben de kadınım çünkü?
-Ben de kutlamıyorum o zaman.
Ablam sırıtıp geçmişti bu cevabıma. Ortadan girdim yine her zamanki gibi; başa saralım kasedi.

"Öncelikle tüm dünya kadınlarının kadınlar günü kutlu olsun vıdı bıdı bıdı bıdı..."

Veya tam tersi?

Eros'un çiçekçi olması... Doğum günü kutlamayı icat edenlerin oyuncakçı dükkanı işlettiği vs... Bunlar kapitalizmin oynadığı oyunlar üzerimizde, tüketim toplumu olmaya gidiyoruz vs vs.
Çok farklı şeyler de söylemiyorum aslında. Eros çiçekçi olmayabilir belki; ancak tüketmeye bu kadar meğilli bir canlı, işin içine; satın almaya teşvik edecek bir olay girdiğinde gerçekten coşuyor.

Sevgililer günü, doğumgünleri, yılbaşı, eğer ilkokul öğrencisiyseniz öğretmenler günü, yıldönümü, aydönümü, kadınlar günü, e yeter ama? Bahane aramıyor muyuz cebimizdekini yoktan yere harcamak için?

Aslına bakarsanız kadınlar günü ve sevgililer gününe karşı apayrı bir tepkim var.

Sevgililer gününe gösterdiğim tepkinin altında Yusuf'la İstiklal'de yürürken çiçekçilerin bize çiçek satmaya çalışması yatmıyor tabii ki. Şimdiye kadar da bir kez hariç; hiç bir sevgililer gününde sevgilim olmadı. Hatta benim "Sevgilim" dediğim kadın sayısı da iki elin parmaklarını geçmez, ömürleriyse 2 ayı geçmez ilişkilerimin. Fakat eğer ki sevgilini sadece etrafında yaşanan bir günlük gelişmelerden ötürü biraz daha fazla seviyorsan; zaten siktir git sevme. Sevgilini bir değil, her gün hatırla; sevgililer gününde de caka satmaya uğraşma kimseye.
Olmaz ama değil mi? Ne sevgilin bunu kabul eder şartlandığı için, ne de sen kabul edersin onu etkilemeyi denediğin için...
Küçük çapta başla, ona hediye al. Bir üst seviyeye geç, romantik bir restoranda günün anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yap. Lise müdüründen farksız... Yetmez, yetmesin de; sevgilin için bir yeri kapat, boğazda lüks bir romantizm soslu yemek ye onunla. Cebindeki tomarla veya yakmaya değmeyecek banknotlarla romantizmin dibine vurma eğilimleri.

Kadınlar günü? Eşine veya sevgilisine fiziksel zarar vermiş hanzo zaten kutlamasın Kadınlar Günü'nü kimsenin. Veya yattığı erkeklerin penis boyunu, cinsel performansını ağza sakız eden kadın kısmısı teşekkür etmesin yapılan kutlamalara. Aldatan erkek bir kez daha "Ben seni çok önemsiyorum aşkım" moduna girmesin, "Ben bir kadınım, yer ver, kibar ol bana karşı" diyen kadın eşitliği savunmasın. Bu eşitliğin birden çok daha fazla parametresi var be güzelim. Aklın ermez demiyorum, uğraşsan sen de anlarsın bir eşitlik olmadığını. Ancak savaşında değiliz hiç birimiz eşitliğin; bizim savaşını verdiğimiz konu kimin üstün olduğu... Bu kadar açık işte.

Tabi bir yerde, her gün alkollü kocasından dayak yiyen ev hanımının tepkisine veya çığlıklarına karşılık "Aile içi, biz karışmayalım" şeklinde 3 maymunu oynayan çevrenin tepkisini; sevgilisine "Ağzını burnunu kırarım!" -bunu Cumartesi gecesi, etkileyici bir kadını yolda beklerken duymuştum- diyen elemanı, işyerinde patronu tarafından cinsel tacize uğrayan kadının mapusa girse şişlenecek-ki sevdiğim bir hapishane raconudur, tecavüzcülere karşı alınan sert tavır- patronunu ayrı bir yere koyarak yazıyorum çünkü onlarla ilgili söyleyecek bir çuval küfürden başka lafım yok. İstisnaları kaidenin dışında tutarak genelleme yapıyorum ilk defa, bir kadının incinmesine veya ağlamasına dayanamadığım için.
Yüzüne tükürmeyeceğin bu tip adamların bahsi, apayrı bir yazının konusu olur muhtemelen. Bense bu kadar sarpa saran ve beceremediğimi bu denli düşündüğüm bir yazıdan sonra, bir yudum daha alırım şişeden; bir kez daha derim ki, "bitiyorum/başlıyorum, dipte/şafaklı, sıkıntılı/rahat ancak bu benim dünyam, bunu ben yarattım ve sonuçları kimi zaman acı olsa da; katlanmamak için hiç bir sebebim yok." (İntihara meğilli olduğumu düşünenler için yazdım son cümleyi.)

