Google+ boş mideye iki duble viski

13 Ocak 2010 Çarşamba

If Only Everything

Sıradışı bir final dönemi. Çabaladım, denedim olmadı belki de... Ne bileyim. Çok da umrumda değil. Ancak yazının yazıldığı ruh halini bilmenizi isterim; ZAYIF, GÜÇSÜZ, BEYAZ BAYRAKLARI ÇEKMİŞ bir serseri yazıyor bunu. Bünyesinde an itibariyle 1 mililitre alkol yok, gayet ayık durumdayım.

Queens of the Stone Age, Kyuss mazisi sebebiyle en çok saygı duyduğum gruplardan biridir. If Only Everything ise her içimin bunaldığı, sıkıldığım, hayattan tiksindiğim anımda dinlediğim, bir kaçış şarkısıdır. Bilmem insanlar sözlerden nasıl bir yorum yapar...

Fakat dinlediğimde aklıma gelenler, elinden tuttuğum bir kadın; benimle birlikte kaçmaya istekli... Hayat görüşlerimi paylaşan, asi ruhlu, alçak gönüllü ve en önemlisi; beni kaldırabilecek bir kadın...

Bir Chevrolet Camaro SS... Ve tabii ki yollar. Uzun, bitmek tükenmek bilmeyen yollar. Gün batımı, batıya sürmek... Günlerce, belki aylarca... Motellerde yatıp kalkmak. Ta ki gerçekten nefes alabileceğimiz bir yer bulana kadar.

Hayal dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor şarkı beni adeta. Hele hele; "you blow my mind cos ur so pretty girl, those long long days there's no escaping." lirikleri bir kez daha kulaklarımın pasını sildiği zaman...

Şarkı biter, realite başlar... Chevrolet Camaro SS sahibi olma ihtimalim ne kadar düşükse, böyle bir kadın bulma ihtimalim de o kadar imkansızdır.

Bu gerçek bir kez daha dank eder. Perde kapanır, ışıklar yanar, oyun biter...

Unutmadan sözleri de ekleyeyim:


If it gets you down well then Ill take it
If it gets you up, well I don't want it
It lets you down so broken hearted
If it gets you down well then I want it

If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and
We're nothing at all

You blow my mind cos ur so pretty girl
Those long, long days there's no escaping
I rolled the wheel and let it go
and where it stops, you'll never know
If it gets you down then just don't blame me

If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and
If only, only and

We're nothing at all

8 Ocak 2010 Cuma

Dayı/Ramiz Dayı/Zakk Dayı

Benim hiç çılgın dayım olmadı lan... Düşününce hakikaten olmadı. Halbuki ne güzeldir değil mi dayı kavramı? Amerikan dizilerinde üstü açık araba kullanan, genç, yakışıklı ve kızların gözdesidir dayı... Misal; Jesse dayı vardı Full House dizisinde.. Veya biraz daha Türk kültürüne yaklaşırsak yeğeniyle rakı içen, geyiği sağlam adamlardır dayılar. Benim bir dayım vardı. O da çılgın sayılmazdı pek. Bir kez fantasının içine karabiber dökmüştüm, bir kez de senet yatırmayı unuttuğu için 3 ay kadar içeride yatmıştı. En çılgın olaylarımız bu yani...

Gelgelelim, facebook'ta milletin paylaştığı video'lardan takip ettiğim kadarıyla yeni bir kült doğuyor. Ezel... Bir kez bile oturup izlemedim ne yalan söyleyeyim. Anladığım kadarıyla da bu dizide her söylediği atasözü olacak bir Ramiz Dayı var. Tuncel Kurtiz'in canlandırdığı... Sözlüklerde gezinirken farkettim ki, Ramiz Dayı başlığında Tuncel Kurtiz başlığına oranla daha fazla giri var. Yazık ulan, herife asıl kimliğini unutturdunuz resmen... Gelgelelim; olay bir veya iki hafta önce koptu benim için...

http://www.imdb.com/title/tt1447480/

Ahanda bu linkteki filmin kısa teaser'larını izledim. Bir de ne göreyim! Zakk Wylde, ana karakterin dayısını canlandırıyor. Hem de bildiğimiz Zakk Wylde. Böyle gitarlı mitarlı, bilekliğini de takmış.