3 Mart 2011 Perşembe

Değişim rüzgarları ne yönde eser?

Yarılmak üzere olan başım, umursamaz görünen ama umursayan tavırlarım, parlamalarım, sinire kesmelerim... Sorulan "Neden böylesin?" soruları ve halimden memnun yazılarım, değişmekten, debelenerek yüzeye çıkmaktan ziyade "akışına bırakmalarım".

Evet, bir şeyleri değiştirmek için hiç bir çabam olmadı. Aynı tavırlar, aynı dumanlı hava sahası, aynı alkol düşkünlüğü, aynı sert mizaç vardı hayatımda bu haftaya kadar.

"Silkinmeli miyim? Böyle iyi mi?" Sordum kendime, defalarca. Gereksizdi sorular, fakat alkol almadan geçirdiğim bir gece, ardından ikinci gece... Dedim ki çok da sallantıda değil karaciğerim; Kurt Cobain, Robert Johnson gibi isimlerle aynı poker masasına oturmak için, hala biraz vaktim var. Çünkü alkolik değilim veya psikolog arkadaşımın deyimiyle "alkol hücre çeperlerime işlememiş." Şişeden, kadehten, bardaktan uzak durabildiğim vakitler de oluyor.

Bu fena bir bulgu değildi. Sevindirmedi beni, üzmedi de. Ancak kimi geceleri boş geçecek kadar iradeli olduğumu farkettim.

İkinci aşama dedim. İkinci aşama... Belki biraz çaba? Veya biraz istek? Saçımı sakalımı, kamburumu, kısacası baştan aşağı tipimi incelemeye başladım. Düzgün değildim. Seyrek sakalım uzamıştı, top sakal kısmıysa uzundu ve içler acısı bir görüntüm vardı her ne kadar o seyrek bıyıklara tutunan ayran, çay ve bira damlalarını emmek keyifli gelse de. Çok sevdiğim iki insan, ablam ve kuzenimin ihtarıyla, sakal traşımı da yaptım evde. Hem de Amerikan aksiyon filmlerindeki gibi. Bir elimde ayna, bir elimde makina; küvetin içinde kısalttım.

Aynı gün saçlar gitti.
Yüzün gözün açılmış yorumlarıyla süslenmiş yeni bir hayata başladığımı hissettim boktan da olsa 9 ay sonra sahneye çıktığımda. Belki eskisi kadar kara değildim, bilmiyorum. Ancak rezalet geçen bir konser sonrası bile gülümseyebiliyorum şu an. Bilmiyorum neden...

Mutluluk veren hastalıklı şeyler bunlardır belki de? Değişenler?

Ha bir de hayatımda yazdığım en boktan denemeyi yazıyor olabilirim şu an. Alkol girince bünyeye bugün, şartlandım bir şeyler karalamaya. (Pavlov'un köpekleri misali) Karaladım ve bir genç kızın günlüğüne benzedi az çok. Varsın olsun, bugün alkolsüz geçirdiğim iki geceyi kutluyorum ben. Bakkal Bülent, sarkıtmıyorum sepeti, hakkımı da helal etmiyorum!

1 Mart 2011 Salı

Çarpık, yozlaşmış, "Adını Sen Koy".

-Mahmut, öyle deme abi... Şimdi gerçekten bir soğukluk, bir gerilim oluyor seksten sonra.
-Lan oğlum neyi demeyeyim? Demek ki yeterince tatmin edemiyorsunuz yattığınız kişileri?
(Öteki arkadaş)
-Mesela 00000 Bar'da çalışan 11111'i biliyor musun?
-Bilmiyorum?
-Kızıl saçlı, güzelce bir hatun.
-Hala bilmiyorum da anlat...
-Abi biz onunla yattık mesela, daha sonra muhabbet direk sıfır.
-Rahat olmayı denedin mi? Bak mesela bu herif(ilk cümleyi söyleyen arkadaş) ne kadar şikayetçi olsa da, az önce daha önceleri yatmış olduğu bir hatunla gayet sarılarak muhabbet etti.
-Soru soruyorum çok kısa cevaplar veriyor.
-Bir şeyi merak ettim, sen bu kızla; bir sevgilin varken mi yattın?
-Evet.
-Kız, sevgilin olduğunu biliyor mu? Veya, sevgilini tanıyor mu?
-Ortak arkadaşımız.
-Yüzüne baktığına şükret ulan.
-Niye abi? Tecavüz etmedim sonuçta kıza? O da istedi.
-Lan ne batılı, ne modern adammışsın sen.
-Anglo saksonum ben.
-Angloyu bilmem de "sakso"n olduğun doğru.