Söylemedi demeyin, Ezel izleyicilerinin Black Label Society sevenleri muhtemelen Ramiz'i satıp Zakk'e çökecek yakında.

Bense her zamanki gibi çılgın dayı hayallerimi devam ettireceğim...

25 Aralık 2009 Cuma

Eskiler ve dünyanın küçüklüğü

NP: Ünlü - Rüya

Hayvan olduğumu biliyorum, eyvallah. Hatta bazen aynaya bakmakta zorlanıyorum ona da eyvallah. İçgüdülerimle yaşadığım da apaçık ortada...

1 haftadır tatava yapıyorum arkadaşlara... Eski sevgiliyle neden dost olamadığım konusunda.

Hayır olmayınca olmuyor işte. Suçu her zaman karşıda aramamak lazım ama, ne bileyim ulan... Arkadan laf çıkaran modeliyle bile karşılaştık sonunda. Sonra "Mahmut sen hiç arkadaş canlısı değilsin". Afedersin de skerim ben öyle arkadaşın canını...

Eskimiş konusunda geçen bir sinir harbinin sonunda, zar zor dışarı atmaya niyetlendim kendimi. Cuma akşamı... İçmeceli eğlenceli olacak ya... Wingman Celal yarına erteleyelim dedi. Ben de oturdum evde GTA Vice City kasıyorum... (Eski bilgisayarlarımda çalışmayan oyunlar konusunda bir hırsım vardır. Zaten elimin altındaki laptopta da doğru düzgün oyun çalıştırmak imkansız.) Tak, bir mesaj... Ver elini Taksim.

Geçtik oturduk Taksim'e. İki arkadaş ve ben... Daha sonra bu iki arkadaştan biri kalktı gitti. Başka biri geldi. Oyuncu değişikliği hesabı... Ama kızın yüzünden düşen bir parça. Dokunsan ağlayacak modda. Dedim "Tamam rahat olun. Ben sizi dolmuşa bindiririm oradan da evime giderim." Özür dilediler, teşekkür ettiler... Canları sağolsun. Saate baktım. Daha 22.00...

"Tek başıma Thales'te bira demlenirim." mantığı oturuverdi kafaya. Geçtim Thales'e... Etrafıma baktığım bile yok. Bir bira içip kalkmak zaten amaç.

O an, dostlarım, hayatın ne kadar garip olduğunu anladım. Ulan İstanbul'dasın. Tek başına herkesin bilmediği ama sana ev gibi gelen bara gidiyorsun... Demleniyorsun bar taburesinde inceden inceye... Hesabı ödemek için kalkmış iki kızdan bir tanesi MERSİN'den eski sevgilin çıkıyor.. Hoş, kötü de ayrılmamıştık ama kafayı çevirdim tabii ne yapayım. Hele hele bir hafta boyunca arkadaşlarla eski sevgili muhabbetinin çok tiksinç olduğunu konuştuktan sonra.

Kafayı çevirdim ama dipdibeyiz. Boynum tutuldu tutulacak. Neyse ki aranan kan(50 lira üstü) bulundu da gitti bizim "ex".

Akabinde demlenmeye devam. Bir "vuuuv" sesi geldi Thales'in portatif çatı açılınca. Ses tanıdık... Ulan bir daha çevir kafayı, hop; bambaşka bir eski hatunun "kankisi". Allah dedim şimdi sçtık... Kafayı çevirecek iki opsiyon kaldı: önümde; barın vitrininde duran viski şişesi ve solumdaki bıyıklı abi. Eh, her mantıklı insan gibi viski şişesini seçtim.

Hemen bir kendine gelme, birayı hızlı hızlı bitirme ve kaçma durumu... Zar zor eve attım kendimi.

Şimdi düşünüyorum da, hayat tesadüflerle dolu bir labirent aslında...

Şaka lan şaka, entelliğe kuntelliğe gerek yok. Olayların üstüste gelmesi sarsıcı işte o kadar. Hayat mı? Bir rakipten ibaret. Ona karşı kaybettikçe bir daha oynamak istemiyorsun. Ancak kazanmanın tadını bir aldın mı da, sürekli onunla oynamak istiyorsun.

FAX!

saatler sonra gelen edit(saat: 01.56): Eve gidenler "Taksim'e çıkalım tekrardan" dediler.Gitmedim... Az önce de mesaj geldi; (x i gördük hatta beraber arafa gdiyoruz sanirim) X=arkadan laf çıkaran eski sevgili modelinden kastım...

Demek ki bir gazla çıksaydım dışarı tekrardan; bu geceyi "EX LER PARTİSİ" yapacaktım kendi çapımda.
FAX!

29 Kasım 2009 Pazar

Zorluklar karşısında ayakta kalabilme yetisi...

Hepimizin hayatında sorunlar, sorunsallar var... Doğruya doğru... Kimimiz benimkilerden çok daha büyük problemlerle baş etmek zorunda, kimimizse sevdiği kadının yüzüne bakmadığından, arabasının jantını yenileyemediğinden, PS3 alamadığından şikayetçi...

İnsanların sorunlarını basite indirgemek ve "Sen asıl benim durumumu bir dinle" şeklinde bir sidik yarışına girmek değil amacım.

Çok değil, yaklaşık iki hafta önce yeni bir eve taşındık. Hesapta benim sınavların olmadığı, kafamın rahat olduğu bir zaman ev değiştirecektik lakin böyle bir zaman da bulunamadı, sömestr tatili için yaptığım yurtdışı planlarım sebebiyle. Dönem başı da taşınamayınca, olay kasımlara kaldı iyi mi...

Gelgelelim, taşındık. Tam tarih hatırlamıyorum ancak perşembeye denk geliyor olması lazım.

Şöyle de kol gibi, kolbastı gibi bir sınav takvimim var....

Taşınmadan sonraki;
1. Hafta: Pazartesi Otomatik Kontrol Sistemleri(vize), Salı Enerji Üretimi(vize), Pazar Elektrik Makineleri(vize)
2. Hafta: Salı Aydınlatma Tekniği(vize), Çarşamba Güç Elektroniği(vize)

Fakat söyledik bir kere... Taşınılacaksa uygun olabilecek tek tarih budur diye...
Yılmayıp ayakta kalmayı denedim. "Az buz çalışırım, ilk vizelerden ortalama bir not alırım." diye düşündüm.
Salı günü bomba bir patladı tabii... "Haftaya ödeviniz var arkadaşlar." dedi hoca ve bir bit yeniği, bir kafa kurcalayan daha soktu işin içine.
Çarşamba günü varan 2... Vizeye yetiştirilmesi gereken bir ödev.

Şimdi öyle bir adam düşünün ki, daha evini yerleştirememiş ve vizelerle boğuşmaya çalışıyor. Öte yandan çok hoş bir Rus kadından aldığı Rusça dersleri ve hem sınıfına; hem de o güzel kadına rezil olmama arzusuyla çalışılması gereken bir Rusça dersi...

Tekmeye kafa sokan mücadeleci futbolcu tipi vardır ya, aha işte benim durum da ona dönüştü bir nevi.

"Alayına isyan ulan!" diyip bastırıverdim derslere. Nefes bile almıyordum. Ya derslere asılıyordum, ya da başka bir şeye... Neyse geçti gitti sınavlar... Orta şekerli hem de... Kurs da aynı şekil.