Sinerji'de çalıştığı için bu aklı-evvel arkadaş; aklıma birden sinerjideki bir anım geldi. Yine bir diyalog... Ve evet, yine bir yabancı kadınla...
-Siz Türkler, çok farklısınız.
-Neden?
-Çok fazla aldatma var, çok fazla aldatan var. Kesinlikle azgınsınız demeye getirmiyorum ancak herkes birbirini aldatıyor.
-Ben farklıyım demem bir şeyi değiştirmez değil mi?
-Senin farklı olduğunu biliyorum. Her ne kadar bazen çok genç olduğunu düşünsem de.

Aklıma takılmıştı bu sözlere ve kolay kolay da unutamadım.

Ben bu denli uçlarda yürümedim konu sevdiğim kadına gelince. Belki ciddi olmayan bir iki ilişkimde başkalarıyla yatmışımdır, ancak "kız arkadaşım" sıfatını yakıştırdığım kadına da bunu yapamam.
Çünkü hayatıma giren-çıkan kadınların çoğuna bu sıfatı yakıştırmam. "Adını koyalım" dendiğinde, beklememiz gerektiğini belirtirim. Çünkü kapanırım, düşünürüm biraz. Veya takılmaktır yaptığımız, kim bilir. Ancak tartmak iyidir, alelacele bir ilişkiye başlamak ve boktan Türk pop kliplerindeki klişeleri hatırlatırcasına ayrılmak, o kadına karşı duyduğun saygıyı kaybetmekten ziyade.

23 Şubat 2011 Çarşamba

The Future (Leonard Cohen)

Bu parçanın kısa versiyonuna, bir Tarantino filmi aracılığıyla ulaşmıştım. Daha önce de ablamdan aldığım alakasız bir CD, parçayla tanışıklığımı sağlamıştı. Yazarken sık sık dinlerim, Cohen'in ağlak manitasal faaliyet parçaları sarmaz beni; "İstanbul bu gece Cohen'le ağlayacak" toplaması çakma enteller de gözümde hiçtirler, fakat bu parça; adamcağızın dumanlı sesinden ötürü hep etkilemiştir beni. Her şeyi yeterince, kararında, dozunda söylemiş belki fakat dinlerken hayatında ilkokul 2'de yazdığı şiirler dışında herhangi bir şiir yazma girişiminde bulunmayan(öğrenim hayatı boyunca -yani hala- uğraşılan sevgili durumları dahil) ben bile bu kafayla, gecenin 4'ünde şiir yazıyorum bu parça sayesinde. Saygılar Cohen. Tek bir kez, ama yeterli bir kez. Ne yazdığımı, ne bok yediğimi bilmeden paylaştığım nadir yazılardandır bu da; hadi bakalım "gelecek" bizi nereye götürecek?

Bilgisayarlar, teknoloji, iletişim, azgınlar, sapıklar,
Katiller, hastalar, ruhlar, inananlar,
Ona, buna, şuna,
Budist, Hristiyan, Müslüman, Yahudi,
Satanist, Anarşist, Sosyalist, Faşist,
Bunlara ihtiyacımız var mı?

Körü körüne bağlı olanlara,
Karşı görüşü dinlemeyenlere,
Veya herhangi birini dinlemeyenlere?

Yanlışlara saplananlara,
Doğruları görmezden gelenlere?
Hatasını kabullenemeyenlere,
Bu yalnız çöplüğün içinde;
Altındaki dostunu tekmeleyerek çırpınma çabalarında olanlara?

Otoriteye, demokrasiye, siyasilere,
Saygısız gürültüye,
Sevgisiz cinse,
İhtiyacımız var mı?

Sorgulamadığımız sürece,
Araştırmadığımız sürece,
Bencilliğimiz arttığı sürece,
İhtiyacımız tükenmeyecek bu vebaya.

Çünkü kopacağız birbirimizden.
Uzaklaşacağız insanlardan,
Uzaklaşacağız iletişimden.
Yabancılaşacağız.

Ve evet, evet o apokaliptik süreç başlayacak,
Biz ne olduğunu anlamadan,
O girecek hayatımıza.

Fark edeceğiz ki,
Bir kadını öpmek değil mevzu,
Çocuklarını sinemaya götürmek değil mevzu,
Sevgilini koklamak değil mevzu,
Sevişmek değil mevzu,
Mevzu yabancılaşmak çevrene,
Mevzu yabancılaşmak dostlarına,
Mevzu senin işaret parmağının gücü olmadan çalışmayan,
İçinde binlerce rengi barındıran ekranlar.

Mevzu senin sanal alemde gördüğün ve paylaştığın özlü sözler,
Bu sebeple yediğin kadınlar, erkekler;
Sosyal medyada belirttiğin rengin, kendine ait olmayan düşüncelerin;
Paylaştıkların...
Pornografin...