Rahat bir "oh" çektik bayramda.

Peki ben neden anlattım bu kişisel hikayeyi size?
Hayat, karşımıza ne çıkaracağını asla belli etmeyen bir orospu çocuğudur. Tam mutlu olduğunuzu düşündüğünüz anda, bir tekme daha atar. Veya her şeyi yoluna koyduğunuzu, planladığınızı düşündüğünüz an; bir bakarsınız yapılacaklar listenize bir yenisi daha eklenir...

Misal benim bu sıkıntılı dönemimde çok sağlam bir reddediliş hikayem oldu ki eski sevgiliden gelmesi daha fena koydu. Hırs yapmaya gerek bile görmedim gerçi... Olmadı, yeniden başlayamadı, fakat "hayat devam ediyor; bin bir zorluğuyla, önüme çıkarmaktan yorulmadığı engellerle" zihniyetini benimseyip çatır çatır devam ettim yaşamaya....

Bu hırstır muhtemelen beni ayakta tutan şimdiye kadar.
Son olarak diyeceğim odur ki, hayatın kötü sürprizlerine alışmak ve onlara karşı sürekli hazırlıklı bulunmaktansa, bırakın bir tekme de o koysun size. Ve ayakta durmaya çalışın. Linç edilmekte olan; başı açık bir İran'lı kadın gibi...
O lince karşı ayakta kalabilirseniz eğer, bu tamamen sizin hırsınız, özgüveniniz ve sorunlarınızın üstesinden gelme yetinizdir. Bu işin bala götesi yoktur.
İnanın bana, bir kez kapışmaya başlayınca hayatla; bir kez o zevki, hayatı yenme zevkini tadınca, bir daha asla bırakmak istemeyeceksiniz.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Yağmur

Dışarıda sıradan bir sonbahar yağmuru var...

Hava çok soğuk değil. Sadece yağmur. İnsanları korkutan yağmur, fırsatçı girişimcilere, sokakta; 5 liradan, 10 liradan rezalet şemsiyeler sattıran yağmur, tikilerin saçını bozan yağmur... Severim yağmuru. Özellikle de insanların, o bastırdığı anda kaçıştığı köşe başlarını gösterdiği için, o panik anında yüzlerindeki çaresiz ifadeyi gösterdiği için. Kimi yeni fönlettiği saçını korumak için hayatının deparını atar, kimi eşşek yüküyle para döktüğü; marka takıntısını körükleyen hırkasının ıslanmaması; madara olmaması için koşuverir köşe başına.
Ben mi?

Kaybedecek neyim var ki çöküvereyim bir köşebaşına yağmur başlayınca?

Şemsiye, bere, kapişon vs kullanmam. Karizmamı düşürdüğünü düşündüğüm için değil, daha canlı hissedebilmek, yaşadığımı yüzüme düşen her damlayla biraz daha hissedebilmek için. Öyle sahte bir his de değildir bu hani... Yağmura olan aşkım sekiz yaşında bir çocuğun sınıfındaki sarışın ve beyaz tenli kıza aşkı gibidir... Saf...

Hoş, bu aşkın da sahteleri gözüme çarpıyor arada bir... "Aa canım bilmiyor musun? Ben yağmurda yürümeyi çok severim" diyip sözde aşkını afiş eden mi görmedim; aşkını herkesle paylaşınca havalı olduğunu sanan, lakin daha sonra eve gidince oflayıp poflayarak giysilerini kurumaya bırakan mı görmedim... Günümüzde saf olan pek bir şey kalmadı zaten. Bari yağmuru bana bırakın be mahluklar... Sigaramı tüttüre tüttüre, "Riders On The Storm" dinleye dinleye, ıslanmış saçlarım yüzüme düşerken aşkımı bir kez daha pekiştireyim yağmurla.

Bari onu almayın elimden...

NP: Portishead - Sourtimes